13
 
13 
VOLTAJ DAVASI... 
            Şimdiki Adem; o idarî para cezasıyla başlayan hukuksal serüvenin başındaki Adem değildi artık. Mevsimler, gelir geçerdi. Geçmişti. Zaman su gibi akar, kuş gibi uçardı. Akmış ve uçmuştu. Adem de bir başka insan olmuştu; hukuk nedir deyip, düşünen mahkeme kapılarını, adalete giden yargı yollarını inceleyen ve elbet, UM. nedir ne yapar... bilen.  

            Anayasayı eline almış, daha almasıyla birlikte, evet daha o an, yurttaş olmuştu. Hani eline kitap verilen, o seçilmiş insanlardan birisi gibi duyumsamaktaydı kendini. 

            Kahvedeki duvar saatinin sesiyle irkildi Adem, doğruluğunu sınarcasına kendi saatine de baktı. -Ooo üç olmuş, dedi. Televizyondaki sunucu da doğruladı sanki; -sayın izleyiciler saat 15.oo. Haber kuşağına hoşgeldiniz. 

            -Adil abi merhaba, ver bi çay da, diyeceklerimi dinle hele. 

            Hem içeri giren soğuktan, hem de sesin sahibi kim? merakından, Adem kaldırıp başını anayasa kitabından, baktı şöyle bir, kahvenin bu yeni konuğuna. Yeni dediği kendisi içindi elbet. Yoksa, belli ki bildik birisiydi kahve halkınca. Selâmlaştılar aralarında. 

            -Ne o hayrola Murat, dedi Adil de, adama çayını verirken. Adamın da beklediği, bir çay ve bir de Adil'in ilgisiydi. 

            -Televizyonun bozulsa, naparsın, dedi adam ve ardından çayını yudumladı, yanıt süresi verir gibi. 

            -Naparım, koşar sana gelirim; aman Murat şuna bi bak diye, dedi Adil. Yanıt da doğru yanıttı besbelli. Adının Murat olduğunu öğrendiği genç adam bir şeyler söylecekken, Adem'e dönen Adil, 
            -Tanışın Adil bey, dedi,  

            -bakarsın senin de bi derdin olur da televizyonunla falan, bizim bu Murat iyi ustadır, işini bilir hani, televizyon tamir servisi var, hemen karşı sırada. Murat, bak bu da, Adil beyimiz, diyerek de Adem'i gösterdi:  

            -Hukukçu değil amma, meraklı mı meraklı bu hukuk işlerine. 

            Murat bir göz isterken, ikisini bulmuştu.  

            -Bak bu iyi işte, anlatacaklarımda hukuk mukuk her bi şi var, sıkılmazsınız, dedi ve başladı anlatmaya: 

            -Elazığ Cevizdere köyünde yaşar, bi Fazıl amcamız var; Fazıl Görür. Yazar, yazışır; gider geliriz. Baba dostudur. Öğlende gelen mektubunu anca demin okudum da, bak adamın başına gelenlere deyip, birilerine anlatayım... 

            -Yav iyi de kardeşim, biz "birileri" miyiz yani, diye takıldı Adil, lafı bölerek. 

            -Yok be Adil abi, dedi Murat da,  

            -laf gelişi işte, neyse, işte bu Fazıl amca, daha önceden bi sormuştu bana, hangi televizyonu alayım, hangisi hem hesaplı hemi de iyidir diye, ben de, aman servisi olsun da, hangisi olursa olsun demiştim. Neyse almış bi tane, kumandalı falan, yani işte şu son modellerden. Bak buraya kadar hiç bişi yok dimi... dinleyin hele gerisini... 

            -Neyse, kurmuşlar anteni falan bi güzel, kurulmuşlar da karşısına, saat de, akşam haberleri saati.  

            Basmış ki kumanda düğmesine Fazıl amca da, hani bir havayla, şööle ev halkına bakaraktan, dersiniz, hani devletin tüm işlerini bi tamam görmüş de, bilmem nerenin temel atma töreninde, dinamit koluna basmakta olan bir büyük adam. Basmasıyla da... Sunucunun güzel yüzüyle, "iyi akşamlar, önce haberlerden özetler" sözünü, bir görmüş, bir duymuşlar ki; booom.  

            Hem de ne bom. Alevi, dumanı, ekrandan etrafa sıçrayan cam parçalarıyla, bom.  

            -Aman, zaman, koşun su dökün falan. Söndürmüşler yangını da, televizyon sizlere ömür...  

            Sabahı zor etmiş amcamız. Köylük yerde ne gezer servis mervis, çaresiz tutmuşlar şehrin yolunu. Zaten bi tane servis var. Orda bakmışlar etmişler, demişler,"bunda fabrika hatası falan yok",  

            -Eee, yok da bu olanlar nesi... 

            Anlaşılmış ki sonunda, köylerine gelen elektrik akımındaki voltaj değişikliği nedeniyle, bomlayıp yanmış televizyon, iyi mi.. 

            Çaresi... çaresi organ nakli, yanisi yeni bir "iç" takılması gerek. Televizyonu taksitle aldığına mı, alıp da seyredemediğine mi, şehre gelip bunca masraf ettiğine mi... çoluk çocuk korktuklarına mı... hangi birine yansın Fazıl amca... 

            Hadi denir ki, neyse canım olan olmuş, Allah beterinden saklamış, cana gelecek mala gelsin. Ama bu Fazıl amca, öyle eh napalım diyenlerden değil ki, haklı olduğuna inandı mı, düşer peşine, bırakmaz. Teker kırılınca yol gösteren de çok olur ya; demişler, "sen bi yandan bunu tamir ettir, çaresi yok, öte yandan da var git dava aç, hakkını ara".  

            Eh, tam Fazıl amcaya uygun bir öneri. Varmışlar bi avukatın yanına, demişler bir bir olanları, "git hakkımızı ara, kimse bu elektriğin voltajından sorumlu, ödesin tamir parasını". 

            İşte bakın, asıl hikâye şimdi başlıyor, diyen Murat,  

            -Eee Adem bey, ilginizi çekti mi.. diye sordu. 

            Çekmez miydi hem de nasıl. Öykünün gerisini kafasında tamamlamıştı bile Adem. Deyiverdi de bir çırpıda, 

            -Önce filan mahkemeye gitmişler, o bakmam demiş; ardından ötekine gitmişler, o da bakmam demiş. Onlar da, hep beraber, UM.'a gitmişler, UM.da...  
            "demiş ki" diyemedi,  

            Murat, duyduklarına şaşırmış; çay, boğazına peşin vergi gibi takılmış, "laikliğin teminatı beniim", diye bağıran, bir sarışın politikacı gibi boğuluyordu. 

            -Beni de böyle şaşırtmıştı, dedi Adil, koşup gelip Murat'ın sırtına vururken.  

            Murat, bir de su içip, genzini temizledikten sonra ancak, sorabildi,  

            -Sizin televizyon da mı voltajdan şey etti de... 

            -Yok yok, dedi Adem,  

            -çok şükür bişi yok, bi sorun da yok elektrikle. İşte Adil kardeşimin de dediği gibi, merak salınca bu hukuk işlerine, az çok tahmin eder oldum böle olayların gerisini. Fakat bu voltaj davasını da ilk kez işitiyorum, dedi. 

            -Eh, madem öyle dinleyin bakalım, diyerek anlatmaya devam etti Murat: 

            -Sen yine deftere yazacan bişiler dedi, Adil de Adem'e bu arada.  

            -İşte bu bizim Fazıl amcanın avukatı... demekteyken Murat, duyduğu sesle bir an durdu. 

            -Siz de bi ses duydunuz mu millet? diye sordu. 

            Beşir ustayla Adem bakıştılar, hani söyleyelim mi gibisine... 

            -Meraklanma, dedi Beşir usta. -Duyduğun bu ses, Yargı'nın Sesi. Her ne zaman bi hukuk, hak, mahkeme falan konuşulsa duyulur bu ses. Sen bi soluklan da ondan dinleyelim şu voltaj davasının hukuku neymiş... 

            Yargı'nın Sesi;  

            TEDAŞ'ın sorumluluğunda bulunan elektrik dağıtımındaki yüksek voltaj akımından meydana gelen zararın tazmin edilmesi istemiyle, adli yargı yerinde dava açmış, Fazıl amcanın avukatı. 

            Elazığ Asliye Hukuk Mahkemesi; Uyuşmazlık Mahkemesinin 91/42-43 sayılı kararına dayanarak, görevsizlik kararı vermiş, karar temyiz edilmiyerek kesinleşmiş.  

            Murat dayanamayıp araya girdi; 
            -Bu bizim avukat aynı istekle, haydi bakalım idari yargıya... 

            Devam etti Yargı'nın Sesi; 

            Malatya İdare Mahkemesi; davacı Fazıl amca ile davalı idare arasında, elektrik kullanımı ile ilgili abonman sözleşmesi bulunduğu, akdi ilişkiden kaynaklanan anlaşmazlığın, adli yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiği gerekçesiyle, görevsizlik kararı vermiş. Karar da, temyiz edilmiyerek kesinleşmiş. 

            Fazıl amcanın avukatı bunun üzerine vermiş bi dilekçe; adli ve idari yargı yerleri arasında meydana gelen, olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesini istemiş.  

            Dosyalar, Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmiş. 

            Uyuşmazlık Mahkemesi... ah işte Adem'in o en bayıldığı cümle... "gereği görüşülüp düşünüldü" demiş; olanı biteni özetleyip hükmünü vermiş: 

            Dava; şehir şebekesi elektrik akımının düzensizliğinin sebep olduğu zararın tazmin edilmesi istemiyle açılmıştır. 12.08.1993 gün ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ve Türkiye Elektrik Üretim, İletim, Anonim Şirketi (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ) ünvanı ile, iki ayrı iktisadi Devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.  

            TEDAŞ; 08.06.1994 gün ve 233 sayılı KHK kapsamında, iktisadi alanda, ticari esaslara göre faaliyet göstermektedir. Kararnamenin "teşebbüslerin niteliği" başlıklı 4 maddesinde: Tüzel kişiliğe sahip teşebbüslerin, bu KHK ile saklı tutulan hususlar dışında, özel hukuk hükümlerine tabi oldukları belirtilmiş, aynı hüküm, ana statüde de yer almıştır (Md 3). 26.01.1994 gün ve 21830 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan ana statünün 4 maddesinde: Devletin genel ekonomi ve politikasına uygun olarak, elektrik dağıtım faaliyeti ve ticareti yapmak amacıyla teşkil olunan bu teşekkülün faaliyet konuları, 12 bent halinde sayılmıştır.  

            Faaliyet konusuna göre (TEDAŞ), kamu niteliği ağır basan bir kamu iktisadi teşekkülüdür. Kurum, elektrik dağıtımını tekel halinde yürütmektedir. Yaptığı bu hizmet, bir kamu hizmetidir. 

            Öğretide, uygulamada ve bu arada Uyuşmazlık Mahkemesi'nin yerleşmiş kararlarında da, kamu hizmetlerini yürütmekte görevli kılınmış bir kamu kurumunun, kendisini görevli kılan kanunlarda gösterilen hizmetlerden birinin yürütülmesi sırasında, kişilere verdiği zararın tazmin isteğine ilişkin davada, kamu hizmetinin, yöntemine uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, kamu yararına uygun olarak işletilip işletilmediğinin ve hizmet kusuruyla zarara sebep olunup olunmadığının saptanmasının, idari yargı yerine ait olduğu kabul edilmektedir. 

            Olayda, TEDAŞ'ın özel hukuk hükümlerine tabi olduğu açıklanırken, KHK. ve ana statü hükümleri saklı tutulmuştur. Gerek KHK, gerekse, ana statü hükümleri incelendiğinde, kurumunun bünyesi, yapacağı işler, çeşitli kurulları, bu kurulların çalışma koşulları, diğer birimleri ile müessese ve işletmelerdeki yönetim usul ve şekilleri, mali hükümler, tasfiye ve denetim ile, personelinin istihdam, atama ve göreve son verme vs. gibi hususların yer aldığı görülmektedir. Bu kararname ve ana statü hükümlerinin, özel hukuk sahası dışında tutulmuş bulunması nedeniyle, bu kapsama giren uyuşmazlıklarda, kamu hukukunun uygulanacağı tabiidir. Özel hukuk hükümlerinin uygulanacağı alan; özellikle, bu kurumun ve bağlı kuruluşlarının, özel hukuk kişisi sıfatıyla, üçüncü kişilerle mevcut ilişkilerinde söz konusu olabilir. Bu ilişkiler ise, kurumun müşterileri, aboneleri ve kurumla iş yapan müteahhitler, kurumun statüsüz organları (işçileri) ile, kurum arasında var olan ilişkilerdir. Kurumun ayrıca, bu nitelikte günlük çalışmaları sırasında ortaya çıkan çeşitli ilişkileri de, özel hukuk alanına giren hususlardır.  
            Ancak, kamu hizmetinin kanun ve nizamlara uygun olmaması, başka bir anlatımla; hatalı yapılması veya eksik yerine getirilmesi nedeniyle, zarara uğramış bulunan üçüncü kişilerle ilişkisinin, yukarıda açıklamalar gözönüne alındığında, özel hukuk ilişkisi olarak kabulü olanaksızdır.  

            Olayda da, TEDAŞ'ın, yukarıda açıklanan KHK. ve ana statü hükümleriyle, kendisine verilen görevi hatalı yapıp yapmadığı, bu hizmetin ifası sırasında kusurlu olup olmadığı hususu, uyuşmazlığın esasını teşkil etmektedir.  

            Davacı Fazıl amcanın, TEDAŞ'ın abonesi olmasının, davaya etkisi yoktur. Burada konu olan; kamu hizmetinin kaynağı, dayanağı, abonman sözleşmesi değildir. 

            TEDAŞ'ın abonelere elektrik verme görevi, bir kamu hizmetidir. Yukarıda açıklandığı üzere, kamu hukuku alanına giren düzenlemelerle uygulamaya konulmuştur. 

            Açıklanan nedenlerle, davanın idari yargı yerinde görülmesi, Malatya İdare Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmektedir. 

            SONUÇ: Anlaşmazlığın niteliğine göre davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğine, bu nedenle Malatya İdare Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına, kesin olarak oybirliğiyle karar verildi. 

            -Elazığ Cevizdere köyü nere, Malatya nere, dedi Adil. ve devam etti,  

            -yav şu voltajın şu televizyona ettiğine mi bakarsın; hak yolunda Fazıl amcanın, Elazığ, Malatya, Ankara ve efendim, derken yine Malatya gezip durduğuna mı...  

            -Tamir parası kaçaydı, mahkeme kaça patladı kim bilir? Hem Fazıl amcaya, hem de devlete yani, dedi Adem de, -yani, uğraşmasan, "hakkını aramayana hak yok" derler, uğraşsan; hani parası, hani zamanı, hani doğru mahkemesi... 

            -Bakın beyler, dedi Murat da, -hani koyup bi otobüse, bana göndereydiler şu televizyonu, hem bi güzel tamir ederdim, hem de bu kadar mesele olmazdı yav. 
            Çaylar tazelendi.  

            -Tarihleri yazmış mı, diye sordu Adem, Murat'a bakarak, -not alacam da..  

            Murat da baktı mektuba yeniden, 

            -Yazmış yazmış dedi, ve okudu. Adem de yazdı: 

            Davanın adli yargıda açıldığı tarih: 27.02.1995 

            Mahkemenin görevsizlik kararı: 13.06.1995 

            İdari yargıda davanın açılması: 21.09.1995 

            Görevsizlik kararının tarihi: 29.11.1995 

            Dosyaların UM.'a gidişi: 01.03.1996 

            UM.'un karar tarihi: 18.03.1996  

            -Dava, Malatya'da devam ediyormuş, başka bir avukat tutmuşlar, Elazığ'dan gidip gelmek zor olur diyerek, dedi Murat. Ve ekledi, -Dava bitince bildirecekmiş avukat. Fazıl amca da bana... 

            Adem, defterine ayrıca notlar almış, unuttuğu bir şey var mı diye mırıltıyla okumaktaydı: 

            -Berbat olan akşam keyfi, ev halkının korkusu, 

            -Tamir parası 

            -Köyden Kente gidiş-geliş masrafı 

            -Avukat parası, dava giderleri 

            -Yargıcın, zabıt katibinin, mübaşirin, öteki memurların, postacının maaşı, 

            -Daktilo, şerit, kağıt, zarf, pul, vs. 

            -Aynı harcamalar Malatya için de... 

            Derken UM... 

            -Aynı harcamalar UM. için de... 

            derken yine Malatya... 

            derken... Peki de hepsine, dedi, -ya, ZAMAN... 
            Sesi biraz yüksek perdeden çıkmıştı. Adil de sordu,  

            -Ne diyosun Adem bey, "Zaman" diye, zaman ne ki... 

            Gülmeye başladı Adem. Ama içten, gevrek gevrek. Derken ötekiler de... 

            -Doğru ya, dedi Adem. Bir yandan gülüyor, bir yandan da soruyordu, 

            -Zaman ne ki... çay kaç para, ekmek kaç para, bilmem tuz kaç para biliriz de... ZAMAN'ın KİLOSU KAÇA... bilir miyiz?.. 

            -Bak, lafa daldık işi unuttuk, içtiğimizi hesaba yaz Adil abi, hadi eyvallah millet, deyip çıktı kahveden Murat. Hemen dönüp aceleyle, -Memnun oldum Adem bey, dedi.  

            Adem'in, -ben de, lafını duymadı.  

            Saatine baktı Adem, -yav akşamı etmişiz, beş olmuş, dedi içinden. -Geç kalmayalım da, Mihroşu kızdırmayalım. 

            Bir, "eyvallah beyler" de Adem çekerek, ayrıldı Adil'in kahvesinden.  

            -Kahve değil, okul canım, dedi yürürken de. 

            Etrafa bakınarak ağır ağır yürürken, Anayasa'nın içindekiler bölümünden okuduklarını anımsamaya çalıştı:  

            -Bakalım aklımızda neler kalmış... 

            Devletin şekliyle başlıyordu; Başlangıç, birinci kısım, genel esaslar. Sonra...Cumhuriyetin nitelikleri... derken... evet, Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, ulusal marşı, ve... ve başkenti.  

            -Ankara'ya gitmeli, görmeli şu UM.'u, Beşir usta da, -he gideriz, demişti ya. Sonrası... -Ne hükümlerdi?... -Hah, "değiştirilemeyecek hükümler". Arkasından, Devletin temel amaç ve görevleri,  

            -Çok çok önemli, dedi, pırıl pırıl bir vitrinde gülümseyen mankene bakarken.  

            -Nasıl da canlı yapıyorlar canım, yani al koynuna, hani...  
            Önemliydi elbet, devletin görevleri de, canlıymış gibi manken yapmak da... bir kış akşamında, insanın dikkatini çekecek güzellikte vitrin döşemek de...  

            -Tüm insanlar böyle, bu vitrindeki mankenler gibi olsa, nasıl mutlu olurdu politikacılar, diye düşündü. Çocukluğunda sormuştu babasına,  

            -Hiç yorulmaz mı bu insanlar baba, acıkıp, susamazlar mı?. Babası da,  

            -Oğlum onlar canlı değil, dediğinde nasıl şaşırmış, inanamamıştı. 

            -Nerde kalmıştık, diye mırıldandı, 

            -Ha, evet,... Egemenlik.  

            Bayramları, okul törenlerini, "bugün 23 Nisan..." sevincini, anımsadı.  

            -Elbet egemenlik, dedi bir kez daha. Sonra da,  

            -Aferin lan Adem, iyi bellemişsin, gerisi çorap söküğü... 

            -Kanun yapma, yanisi, Yasama Yetkisi. E heralde canım, birileri önce bi kanun yapacak ki, millet de bilecek; ne nedir, ne değildir. 

            Sonrası... Yürütme yetkisi ve görevi.  

            -Hem yetki, hem görev, diye vurguladı. 

            Başka ne vardı...  

            -Ah, evvett; Yargı Yetkisi. Benim konum sayılır da kendileri biraz, derken gülmeye başladı.  

            -Oğlum Adem, iki üç hukuk masalı dinledin, bi kitap aldın, eh bi de anayasa hediye edildi diye, şu haline bak! Hepten hukukçu saymaktasın nerdeyse kendini.  

            -Ama bi dakka, dedi sonra da,  

            -Bi defa onlar masal değil, masallaşmış gerçeklerdi. İkincisi, bu hukuk, başında da sonunda da insan için, benim için, Mihroş için, Dürdane için, Fazıl amca... ve daha kimler... çoluk çocuk hepimiz, bizler için değil miydi?  

            -O halde elbet bilmek, anlamak gerek bu hukuk işinden. Tamam, kuşkusuz bir avukat, yargıç, savcı daha... o koca profesörler kadar değil elbet. Ama yine de, işte şu anayasayı alıp okumak gibi misâl, en azından bir kez, en azından içindekiler bölümünü...  
            Evlilik cüzdanlarını genellikle hanımlar saklar, ya da yanlarında taşırlar... Ya anayasayı...  

            Yargıyı, anca, işin mahkemeye düştüğünde bilip, tanırsan; görevsizlik kararını da, UM.'u da işte o zaman duyup, görüp şaşar kalırsın. Adalete varmanın ne denli zor olduğunu... mahkeme kapılarını, yollarını... 

            Yargı, sağlam olacak; olacak ki, alsın bi yanına yasamayı, öbür yanına yürütmeyi, çıksın adalet arayan vatandaşın önüne;  

            -Bu, kanunları yaptı; bu da, onlara uyarak memleketi yönetmekte. Ve ben, Yargı da; en kısa yoldan, "hak" diyen herkese, hakkını vermeye hazırım, diyebilsin.  

            Aylardan Şubat, mevsimlerden kış, üstelik karanlık, üstelik kar... ve içi yine de aydınlıktı Adem'in; -de'lere, -da'lara, her şey'lere rağmen. İçi aydınlıktı.  

            -İnsan yaşamının ikinci yarısı, diye düşündü, "gereği, görüşülüp düşünüldü" deme vakti... Oh, sıcaklık ne güzel, gevşemek ne güzel... 

            -Kanun önünde eşitlik... 

            -Ne diyosun beyim, dedi fırıncı.  

            -Yine daldın be oğlum, deyip toparlandı Adem, 

            -Bi tava ekmeği lütfen... canım çekti de.  

            Ekmeğin ucundan koparıp, düşlediği tadına vara vara, çiğnemeye başladı. -Ne kaldı geriye, diye yokladı belleğini... -Evet, Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü... 

            Hukuk, anayasa olup somutlaşıyor, yasalar da bir ağacın dalları gibi uzanıyordu. Ve kanun önünde herkes eşitti. -Eşit.. deyip durdu Adem. -Evet, öyle yazıyordu kitapta, kanun önünde herkes eşitti. Eşitti ama... meselâ milletvekili, başbakan falan olunca, durum biraz değişiyordu. Hani, öyle hemen, -buyrun bakalım mahkemeye, denilemiyordu. Kimileri de, -Ben yalnız Allah'a hesap veririm, deyip kurtulmaya çalışıyorlardı, yasalardan da yargıdan da.  
            Kurtulan da oluyordu yani. E ama, o Allah da demez miydi, -git ya kulum, git de önce Dünya adaletinde bi tartıl, aklan paklan da öyle gel huzuruma... Derdi elbet. Derdi de, -Ben yanlız Allah'a... diyenler, hâşâ, O'nu da mı bi şekilde atlatacaklarını düşünüyorlardı...  

            Madem ki herkes eşit bu yasaların önünde, o zaman, hükmü neyse adaletin, yargının, herkeslere de anında ulaşabilmeliydi. Görevsel dokunulmazlık ayrı bir şeydi, hiç bir zaman dokunulamaz olmak ayrı...  

            -Üstüme gelmeyin, bildiğim her şeyi açıklarsam devlet çöker. Ya da, 

            -Biz devlet için kurşun sıktık, vergiden, şey yargılanmaktan muafız. Veya, 

            -Bu yargıçlara, savcılara güvenmiyorum. Onları ben seçersem ancak, o zaman yargılanmayı kabul ederim.  

            Olur muydu. Olmamalıydı. Ama olmuyor muydu, olmamış mıydı... Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü... Güzel, kulağa hoş geliyordu. Bir de yaz boz tahtası gibi olmasaydı. Bilinmeliydi ki, işte misâl Adem'in çantasındaki anayasa, var, yapılmış, tartışılmış tek tek maddeleri... millet de özgürce...  

            -Yok yahu, dedi Adem kendi kendine, ikinci lokmayı da çiğneyip yuttuğu sırada, -Yok bu anayasa öyle özgürce mözgürce yapılmadı ki... "Yerseniz bu, yemezseniz..." gibi olmamış mıydı... 

            Yani, bir anayasa olmalı, yapılmalı ki, herkes önceden rahat rahat okuyup anlasın; haklar ne, yasaklar ne... işte ne biliyim, tartışılmalı, meselâ Adil'in kahvesinde, Beşir usta da gelmeli elbet. Mahmut, Fazıl amca, kitapçı emekli öğretmen Kubilay bey, Murat...  

            Minibüs kuyruğunun en sonunda, tava ekmeğinin de neredeyse yarısındaydı.  

            -Elimizle aldık, midemizle götürecez yav, dedi.  

            Önündeki adam da dönüp,  

            -Bişi mi dedin hemşerim? diye sordu.  
            -Yok, yok, dedi Adem, -kendimle konuşuyordum, ekmek aldıydım da eve... yarısını yemişim farkına varmadan.  

            -Yediğin ekmek olsun kardeşim, dedi, adam da.  

            Adem de biraz diklenerek,  

            -O da ne demek öyle... deyince, adam bu kez yumuşak bir sesle,  

            -Kusura bakma hemşerim, yanlış anlama sakın, kafam bozuk da şu bizim baldıza...yediği naneye... 

            Kuyruk uzun, hava soğuk, minübüs yok, gelen de dolup gidiyor, bekle ki bir sonraki gelsin... Gitti ekmeğin yarısı, adam da takmış baldızına...  

            -Niye ki?.. Gözlerime kenetlenmiş şu gözlere bak...... belli canım, sorsun diye bekliyor, diye düşündü Adem, ve, -e hadi bari, deyip 

            -Niye ki? diye sordu.  

            Adam havada kaptı soruyu, 

            -Niyesi mi var hemşerim, aldattığı yetmemiş gibi bizim bacanağı, bi de şimdi o mahkeme mi, öbürü mü, dönüp durmaktalar... 

            -Görevsizlik mi, dedi Adem, yüzlerce davaya bakmış bir yargıcın ses tonuyla. 

            -Yok geçimsizlik değil; zina dedi, adam.  

            Adem de atıldı hemen, 

            -Onu sormadım canım, GÖREVSİZLİK mi diye sormuştum, dedi.  

            Kuyrukta ilerlemişler; ikinci, olmadı üçüncü minübüse binebilecek duruma gelmişlerdi. Görevsizlik mi, sorusuyla, "esas duruşa" geçer gibi olmuştu adam. 

            -Bağışla beyim, hâkim misiniz?  

            Hiç bir şey, o an, bu soru kadar Adem'in içini ısıtamazdı. Yarılanmış ekmeği uzatarak soru sahibine,  

            -Buyur, kopart sen de, dedi. Ardından da ekledi, 

            -Yok kardeşim, ne hâkimi... emekliyim yalnızca, emekli Alamancılardan.  
            Sorusunun gerekçesini açıkladı adam da,  

            -Hani şıp diye, "görevsizlik mi" falan dedin, bildin de, dedi. 

            -Orası uzun hikâye, dedi Adem kısaca. 

            -Yoksa, sende mi bizim bacanak gibi... dedi adam. 

            -Hayır canım, dedi Adem,  

            -Bizim de başımızdan geçti de bi dava, ordan bilirim. 

            -Haa, deyip sustu adam. 

            -... 

            -Eee, hadisene... dedi Adem içinden.  

            Yok... ses yok adamda... Haa, deyip susulur mu yav. Anlatsana kardeşim... Görevsizlik deyip susulur mu...  

            Sustu ve susmakta devam ediyor adam. Susmakta devam değil, inat ediyor. Sanki mâlum oldu da adama, bu Adem'in bu hukuk işleri merâkı, çatlasın biraz bu soğukta demekte.  

            Olur mu kardeşim, bana neydi senin bacanağından, baldızından, yok adamı aldatmış olmasından. Ama, "görevsizlik" deyince iş değişti.  

            İçinden konuşmayı sürdürüyordu Adem,  

            -Şurda şuracıkta, kuyrukta beklemekte, bir yandan da ekmeğimden güvercin misâli beslenmekteydim. Ne seni tanırdım...  

            -Adı ne acaba bu adamın, ne iş yapar kim bilir...  

            -Konuşsana be adam; baldızına da, bacanağına da... sana da... diyecekken toparlanıp üsteledi Adem, 

            -E anlatsana birader, başladın bi lafa bari sonunu getir.  

            -Yoksa tanır mısın benim bacanağı, diye sordu adam. 

            -Hoppala, dedi Adem, -nerden çıkardın yahu? 

            -Ne biliyim, dedi adam, -hani ilgilendin de, olur a... Dünya küçük. 

            -Yok kardeşim, tanımam, nerden biliyim kimdir senin bacanağın...  
            -Baldızı mı tanırsın, diye sordu bu kez de adam, isabetli bir soru havasında. 

            -Haydaaa... dedi Adem.  

            -Bak kardeşim, ne senin bacanağını, ne de baldızını tanırım. 

            -E bak şimdi, "tanırım" dedin işte, dedi adam. 

            -(Ne) ve (ne de) dedim, diye yanıtladı Adem.  

            Adam da, haklılığını ispatlarcasına, 

            -Ne, ne de anlamam arkadaş, lafının sonunda, "tanırım" dedin mi, demedin mi? 

            -Dedim, eee n'olcak, dedi Adem de. 

            -İşte bak, kabul ettin. Dediğini kulağın işitmiyor galiba...  

            diye üsteledi adam. 

            -Bak kardeşim, "ne... ne de..." lafı, cümleye olumsuz bi anlam verir. 

            -Bak. Şimdi de, "olumsuz" dedin, bizim bacanağın davasına da, "olumsuz görev uyuşmazlığı" demişlerdi. Eee, bunu bildiğine göre, demek ki hâkimsin de, bana sölemiyosun. 

            -Çattık, dedi Adem içinden. -Tamam, tamam hemşerim, hadi dön önüne.., demeyi düşündü. Düşündüğüne bile pişman oldu. Nasıl derdi; besbelli bir UM. olayı varken, nasıl derdi adama, - tamam, vazgeçtim, anlatma...  

            Mümkünü yoktu. Sesini ayarlamaya çalışarak, 

            -Sayın ve sevgili kardeşim, bak bi da diyim; hâkim değilim, bu bir; senin baldızını, bacanağını tanımam, bu da iki, oldu mu? 

            -E peki, beni mi tanırsın? 

            İçinden, -ya sabır, çeken Adem, işin sonunu getirmeye, şu UM. davasını adamdan kapmaya kararlı, ve de o ölçüde sabırlı bir sesle, 

            -Hayır arkadaş, seni de tanımam, dedi.  

            Dediğine pişman oldu. -Tanımam sözcüğü ağzından çıkmış çıkmamıştı ki, adam atılıp, 

            -Tanımazdın da, niye ekmek verdin o zaman? diye sordu adam da.  
            Biraz da yüksek sesle sormuştu. Adem'in arkasındaki adam da çıkışırcasına, 

            -Ya hadi yürüsenize beyler, bırakın şu ekmek davasını, dedi. 

            -Ekmek davası, bırakılır mı evladım, dedi onun arkasındaki yaşlı bir adam da. 

            -Ekmek dağıtılıyosa, bana da alıver. 

            -Yok beyamca, ne ekmek dağıtması yav dedi, Adem'in arkasındaki; "yürüyün beyler" diyen adam. 

            Bir an bunaldığını hissetti Adem. Önündeki adamla, hadi vakit geçer diye başlattığı sohbet, bir ucunda UM.'a dayanmış; öteki ucunda, arkasındaki adamın karışmasıyla, ekmek davasına. 

            "Ekmek dağtılıyomuş", cümlesi, saniyesinde yayılmış, düzgün kuyruk bir anda karışmıştı. 

            Adem yerinde durmaktaydı. Önündeki adam da. 

            -Gördün mü, dedi Adem, adama dönerek, -bak bi ekmek lafı ettin kuyruk karıştı. 

            -E sen de böle ekmek dağıtırsan, olacağı buydu... dedi adam. 

            -Sayın vatandaş, ben ekmek dağıtmadım, dağıtmıyorum. Hani laflıyoruz, sana da uzattım, canın falan çekmiştir diye, hepsi bu, dedi Adem de. 

            -Sen tanımadığın her adama, kuyrukta muyrukta böle ekmek uzatır mısın, diye sordu bu kez de adam. 

            -Yav, pişman oldum valla, dedi Adem, -Hani bi yerin şişer falan da, onun için uzatmıştım. 

            -E birader, sünnetçi olduğunu başından söleseydin ya, dedi adam. 

            -Buyur burdan yak, dedi Adem, -Yav arkadaş ne sünnetçisi, kim sünnetçi? 

            -Dedin ya, dedi adam, -şeyim şişmesin diye vermişsin...  

            -Bak şu Allaha... yahu o lafın gelişi, öyle derler işte, ne biliyim. 

            -Hem tanımadığına ekmek ver, şeyi şişmesin diye, hem de bilmediğin bişi söyle, iyi valla, dedi adam söylenerek.  

            İşin ucunda UM. vardı. Anlamıştı Adem; "olumsuz görev uyuşmazlığı" demişti bu kahrolası az önce. Yoksa, çoktan çıkmıştı kuyruktan, çoktan, "Allahından bul be adam" demişti Adem. Ama yapamazdı ki...  

            UM.-Görevsizlik-Olumsuz görev uyuşmazlığı... şurda şu adamın kafasındaydı da, ağzından dökülemiyordu bir türlü... nasıl bırakırdı Adem...  

            "Gelmiş geçmiş tüm evliyalar aşkına, Eyüp Sultan aşkına, ya sabır..." dileyip,  

            -Bak T.C. vatandaşı, bak kuyruk arkadaşım; bak benim adım Adem, hele sen de bi söle, adın ne senin? dedi Adem, hiç bir şey olmamış da, yeni tanışmaktalar gibi.  

            -Salih, dedi adam. 

            -Bak güzel kardeşim, ve ey Allahın salih kulu, hadi deyiver şu senin bacanağa olanları da... 

            -Bi parça daha ekmek verecen mi? 

            -E yahu, demin onca tantana ettin, vay ekmek, vay tanımadığın herkese... 

            -Ama o zaman tanışmamıştık, dedi Salih; ekmeği eline alıp koparırken. 

            Salih'le Adem sohbetlerine devam ederlerken; arkasındakiler, iyice birbirlerine girmişlerdi. "Bedeva ekmek" lafı, neredeyse kavga sebebi olacaktı. Ekmek falan dağıtılmadığı anlaşılmıştı da, kuyruk da eski düzgün durumuna girmekteydi. 

            Tahmin ettikleri gibi gelen üçüncü minübüse bindiler. Laf arasında anlaşıldı ki, birbirlerine yakın oturmaktalar. 

            -Şurdan iki Mesudiye alır mısın şöför bey, deyip parayı uzattı Adem. 

            -Yav, bu ne acele, ben verirdim, dedi Salih, sonra da, -sağol, Adem kardeş.  

            Ve karşılığını verircesine başladı anlatmaya: 

            -Şu bizim bacanak..
 

            Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı:  

            13. Voltaj davası 
            Hukuk Bölümü, E.96/21, K.96/61, T. 18.03.96, RG.10.04.96, s. 22607