|
Harita metod defterinin 23.01.1997 tarihli sayfasına, -kayda değer bir şey olmadı, diye not düştü. Sanki her gün, ya birileri UM.'la ilgili bir şey söylecek, ya bir haber alacak, ya da bu konuda okuyacak bir şeyler bulacaktı. Evet, bu hukuk işleri sarmıştı Adem'i iyice, hem de çok...
1997, 28 Ocak...
-Olur gelirim, demişti Adem. Ayın 28'diydi, içinden de, -Bugün Salı, uuu daha kaç gün var, demişti.
1997, 31 Ocak...
-Gel arkadaş gel, nerde kaldın, dedi Beşir usta, o içten gülümseyişiyle,
-çayları söyledim bile. Adem de, -geldim ağa, anca işte, demiş
dememişti ki, çaylar önlerinde bitivermişti. -Eee ustam, anlat bakalım,
neymiş şu, benlik haber?
Haklıydı da hani, ne zaman bişi anlatmaya kalksa, -ya usta özet geçeceksen dinlerim, diyen Adem, bu kez tüm ayrıntılarıyla dinlemeye, hem de büyük bir sabırsızlıkla, hem de söylenen, söylenecek tüm çayları içmeye hazırdı. Beşir usta da farkındaydı elbet. Biraz sağdan soldan, memleketin durumundan konuştular. İkinci çaylar... derken, konuya girdi Beşir usta. -Ustam benim, dedi Adem, içinden. Anlatılanları pür dikkat dinledi, arada bir şeyler sordu, bilmem kaçıncı çayı da, midesine aldırmadan içti, -içtiğim çay mı yoksa anlatılanlar mı? diye düşündü bir ara. Ama dinledi, hep dinledi. Beşir usta da uzattıkça da uzattı daha bi, hani inadına sanki. Sonunda, -İşte böyle Adem kardeşim, işte böyleymiş, bu parmaksız Zafer'in öyküsü, dedi. -Var gerisini sen, anladığın, dilediğin gibi yaz. Yaz da sonra, ben de bi okuyayım. Hani bakarsın, meşhur bi yazar olursun da günün birinde, müsveddelerini ben okurdum deyip, hava atarım.
Gülüştüler.
Rahatlayıp dönmüş, masaya oturmuş, geçenlerde aldığı evrak çantasından tüm notlarını, kalemlerini ve elbette defterini çıkarmıştı. -Baba, annem diyor ki... Ortancam sesleniyordu. -Ne diyo kızım? diye sordu Adem. -Babamız galiba yazar olacak sonunda diyo. Güldü Adem.
-Belli mi olur benim güzel kızım; bakarsın ben yazar, sen de avukat olursun.
Adem bir vakit, -Emekli olunca ne yaparım, ne yapar bu emekliler? derken, şu UM. işine sarmış, hele ki yazmak, nerdeyse işi olmuştu. Erken merken, emekli olduktan sonra karı-koca, maaşlarıyla, eh işte geçinip gidiyorlardı... idareli midareli... -Eveet, neler anlatmıştı Beşir usta ve bakalım neleri not etmişiz, deyip işe koyuldu Adem. -Yazmak ciddi iştir elbet... dedi Defterini açıp günün tarihini yazdı: 31.01.1997. Özet, diye bir başlık attı: Nöbet sırasında, arızalanan el bombasını tamir etmek isterken, bombanın patlaması sonucu sakatlanan jandarma erinin, malulen emeklilik isteminin, T.C. Emekliği Sandığınca reddedilmesi işleminin iptali istemiyle açılan davanın, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde görülmesi... gerekir. -Miş, diye mırıldandı. -AYİM, deyip gülümsedi. Mırıldanmasını duymuş olan Ortancam sordu, -Baba, AYİM. ne ki? -Anlatırım kızım, ama sonra, dedi Adem de. -Bakalım neler neler olmuş da, iş gene UM.'a gitmiş... Gitmiş de, UM.da, "şu mahkeme görevlidir" demiş. -Hadi kolay gelsin Adem, dedi kendine. -Hadi kolay gelsin baba, dedi Ortancam da. Terhisli Jandarma eri Zafer, (darısı Hikmet'in başına... tezkereyi bi alsa da, kazasız belasız...) Bingöl-Adaklı Jandarma Karakol Komutanlığı emrinde muvazzaf askerlik hizmetini yapmaktaymış. Karakol gözetleme mevziinde taşıdığı el bombasının fünye piminin arızalandığını (yerinden çıkmış olduğunu) farketmiş. Fünyeyi bomba gövdesinden çıkarıp pimi yerine takmaya çalışmış. Ancak başaramadığını ve patlayacağını düşünerek atmak istediği sırada, bomba patlamış. Patlamış ve sol elinin üç parmağı... -Aman Allah korusun Hikmet'i, tüm askerleri... kopmuş -Tüh be... -Yaaa, Zafer! oldu mu bu şimdi... Anan, baban, belki yavuklun... nasıl da... Niye kurcalarsın ki... Kullandığın elin mi acep, bilmem ki... Üç parmak gitmiş gitmesine de, bi de mahkemeye çıkarmışlar bu Zafer'i; sakat kalmasına ve askerliğe elverişsiz hale gelmesine sebep oldu, mazarrat doğurucu (zarar verici) şekilde, nöbet talimatına aykırı davrandı diye. -Al işte hem üç parmaktan ol, hem de yargılan. Eee asker işi bu, her şeyi usulüyle yapmadın mı, nafile. Emirlere, talimatlara harfiyen uymak gerek. Allahtan, Askeri Mahkemede açılan dava beraatle sonuçlanmış. -Ey Allahım, parmakların gittiğine üzül; beraat ettiğine sevin. Dememişler boşuna; beterin de beteri var. Hani bi de suçlu bulunup, hapislerde... T.C. Emekliği Sandığı, Zafer'in malulen emeklilik istemini, "görevi olmadığı halde arızalı el bombasını tamir etmeye çalıştığı" gerekçesiyle reddetmiş. -Bak bu olmadı... Çocuk gitti askere, vatan borcu, namus borcu... gitti nöbet tuttu, aksiliktir işte, patlayıverdi bomba, yargılandı da üstelik, hem de askeri mahkemede, ve hakimler de dediler mi; hayır, Zafer'in bir suçu yok, beraat... Eee, daha niye maaş bağlamaz ki bu emekli sandığı?... -Dur bakalım anlarız, dedi Adem, mırıldanarak. Aldığı notları şöyle bir düzeltip, -baştan bi daha okuyalım, dedi. Okudu... ve yazmaya devam etti: Zafer de ne yapsın, koşmuş bir avukata, o da yallah Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne.... Emekli Sandığı aleyhine bir dava... -Haklı olmak, hakkını arayabilmek, haklarının bilincinde olmak ne güzel. Ancaak, asla yasalara karşı gelmeyeceksin. Beğenmiyorsan, eleştireceksin, söyleceksin milletvekillerine, değiştirecekler, diye düşündü içinden. Davalı T.C. Emekli Sandığı, görev itirazında bulunmuş; "bu davada Askeri İdare Mahkemesi görevli değildir" demiş. AYİM. de tersini düşünmekte; "hayır, ben görevliyim" demekteymiş. Böylece görevlilik kararı veren AYİM. dosyayı, Emekli Sandığı'nın itiraz dilekçesi ile birlikte, Danıştay Başsavcılığına göndermiş. Göndermiş ki, anlaşılsın kim bakacak Zafer'in davasına... Üç parmaktan yoksun Zafer de bekler dururmuş ki, dava açıldı da, bugün yarın biter de, şu emekli maaşı bağlanır da.... -Um Zafer um. yavrum Zafer... dur bakalım, hele önce şu mahkemeler bi uyuşsunlar aralarında, UM. hakemlik yapsın, "yok sen değil, bu bakacak Zafer'in işine" desin. Desin de, asıl ondan sonra sen derdini mahkemede anlatabil... -Dur bakalım, Danıştay ne demiş?
Dosyayı, içindeki belgeleri güzelce inceleyen Danıştay; -"Zafer’in davası
benim görev sahama girer, ben görevliyim"!.. demiş.
Bu durumda, yani iki mahkeme de, "görevli benim" demiş olduklarından, dosya... eveeet doğruca UM.'a... Uyuşmazlık Mahkemesi, diye bu kez açıkca yazdı Adem. Yazdı, çünkü -nerdeyse akraba olucam bu mahkemeyle ve hâkimleriyle, diye geçirmişti içinden. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, raportör hakimin raporu ve dosyadaki belgeler ile Danıştay Başsavcılığının, davanın genel idari yargı yerinde; Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığının ise, davanın, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenmesi gerektiği yolundaki düşünce yazılarını okumuş önce bir güzel. Vee, toplantıya Danıştay’ı ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ni temsilen katılan savcıların açıklamalarını da dinledikten sonra ... Durdu Adem... bir sigara yaktı... düşündü bir an: -Mahkemeler kimin için... ya hukuk... Adalet, yalnızca bir kadın adı diye mi bilinir... erkek ismi de olabilir oysa... Yani adalet, ne menem bişi ki, kadın erkek, elle tutulup, gözle görülmüyor...
Yurttaşla Adalet arasındaki yolda ilk kapı, mahkemelerdi, evet, kendi
davalarında da görmüştü bunu.
-Adliye, dedi; -Türkçesi yok mu bunun? Bürosu yakındı mahkemeye ama, ne uzun sürmüştü sonuca ulaşması; doğru mahkeme, yanlış mahkeme, yok o görevli, yok bu.... Allahtan, UM. kestirip atmış, son sözü söylemişti; "Adem'in davasına bu mahkeme bakacak." Demek ki, adalete ulaşmanın, tez vakitte ulaşmanın, mahkemeye, hani meselâ komşu olmakla hiç bir ilgisi yoktu. De ki yürüyerek beş dakka olsun isterse, evin, yazıhanen... hiç farketmez.. İçeri girilebilmesi önemli... yürüyerek beş dakka mahkeme kapısı, adalete ulaşmak bilmem kaç yıl... -Yok, hayır; yurttaşla Adalet arasındaki yol, kısa olmalı, kapı üstüne kapı bulunmamalı, hani hatta yürüyen merdiven gibi olmalı. Olmalı ki, haklısını haksızını bilsin, tanısın bir an önce toplum da. Yoksa, al işte şu kadar haber, her gün gastelerde, kimi zaman renkli kocaman resimlerle de... ee n'oluyor sonra, unutup gidiyo millet... Bilmem kaç yıl sonra, duyuluyor duyulmuyor ki, " hani o olay vardı ya, gastelerde, resimleri falan çıkmıştı... Eee, meğerse o suçsuz, öbürü suçluymuş... kim bile, kim takip ede... -Evet, nerde kalmıştık, deyip, son yazdığını okudu; ....açıklamalarını da dinlendikten sonra ... demiş ki UM. "gereği görüşülüp düşünüldü...". Bayılıyordu bu lafa Adem. Hatta kendi aralarında bile konuşurlarken, -Evveet, gereği görüşülüp düşünüldü... demekteydi. Karısı da takılır olmuştu; -Ya Adem be, sen iyiden iyiye hukuk oluyosun... diye. Neyse işte, UM. böylece, "gereği görüşülüp düşünüldü..." deyip, Zafer işine son noktayı koymuş, ve demiş ki neticeten: Davanın konusu, nöbet görevinde iken arızalanan el bombasını tamir etmek isterken patlaması sonucu üç parmağını kaybeden davacının mamulen emeklilik isteminin T.C. Emekli Sandığınca reddedilmesine ilişkin işlemin iptali istemidir. Anayasa'nın 157. maddesinde, AYİM.'in askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu, ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı belirtilmiştir. 20.07.1972 gün ve 1602 sayılı Yasanın, 25.12.1981 günlü ve 2568 sayılı Yasayla değişik 20. maddesinde de aynı hüküm yer almıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bir davaya bakabilmesi için.... -Öf be ya, deyip soluklandı Adem. Ardından; -okuması adamı böylesine yorarsa bu kararları; düşünüp, tartışıp, araştırıp, kılı kırk yararcasına, alfabedeki harfleri yerli yerinde kullanıp, düzgün cümlelerle... bi de tabi anlamlı olacak... dün Adem'in işini, bugün Zafer'in davasını, o mahkeme mi, öteki mi haklı... kim bakacak bu davaya... yorucu, besbelli ki, çok yorucu bir iş bu hukuk. İş de değil, hani, Beşir usta hesabı, kapa atölyeyi çek git... yok, mahkemeden çıksan da kafanda... çözünceye kadar, buluncaya kadar, önce doğru mahkemeyi, ardından Zafer'in haklı olup olmadığını... Gayret be Adem, şu per perişan hâkimler şunca kafa yorup, yazmışlar da, sen bi okumasından üşeniyorsun. Zorlandıkça beyin hücrelerin gelişir oğlum. Hadi oku, oku Adem, dedi. Oku, lafını duymuş olan Ortancam -Okuyorum babam, ödevlerim bitti, şimdi gazete okuyorum, dedi babasına. AYİM.'in bir davaya bakabilmesi için....
-Evet burda kalmıştık, dedi Adem.
1602 sayılı Yasanın değişik 20. maddesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunun veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi sayılmaktadır. 10.03.1983 gün ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanununun 4. maddesine göre Jandarma Genel Komutanlığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası olup, eğitim ve öğretim bakımından Genelkurmay Başkanlığına, emniyet ve asayiş işleriyle diğer görev ve hizmetlerinin ifası yönünden İçişleri Bakanlığına bağlı bulunmakta, Jandarma Genel Komutanı da şahsen İçişleri Bakanına karşı sorumlu tutulmaktadır. 14.02.1985 gün ve 3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 29.maddesinde de, taşra teşkilatında İçişleri Bakanlığına bağlı kuruluşlar arasında, Jandarma Genel Komutanlığı da ayrıca gösterilmiş bulunmaktadır. Aynı Yasanın 7. maddesinde jandarmanın mülki, adli, askeri ve diğer görevleri olmak üzere değişik görevleri bulunduğu belirtilmekte; askeri görevleri de, "Askeri kanun ve nizamların gereği görevlerle Genelkurmay Başkanlığınca verilen görevleri yapmak" olarak sayılmış bulunmaktadır. Olayın vuku bulduğu sırada, davacının nöbette olması, askeri görev yapmakta olduğunu göstermektedir. 1602 sayılı Yasanın 20. maddesi ve 2803 sayılı Yasanın 4. maddesine göre davacının asker kişi olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. 5434 sayılı Yasanın 12/II-k maddesiyle, "görev sakatlıklarıyla, görev nedeniyle ölümleri halinde" erler, bu yasa kapsamına alınmışlardır. -Bak bu iyi işte, dedi Adem. Erler de yasa kapsamına alınmışlar. Ne yasasıydı ki o... neyse bi yasa işte, belli ki erlerin de alındığı iyi bi yasa... Nöbet sırasında jandarma erinin, üzerindeki bombanın arızasını görerek onarmaya çalışması, görevinin gereği onu her an kullanabileceği düşüncesinden kaynaklandığı, eylemin, keyfiliğe dayalı bir kurcalama niteliğinde olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yapılan iş, askeri görevin en iyi şekilde yürütülmesi amacını taşımakta olduğundan, maluliyete neden olan bu olay, askeri hizmet sırasında meydana gelmiş olup, askeri hizmete ilişkin bulunmaktadır. Diğer taraftan; zarar neden olmak, Nöbet Talimatına aykırı hareket etmek suçundan yargılamanın, askeri mahkemede yapılmış olması da, görevin askeri hizmete ilişkin olduğunu, dolayısıyla olayın, davacının askerlik görevi sırasında meydana geldiğinin kabulünü gösteren bir husustur. -Hay ağzına sağlık Beşir ustam, ne de güzel anlatmışsın, (ben de iyi not tutmuşum yani), hay aklınıza kurban, tüm UM. hâkimleri... Yargı'nın Sesi'ni de unutmayalım ha! Bak ne güzel yazmışlar işte. Yazmışlar elbet... Zafer'in durumu böyleyken böyle, diye. Dahası ne... -Hadi bi de sonunu okuyalım, gerçi özetini sayfanın başına yazmıştık amma, gene de bi okuyalım: Ve demiş UM. -Açıklanan nedenlerle, asker kişiyi ilgilendirme ve askeri hizmete ilişkin olma koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın çözümü AYİM.'in görevine girmekte, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasanın 10. maddesi uyarınca yaptığı başvurunun reddedilmesi gerekmektedir.
-Hay yaşa, işte bu kadar. Ha şunu önceden, bu iki mahkeme hâkimi görüşüp
konuşsalar, ne biliyim telefon etseler de meselâ, birbirlerine, "ya hangimiz
bakalım şu Zafer'in davasına" deselerdi de; ne Zafer'i, ne UM.'u, ne Adaleti
meşgul etmeselerdi olmaz mıydı?. Olmazdı zaar. Olsa... Telefon...
-Alo, UM. -Evet buyrun... -Diyecektim ki, bir konu var da elimizde, duraksadık arkadaşlarla, acaba biz mi bakmalıyız, yoksa öbür mahkeme mi? Hani şu Zafer'in, Adem'in,.... ve daha kim bilir kimin davasına... kim baksın? -! Ama iş hukuk, mahkeme falan olunca, yok, telefon, faks falan işe yaramıyordu demek... İllâ ki UM.'a bi gidilecek. Mahkeme değil de, sanki Kâbe.... hani her mahkeme, hiç değilse bir kez... töbe töbe, dedi Adem. -Benim yazmam da, Beşir ustanın anlatmasına döndü ha, yaz babam yaz. Ama yazılmalı, birileri yazmalı... yazmalı ki, "bugün bana, yarın sana" lafı, laf olarak kalmasın. Bilsin herkes, bu ülkede efendim, kaç mahkeme var, kaç çeşidi var, niye bu insanlar mahkemeye, mahkemeler de birbirine düşer. Düşer de, bazen hiç biri, "bakmam ben bu davaya" derken, bazen de hepsi birden, "yok, mümkünü yok, bu dava bizim, biz bakacaz" derler. Anlaşılsın bi iyice. Yoksa körü körüne "Hukuk Devleti, Anayasal haklar, Demokrasi, Yargı'nın bağımsızlığı ..." işit dur, bir kulağından girsin, ötekinden...
Ne demiş sonuç olarak UM.? -Bu davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde
görülmesi gerektiğine, oyçokluğuyla, kesin olarak karar verildi. Nokta.
Anlaşılan UM. da kendi içinde tartışmakta, "öyle mi, böyle mi, şu mahkeme mi, öteki mi". İyi de, içimiz rahat etsin mi ki, tamam bundan sonra Zafer'inkine benzeyen davalar, doğruca AYİM.'e... Yoksa, der mi ki birileri, "yav önceki UM. kararı hepten yanlış, bu dava aslında şurda görülmeli..." olur mu olur valla. Neyse, oralarını karıştırmiim şimdi. -Gözünaydın Zafer; bu senin, bizim, adaletin zaferi işte. Sen davanı açmışsın 13.05.1996'da, UM. vermiş kararını 24.3.1997'de. Parmak hesabı on ay. UM. kapısından geçtin ya, var gör davanı mahkemede. O da ne kadar sürerse işte... hani bitti tamam yok, unutma! Temyizi falan da olacak. İşte bu kadardı Beşir ustanın anlattığı. Gerisini o da bilmiyordu... bağlandı mı maaşı? Unutturuldu mu acaba, kopan parmaklarının acısı... Devlet, parmak oldu mu Zafer'e... Oh'lu of'lu, hafifçe inledi Adem. Bir Acıpayam türküsü çalındı kulağına... -Acıkmışım yahu, dedi. Bir deniz düşündü sonra, -Hukuk denizi, dedi, kendini demir almış bir kaptan saydı, bir an. -Haydi çocuklar, rotamız: Adalet, dedi. Güldü çocuklar da. -Babamıza da n'oluyo böyle.... Tüm; gelmiş geçmiş tüm davacıları, davalıları, yargıçları, savcıları, mahkemeleri, kapıları, ve yolları... hep Adalete uzanan yolları düşündü. Neleri düşündüğüne kendisi de şaştı. “Anlamaya çalışmak, düşünmeye başlamaktır”, tümcesi döküldü ağzından. Bir kez daha şaştı:
-Ben mi söyledim bu lafı!
-Çam konuşur mu? diye hayretle sordu Adem, bir akkor ışığa doğru. -Konuşur elbet, deyince yanı başındaki aslanağzı, daha çok şaşırdı: -Aslanağzı da mı... Beşir ustayı bağdaş kurmuş, bir tepede otururken gördü: Boz bulanık akan suya dalmıştı gözleri. Bir ovada, birisinin ötekine; -Gönül borcunu ödemeye geldim, dediğini işitti. Bir göktaşına tapıyordu bir yerlerde insanlar. Yangına koşan itfaiyecilerin, suları yoktu. Rumelihisarı'nda iki genç öpüşmekteyken, "Rumuz: Adalet" imzalı bir mektup, alıcısını arıyordu. Bir sağnak... geldi gelecek...
Uyanıp, tuvalete zor yetişti Adem. Uzun uzun işedi.
Güldü de bir yandan, hem oldukça da sesli. -Yazar Adem, dedi bir daha; -kulağa da hoş geliyo. Notlarını karıştırdı, defterini okudu baştan sona, -yazmışız be ustam, dedi. Aferin dercesine, hem kendine, hem... hem elbette Beşir ustasına. Kendi davası başta, ve sonra ne anlattıysa ustası, ve de oğlusu ne yazmışsa mektubunda, yanisi hukuka dair şu vakte kadar ne öğrenmişse, hesap yaparcasına, hani maaşını aldığında; şunu aldık, şuraya şu kadar, buraya bu kadar, asker para bekler, ona da şu kadar falan gibisinden, dağarcığına, yaşamına, yeni girmiş tüm kavramları sıraladı önce, bir bir: İdarî para cezası, avukat, mahkeme. Mahkeme yazınca durdu. Kendi davasını gören mahkemenin, hani o ilk mahkemenin adı ... evet, Sulh Ceza Mahkemesi idi. Eskiden, mahkeme deyip geçerdi o da herkesler gibi. Başından bir dava geçmeden, yazar olmadan (güldü, baya bi güldürdü bu yazarlık yakıştırması) önce. Ama şimdi öyle miydi ya... Yoktu öyle, mahkeme deyip geçmek.
Misâl, kendisi, önce Sulh Ceza Kapısından geçmişti. Sonra... Evet, Adlî
Yargı lafını avukattan duymuş, Ortancam sorunca da, tam açıklayamayıp geçiştirmişti,
-bi mahkeme işte, deyip. Sonra bir de, İdarî Yargı lafını öğrenmişti.
Hani davasını götürdükleri ikinci mahkeme... Daha... Görevsizlik Kararı,
evet, öyle duyup işittiği kararlardan değildi bu; bu kararı verdi mi hâkim,
tövbe bakmıyordu o davaya...
Anımsadığı cebir denklemleri gibi yazmak geldi içinden: (1.Mahkeme-Görevsizlik Kararı) x (2.Mahkeme-Görevsizlik Kararı)= UM -Olumsuz Görev Uyuşmazlığı, dedi önce, sonra da yazdı. -Sanki kan uyuşmazlığı gibi, diye düşündü bir an. Kan sözcüğü, damarı, bu sözcük de dolaşım sistemini çağrıştırdı Adem'e. -Ne ilgisi var yahu, hukukla, mahkemeyle, dolaşım sisteminin! dedi ve durdu. -Yok mu hiç bi ilgisi yani... Sesini kulağı da duymuştu, -Kendi kendime konuşmaya da başladım ya, dedi. Kaçak, ruhsatsız bir ev yapmışlardı. Olay olmuştu; "aman ha koşalım mahkemeye" demiş olduklarını anımsadı. -Evet, Olay, dedi. Ardından, -Hukuk. Dediklerini de yazıp bir güzel, sonra yine denklem, yeni bir denklem kurdu:
-Evet, uyuşan kan grupları gibi, dedi bu kez. Ve bir denklem daha
kurdu:
-en büyük keşfi ben yaptım. Keyiflendi. Hadi o keyifle, bir denklem daha:
Adana, Malatya, Konya... hani nerdeyse tüm ülkeyi dolaşan o dosyayı hatırladı,
Beşir ustanın anlattığı...
Mahkemelerin Görevi'nin kanunla belirlendiğini henüz bilmiyordu. Mihroş'a
hiç asılmadı... Erken yattı o gece. -Yarın pazar, uyumalı bi iyice,
diye düşündü.
Hatim indiriyordu bir seyis; -yarın bu at kazanmalı, amin, diyordu arada bir. Bir tepsi suböreği havada uçuyordu. Koşan insanlar vardı ardından. Tuhaf giysili adam toplardan birini düşürdü. Allak bullak oldu yüzü. Top, parşömen kağıdına dönüştü. Üstünde "Yargı" yazıyordu. -Papaz kaçtı, dedi birisi. -Başka karar var mı? diye soruyordu çingene. -Önce mahkemeler bi anlaşsın, diyordu bir ses. Ata doping yapılacağını gerçekten bilmiyordu seyis. Suböreği tepsisi buharlaştı birden. -Adaleeeet, diye bağırıyordu insanlar. Dallara takıldığı için terkedilmiş bir uçurtma, yağmurda ıslanıyordu. -Hayırdır inşallah, deyip, gecenin bir vaktinde uyandı Adem. Su içti, yattı yine. -Hayır olsun, dedi.
Günün hemen tümünü yatakta geçirdi. Ev halkı da varmadı üstüne.
|