15
HURİYE'NİN
DAVASI...
1997, 07 Şubat...
Aklı erdiğinden beri, doğum tarihinden kuşkulanırdı.
Hayır, pembe cüzdanının dediği gibi 1954 doğumlu olamazdı. Olmadığına kesin
emindi. Kendi gözlemleri ve arkadaşlarının öngörüsüyle, olsa olsa 60'lı,
62'li olabilirdi ancak. Adı da kendisinin değildi sanki, Huriye... varlığında
bir konuk gibiydi. Bedenini paylaşan... iğreti bir etiket...
Diyarbakır'da bir genç kız. Doğa tüm kanıtlarıyla haykırıyor kıza yıllardır;
-Sen nüfus kağıdına bakma, sen göğüslerine bak, sen cildine bak, ellerine
bak, yüzüne bak, aynaya bak. Bak, bak da gör. Hayır, sen pembe kağıdın
dediğine, ailenin söylediğine bakma. Sen, '54 doğumlu değilsin.
Yıllar su, yıllar rüzgâr... Diyarbakır'da insan, Diyarbakır'da zaman...
7250 yıl önce İsa'dan... üç binli yıllarda Hurri-Mitanni krallığı, Asurlular,
Hitit ve Urartular... İnsan... Medler, Persler... kısa bir süre Makedonya
krallığının egemenliği...
Huriye, aynı topraklarda yaşamışlardan habersiz; en eski bildiği dedesi.
Selevkoslar, derken Partlar... kimdir bilmez. Bildiği, her gecenin bir
vaktinde, ya bir silah atılır, ya da bir bomba patlar.
Acıkıp susamakta; yaşadığından emin. Bir de, adıyla ruhu arasında duyumsadığı
yabancılıktan... Kuşkuları kocaman; bir yaşı, bir de Şehmus'un aşkı. Ha
Roma İmparatorluğunun Huriyesus'u, ha T.C.'nin Huriye'si... Kadın ve çilesi...
Bir Sasaniler, bir Romalılar. Ama her zaman bir baba, bir koca, bir efendi.
Bizans'a bağlanış... ardından Arap akınları... Hz. Ömer... Diyarbakır'da
zaman... Ömer'in adaleti... kim bilir hangi Huriye'ye... nasıl?
Huriye tarihten habersiz, Huriye kendi doğum tarihinden kuşkulu.
Kağıtlara göre 6 yıl yaş farkı... Kadın adamdan büyük!.. kağıtlara göre
Huriye '54'lü, Şehmus '60'lı... Kağıtlara mı, vücuduna mı...
Engel mi? Yaş farkı evlenmelerine engel mi? Kağıtlar ve aileler...
Göstersin mi bedenini Huriye, çıkıp da köy meydanına, anadan üryan, desin
mi
-Aha, bakın bakalım kaç yaşındayım...
39 yaşından gün alıp, kırkına merdiven dayadığını kabullenecekken, işitti
gerçeği annesinden;
-Affet kızım, diyemedik aslını... senin ablan... adıyla sende yaşayan yani,
daha çok küçükken... ayrıldı aramızdan... bir adı kalmıştı, bir beşiği,
bir de kafa kağıdı... sona, çok sona... sen gelince işte... 27 Mayıs Devrimi'nden
iki yıl sonraydı... büyükler, hısım akraba... dediler,
-İşte isim hazır, beşik hazır, hazır kafa kâğıdı da...
Dediler Huriye geldi...
-Yani 1962... dedi Huriye,
-doğum tarihim '62... yani Şehmuz benden BÜYÜK...
Büyük Allah, büyük Şehmus... Huriye altmışikili... şimdiki Huriye, yaşayan
Huriye, Şehmuz'a aşık Huriye... '62 doğumlu...
Ve o gün doğdu Huriye, annesi son nefesini verirken. Ya gökyüzünden, ya
gözlerinden... ya ölümden, ya doğumdan... bir göl oluştu, yüzdü Huriye
de önce Şehmus'a doğru.
1962 doğumlu olduğunu, doğumundan sonra nüfusa kaydedilmediğini, kendisinden
önce doğan ve daha sonra ölen ve nüfusa ölüm kaydı düşülmeyen kız kardeşinin
nüfusunu taşıdığını... hepsini hepsini, bir bir anlattı; Şehmus'un asker
arkadaşının ağabeysi avukata.
Avukat da, nüfustaki tescil tarihinin 24.05.1954 olması nedeniyle tescil
davası açamadıklarını ileri sürerek, nüfus kaydının düzeltilmesi, Huriye'nin
1962 doğumlu olarak kayda geçirilmesi istemiyle, adli yargı yerinde dava
açtı.
-Nasıl? nasıl ama, gözümle görmüş, işte bu Huriye kızla, Şehmuz oğlanın
yanında yaşamış gibi anlatmadım mı? diye sordu Beşir usta.
Dün gece, Mihroş'un falından sonra yatmışlar, biraz yatak sohbetinin ardından
da hemen uyumuşlardı. Nicedir özlediği derin ve dinlendirici bir uykunun
keyfiyle başlamıştı güne Adem, öğlene doğru.
-Bugün Cuma, Beşir ustaya gidiyim bi, demişti.
-Bugün ayın yedisi, kocasının bi denesi, diye de takılmıştı Mihriban'a.
Cuma'nın dağılma saatini hesap ederek, ona göre çıkmıştı evden. Hiç oyalanmadan
doğru Beşir ustanın atölyesine...
Çaylar gelmiş, içilmiş... kim bilir kaçıncı, "oğlum, koş çayları tazele"den
sonra,
-Bak dinle Adem'im deyip, anlatmıştı Beşir usta, Huriye'nin öyküsünü.
-Yav ustam, derim, hep derim, -şu bizim Beşir usta anlatır, bi anlatır
ki; hani hacı başbakan da, bacı yardımcısı da çekip gitmişler de ülkeden,
tüm televizyonlar da bu haberi duyurmaktalar;
-sevgili izleyiciler... / reklam, -evet sevgili izleyiciler, şimdi aldığımız
bir habere göre... / önce reklamlar, -evvet, ana haber bültenine hoş geldiniz,
şimdi özetler... fakat önce... çaylar, yani, elbette... / reklamlar...
herkesler de bi güzel bayram etmekteymiş gibi, sevinçle dinlemekte yani...
Ağzına sağlık ustam, e görmüş olsaydım da, ben böle anlatamazdım inan olsun.
-Şimdi geldik asıl konuya... yanisi senin şu... demekteydi ki Beşir usta,
-Aman Beşir ustam, UM. falan demeyecen değil mi? diye atıldı Adem ve devam
etti,
-Ne var bunda, bu anlattığında... öyle her iş için de gidilir mi canım
UM. kapısına... yoksa?
-Yaa Adem... olur mu... dedi Beşir usta da, -hele şu son zamanlardaki hangi
sohbetimizde, haktan, hukuktan, mahkemeden, adaletten konuşmadık ki...
UM. dediğin, şu Uyuşmazlık Mahkemesi'ni anmamak olur mu, bu Huriye kızın
davasında da...
-Yav ustam, iyi diyosun da... hani öbür duyup işittiğimiz davalar, öyküler,
hadi biraz karışıktı da ondan, bu garibim hâkimler de,-aman bi yanlışlık
yapmayalım,
korkusuyla koşmuşlardı UM.'a.
Oysa bu Huriye kızın işi ne ki... İşte kendi ayağıyla gitmiş mahkeme kapısına,
demiş, -aha ben karşınızdayım, ben Huriye, T.C. vatandaşı, Mardin doğumlu...
bu da kafa kağıdım. Amma... deyip, anlatmış gerçeği tek tek. Ne var bunda,
tutarsın bi zabıt, gönderirsin nüfus idaresine, Huriye de erer muradına...
-Hay koçum, çok yaşa emi... ya önceki hayatında bi hâkimdin sen, ya da
sonaki hayatında olucan besbelli.. Şimdiki yaşamında da, hukuk öğrenmektesin
hani. Evet erecek sonunda muradına, kavuşacak Şehmuzuna bu Huriye kız amma,
öyle kolayına diil elbet. Bak dinle gerisini:
-Hani avukat adli yargı yerinde dava açtı, demiştim ya, işte bu mahkeme,
Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi; Eda davası açılabilecek durumdayken
tespit davası açılamaz, demiş önce bi. N'olduğunu sorma biraz karışık orası.
Neyse, idarenin Huriye'yi nüfusa kaydetmemesi konusuna bakacak olan da,
idare mahkemesidir, deyip, görevsizlik kararı vermiş bu mahkeme.
-Karar da temyiz edilmiyerek kesinleşmiş mi Beşir ustam?, diye sordu Adem.
-Evet, kardeşim, tam üstüne bastın. Sonasını dinle hele, deyip,
-Yargı'nın Sesiii, diye seslendi. Anında duydular sesi;
Huriye, aynı istekle bu kez de idare mahkemesine başvurmuş. Diyarbakır
İdare Mahkemesi; Medeni Yasa'nın 38.,1587 sayılı Nüfus Yasası'nın 11. ve
46. maddeleriyle, Nüfus Hizmetlerine Ait Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin
174. maddeleri uyarınca, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davanın,
görüm ve çözümünde adli yargı görevlidir...
Görevlidir demiş, demiş ama, diyerek sözü kaptı Beşir usta Yrı'nın Sesi'nden;
-bakmış ki, görevlidir dediği mahkeme, "görevsizim" demiş, hem de dediği
kesinleşmiş. Eee, n'olcak şimdi...
-Yav n'olcak Beşir ustam... o mahkeme, o yargıç baksın yani, n'olur ki?
-Bilmem n'olcağını da, ne olduğunu anlatırım; Bu idare mahkemesi de, adli
yargı yerince daha önceden görevsizlik kararı verilmiş olduğunu görünce...
-Dosyayı UM'a göndermiş mi diyecen ustam?.. diye sordu Adem.
-Evet, Adem, dedi Beşir usta da. -Evet, dosya bu senin UM.'a gönderilmiş,
bu idare mahkemesince. Bak gerisini dinleyelim yine Yargı'nın Sesi'nden:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü; raportör hakimin raporu ile dosyadaki
belgeleri okumuş. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yerine katılan savcı ile
Danıştay Başsavcısı yerine katılan savcıyı dinlemiş bi güzel. Bu ikisi
düşünmektelermiş ki; adli yargı yeri görevlidir. Yazılı olarak da bildirmişler
düşüncelerini.
-Hah işte, dedi Beşir usta, - sona, demiş ki bu Uyuşmazlık Mahkemesi...
-Ne desin... elbet, "gereği görüşülüp düşünüldü" demiştir, dedi Adem.
-Doğru, öyle demiş. Amma bak şimdi, dedi Beşir usta,
-hele bi gerisini dinle, demiş ki bu UM.
Dava; Huriye'nin davası. Ne diyo, ne istiyo bu kız?.. Kendisinden çok
önce doğmuş ve ölmüş kardeşinin nüfus cüzdanını taşıdığını söylüyo. Nüfusa
kendisi olarak yazılmak, kendi doğum tarihiyle yazılmak istiyo. Her bi
şey gerçeğe uygun olarak düzeltilsin istiyo, demiş ve devam etmiş UM.
-Yargı'nın sesiii... diye seslendi Beşir usta. Dinlediler birlikte...
Medeni Yasa'nın 38. maddesinde: "Hâkimin hükmü olmadıkça ahvali şahsiye
sicilinin hiçbir kaydı tashih edilemez." denilmekte, 1587 sayılı Nüfus
Yasası'nın 11. maddesi de benzer bir hükme yer vermiş bulunmaktadır. Nüfus
Yasası'nın 46. maddesinde de: "yaş, ad, soyadı ve kayıt düzeltme davaları,
ilgilinin oturduğu yer asliye hukuk mahkemesinde, Cumhuriyet Savcısı ve
Nüfus Baş Memuru veya Nüfus Memuru huzuruyla görülür ve karara bağlanır."
hükmü yer almaktadır.
Huriye kızın davasında, nüfustaki eski bir kaydın terkini ile, doğum kaydının
yapılması istenilmektedir. Bu ise, ahvali şahsiyeye ilişkindir. Açıklanan
Yasa hükümleri karşısında, bu konudaki davalar, adli yargının görevine
girer.
Sözü Beşir usta aldı;
-İşte böyle demiş. Demiş ve eklemiş bu senin UM.
Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi'nin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekir.
-E iyi bari, dedi Adem de. Varsın görülsün davası da, Huriye de rahat etsin.
-Bi dakka Adem kardeşim, dedi Beşir usta.
-Yav, bi dakkası mı kaldı daha, dedi Adem de.
-Kaldı elbet, dedi Beşir usta, -evet, bu senin UM. "Anlaşmazlığın niteliğine
göre davanın adli yargı yerinde görülmesi gerektiğine, bu nedenle Diyarbakır
İdare Mahkemesi'nin başvurusunun kabulü ile Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılmasına", demiş amma, bak burasını iyi dinle
Adem, iki üye karşı çıkmış ötekilerine...
-Haydaaa, dedi Adem. Gerçekten de şaşırmıştı.
Nasıl olurdu... Huriye, -beni nüfusa, doğru doğum tarihimle kaydedin demekte;
mahkemeler, "sen mi ben mi" deyip çekişip, topu UM.'a atmaktalar. Ve UM.
da...
İşte Adem'in ilk kez duyup şaşırdığı da buydu; UM. da bu kez, kendi arasında
anlaşamamış, "acabalı" bir karar vermişti.
-Eee peki sonuç n'olmuş, diye sordu Adem heyecanla.
-Heyecanlanma canım, hükmünü vermiş, diyeceğini demiş de, "oyçokluğuyla"
karar vermiş bu kez UM. Yine kesin olarak tabi.
-Peki de, öbürleri... o karşıcılar ne demişler, niye çoğunluktan ayrılmışlar
ki? diye sordu Adem sabırsızlıkla.
-Dur hele yav, bi soluk alayım, çaylar da bi tazelensin hele. -Rızaaa koş.
Rıza koşup geldi... boş bardakları aldı, doldurup getirdi. Beşir usta da,
başladı anlatmaya:
-Şimdi bu karşı çıkanlar, demişler ki; Huriye, 1962 yılında doğduğunu,
nüfusa kayıt yapılmadığını, kendisinden önce ölen kardeşinin nüfus kağıdını
taşıdığını iddia ediyo. Ölü kardeşine ait kaydın terkini ile, kendisinin
yeniden nüfusa kaydedilmesini istiyo.
Dediğine göre, Huriye nüfusta kayıtlı değildir.
-Yav olur mu be Beşir ustam, nasıl kayıtlı olmaz bu kız? Sona nasıl der,
-ben vatandaşım, haklarım da var, borçlarım da... misâl, bu hacıyı, bu
bacıyı istemiyom, nasıl der... diye atıldı Adem.
-Olur Adem olur. Her bi şi olur. Dinle bak;
Nüfusta kayıtlı olmayan kişinin nüfusa kaydı, idari yolla mümkündür, demiş,
bu Uyuşmazlık Mahkemesi'nde çoğunluğun görüşüne karşı çıkan iki yargıç.
Ve de, bunun için mahkeme kararı gerekmez, demişler.
-Yapma yav, dedi Adem. Dedi ve devam etti;
-Madem mahkeme kararı gerekmezdi de, bu Huriye kız, bunca zaman...
-Bak dinle Adem, diyeceğimi unutucam sona, dedi Beşir usta da. Ve devam
etti:
-İşte bu karşıcılar; Nüfusta kayıtlı olmayan kişinin, ölen kardeşinin nüfus
cüzdanını taşıyor olması, onun nüfusa kayıtlı olduğunu göstermez, demişler.
Ve nüfusa kayıt edilebilmesi de, daha önce ölen kardeşinin nüfustaki kaydının
silinmesine bağlı değildir. Bunlar birbirinden ayrı idari işlemlerdir,
demişler.
-Kusura bak ama Beşir usta, doğru demişler gibi geliyo bana, hı, ne dersin?
-Sen benim ne diyeceğimi bırak da, denilmişe bak... dinle yahu, dedi Beşir
usta.
-Ve demişler ki;
Huriyenın amacı nüfusa kayıt yaptırmak olduğuna ve nüfusta da kaydı bulunmadığına
göre; ahvali şahsiye (kişisel durum) kaydının düzeltilmesi diye bir davadan
bahsedilemez.
Dayanamadı, atıldı yine Adem,
-Doğru valla, yani bilmem de kanun manun ne der, ama mantıklı, dedi.
Beşir usta bu kez yanıt vermeden devam etti;
-İşte bu karşıcılar; "Burada Medeni Kanunun 38. maddesinde sözü edilen
türden bir dava yoktur" demişler. Bu nedenle, davanın çözümü idari yargının
görevine girer, bu nedenle de, sayın çoğunluğun oluşturduğu karara katılmıyoruz,
demişler.
-Valla
helal olsun, dedi Adem; -hani o dediğin kanunu, maddesini bilmem ama, aklım
yattı, bu karşıcıların dediklerine..
-Senin aklın
yattı amma, çoğunluğunki yatmamış işte, dedi Beşir usta. Ve devam etti,
-işte böle, senin anlayacağın; Huriye kızın davasına, 18 ay sona görevli
bi mahkeme bulunmuş.
-Eee ustam, sona n'olmuş, diye sordu Adem.
-Bak orasını bilmiyorum,
dedi Beşir usta da. -Geçenlerde bi müşteriden dinlemiştim. Anlattığının
hepsi buydu. Araya işler falan girince, ben de sonunu sormayı
unutmuşum işte.
-Mardin kapısı... Mahkeme kapısı... Malabadi köprüsü... Adalet köprüsü...
Yavuz'un Çaldıran seferi... Huriye'nin mahkemeler seferi... Osmanlı toprağı...
kulluktan yurttaşlığa... Diyarbakır... T.C.'nin bi kentinde... Huriye,
yörenin unutulmuş tarihi... Huriye, kendi tarihini yazdırmak derdinde...
Huriye Şehmus'a aşık... adalet işleri çok bi karışık... diye mırıldanmaktayken
Adem,
-Yav Adem'im, hukuk mukuk derken, ozanlık ruhun da canlandı mı ne? diyerek
takıldı Beşir usta.
-Yok be ustam... diyiverdim işte. Yani diyorum ki; hayat diye bütün bişi
var, şu senin saç, demir levhalar gibi, var da, taa başından beri mi zor;
yoksa, biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz? diye sordu Adem.
-Oğlum Adem... filozof ney mi kesilecen başımıza? dedi Beşir usta da. Ve
devam etti, -Bak... kendine bak misâl... başından bi idari para cezası
davası geçti, o kadar uğraştın didindin, sonuçta ödedin cezanı. Amma, peşini
bırakmadın mahkemelerin, hukukun, işte bilmem şu UM. dediğin Mahkemenin.
Anlamaya çalıştın, öğrenmeye merak saldın. Eh, ben de sayende anlatacak,
öğrenecek yeni konular bulmuş oldum. Adem, düşün bi, düşün hele; şu ülkenin
her bir vatandaşı, başından bi dava geçmiş olsun olmasın, bir merak sarıyo
şu hak hukuk konularına... herkes, misâl her perşembe, anayasadan bi bölüm
okuyo...
Hangi politikacı ödevini, görevini yapmadan, kitapta yazılanları seçmenine
vermeden, hayatta gerçek kılmadan, gelip de oy isteyebilir o zaman? Hangi
parti, şu adalet işlerini bi güzel yoluna koyacağına, düzelteceğine dair
esaslı bi plan program yapıp sunmadan çıkabilir yurttaşın karşısına...
Ha? de bakiyim bi...
-Ustam, Beşir ustam, he valla ne güzel dedin, diye atıldı Adem. Ve devam
etti,
-Hak, hukuk, mahkeme... kitapta nasıl yazıyo, hayatta nasıl oluyo... -Misâl
Anayasa... ne diyo; "hiç bir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya
bakmaktan kaçınamaz".
-Pekiii bu GÖREV ve YETKİ ne ki, diye sordu Beşir usta.
-Onu da söylüyo bu Anayasa Beşir ustam, dedi Adem de.
-Diyo ki kitap; "mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama
usulleri yasayla düzenlenir" diyo.
Beşir usta da sordu:
-Öyleyse ne diye bu mahkemeler birbirine düşüyo da, "sen mi, ben mi görevliyiz?"
diye çekişip duruyo...
-Beşir ustam, işte benim de anlamaya çalıştığım bu... Al benim davayı,
al şu senin oğlanın anlattığını, efendim bizim Hikmet'in mektubunda yazdığını,
Zafer'in parmak davasını... daha... şu kahveci Adil'in anlattığını... ya
Dürdane'nin başına gelenler... Pilot'un davasına ne demeli... Cüneyt'in
davasına... Şu rüşvet alan askerlerin davası da var...
-Muhtarın anlattığı su davasını da unutmayalım, dedi Beşir usta.
-Evet, elbette o da var. İşte telefon faturası davası, nöbetçi Mahmut...
Ganyancı Müslüm'ün başına gelenler... Fazıl amcanın televizyon hikâyesi...
Salih'in anlattığı zina davası... Ya şu Huriye kızın yaşadıkları...
-Evet evet, ve daha kim bilir kimlerin ne davaları... dedi Beşir usta.
-İşte Beşir ustam, anlamadığım ve anlamaya çalıştığım; bu insanların adalet
yolunda yaşadıkları... hani, "geceyi hastadan sor" misâli... diye yanıtladı
Adem. -Reçeteyi yazmak başka, ilacı içmek başka. Yanisi; hasta mı reçeteye
uysun, reçete mi hastaya?
-Hasta elbet reçeteye uysun... uysun amma, reçete de hastaya...
demekteyken Beşir usta, atıldı Adem;
-Hah işte, demek istediğim de bu ustam. -Sen hastaya diyecen ki, şu reçeteye
harfi harfine uy... Eee, hasta da demesin mi, sormasın mı; iyi de, bu reçete
benim için mi, bana uyar mı?
-Dur şimdi, dedi Beşir usta, -bi toparla, lafını bi bağla da kafam karışmasın.
-Bak ustam; anayasayı, yasaları reçete say, dedi Adem de. -Meclisi de doktor.
Durdu bir an. -İyi dinle bak, diyerek devam etti, -ilacı da hak, hukuk;
eczanesi de mahkemeler... tamam mı?
-Eh, buraya kadar tamam, dedi Beşir usta.
-İşte ustam; doktoru var, reçetesi var, ilacı
yazılmış... gidecek eczaneye, alacak ilacı... kavuşcak sağlığına...
-Eee, dedi Beşir usta, -gitsin alsın ilacı, her adımda bi eczane var.
-Güzeeel. Eczaneler var da... bakıyo bi eczacı reçetene, diyo ki, "yok,
ben bu reçeteyi okuyamıyorum, başka eczaneye git", diyo.
-Yav olur mu öyle... her doktorun yazısını, her bi eczacı mutlak okur yahu,
dedi Beşir usta.
-Güzel diyosun ustam, dedi Adem de. -Güzel diyosun da, hani "teşbihte hata
olmaz" derler ya, hah işte, demek istediğimi anla işte; yani gidiyo insanlar
bi mahkemeye... mahkeme de ne diyo... "yok ben görevli diğlim, ötekine
git". Öteki de diyo mu, "ben de görevsizim". Eee n'apsın vatandaş?..
-Kanunları bilsin bi güzel... bilsin hangi mahkemeye gideceğini... dedi
Beşir usta. Sesi biraz alaycıydı.
-Ustam güzel diyosun da, o kadar basit mi?. Bak şu yaşadığımız, duyup,
işittiğimiz, ve de şu deftere yazdığımız masallaşmış gerçeklere... Hadi
vatandaş bilmiyo mahkemenin doğrusunu, avukatlar da bilmiyo, eee hâkimler
çok mu biliyo yani... işte, "yok ben görevli değilim" diyen hâkime, UM.
da demiyo mu, "hayır, sen görevlisin"... Diyo elbet. Ya UM... O'nun da
karşıcı yargıçları yok mu; "hayır, biz çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz"
diyenleri... var, var elbet.
-Amaan be Adem, biz de çok sardık bu mahkeme hikâyelerine yahu, bırak Allahaşkına.
Sünnetlime her gece bi kutu olsun, canım cennette olsun yahu, dedi Beşir
usta.
Önce kendi güldü dediğine, sonra da Adem. Gülüştüler bir süre.
-Yav ustam, Allah iyliğini versin e mi, dedi Adem.
-Şu yaşadığımız Dünya cennetini cehenneme çeviriyoruz da, başka cennetleri
düşlüyoruz. Bu Dünyada adalete kavuşamazsak, umudumuz öbür Dünya adaleti
olur elbet. O zaman da, başta politikacılar, "biz hesabımızı öbür tarafta
verecez" deyip paçayı kurtarırlar, haksızı da, suçlusu da... Olan yine
sana bana, hak hukuk diyen vatandaşa olur.
-Adem, hani dedindi ya, "şu Ankara'ya bi gidelim, şu Uyuşmazlık Mahkemesi'ni
bi görelim, yargıçlarıyla bi konuşalım" diye...
Adem de yanıtladı;
-Evet, dedim.
-Bugün Cuma...Var mısın pazar akşamı atlayalım otobüse de...
-Ciddi misin ustam, dedi Adem, heyecanla.
-Elbette, dedi Beşir usta kısaca.
-Gidelim, gidelim, dedi Adem de; bilgisayara kavuşmuş bir çocuk sevinciyle.
Beşir ustanın yanından ayrılıp, uçarcasına vardı eve Adem. Yaşanacak bir
akşam, uzun bir gece, koca bir cumartesi, ardından tüm ağırlığıyla pazar
günü vardı. Ve gecesinde Ankara'ya hareket...
Adem'in çocuksu sevinci, Mihroş'u da etkilemişti.
-E hadi git bari de, gör şu mahkemeyi, konuş yargıçlarıyla bi iyicene,
dönünce de bi güzel anlat, dedi.
-Baba bize bi şeyler alır mısın Ankara'dan, diye sordu Ekin.
-Atatürk'ü de ziyaret edecek misin Beşir amcayla, diye sordu Ortancam da.
O geceyi ve gündüzü gecesiyle tüm cumartesiyi ve pazar gününü, anayasayı
okuyarak, notlar alarak, yargıyı, yargı yollarını, ve daha bir sürü şeyi
anlamaya çalışarak geçirdi Adem.
Kutsal kitabını da okudu; hani ev halkının, "Babanın kitabı" dediği, "Öyküleştirilmiş
Kararlarıyla Uyuşmazlık Mahkemesi" kitabını da.
İlk Adem'e eşyanın isimlerini bir çırpıda öğretmiş olan Tanrıydı. Bursa'nın
Mesudiye köyü, Papazharmanı mevkiinden Adem Gülsün ise, kendi çabasıyla
tanımaya çalışıyordu, kendini saran ve kendisi için olduğu söylenen Hukuk
Dünyasını. Musa örneği, Kızıldenizde değil ama, hukuk denizinde yürümeye
başlamış, adalete ulaşmanın yollarını öğrenmek, anlamak istiyordu.
-Madem ki, diyordu Adem,
-bu hukuk, bu mahkemeler benim için, bizim için. Ve de, "kanunu bilmemek
mazaret değil". Madem ki, yasalar; "Ey Adem, kanunları da bilecen, doğru
mahkemeyi de" demekteydiler...
-O halde; ya, bir bir öğrenilmeliydi hepsi; ya da, VATANDAŞLA ADALET ARASINDAKİ
YOL, rahatlıkla geçip gidilebilir olmalıydı; olabildiğince kısa, dümdüz.
Vatandaş yalnızca, yasalara uymak zorunda olduğunu bilmeliydi. Haklısı
da haksızı da; suçlusu, mağduru da yargı yollarında ayrıca çile çekmemeliydi.
Pişman edilmemeliydi insan, hakkını mahkemede aramak istediğine. Gidildi
mi bi mahkeme kapısına, görülmeliydi dava.
Adem böyle düşünmekteydi, kitaplarını okudukça. Anlamaya çalıştıkça, düşünmeye
başladıkça.
Vatandaş>>>Mahkeme=Adalet
Kanun >>> GÖREV >>> Mahkeme
Vatandaş>>>Mahkeme (GÖREV ?= Adlî-İdarî-Askeri
?)
DAVANIN TARAFLARI - DAVANIN KONUSU
GÖREVx GÖREVSİZLİK (+) (-) >>> Uyuşmazlık
Mahkemesi (UM)
-Kimin için, ne için bu Yargı Yolları, diye düşündü Adem.
-Memurlar, askerler, sade vatandaşlar için mi, ayrı ayrı? Her meslek için
özel bi mahkeme mi? Ya biz vatandaşlar için?.. Davanın konusu için mi,
devlet işi ayrı, vatandaş işi ayrı? Bu konuda şu mahkeme uzmandır, ötekinde
şu mahkeme demek mi amaç...
Uzman sayılan mahkemedeki de yargıç değil mi... uzman olan, olması gereken
önce yargıç değil mi... Ve ÖNCE YURTTAŞ...
Evet önce yurttaş, hani şu sade vatandaş dediğimiz değil mi, öncelikle,
özellikle korunması, kollanması gereken?
Varsın davanın bi ucunda, asker ya da memur olsun; varsın davanın konusu;
devlet işi, kamu hizmeti olsun... işin içinde, konunun bi kıyıcığında,
işte bu Dürdane varsa, Huriye varsa, Fazıl amca varsa...
Daha niye, ne için, vay efendim adlî mi - idarî mi, - yok askerî mi deyip
de, "Adalet" diyen bu insanlara, Dur! ÖNCE GÖREV, demek niye?.
Amaç; davacıyı, mağduru, haksızı, sanığı... bir an önce yargıç önüne çıkarıp,
yargılayıp adaleti sunmak değil mi? Dürdane, Huriye, Fazıl amca adalet
beklentilerini bırakıp bi kenara, neden önce bu mahkemelerin görev çekişmelerinin
bitmesini beklemek zorunda bırakılsınlar ki... Hem nasıl inansınlar, bu
mahkemelerin, bu görev konusundaki, "sen mi, ben mi" demelerinin, aslında
vatandaşın iyiliği için olduğuna... nasıl inansınlar ki?..
-Ne yazıyodu Anayasa'da... diye bir an düşündü Adem...
"YARGI YETKİSİ, TÜRK ULUSU ADINA... bağımsız MAHKEMELERCE kullanılır",
-Evet, böyle yazıyodu kitap, dedi Adem.
-Yazıyo ama, işte bu Yargı Yetkisi'nin kullanılmasında
ne oluyo, nasıl oluyosa...
Türk Ulusu'nun bi vatandaşının işi bi mahkemeye düştü mü... hadi bakalım,
haklı mı haksız mı, mağdur mu, sanık mı hele bi dursun;
önce, ille de, GÖREV deniliyodu.
-Mahkemeler böyle ayrılınca; Adlî - İdarî - Askeri Mahkeme diye, misâl
ırzına geçilen; önce bir sivil, sona bir de asker kişi tarafından tecavüz
edilen Dürdane, daha mı bi çok, "OH" diyecek?..
Suçlular, daha mı bi ağır cezalandırılacaklar?... diye mırıldandı Adem.
Dürdane'ye deselerdi meselâ,
-Bak kızım, biz senin için üç yargı yolu hazırladık, bunlardan birisi senin
davan için görevli mahkeme, ama işte şimdi, yani sen kapımıza geldiğinde,
bi anda diyemiyoruz işte, var git şu yoldan, şu mahkemeye başvur diyemiyoruz,
hele sen birine başvur da bakalım n'olcak... Ha, merak etme, işin sonunda
Uyuşmazlık Mahkemesi var nasılsa... deselerdi...
Dürdane kız da demez miydi,
-Bana ne kaç tane yargı yolu olduğundan... Ben tecavüze uğradım... suçlusu
bunlar, bu ikisi; sivili, askeri... bu da hâkim, bu da mahkeme... yargılansınlar
isterim bir an önce, cezaları verilsin tez vakitte, gerisi laf... demez
miydi?..
Ya o Fazıl amca... hani köyüne elektrik gelmiş... çoluk çocuk bi heves,
borç harç, taksit maksit almışlar bi televizyon... sona... Sonası GÜM...
televizyon patlamış... neymiş... Yüksek Voltaj...
Fazıl amcanın umurunda mı yani şimdi, kaç yargı yolunun olduğu? Yargı yollarının
aslında Fazıl amca için olduğu...
-Elazığ'da idare mahkemesi yok... Malatya'da... Elazığ'ın bir köyünde Fazıl
amca... Malatya'da idare mahkemesi... Yüksek voltaj, patlayan televizyon,
ADALET... hemen, şimdi... Yok o mu, öteki mi görevli... anlamıyor Fazıl
amca.
Kubilay beyin armağan ettiği Anayasa'yı aldı eline Adem, okudu bir süre,
sonra yazmaya başladı:
YARGI YETKİSİ
Türk Ulusu adına bağımsız mahkemelerce kullanılır (madde 9).
Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının
görevidir (madde 141/son).
-Ah! Dürdane, Huriye, Fazıl amca... Ve ötekiler, Ah! ne diyeyim işte...
Alın okuyun; kitabın yazdığı ne, sizlerin yaşadığı ne... mümkün olan süratle...
diye mırıldandı Adem. Ve devam etti yazmaya;
-Dava aç, süratle görevsizlik kararı verilsin, süratle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gidilsin; hayır sürat felâkettir, yavaş yavaş; önce Görev, sona Adalet.
Ya da; dava aç, açtığın yerde görülsün.
MAHKEMELERİN KURULUŞU,
GÖREV VE YETKİLERİ,
İŞLEYİŞİ,
YARGILAMA USULLERİ
YASAYLA
DÜZENLENİR
(madde 142)
-Öyle de, ne diye peki çekişir durur bu mahkemeler; önce görev, görevli
miyim değil miyim? Ben mi görevliyim, sen mi... diye söylendi Adem kendi
kendine.
-Ha, evet YARGI YOLU... Ne yazıyo Anayasa;
İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Cumhurbaşkanının
tek başına yapacağı işlemler ile, Yüksek Askeri Şûranın kararları, yargı
denetimi dışındadır (madde 125/1,2). -Demek yargının, yargıcın önüne gelemeyen
işler de varmış, dedi Adem. Sonra,
-YARGILANMAYI İSTEME HAKKI, dedi. Dediğini yazdı. Yazdı ve durdu...
-Yahu kim yargılanmayı, mahkemeye çıkmayı ister ki, diye düşünürken, ilgili
anayasa maddesini bulup okumaya başladı:
... Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede
durumu hakkında karar verilmesini, ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı
halinde, hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı
merciine başvurma hakkına sahiptir (madde 19/8).
-Aha, dedi Adem, -Yargılanmayı isteyebilmek, yargılanabilmek bile bi nimet,
doğru yahu... yetkilisi, yetkisizi; görevlisi görevsizi... bunca mahkeme
varken... yargılanabilmek, tez zamanda... başa gelmeye görsün... ne büyük
nimettir... hani derler ya, herkes kendinde olmayanı ister diye, boşuna
dememişler. Tutuklanmış bi insan düşün... ne ister; -şu beklemek, ateşten
yakıcıdır, demez mi? Bir an önce yargılanmak istemez mi?
Dalmış olduğunu Mihroş'un dokunuşuyla irkildiğinde anladı... -Bi çay demliyim
mi? demekteydi karısı. Adem de kırk yıllık politikacı gibi, -soruyu yanıtlamadan
önce... dedi, gülümseyerek. Ve devam etti;
-Bak Mihroşum, bi yanda OLAY var. Olay'ın tarafları var, olayın nedenleri
var. Düşün ki, şu bizi saran hava gibi, bi de HUKUK var. Görülmez, elle
tutulmaz, ve bu hukukun yasaları var. Kalını, incesi; anlaşılırı anlaşılmazı,
bi sürü kanun. İşte yani, misâl, oldu da bi olay; haydi mahkemeye! denildi,
sen de diyecen ki şimdi,
-Eee ne var yani, yargıç da dinler tarafları bi güzel, böyleyken böyle,
kararım da şöyle der, biter gider, diyecen di mi?..
Mihroş'un yanıtını beklemeden sürdürdü konuşmasını Adem, - Hayır efendim,
hiç de öyle değil... önce karar verilecek ki, bu dava hangi yoldan yürüsün,
gitsin de ulaşsın adalete... Ama buna ne zaman karar verilecek?... Haa
bak kafama takılanlardan birisi de bu...
-Çay! evet evet içelim ya bi çay, şööle sağlam bi çay. Ne diyodum? Evet,
dava açıldı; tarafların ortak dileği adalet; yapılsın yargılama, versin
hükmünü yargıç bir an önce... Peki, hadi başladı duruşmalar, ve git gel'ler...
deliller, yazışmalar,
birisi diyo ki, -ben haklıyım, ya da ben mağdurum... öteki diyo ki, -yok
ben haklıyım; ya da, hayır, suçlu değilim. OLAY mahkemede, yargıcın önünde...
taraflar da... avukatları da... mübaşir de, daktilocu kız da... herkes
tamam... Yargıcı, savcısı kürsüde. İşte başladı dava, tamam mı...
-Evet, başladı tamam, dedi Mihroş çayları koyarken, -sonası ne?
-Sonası şu ki, dedi Adem, -işte bu GÖREV konusu... artık kim der, ne zaman
söler, yargıcın kendisi mi, taraflardan birisi mi...-Ya bi dakka, biz davaya
başladık amma... dedi mi; işte o minicik, "bi dakka", büyür büyür de kocca
bi engel olur... -başladık amma, bu mahkeme GÖREVLİ DEĞİL....
-Dur, aman, ne diyosun, bunca zaman geçti, bunca yol alındı, şimdi nerden
çıktı bu... falan derken, bi de bakar ki yargıç, evet görevli değil. Eee
neymiş, nedenmiş? Misâl;
-Efendim, davanın TARAFLARINDAN birisi asker, öteki sivil,.... Ya da
-Efendim, OLAY, devlet işi, kamu işi, asker işi... veya
-Efendim, hizmet kamusal, fakat ilişki; özel hukuk ilişkisi...
-Efendim...
Ve sürer gider "efendimler". Nereye kadar, ne zamana kadar... hani dense
ki, -canım şunun şurasında beş çeşit, bilemedin ellibeş çeşit dava var.
Eh, UM. da bakar bunlara birer birer; verir hükmünü... tamam, herkesler
de bilir artık bi güzel, hangi davaya kim bakacak, nerde bakılacak.
Ama öyle mi ya... Hayat bu, hem de ne... hemen her gün bir başka dava sebebi
doğuyo da; kimi, başına gelince bilip öğreniyo; kiminin hiç haberi olmuyo.
Misâl işte, şu telefon faturası davası... hiç aklına gelir miydi vatandaşın,
-Bi gün bi fatura çok gelirse, ben de hatalı olduğunu düşünüp, dava açmak
istesem, davayı nerde açarım ki, diye...
Anca, başa gelecek de o vakit yollara düşüp,
-Aman ha, kim biliyosa deyiversin, şu dava nerde açılsın da görülsün, denecek.
-Efendim, bu asker, bu sivil, dava da rüşvet davası...
-Eee nerde görülsün bu dava? -Ne demişti Uyuşmazlık Mahkemesi bu konuda;
"... rüşvet suçu müşterek işlenmiş sayılacağından, asker kişiye rüşvet
veren sivillerin de askeri mahkemede yargılanması gerekir".
-Ya Dürdane kızın davasında ne demişti UM.?; -Efendim, bu Dürdane'ye tecavüz
eden ikinci kişi askerse de, "... adlî görevin ifası sırasındaki ırza geçme
suçundan dolayı, bu askerin, adlî yargıda yargılanması gerekir", demişti.
Daha kim bilir kaç kararı vardır bu UM.'un... oturacan ezberleyecen hepsini,
sular seller gibi... sona da diyecen; -bu bu nedenlerle, bu dava şurda
açılmalı; örnek kararlar var elimde... iyi de öbürü de çıkıp demeyecek
mi,
-Efendim o zaman öyleydi ama şimdi böyle; ya da, "efendimle" başlayan başka
bişi... demez mi? Hani UM.'un karşıcıları gibi; " ... şu şu nedenlerle
biz, çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz, diyenler gibi.
-Efendim...
-Hayır, yok, efendim mefendim... İşte davacı, işte mağdur; işte davalı,
işte sanık.... yargıla... ver hükmünü; doğru ve hızlı karar ver yeter ki...
Ver de, haksızı da, suçlusu da, -vay ki vay, pişmanız ki ne türlü, desinler.
İbret olsun ötekilere, tüm millete. Haklısı, mağduru da, -Yaşasın adaleeet,
hak yerini bulduuu, ülkede hukuk var, mahkeme var, yargıç var, desinler,
diyebilsinler, haykırsınlar hatta. Neymiş? Yargı yolları varmış. Ne içinmiş,
kimin içinmiş?
-Çay da çay olmuş hani, dedi Adem.
Dalgalarla boğuşmaktan, kuvvetli kulaçlar atmaktan yorgun düşmüşcesine,
saldı kollarını iki yana.
-Hukuk, dalgalı bir deniz, diye düşündü, -hem de nasıl...
-Say ki bi mektup yazdın da hani, misâl, zarfın üstüne de şu bizim İbrahim'i
yazacağna, ADALET yazdın... varmaz mı şimdi bu senin mektup, ulaşmaz mı
yerine? diye sordu Mihroş.
-Kız Mihroş... ne güzel dedin valla, dedi Adem.
-Şu cin gibi postacılar, bizim İbrahim'i elbet bulurlar da, Adalet deyip
yazdığını bulamazlar işte. İlla ki tam adresini yazacan:
Adalet-Adli Yargı; Adalet-İdari Yargı; Adalet-Askeri
Yargı.
Yazacan da, anca o zaman varacak hâkimin eline. Dahası... vardı ya, eh
tamam demeyecen, diyemeyecen... Okunacak önce bi, evire çevire okuyacak
yargıç; -Hıım, falan diyecek, bakacak kara kaplı kitaplara... Ya kendiliğinden,
öyle yazıyo kitap, bu görev işini, yargıç kendiliğinden de inceleyebilirmiş,
ya da davanın öbür tarafı da, hemen de, sona da, yanisi davanın her safhasında,
"şu görev işini bi görüşsek" diyebilirmiş,
-Sayın hâkiiim...
-Ne var?
-Şey diycektim,
-De bakalım.
-Diyeceğim o ki, hani kusura bakmazsanız, siz de, davacı da /mağdur da,
şey...
-De davalı / de sanık savunmanı, de avukat bey/hanım, de Allahaşkına....
-Sizin bu mahkemeniz... bu davada şey efendim... GÖREVLİ DİİL...
-Oooh, kurtulduk bi dosyadan... şey... bak işte, senin "şey"in bana da
bulaştı... yani, YAPMA YAHU! diyecektim, neden görevli değilmiş bizim mahkeme?
-Çünkü... böle böle... şöle şöle... işte bu nedenle...
-Madem ki öyle, Gereği Düşünüldü.... öteki mahkeme görevli olduğundan,
açıklanan nedenlerle... mahkememizin görevsizliğine karar...
temyiz yolu açık... taraflara ve vekillerine...
Gel de temyiz et kararı. Yani, o yargı yolunun içinde, görevsizim diyen
mahkemenin üstündeki, yüksek dedikleri bi mahkemeye git, git ve anlat derdini;
İşte böyle böyleyken, şöyle şöyleyken de, bu mahkeme görevsizlik kararı
verdi, de, hükmü bozun, de. De sen... ya bozarlar, ya da bozmazlar. N'olcak...
zaman yitirmiş olursun yalnızca...
ZAMAN... antikaya merak salmışların asla tartış(a)madıkları iki kavramdan
biri. Öteki, para...
Ya ADALET işinde... zaman ve zamanın maddi manevi tutarı... yargılama masrafları...
Sinir harbi, üzüntü, haksızın suçlunun, -ohhh, madem hak dedin, hukuk dedin
koştun mahkemeye, sürün işte yargı yollarında, sürün de gör bakalım, neymiş
hukuk mukuk, adalet madelet, diyen bakışları...
Yargı Yolları... vatandaş için... adalet için... nasıl yani...
Yol, yol değil midir; çıkar yürürsün, demir çarık demir asa, yürürsün veya
aklın yolu bilmem ne lastikleri deyip, takarsın arabana o lastiklerden,
basarsın gaza... Ve gün gelir, çıktığın yoldan varırsın, varmalıyım dediğin
yere; ha bir köye, kasabaya, kente; ya da evet, bir sevgiliye... varırsın,
mutlaka... Varırsın da, ya, "ya Allah, ya Adalet" deyip çıkarsan YARGI
YOLLARINA...
İşte o an, daha o saat yalnız olduğunu, giderek bi dosya olduğunu, dosya
içinde bi kağıt olduğunu... Ve yargı yollarında kaybolduğunu, umudun UM.
olduğunu anlarsın.
-Bak Mihroş, dedi Adem, -yav iyi ki şu UM. var. Var da, geç meç, sonunda
bi mahkeme buluyo vatandaşa yani. Olmasaymış... nice olurmuş halimiz...
Hâkimsiz, mahkemesiz dosya olur mu yahu... evet canım Allahtan bu Uyuşmazlık
Mahkemesi var yani.
-Anayasa yazıyo mu bu UM. dediğin mahkemeyi de? diye sordu Mihriban da.
-Yazmaz mı... elbet yazmış. Aha bak okuyum da dinle, dedi Adem.
Ve sesine bir hava vererek okumaya başladı: Uyuşmazlık Mahkemesi adlî,
idarî, askerî yargı mercileri arasındaki GÖREV ve HÜKÜM UYUŞMAZLIKLARINI
kesin olarak çözümlemeye yetkilidir.
-İşte böle diyo Anayasa'nın 158. maddesi, dedi Adem.
-Hüküm uyuşmazlığını da ne ki? diye sordu Mihriban da.
-Kız Mihroş, sen de bi sıkıştırırsın adamı, dedi Adem.
-Bi bakalım şu kitaplara da... anlayalım, neymiş. İşe bak ha,Yargı Yolları
yetmedi, bi de bu çıktı şimdi.
... Yargı mercilerinden, yani mahkemelerden, dedi Adem, okuduğunu sesli
olarak yineleyerek. - En az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın,
-hadi bi daha, yani; görevliyim, görevsizim demeden. Kesin olarak verilmiş,
ya da kesinleşmiş bi karar olacak. Üstelik, aynı konuya ve sebebe ilişkin
olacak. Taraflarından en az biri aynı olacak (ya olmazsa...). Veeee, kararlar
arasındaki çelişki nedeniyle, hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunacak.
Al bi yani daha, -bi kararla, hakkın işte, al hakkını denilecek, denilecek
fakat, ötekiyle de öyle bişi denilecek ki, hakkına kavuşamayacaksın. İşte
bu hallerde, hüküm uyuşmazlığının varlığı...
kabul edilirmiş, deyip derin bir soluk aldı Adem.
Mihriban da, -Hiç bişi anlamadım, dedi.
Adem, -Ne var canım anlaşılmayacak, diyecekti ki... vazgeçti.
-Dur be Mihroş, acele etme, bi daha bi okuyalım hele, dedi. Ve devam etti
okumaya;
-Bak... Uyuşmazlık Mahkemesi, hüküm uyuşmazlıklarını dosya üzerinden inceleyerek
karara bağlarmış. Gerekli görürse, ya da istek üzerine, tarafları da dinleyebilirmiş.
-Hah, dedi Mihroş,
-O mahkeme, bu mahkeme derken, bi de bu hüküm şeyi...
-Uyuşmazlığı, dedi Adem, -Hüküm uyuşmazlığı...
-Neyse ne canım, dedi Mihriban da, -insanların uyuşamadığını, uyuşamadıkları
için de mahkemeye gittiklerini anlarım. Haklıyı, haksızı; suçluyu, mağduru
anlarım da; önce, bu mahkemelerin de aralarında anlaşamadıklarını, sona
da şimdi, bi de hüküm uyuşmazlığını anlamam.
-Anlamam var mı Mihroşum, dedi Adem de. -Kanun bu. Ne bilmem denir, ne
anlamadım.
-E bu kanunlar bizim içinse, okuyup anlamamız gerekmez mi? diye sordu Mihriban
da.
-Bilmece, bulmaca, dil üstünde kaydırmaca mı bu hukuk, bu mahkemeler, bu
kanunlar? Hem ne demiştin hani, yazıyomuş bu anayasada; egemelik ulusundur.
Ulus, yargılama yetkisini bağımsız mahkemeler eliyle kullanır falan diye,
okumuştun hani...
-Eee n'olmuş dedi Adem.
-N'olmuşu var mı Adem, dedi Mihroş da, ve devam etti, -Baksana, kanunları
bi tamam bilecen, görevli mahkemeyi dosdoğru bilecen, efendisine sölesin,
bi de bu işte, hüküm uyuşmazlığı nedir bilecen... Yahu kim yapmış, kim
yazmışsa bunları, hukuk hocası mı sanmış bizleri, bu milleti?
-Dediğine he diyecem de, diyemiyorum Mihroş, dedi Adem. -Diyemiyom, çünküsü,
olanı bu. Onun için de anlamaya çalışıyorum.
-İyi anla o zaman, deyip televizyonu açtı Mihroş, -Anla da, bana da anlat.
-Her şeyin bi usulü var Mihroşum, dedi Adem, -çay yapmanın da, yemek pişirmenin
de, işte bu hukukun da, daha ne biliyim... kııız oynaşmanın bile bi usulü
yok mu...
Mihriban da kısaca,
-Adem efendi hiç heveslenme, yorgunum, hemen yatacam, dedi.
-Bari bi çay daha versen, dedi Adem de, -Ben de hukukla sevişirim.
Ve döndü kitaplarına. Arada bir Harita Metod defterine de bakıyor, neler
yazmış olduğu, bir öğretmen titizliğiyle inceliyordu.
-Hah, dedi birden ve yüksek sesle,
-işte yazıyo, işte hepsini bir bir yazmış kitap. Yazmış ki, bu Adem okuyup
öğrensin de Mihroşu'na anlatsın diye, aha işte yazmış.
Mutluydu Adem; öğrendikçe, çözdükçe, anladıkça tadına vardığı sevinçleri
yudumluyordu.
-Kız bak, okuyum da dinle, dedi.
Mihroş da, -E hadi bakalım, dedi.
Gözü televizyondaydı ama. İki kadın bir erkek konulu bir film izlemekteydi.
Erkek; koca, baba ve sevgiliydi. Kadınlardan birisi adamın karısı; ötekisi
adamın sevgiliydi. Kadın... hayır kadınların ikisi de seven kadınlardı.
Mihroş kendisini, bir adamın karısı, bir de sevgilisi yerine koydu:
Mihroş<<Adem>>Kadın
Mihroş>Koca
Kadın>Adem
Sevgili
OLAY - İLİŞKİ - TARAFLAR
OLAYA göre mahkeme
İLİŞKİYE göre mahkeme
TARAFLARA göre mahkeme
-Öf kafam karıştı be Adem, şu hukuk işi nezle gibi mi ne, bak bana da senden.
geçti, dedi Mihroş.
Adem;
-Kız bak, okuyum da dinle, demekteyken, Mihroş'un biraz yüksek perdeden
çıkan sesiyle irkildi.
-Niye ki, diyebildi ancak.
-Yaa bak işte, niyesi mi var, dedi Mihriban da. -Gözüm ekranda, aklım senin
şu hukuk işinde. Yanisi şu mu; hak arayan birileri, bi mahkeme, derken
bi sürü yargı yolları, bi sürü mahkeme, görevlisi görevsizi, elbet Uyuşmazlık
Mahkemesi, veee, son olarak da hüküm uyuşmazlığı... öyle mi? Hukuk bu mu,
adalet... Kadın kocasını seviyo ve yitirmek istemiyo, adam ortada, ama
öteki kadın da seviyo adamı.... Adam eve dönüyo her gece bedeniyle, aklı
öbüründe...
-Mihroş ne diyosun yav?
-Hiç canım... şu izlediğim filim... dedi Mihriban,
-onlar, yani her biri, aslında sevgiyi arıyorlar. Kadın-Adam-Kadın...
Adlî-İdarî-Askerî... ilkinde sevda, ikincisinde adalet... neyse... sen
de hele, ne okuyacan?
-Ya Mihroş, bayılıyorum şu senin mantığına, yorumuna... kız, şu filimle
şu hukuku nasıl da eklersin birbirine, dedi Adem.
Ve devam etti;
-Bak öğrendik ya, hani üç yargı yolu var diye... tamam mı... de bakalım
kaç tane usul var?
-Ne biliyim Adem'im... Hani eskiden olsa öteki kadına daha bi çok kızardım
da,
şimdi, yani, o da seviyo anacım adamı. İki kadın da seviyo adamı... Adam
da...
-Mihroş, ben nerdeyim sen nerdesin yav, bırak şu filmi, deyip devam etti
Adem, -Bak dinle, bu hak arama yolunda üç yargı yolu, ve deee dört usul
var...mış.
-Hoppala, dedi Mihriban da, -üç yol, dört usul!
-Heee, dedi Adem. -Bak, bir bir diyecem;
-HUKUK USULÜ var bi kere... elde var bir; CEZA USULÜ var, etti iki; İDARİ
USUL var, etti mi üç, veee ASKERİ USUL. Al sana dört usul... var öğren...
yargı yollarını da öğren... sona da git, hakkını ara.
-Üçü de aslında sevgiyi arıyo... Aaaa! bak, öteki kadın da evliymiş! dedi
Mihriban.
-Ne filimmiş yahu, amma da sardı seni ha, dedi Adem de.
-Biz burada hak, hukuk demekteyiz; yargı yolları, usul çeşitleri demekteyiz;
sen kapılmışsın bi filme...
-Adem, öyle deme... şimdi şu an film... ya yaşanırken?.. yani birileri
bu filmi, konusunu bi zaman yaşamışlar, birisi bu yaşanmışlığı yazmış,
belki içlerinden birisi, ya da bi başkası... Bi başkası da, gerçeği film
yapmış... Senin şu hukuk işleri de böyle değil mi sanki... -Aaaa öyle mi
olmuş, vaah, nasıl olur, yaa, tüh tüh... falan, di mi, öyle demez miyiz;
birilerinin yaşadığını kendi ağzından, ya da o yaşanmışlığı yazmış birisinin
kitabından okurken... söylediklerimiz buna benzer şeyler değil mi? Hepsi
bu... Misâl bizim başımızdan da, hem de çok şükür altı üstü bir para cezası
davası geçti de, ordan merak saldın sen de... Yoksa, birisi bizim yaşadığımız
şu dava işlerini bir başkasının öyküsü gibi anlataydı, ilgilenir miydik
böyle bu hukuk işleriyle? Peşine düşer miydin; neymiş bu görev, görevsizlik
kararı neymiş, yargı yolları... yok hüküm uyuşmazlığı... Uyuşmazlık Mahkemesi,
işte şu usul çeşitleri...
-Mihriban... kız ne güzel anlatıyosun... Kız, şu memleketi yöneten nice
kadın eline su dökemez inan ki... dedi Adem.
Mihriban da, -Dalga geçme Adem efendi, bırak da şu filmi izliyim, demekteydi
ki, telefon sesiyle irkildiler...
-Hayırdır, dedi Adem. -Bak bakalım Mihroş, kim ola ki!
Gece telefonları... dedi Adem içinden, -sessizliği yırtarcasına... sona
da
-aaa yanlış numara... -yaa... öyle mi...
Nasıl gevşetir bu yanlışlık önce... kötü bir habere gerilmişken ve arkasından,
rahatladıktan sonra yani, nasıl da sinirlendirir insanı, -gecenin bu saatinde...olur
mu canım...
-Alo buyrun, dedi Mihroş... telefonun ucundaki ses de, uzun bir
-Aloooğ, çekti.
Mihriban sesi tanıyıp hemen,
-Alo Beşir usta sen misin, dedi.
-Ya Mihriban, nasıl da tanırsın sesi mi, diye şaşırmışcasına cevap verdi,
Beşir usta da.
-Kim tanımaz senin şu uzun alo'nu Beşir usta... Dur, dur da Adem'i vereyim,
dedi Mihriban da.
Adem rahatlamış, fakat yine meraktaydı... Beşir usta?... niye ki, hani
garajda buluşacaklardı... ve daha nerdeyse iki saat vardı otobüsün saatine...
Ankara'ya...
-Alo ustam, hayırdır! dedi Adem, ses tonunu ayarlayarak.
-Yav Adem'im hiç sorma, kızım... demekteyken Beşir usta, atıldı Adem,
-N'oldu Beşir ustam, aman...
-Dur canım, yok yok bişi... aceleden mi, yer mi ıslaktı da ondan mı, her
neyse, merdivenlerden inerken, ayakları dolaşmış birbirine... dedi Beşir
usta.
-Kırık falan... diye sordu Adem de.
-Yok yok, çok şükür, kırık mırık yok da... film çektirdik, doktora da götürdük...
dokular... ayak bileklerindeki dokular ezilmiş... işte bağ kopması falan..
şimdilik sarıldı sarmalandı iki ayak, alçıya sona karar verilecekmiş, dedi
Beşir usta.
-Amman geçmiş olsun ustam, büyük geçmiş olsun yani, bak... hadi ucuz atlatmış
deyip sevinelim Beşir ustam, dedi Adem de.
-Yav Adem, iyi de şu Ankara, şu UM. işi, bu gece...
-Canım ustam, erteleriz elbet... laf mı yani, hele bi yeğenimiz iyi olsun
da.. gerisi kolay... Kocca Ankara, kocca Uyuşmazlık Mahkemesi... bekler
elbet bizi, dedi Adem de. Ve ardından,
-Hem biliyo musun ustam, bi de usul çeşitleri, hüküm uyuşmazlığı falan...
yeni yeni şeyler de...
-Adem kardeşim, yav yargı yolları falan, görevsizlik... hadi tamam, anlamaya
çalışalım derken, dediklerin de nesi, diyerek Adem'in sözünü kesti Beşir
usta.
-He ustam, hiç sorma... lafın gelişi yani... elbet sor, soracan da bilirim...
Diycem, her işte bi hayır var dersin ya, hem kızımız iyileşir, hem şu yeni
konuları da öğrenir, öyle gideriz... belki Bahara doğru hani... çoluk çocuk.
Ha, ne dersin ustam?
Beşir usta, -Olur Adem'im, iyi olur hakkaten; bi hukuk tatili yaparız şöle
bi... derken,
-Yav ustam, dalga geçmesen de olmaz hani, dedi Adem de.
-Yok ağa yok... dalgası mı olurmuş şu hukuk işinin, dedi Beşir usta. -Hadi,
fazla konuştuk, çok yazmasın, hadi hayırlı geceler dedi.
-Tekrar geçmiş olsun, dedi Adem de.
-Vah vah, dedi Mihroş da, -bak işte, onca dikkat, onca özen... işte durduk
yerde... aman beterin beteri var... geçmişler olsun, neyse. Yaa Adem, benim
de bi içim sıkılıyodu ki... sana da diyememiştim; hani gitmesen falan diye...
bunaymış demek, sol gözümün seğirmesi. Bavulunu boşaltıyım bari, deyip
kapıya yöneldi Mihriban, sonra da dönüp,
-Gider miyiz Adem, gerçekten hep beraber... Baharda ne de güzel olur Ankara...
-Elbet, dedi Adem, -gideriz elbet Mihroşum, hem şööle... şehri, koca Uyuşmazlık
Mahkemesini falan da bi denetlersin gitmişken, hani temiz mi, her yer pırıl
pırıl mı diye... deyip güldü.
-Dalga geçme Adem efendi, bak sona zor sokulursun yanıma, dedi Mihriban
da. -Kıız, neler geçiyo aklından diyerek, umduğu yanıtı duymak hevesiyle
sordu Adem de.
-Sen hele bi söndür ışıkları da... dedi Mihroş.
-A...
-Ada...
-Adale...
-Adalet...
-Neden bu gözyaşları? İçi sızlayarak sordu; -Neden için için ağlamaktasın?
-Yargı yolları... vatandaşla aramızda... kavuşamıyoruz tez vakitte birbirimize,
dedi Adalet. Bağlı gözlerinin birinden görevsizlik kararları; ötekinden,
vatandaşın yitirdiği zaman süzülüyordu.
Paramparça bir ayna gördü. Her parçasında bir palyaço gülüyordu. Bir papağan,
-Adalet, adalet, diyordu sürekli. "Adalete giden yol" levhasını sökmüşler;
yerine bir patlıcan koymuşlardı. Portakal rengi bir güneşi ikiye böldü
birisi; -yarısı Yasama, yarısı Yargı, dedi. Türk Ulusu adına birileri paylaştılar.
-Radarda görmüyorum sizi, diyordu kuledeki ses. Uçak, tam kulenin üzerinden
geçiyordu. Reklamlar gerçek, yaşananlar yalandı. Sandalcı, bir bira daha
içiyordu, yaşadığı fırtınayı yeni gelenlere de anlatırken. Samanlıkta iğne
arıyordu bir adam. Pire Memet, düzduvara tırmanıyordu.
-...Adale, adalet...
Sabaha dek sayıkladı durdu Adem. Az da dirsek yemedi Mihriban'dan.
|
Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı:
15. Huriye'nin davası
Hukuk Bölümü, E.95/12, K.95/14, T.17.04.95, RG. 17.05.95, s. 22286 |
|