14
SALİH'in
ANLATTIĞI ZİNA DAVASI...
Bacanak, askerdir; kıdemli Başçavuş. Sıkı topçudur
ha. Gökçeada'da görevliydi. Şimdi izinde. İzinden sona, bakalım nereye...
Neyse, işte bu bizim Şevket, bi gün, nasıl olduysa, erken dönüyo talimden.
Hani şöle yorgun argın, yıkanıp mıkanıp yatmak hevesiyle. Eve bi geliyo,
bi görüyo ki... Aynı Alay'dan, fakat başka bi bölükten, ara sıra şöle uzaktan
selâmlaştıkları bi Başçavuşla bizim baldız... iyi mi... yorgan döşek, sarmaş
dolaş... Allaaah...
-Vurmuş mu ikisini de, diye sordu arkalarında oturan delikanlı.
-Niye vursun ki, dedi bir kadın da, -sevdaya kurşun olur mu?
-Eee n'apsın vurmasın da bacım, dedi şöför de.
-Yav, hiç değilse evde şey etmeselermiş, dedi, bir başka yolcu arkalardan.
Adem'in önünde, şoförün arkasında oturan yaşlıca bir yolcu da;
-Bizim orlarda da böle bişi olmuştu da, valla ikisini hemen oracıkta...
demekteydi ki,
Atıldı Salih'in yanında oturan,
-Vurmak ne ki... ikisi mezara, biri mapusa... ya geride kalanlar... onlar
n'olcak?
diye sorup, sohbete karışanlardan oldu.
-Var mı para üstü almayan?, diye sordu şoför, sonra da, -Doğru valla, arkada
kalanların günahı ne...
Hay Allah işe bak yahu, demekte olan Adem, kıvranırcasına, "yav bırakın
da bi anlatsın adam, vurmak, öldürmek, geride kalanlar falan değil, asıl,
UM. var hikâyede. Um... nedir bilmezsiniz de hani..." demedi de, -Hanımlar,
beyler, bi dakka lütfen, bi dinleyelim hele, sona desin herkes diyeceğini,
dedi.
Şoför de, -Valla iyi dedin, dedi Adem'e dikiz aynasından bakarak,
-minibüsde değil de, Siyaset Meydanı'ndayız hani, ateve misâli.
Şoförün desteği yüreklendirmişti Adem'i,
-Sabredin, dinleyin önce bi iyicene, herkese söz verecem sırayla, deyip,
-Evet Salih kardeş, de bakalım, sona n'olmuş? dedi.
Salih de devam etti:
-İşte yani, böle ikisini Refahyol gibi görünce bizim bacanak...
-Vurduysa yazık olmuştur hepsine valla, dedi, o vakte kadar hiç konuşmamış
olan arka sıralardan ortayaşlı bir hanım. Sonra da, -aman gözünü yoldan
ayırma şoför kardeş.
-...bizim bacanak işte onları o vaziyette görünce... "ikinizi de mahkemelerde
süründürecem" demiş bağırarak ve...
-Olur mu ya, dedi önde, şoförün sağında oturan adam, Salih'in lafını keserek,
-hangi kitapta yazar bölesi, adam o vaziyeti görecek de karısını... öyle
mahkeme filan diyecek... yok ya..
-Var ya, dedi genç kız da,
-kolaydı uygar insan, uygar toplum olmak, öyle durduk yerde hak hukuk,
filan demek kolaydı di mi? Zora geldi mi, hemen sarıl silaha...
Hadi bakalım uygar insanlar, sizin istediğiniz gibi anlatsın bu bey, hikâyenin
sonunu da mutlu olun e mi...
Salih de devam etti,
-...bizim bacanak işte onları o vaziyette görünce... çekmiş tabancasını
önce karısına sıkmış iki kurşun, sona da adama...
-Vahşet bu ya, hangi çağda yaşıyoruz... dedi arkalardan bir ses.
-Mahkeme diyor, "ooo, olur mu.." diyorsunuz, "çekmiş vurmuş ikisini de",
deyince de, "vahşet bu... asıl sizinki olur mu? diyerek atıldı az önceki
genç kız.
-Dövsün ikisini de bi güzel, eşek sudan gelinceye kadar hani... dedi, Adem'in
arkasında oturan da, -Haketmişler, dövsün bi güzel.
-Ten yarası geçer, ya gönül yarası... dedi, demin, "sevdaya kurşun olur
mu" demiş olan kadın da.
-...bizim bacanak işte onları o vaziyette görünce... diyerek devam etti
Salih,
-dövmüş ikisini de bi güzel, eşek sudan... demekteyken atıldı Adem,
-Yav Salih kardeş, bakıyom da kim ne dese, o yöne dönüyosun. Parti değiştiren
milletvekili misin? Anlatcaksan, şu işin gerçeğini anlat be kardeşim, dedi.
-Başa gelmedik olayda hüküm vermek ne kolay... Herkesin gönlü hoş olsun
desem, bizim bacanak... deyip başlayacam ve orda kalacam yani. İşin doğrusu,
beğenseniz de beğenmeseniz de; bizim bacanak yıkılmış, çökmüş, vurup kapıyı
çekip gitmiş bi meyhaneye. Ertesi gün de, doğru bi avkata. Gerisi, işte
dava falan diyeceksiniz de öyle değil. Öyle olsa, naneyi yiyenler yargılandı,
bacanak da boşadı baldızı der bitirirdim sözü. Evet, dava açılmış...
-Tamam, dedi Adem, - şimdi başlıyor... Salih devam etti:
-Şevket, yani bu bizim baldızla, Hacer'le şey eden adam aleyhinde, askeri
savcılığın iddianamesiyle kamu davası açılmış. Hacer yönünden görevsizlik
kararı verilmiş. Bunun üzerine, Hacer hakkında da, zina suçu sebebiyle,
Gökçeada Cumhuriyet Başsavcılığı açmış kamu davasını.
Gelibolu 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, bu sanık Şevket'in cezalandırılmasına
karar vermiş. Karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiş.
Gökçeada Asliye Ceza Mahkemesi de; Hacer hakkında açılan davada; öteki
sanık Şevket'le, bizim müdahil bacanak Selçuk'un asker kişi olduklarını
ve Şevket'le Hacer'in birlikte suç işlediklerini söyleyerek, "yargılama
askeri yargıya aittir" demiş ve görevsizlik kararı vermiş. Bu karar da
temyiz edilmeksizin kesinleşmiş.
Kesinleşmiş deyip durunca Salih,
-Yargı'nın Sesiiii, dedi Adem.
Herkes duydu da Yargı'nın Sesi'ni, kimse yadırgamadı. Bir tek, ağzı kapalı
durmakta olan Salih, Adem'e bakarak,
-Yav bu adam karnından da konuşuyomuş, diye şaşırdı biraz.
Yargı'nın Sesi;
Gelibolu 2. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, Hacer'in sivil kişi olması,
suçun da 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Yasasının
11. maddesi kapsamına giren suçlardan bulunmaması nedeniyle; yargılamanın
adli yargı yerinin görevine girdiği gerekçesiyle, görevsizlik karar vermiş.
Ve, kararın temyiz edilmeyerek kesinleşmesini takiben; adli ve askeri yargı
yerleri arasında doğmuş bulunan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi
için, dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine göndermiş.
-Uyuşmazlık mı ne? o nasıl bi mahkeme ki?, diye sordu şoför, -hiç duymadım.
-Yav hem ne gerek var, o mahkeme mi, öteki mi demeye... mahkeme mahkemedir
arkadaş, yargılarsın biter gider, dedi arkalardan birisi de.
-Yok, bitip gitmez, dedi Adem.
-önce, vatandaşı bi iyicene pişman edecekler ki hakkını aradığına da, dava
açtığına da,... anca ondan sona, dedi.
-Uyuşmazlık varsa; koca, kadın ve aşığı arasında var, dedi bir başkası
da,
-mahkemelerin de uyuşmadığı olur mu yahu...
-Olur. Şimdilik olduğunu biliyorum da, nedenini henüz anlamadım, dedi Adem.
-Eee, bu da iyi ha, dedi şoförün yanındaki,
-kim nerden bilsin, bu senin bacanağın davasına kim, hangi mahkeme bakacak?
-Vatandaş, mahkeme kapısına, korkmadan atıla atıla nasıl gider; vay doğru
yere mi geldim, yok, bu yargıç bu davaya bakar mı bakmaz mı, korkusuna
kapılırsa... nasıl bilsin mahkemenin doğrusunu yanlışını?
-Doğru ya, dedi Salih de,
-şimdilerde bacanağı bi görseniz... mahkemeye gittiğine bin pişman...
-E iyi de gitmeseydi n'apcaktı ya? dedi arka sıralardaki ortayaşlı hanım.
-Vursaydı ikisini de, dedi Adem'le Salih'in arkasında oturan genç.
-Oğlum, sen de taktın aklını vurmaya, öldürmeye, dedi Adem.
-Hanımlar beyler, bi dakka, dedi şoför,
-şimdi ortada bi suç var mı?
-Vaar, dedi herkes, hep bir ağızdan.
-Güzeel, dedi şoför de, -bu memlekette mahkeme de var mı?
-Yav var elbet, dedi genç kız da, -hepimiz biliyoruz bunu, n'olmuş?
-Bacım, bişi olmamış olsa, bu Salih arkadaşımızın bacanağının davası da
olay olmazdı heralde, dedi.
-Meselâ, af buyur, sen duymuş muydun bacım, bu uyuşmazlık mahkemesini yani...
-Yoo duymamıştım, dedi kız.
Şoför de devam etti:
-Gördünüz mü... Şimdi arkadaşlar, ortada suç var dedik, mahkeme var dedik.
Tamam mı tamam. Fakat işittik ki, o mahkeme mi, öteki mi davası da var.
İşte bunu anlamadım, af buyrun yani.
Ortayaşlı hanım da sordu hemen;
-Pekiii nerde yazar, hangi mahkeme hangi davaya bakar diye?
-Anayasada ve yasalarda, dedi Adem. -okuyanınız var mı anayasayı?
-Yook, dediler koro halinde.
Koronun sesi, minibüse bir ağır bulut gibi çökmüş, herkes susmuştu.
Anayasa... diye yinelemekteydi her biri içinden. Elbet duymuşlardı bu sözcüğü;
şu en gençlerinin yaşı bile, "anayasaya evet" demiş olmasına uygundu. Demek
ki, hemen hepsi anayasa lafını duymuşlar, üstelik kabul de etmişlerdi.
Ama hiç biri okumamıştı, -yav, ne yazar bu kitabın içinde, diye merak etmemişlerdi
hiç.
Fatiha'yı, o da çoğu kulaktan duyma, ve anlamı üzerinde de durmaksızın,
hemen hepsi bilirdi ama. Üç kulûvallah bir elham'ı da...
-Anayasa, dedi Adem, -haklarımızı, borçlarımızı anlatan bi kitaptır. Yargı'dan
da bahseder elbet, mahkemelerden de. Bu Uyuşmazlık Mahkemesi'nden de...
-Durun bi dakka, laf uzadı nereye geldi. N'olmuş arkadaş bu bacanak davası,
onu bi dinleyelim de... dedi arkalardan birisi.
Salih de Adem'e baktı, hani, "anlatayım mı" dercesine. Adem de,
-İşte bu UM. yani, Uyuşmazlık Mahkemesi, mahkemeler arasındaki görev uyuşmazlığına
bakar, ve der ki mahkemelere, misâl bu Salih'in bacanağının davasına şu
mahkeme bakacak. Eee Salih, ne demiş bu kez bu UM... de bakalım.
Salih de devam etti,
-Uyuşmazlık Mahkemesi...
Adem atıldı elbet,
-Gereği görüşülüp düşünüldü, demiştir önce bi,
-Evet, dedi Salih de, -aynen öyle deyip sustu.
Susmasıyla da Yargı'nın Sesi duyuldu yine:
Askeri Mahkemelerin görevi, asker kişilerin, askeri olan suçları ile, bunların
asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde, yahut askerlik hizmet ve
görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara" bakmaktır. Sonacıma, Türk
Ceza Yasasının, "Zina" başlığı altındaki 440-444. maddeleri; aileyi korumak
ve ahlaka aykırı bir eylemi cezalandırmak düşüncesiyle konulmuştur.
Zina; ırz ve iffete tecavüz niteliğinde olmayıp, aile nizamına aykırı bir
davranış olarak nitelendirilmelidir.
Bir anlık sessizlik olunca Salih de,
-Ve sizin anlayacağınız, daha bi sürü bişiler söylemiş ve demiş diyeceğini;
bu zina davası adli yargı yerinde görülmelidir, Gökçeada Asliye Ceza Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılmasına, karar verdim demiş.
-Eeee, n'olcak şimdi?, diye sordu şoför.
Adem de yanıtladı;
-Dosya, işte bu görevli mahkemeye gidecek, yargılama yapılacak, hani başka
bi engel falan çıkmazsa, karar verilecek, muhakkak birisi kararı temyiz
edecek, kesinleşecek... de sonunda, bu Salih'in bacanağı da, "oh olsun,
çeksinler cezalarını" diyebilecek.
-İyi de, dedi genç kız, -bu böyle oluyorsa, bu konuyu araştırmalı, neden
adaletin yolu bu kadar karmaşık, anlaşılmalı. Ve düzeltilmeli yani, tamam
kurşun hızında olmaz diyelim, ama yine de bu kadar yavaş ve dolambaçlı
bir adalet... olmamalı yani.
-İyi diyosun da kızım, dedi Adem,
-Anayasaya evet diyen bizleriz, kanunları yapanları seçenler de... milletvekillerini
yani.
-Bu milletvekilleri hiç yargılanmazlar mı? Hani yani, hiç mahkemeyle bi
işleri olmazda mı bilmezler, vatandaşın adalet yolunda neler çektiğini?
dedi, şoförün arkasındaki yolcu.
-Sağda, müsait bi yerde inicem, dedi yolculardan birisi.
-Ben de ilerdeki kavşakta, dedi bir başkası da.
... vatandaşın adalet yolunda neler çektiğini... -Evet, dedi Adem içinden,
-vatandaş ve adalet... vatandaşın hak arayışı, mahkeme kapıları, ve, ve
tabi ki adalete giden yollar... milletvekilleri... yasakoyucu...
-Milletvekili dediğin kim ki? dedi Adem, şoförün arkasındaki yolcuyu yanıtlayarak,
-İşini gücünü bırakıp, "aman devlet millet uğruna biraz da biz çalışalım",
diyen mi; yoksa, "devletin malı deniz... diyen mi? Hani şurda particilik
falan yapmadan, deyin bakalım; hangimizin şu Bakan, şu Milletvekili yargılanmalı
arkadaş, dediği çıkarıldı da mahkeme önüne, yargılandı?.. Bu mahkeme, bu
kapılar, bu yargılama yolları, yani yalnızca yurttaşlar için mi...
-Ya hemşerim, bitir şu diyeceği de aklım kalmasın, birazdan inecem ben
de, dedi bir başka yolcu Salih'e.
Salih de,
-Diyip diyeceğim bu, sonunda bulundu davaya bakacak mahkeme. Boşanma davası
da açtı bacanak bu arada. İki dava da sürüyor işte, bakalım, hayırlısı
Allah'tan dedi.
-Hayırlısı Allah'tan amma, Adaleti Devletten olmalı, dedi şoför,
-kim, nasıl yapacaksa yapsın, vatandaşın bu adalet yolunu kısaltsın arkadaş,
hani otoyol gibi, dümdüz, kaymak gibi asfalt yapsın.
-Yaşşa be arkadaş, dedi Adem de, -bak ne güzel sölüyosun, işte bu güzel
bi benzetme oldu...
Şoför de gururlanarak sordu,
-Estafullah yani, hangi benzetmemiz bey abi?
-Şu otoyol dediğin canım, dedi Adem, -evet tam da öyle işte, yani öyle
olmalı; ama... aması var işte.
Bakın şöle bir canlandırın gözünüzde: Bir otoyol, misâl İstanbul-Ankara
arası TEM yolu, çıkmış vatandaş yola, hedef Adalet. Kurallara uyarak tam
gaz gitmeye niyetli. Ve gişelerin önünde buluyo kendini... eee hadi geçsin...
ya... geçsin, varsın ulaşsın ya gideceği yere... ama olmuyo işte. Ya n'oluyo...
üç gişe çıkıyo önüne (üç yargı yolu)... hangisinden gitsin vatandaş? Yol
aynı yol değil mi... hepsinin gideceği yer Ankara (Adalet) değil mi nasılsa...
deyip, birinde karar kılıyo ve geçiyo gişeden (davasını açıyo yani)...
sona... "tamam yola girdik (davayı açtık) derken,
-Olmaz, bu geçtiğin gişeden geçip Ankara'ya (Adalete) gidemezsin diyo,
gişedeki adam, arkasından yetişip... misâl dedik ya işte;
-geri dönüp öbür gişeden geçmen gerekir, diyo.
-Deme yahu, ama yolun başında, "Adalete (Ankara'ya)gider" yazıyodu... diyor
vatandaş da.
-Doğru, doğru ama, bu arabayla (bu davayla) bu gişeden geçip gidemezsin.
Geldiğin gibi dönecen, bu arabaya (bu davaya) uygun gişeden...
demekteyken gişedeki adam,
-Ama gişelerin önünde hiç bir uyarı yoktu ki... diyor vatandaş da, misâl
ya hani,
-hangi gişeden geçmem gerektiğini kimse sölemedi ki bana!
-Zaten kimse de tam olarak bilmiyor, diyor gişedeki ses, bu kez de. Ve
devam ediyor,
-Ama, mahkemelerin (gişelerin) görevi yasayla belirlenir diyomuş Anayasa,
arkadaşlar öyle diyo.
Sustu Adem. Sonra da;
-Ya işte böyle şoför kardeşim, işte şu otoyol benzetmen hani nerdeyse tıpa
tıp uyuyo, bu mahkeme işlerine, bu adalet yollarına...
-Ağzına sağlık beyabim, dedi şoför de,
-valla, bi güzel anlattın ki... yanisi, benim anladığım; vatandaş, Adalet
deyip yola çıkıyo, gidiyo gidiyo, derken üç gişe, üç kapı... açıl susam
açıl... hangisinin kapısını çalmalı... yazı mı tura mı? olur mu ya... İşte
hakkımı isterim diyen, işte suçlu, işte davalı... derleyip toplar, koyarsın
hâkimin önüne, o da bakar karakaplıya... verir hükmünü, hani "Türk Ulusu"
adına, deyip.
-Doğru, dedi Adem,
-Türk Ulusu Adına... Yasama ve Yargı... bizim adımıza yani. Bizim adımıza
da...
Durdu... sesli bir soluk vererek devam etti,
-İşte bu, "da" var ya, bu küçük "da"... oluyo sonunda kocca bir dağ. Bakın
şimdi, "Egemenlik Ulusun", tamam mı? Elbet. Ulus bu yetkisini, yasama ve
yargı eliyle kullanıyo, bu da tamam. Yasama dediğimiz, hani şu TBMM. 550
oldu ya üyelerinin sayısı da, bari 1100 olsaydı da, ülkenin tüm sorunları
bir çırpıda halledilseydi, neyse... Ha bi de ne dedik, Yargı.
Evet Yargı, yanisi mahkemeler; yerel mahkemeler, yüksek mahkemeler. İşte
Anayasa, işte kanunlar, işte mahkeme, yargıç, savcı... başı da, sonu da
ADALET... Eee durum ne? Ulustan alınan yetkiyle kullanılan, kurumlaşan
Yargı; ulusun bireylerine, bizlerin önüne yani, ne koyuyo?
-Buyur üç yol... seç birini, görülsün davan; ammaaa, yanlış mahkemeye gidersen
karışmam.
Hani, "kızma birader" diye bi oyun vardır ya; kutu kutu ilerlersin de,
birden pat diye yanar, başladığın yere dönersin, işte nerdeyse öyle...
adam davasını açmış, mahkeme kaydını yapmış, derken... aaa bi de bi bakıyo
ki hâkim, bu dava onun görevine girmiyo... yani görevsiz, sonuç; görevsizlik
kararı.
N'olcak? görevsiz olduğunu söyleyen mahkeme, kimin görevli olduğunu söylemişse,
hadi bakalım o mahkemeye. Temyiz... yok. Yani ey bu, "görevsizim" diyen
hâkimin hükmünü denetleyen yüksek mahkeme, Yargıtay var ya işte o, bi bak
bakalım, senin yargıcın, benim adıma kullandığı yargı yetkisini doğru mu
kullanmış, gerçekten de görevsiz mi, meselâ bu Salih'in bacanağı Selçuk'un
davası gibi. Yok. Çoğu zaman, "aman boş ver uğraşmayalım, öbür mahkemeye
gidelim" denilmekte, karar da bölece kesinleşmekte.
Gidilen öbür mahkeme de, -Yok babam, ben de bu işte görevsizim, dedi mi,
haydi buyrun UM.'a, yani Uyuşmazlık Mahkemesi'ne, Ankara'ya... Buyrun size,
OLUMSUZ GÖREV UYUŞMAZLIĞI. İşte bu benim kısaca, UM. dediğim mahkeme olmasa,
cami önüne bırakılan bebe örneği, kalacak dava dosyası orta yerde. Allahtan
UM. var.
-Var da UM.'a neden gerek duyulmuş ki? Yani niye mahkeme, önüne gelen davayı
görev yönünden şeyetmek zorunda kalsın ki, diye sordu şoför.
Adem de,
-Adın ne şoför kardeşim, önce bi onu söle de, cevabını vereyim bildiğimce,
dedi. -Cemal, Cemal derler bana, dedi şoför de.
-İyi, bak Cemal arkadaş, senin işin şu yollarda direksiyon sallamak, işin
bu, ekmek davası, tamam. Minibüsün de güzel, senin mi?
-Son taksidini de ödersem, olacak inşallah, diye yanıtladı şoför.
-Ehliyetin var, gitmek istediğin bi yer var. Sabah çıktın evden, atladın
ekmek teknene... geldin sokağın başına. Baktın üç yol var önünde. Üçü de,
gitmek istediğin yere götürecek seni, bunu da biliyosun. Biliyosun da,
birinden sürmen gerekir minibüsü.
Şimdi, mecbur oldukların var en başında; bir ehliyetin olacak, aracın teknik
olarak karayoluna çıkmana uygun olacak, ve sen de trafik kurallarına uyacaksın.
Tamam mı. Bunları yapmak zorundasın. Devlet de sana gideceğin yolu, levhalarla
göstermek zorunda. Haa bak, nasıl yollarda işaretler, tabelalar var; bisiklet
giremez, traktör giremez, bilmem at arabasına yasak, binek araçlarına serbest.
İşte bunlara da uymak zorundasın, tamam mı?
-Elbet beyabicim, tam dediğin gibi, dedi şoför Cemal.
Adem de devam etti,
-İşte Cemal kardeşim, bu Adlî Yargı, İdarî Yargı, Askerî Yargı; say ki,
karşına çıkan üç gişe, üç kapı, üç yol. Üçü de aynı yere, Adalete gitmekte
aslında.
Gitmekte de, nedense, hangi yoldan gitmen gerektiği, varmak istediğin yerden
daha önemliymiş gibi konmuştur önüne. Hani dense ki,
-bak kardeşim, sen bu arabayla şu yoldan gidersen, daha çabuk, daha güvenli
ulaşırsın, ulaşmak istediğin yere, dense, tamam anlarım o zaman. Ama öyle
değil işte. Tersine, nerdeyse yıldırıyor insanı, bi o mahkeme, bi öteki,
derken UM.
Yol, önemli kuşkusuz. Hedefe varacak uygun bi yol. Başından belli bi yol.
-Başından belli di mi yani bu adaletin yolu?, diye sordu, o vakte kadar
hiç konuşmamış olan bir yolcu.
-Güzel bi soru, dedi Salih de, ve devam etti,
-misâl işte şu benim bacanak, başına gelen işin böle ayyuka çıkacağını
bilseydi, inan olsun, ne giderdi mahkemeye, ne de hak, hukuk derdi. Lanet
olsun, Allahından bulsun derdi, hani çokcası...
-O da olmaz ki, dedi genç kız da, -her işi Allaha havale ede ede, gelmedik
mi bugünlere? Allah da diyecek yani, tövbe tövbe, -ya bırakmayın her işinizi
bana, kendiniz halledin aranızda...
Suç varsa bu dünyada verilmeli cezası, hakkını da bu dünyada tez zamanda
almalı insan. Adalet yolu, hak arayana dikenli yol olmamalı işte...
-Doğru söyledin kızım, aferin sana, dedi ortayaşlı hanım da. Ardından da,
-şoför bey kardeş, uygun bi yerde inicem. İnerken de, - Ne hâkime, ne hekime...
-Valla işte böle, yaklaşık bi yıl sürdü, bizim bacanağın davasına doğru
mahkemenin bulunması, bildiğim bu, dedi Salih. -şimdilerde başlanabildi
davaya ancak. Bu da ne kadar sürer, Allah bilir...
-Allahı bilmem de, dedi Adem, -yurttaşla adalet arasındaki yolu, birileri
bi uzatmış, bi zorlaştırmış ki, hani herkes çeteleşsin ya da, hakkını davasını
çetelere havale etsin istemiş sanki. Eh, en başta da devlet, hükümet...
Susurluk falan...
-Valla bu işler hep böle işte, anlatırız, konuşuruz, dinleriz, -ya, vah
vah, sahi mi ya filan, deriz... deriz, ve başımıza gelmedikçe de, daha
bida da düşmeyiz üstüne. Taaa ki, bi gün ayağımıza basılsın... o zaman
da, -ya niye kimse benimle ilgilenmiyo, diye üzülürüz, dedi Salih.
-Hiç böle ilginç bi muhabbet olamamıştı yav, dedi şoför de.
-Evet ya, neler oluyo hayatta, dedi arkalardan bir yolcu da.
İnenler indi, binenler bindi, yolculuğun sonrası sessiz geçti. Adem'le
Salih, Mesudiye'de inerlerken,
-Çok şeyler öğrendim sayenizde beyabiler, dedi şoför Cemal arkalarından;
-silah yok, vahşet yok, fakat adalete kestirme yol da yok yani...
Adem'le Salih, bir süre birlikte yürüdükten sonra, "görüşmek üzere, hayırlı
akşamlar" deyip, sokaklarına yöneldiler.
-Uzun bir gündü, dedi Adem içinden.
Bala havlayarak koştu, bahçe kapısına. Çocuklar da Bala'nın sesiyle, pencereye.
-Haydi hemen sofraya, dedi Mihroş.
Adem çocuklarıyla, Adem eviyle, Adem Mihroşla, Balay'la, Beşir ustasıyla,
şoför Cemalle... mutluydu. Bir de Hikmet... evet Hikmet de gelseydi askerden.
Çocuklar, biraz televizyon izleyip, oyalanmadan yattılar.
-Kahveler benden bu gece, dedi Adem.
-İyi olur valla, dedi Mihroş da. -Ben de falına bakarım.
Kahvesini içerken gazetelere bir daha göz attı Adem. Bir ara defterini
çıkarıp, kısa bir not düştü : Tarih 06.02.1997, Perşembe, uzun bir gündü.
Mihroş, Adem'in fincanını tabaktan kaldırır kaldırmaz;
-Adem bey, ÜÇ YOL var önünde... dedi.
-Amman, Allah korusun, dedi Adem de. Gülüştüler.
|
Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı:
14. Salih'in anlattığı zina davası
Hukuk Bölümü, E.94/31, K.94/30, T.30.09.1994, RG. 16.11.94, s. 22113 |
|