11
 
 
11 
NÖBETÇİ MAHMUT'un ÖYKÜSÜDÜR...


            Adem, Bala'nın havlamasına uyandı; pencereye koştu, kulübesindeydi hayvan. -Zararsız bi yabancıya havladı heralde, yoksa durmaz, soğuk moğuk demez fırlardı, diye düşündü. Uykusu ağırdı Mihriban'ın, kolay uyanmazdı.  

            Bala... evlerini yaptıkları o bol yıldızlı gecenin Gülsün ailesine armağanı, sadık köpek. Çok bağlanmıştı tüm aileye, aile de ona. 

            Uykusu kaçtı mı da, yatıp tüpçüyü bekler gibi beklemeyi de hiç sevmezdi. 

            Oturdu masanın başına, yaktı masa lambasını, çıkarıp kutsal! kitabını okumaya başladı. Okudu, okudu. Durdu, okudu. Derken dayanamadı, özetini çıkardı okuduklarının, ve çıkarıp defterini yazdı: 

            Yakup Acuklu ile Meryem Geyveli, karlı fakat güneşli bir günde, 23 Aralıkta, nişanlanmışlardı. Analar, babalar, hısım akraba, el öpmeler falan derken, bi fırsatını bulup, oğlanın dayısının arabasına atladıkları gibi, nişanın yapıldığı kız evinden uzaklaşmışlardı, gelinliğini giymiş kırlara doğru.  

            O mutlulukla, Isparta 40. P.Er.Eğitim Alayı'nın yakınlarında olduklarını da farketmemişlerdi.  

            Alayın 7. Uçaksavar BL.K.lığında görevli er Mahmut Çalı da, dünyadaki tüm nişanlılardan, hele Yakup'la Meryem'den, hele o gün nişanlandıklarından habersiz, Davraz kışlasında nöbeti devralmıştı.  

            Hava soğuk, güneş ve tezkere... ve Kezban... uzaktı.  

            -Anca askerlikten sona, hele elin bi ekmek görsün, demişti yavuklusunun babası.  

            -Kezban, dedi yavaçca,  
            sonra bir kaç kez daha, hani ona kalsa haykıracak ya...  

            -Kezban dedi usulca bir daha. İçi ısındı. Nasıl da o salkım söğütlerin altında...  

            Mahmut hem nöbet tutuyor, hem düş kuruyor, arada bir de  

            -Gel, deyip ekliyordu ardından; -gel tezkere, gel iş, gel Kezban, düğün, çoluk çocuk, gel...  

            Birden, nöbet yerini çevreleyen tel örgülerin dışında bir sivil araba gördü, hem de tellerin çok yakınında.  

            -Askersin, nöbettesin, nöbetçisin oğlum Mahmut, deyip toparlandı önce.  

            -Davraz kışlası sana emanet, kendine gel!. 

            Bir süre arabayı izledi Mahmut. İzledi, izledi. Nedense kuşkulandı içindekilerden. Hani şu kış günü, bir kelebek olsa da, duysa arabanın içindekiler ne konuşurlar, bi duysa... rahatlayacaktı. 

            Ne bahar, ne kelebek... Parkasının kapşonu içindeki bir çift üşümüş kulağıyla o bir asker, hem de nöbetçi. 

            Gel tezkere, git araba... gel Kezban, gidin arabadakiler... Ne işleri var burda, tam da bu tel örgülerinin dibinde... Mahmut'un nöbetinde olmasa olmaz mıydı... Şüpheli sivil bir araba, tam Mahmut'un nöbet saatinde, ve onun önünde... Davraz kışlası... Nöbet... kuşkulu... sivil... bir araba... Şüpheliler! 

            Gez, göz, arpacık... 

            Ateş. 

            Tezkere... Kezban... top sesi mi, mermi mi, yürek mi fırladı yerinden.... Ateş...  

            Her şey oldu bitti, bir kez ve birden. 

            Sesler, koşuşturmalar... araba... arabadan inen... ler...  

            Titriyordu Mahmut, talimden sonraki ilk atışından. 

            -Koşun, -N'oldu ya..  

            -Yardım edin, NİŞANLIM... nişanlım vuruldu. 
            Nişanlım... kurşun gibi bir sözdü. Ve bir kurşun gibi vurdu Mahmut'u. Nişanlım, yavuklum...  

            Kezban... Mahmut askerden dönmüş de, koşan Kezban... hayır tanımadığı birisi, birileri... 

            Oğlan yaralı... kalabalık... Mahmut da koştu... bir elinde tüfek; tüfek asla bırakılmaz, ötekinde Kezban'ın işlediği mendil, kıza uzatmakta... 
            Anlaşıldı ki, asker Mahmut; nişanlı Yakup'un yaralanmasına neden olmuş. 

            Bunun üzerine, iki kişiyi öldürmeye tam teşebbüs suçunu işlediği ileri sürülerek, Mahmut hakkında, TCK. nun 62. ve 448. maddeleri uyarınca, iki kez cezalandırılması için, Isparta Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesiyle kamu davası açılmış. 

            Isparta Ağır Ceza Mahkemesi; bu sanık Mahmut asker kişidir. Askeri bir görevle ilgili olarak ve askeri mahalde suç işlemiştir. Bu nedenle, çekişmenin askeri yargı yerinde çözülmesi gerekir, demiş. Demiş ve, görevsizliğine karar vermiş. Karar, temyiz edilmeksizin kesinleşmiş. 

            Isparta 58. Er Eğitim Tümen Komutanlığı Askeri Mahkemesi de; sanık Mahmut, nöbet yerine 260 metre mesafede bulunan nişanlıları öldürmeye tam teşebbüs suçunu işlemiştir; ancak, suç, askeri mahalde ve asker kişiye karşı işlenmemiştir. Askeri bir suç da oluşmamıştır. Mahmut, görev sınırlarını aşarak suç işlemiştir. Bu nedenle, yargılama görevi, adli yargı yerine aittir, ben görevsizim demiş. Ve dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesi'ne göndermiş.  

            Uyuşmazlık Mahkemesi: Suçun, "bir görevin ifası ile ilgili olarak" işlenmiş olduğu gerekçesiyle; Isparta Askeri Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar vermiş.  
            UM.'un kararı üzerine, Isparta Askeri Mahkemesi; suç, TCK 448. maddesi kapsamındadır, demiş. Askeri bir suç olmadığı gibi, yollama suretiyle de askeri bir suç haline getirilen suçlardan değildir, demiş. Hem, sanık Mahmut, duruşma evresinde terhis edilmiştir. Böylece, askeri yargı yerinde yargılamayı gerektirici bağlılık da ortadan kalkmıştır, demiş. Ayrıca, daha önce de söyledik, suç; askeri bir mahalde veya asker kişiye karşı da işlenmemiştir, deyip, bu gerekçelerle, hadi bida görevsizlik kararı vermiş. Karar da temyiz edilmeksizin kesinleşmiş. 

            Isparta Ağır Ceza Mahkemesi de demiş ki; -Uyuşmazlık Mahkemesi, bu davanın askeri yargı yerinde görülmesi gerektiğine kesin olarak karar vermişken, bu askeri mahkeme neden tekrar görevsizlik kararı verir ki? Olur mu ya... demiş. -UM.'un kararına karşın, dosya tekrar bizim mahkemeye gönderilemez, mümkün değil, demiş. Ve bu gerekçeyle, bu kez de görevsizliğine karar vermiş. Karar da temyiz edilmeksizin kesinleşmiş. 

            Böylece Nöbetçi Mahmut'un davası yine mahkemesiz kalmış mı? Kalmış. 

            Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı da dosyayı, UM.'a göndermiş. 

            -Bak şimdi, bu olmadı işte, diye mırıldandı Adem; -hadi siz mahkemeler, önceden bi çekiştiniz, -ben bakmam sen bak; yok ben de bakmam, falan diye, ama UM. sonunda demedi mi diyeceğini, vermedi mi kararını... Askeri mahkeme bakacak. Eee, daha nesi? Vatandaş yasaları dinlemese, hâkimin dediğini yapmasa misâl, hadi buyur...; karakola, vay yasaya, mahkemeye bilmem karşı gelmeler filan... Mahkeme UM.'a karşı gelince n'oluyo... hiiç. Varsın Yakup, Meryem, Mahmut beklesinler; bizim davamız da ne ki, önce şu hâkimler bi anlaşsınlar da... deyip. Varsan sorsan, gidip de o mahkemeye ki, ey hâkimler! niye bu UM.'un dediğine uymadınız da, tekrar, -yok bu sefer de şu nedenle, deyip görevli değiliz, dediniz? Belki de diyecekler, -Biz n'apalım yasalar karışık; o yana da, bu yana da... hâşâ âyeti kerime sanki, her bir cümlesi... 
            -O zaman, kıyametten sonraki ilk duruşmada, önce yasa yapanlar mı yargılanacak acaba, diye düşündü Adem.  

            -Hukuk vatandaş için, yasalar, mahkemeler, yargıçlar... hepsi hepsi Adem için, Meryem için, Adil, Yakup, Kezban,... Mahmut için. Ve onlar diyemezler, -özür dileriz, biz yasayı bilmiyorduk, diye. Olur mu yasayı bilmemek... bilmemek mazeret olur mu... HAYIR.  

            Ya görevli mahkemeyi bilmemek? Ya mahkemelerin görev konusunu bilmemeleri...  

            -Özür dileriz vatandaş, biz davana bakacaz bakmasına da, görevli miyiz değil miyiz, önce onu bi şey etmemiz gerekiyo da, siz biraz bekleyin... olur mu.  

            -OLUR, PEKİ. 

            Oluyordu. Üstelik UM.'a gidilmiş, o da kararını vermiş ki; Ey mahkeme! sen bakacaksın bu davaya... Sonra... sonra yine, -yok, ben yine de bakmam.  

            Olur mu.. Olmaz elbet, UM. da öyle demiş zaten. 

            Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümü; gereği görüşülüp düşünüldü deyip, açıklamış kararını bir kez daha:  

            UM.'un önceki kararı ile, Askeri Yargı yerinin görevli olduğu saptanmış ve Isparta Askeri Mahkemesinin görevsizlik kararı kaldırılarak, görev durumu kesin olarak çözüme bağlanmıştır. 

            Uyuşmazlık Mahkemesinin, görev yerini belirleyen kararından sonra da; yönteme ilişkin, özellikle görev konusunda gözönünde tutulması gerekli yasa değişikliği de olmamıştır. 

            "UM. kararlarının kesinliği" ilkesi uyarınca; bu kararların, gerek Uyuşmazlık Mahkemesi, gerekse başka yargı merciince yeniden incelenmesi, değiştirilmesi veya kaldırılması mümkün değildir. 

            Isparta Askeri Mahkemesinin, bu ikinci kez verdiği görevsizlik kararının da kaldırılmasına karar verilmelidir, demiş UM.  
            Ve, -dediğimi duy, bu Mahmut'un davasına sen bakacaksın, demiş. 

            Sonuç olarak; Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün önceki kararı ile, görev uyuşmazlığı çözümlendiğine; Uyuşmazlık Mahkemesi kararının kesin olduğu belirtildiğine göre; davanın askeri yargı yerinde görülmesine ve Isparta Askeri Mahkemesinin, ikinci kez vermiş olduğu görevsizlik kararının kaldırılmasına, oybirliğiyle, kesin olarak karar verilmiş. 

            Gecenin bir yarısı, masada Adem, önünde kitabı, defteri, kalemleri. Ev halkı uykuda. Gece... gebe... gece suskun, tüm çirkinliklere örtü... gece, yaratılışın sırrına erme vakti... gece... "Ol" denildiği an. Gece, yaratma zamanı. 

            Kaleminin buyruğuna uyarak Adem, koydu elini defterinin üzerine, yazılanları izledi:  

            HUKUK 
 

                         YURTTAŞ 
 
Anayasa
 
Yasalar 
 
 
Mahkemeler 
 
 
            Yüksek Mahkemeler 
 
Yollar: Adlî-İdarî-Askerî
 
UM
  
                ADALET  

            -Sırat köprüsü ne ki, diye düşündü, kalem elinden ayrıldığında.  

            Anayasayı hiç okumamıştı... duymuştu elbet canım, hatta, "evet" bile demişti ya, ne zamandı, hani Evren Paşa, -işte bu Anayasa... ya evet dersiniz, ya da, aha işte 12 Eylül öncesi demişti. Utandığını hissetti.  

            -Yav şu bizim Mihroş'la, hani öncesinden o kadar tanışıp görüştüğümüz halde, o nikâh gününde, evlenirken, "evet" demeden önce, bi bakmıştım ki yüzüne, hatta biraz uzun mu olmuştu da, kaşını gözünü oynatmıştı Mihroş da...  

            Ya şu evet dediğim anayasa... bu da bir çeşit evlilik değil mi... Bi da bi darbe oluncaya kadar, -aman Allah korusun-, ya da işte birileri değiştirinceye kadar, bağlı kalınmayacak mı... Boşanması da yok hani...  

            -Evet mi? diye önüne getiriyorlar da; yok beğenmiyorum artık, değiştirin, ya hepsini, ya da bir kısmını dediğinde,  

            -Olur Adem efendi, madem ki sen beğenmiyorsun, tamam ağa, al işte hemen değiştiriyoruz, demiyorlardı. Demiyorlardı da,  

            -N'apalım arkadaş, evet dedin bi kere, diyorlardı.  

            -Şu milletvekilleri ne iş yapar ki, diye düşündü bir an. Yasaları yapan kim... Bunlar değil mi... Hani demokrasi, hukuk devleti, sosyal devlet, daha bilmem bi sürü şey, diyenler bunlar değil mi... Biz seçmedik mi bunları... Diyemez miyiz ki,  

            -değiştirin şu anayasayı, yasaları da; kısaltın şu vatandaşla adalet arasındaki yolu... diyemez miyiz...  

            -Deriz elbet canım. Vatandaşa, "kıldan ince kılıçtan keskin" olan adalet; kimilerine hiç mi hiç dokunmazken; kimilerine bi uzun yol oluyordu ki, soluğun yeterse, yürü git, var kavuş hakkına, hukukuna. Kimilerinin de ayağına geliyordu bu kanun, nizam, hak, hukuk.  

            -İsteğiniz kanunlaştı sayın bilmem kim... Başka bir yasa daha ister miydiniz... 
            Ya da beğenmediğiniz varsa, değiştirelim bi gecede... 

            "Uzun ince bir yoldayım..." da diyemez Adalete varmayı düşünen; yol ki ne yol; kapılar, üç yol ağzı; şurdan mı gitmeli burdan mı, ya ötekiyse... 

            Tamam Allahtan Um. var da, sonunda deyiveriyo; şurdan gidilecek. Gerisi... 

            -Yat oğlum Adem, yat da uyu biraz, bu hukuk işini bi gecede mi anlayacan? deyip, topladı çantasını. Işığı söndürüp, yatağa girdi.  

            -Yarın bi anayasa almalı. 
            Kuyruk olmuş insanlar gördü, kapısının önünde; ellerinde kalın kalın dosyalar; muhtar da önlerinde. Beşir usta,  

            -Ya Adem, bak bu insanlar, her biri yurdun bir köşesinden gelmiş, bi şekilde bi hak davası peşindeler, dava açmadan, varıp gidelim, bi Adem'e danışalım deyip, kalkıp gelmişler, yurtlarını, yuvalarını geride koyup. Hele bi dinlesen de yardım etsen. Sevaptır da hani. 

            Adem inanamamıştı gözlerine, bunca kalabalık, evin önünde, uzun mu uzun bir kuyruk. De ki, ay başı da, Adem'in evi de banka, emekli kuyruğu... Seyyar satıcılar çoktan kopup gelmişlerdi, kuyruktakilerin imdadına; acıkana lahmacun, susayana su, üşüyene salep... Küçük tabureler kiralayan bile vardı, yoruldum diyene. Öte sokaktaki çaycı, küçük oğlunu da işe koşmuş, çay servisini aksatmadan sürdürmekteydi.  

            Köfteci de, sokağın başında görünmüş; İnegöl köftesi geldiii, diye bağırmakta. 

            -Çekinmişler de kapını çalamamışlar, önce muhtara haber etmişler, sona da bana geldiler, diyordu Beşir usta.  

            Adem, durumu kavramaya çalışıyordu. Ve konuşuyordu Beşir usta, Adem'in kavramasına yardımcı olmak istercesine; 

            -Hadi koçum, toparlan da, nasıl etceksen, bakıver şu gariplerin dosyalarına da, herkes bi güzel bilsin; davasını nerde açsın, nerde görülsün, kim baksın...  
            -Adeem, telefon sana,  

            Mihriban da içerden sesleniyordu,  

            -önemliymiş!  

            -Bi dakka Beşir ustam, dedi Adem, -bi telefona bakayım da.  

            İçeri girip, aldı ahizeyi eline, 

            -Alo, buyrun ben Adem... 

            -.... 

            -Yanlışlık olmasın beyim, ben Bursa Mesudiye köyünden Adem... 

            Hayır yanlışlık yoktu, arayan onu, Adem'i, ta kendisini arıyor, ve  

            soruyordu:  

            -Beyefendi rica ettiler, bir davaları var da, Ankara'dan arıyoruz, acaba bir dinleyip, der misiniz ki, nerde açsak davayı... 

            -Hoppala, dedi Adem içinden, -dışarsı ana baba günü, kuyruk ki, nasıl, bi de bu telefon Ankara'dan... Beyefendi... kimdi; bak heyecandan duymadık mı adını ne, ayıp olur mu ki, şimdi bi daha sorsam,  

            -kim demiştiniz, hangi beyefendiydi bu... Ardın da, 

            -bi dakka lütfen, dedi Adem, telefondaki sese. -Kağıt kalem gerekli, -bi dakka, dedi yine ve bıraktı ahizeyi... o teleşla telefonu kapatmış olduğunu da, kağıdı kalemi bulunca farketti,  

            -Tüh be, ayıp oldu işte... Taa Ankara'dan bilmem kime, diye düşündü. Sonra da, -Neyse canım, mühimse gerçekten, yine ararlar, dedi. Derken de postacının sesini duydu, kapının önündeki konuşmaların arasından,  

            -Telgraf... Adem Gülsün'e cevaplı telgraf var.  

            -Aman, dedi Adem, bu ne ki?. İmzayı alelacele atıp, bir solukta okudu telgrafı: Sayın Adem Gülsün... evet bu kendi adıydı da, nicedir öyle sayın falan diye başlayan bir telgraf ney almamıştı... Devam etti okumaya: .... karşılaştığımız meselenin önemine binaen, stop. durumu derin bilgilerinize sunup, stop. kıymetli görüşleriniz doğrultusunda stop. hareket edilmesi yolunda, stop. idare meclisimizin oybirliği ile almış olduğu. stop. karar doğrultusunda... davamız nerde... hangi yargıda.. 

            -Yav başını anlamadım ki, dedi Adem, -kim olduklarını, ne istediklerini, beni nerden bulduklarını falan, hiç... Diye düşünmekteyken, gözü, telgrafın sonundaki imzaya takıldı; okunaklı da değildi üstelik; .... İstanbul ... holding idare meclisi başkanı....  

            -İşe bak yav, dedi Adem. -Kapıda millet, Ankara'dan telefon, elimde telgraf; tümünün de derdi aynı amma... aman Adem, görevlisini sen bilirsin bu mahkemelerin, bi de hele, şu davamız nerde açılıp, nerde görülsün... 
            Ter içinde uyandı Adem... Ev sessizdi. -Çocuklar çoktan okula gitmiş olmalı, diye düşündü. Sobayı yakmıştı mihriban. Çayın kokusu da... Kahvaltılıklar duruyordu masada. Gazete daha okunmamış, poşetin içindeydi. 

            -Mihroooş, diye seslendi Adem, yattığı yerden. 

            -Bu ne uyku Adem, iyiden uykucu oldun ha. Amma da sayıkladın bütün gece, dedi Mihriban, -Odayı süpürüyorum. Ben çocuklarla yedim bişeyler, senle de bi keyif çayı içerim. 

            Kalktı, toparlandı, giyindi. Penceren şöyle bir dışarı baktı Adem... Hayır kimseler yoktu. Çayları da koyup, seslendi,  

            -Mihroş gel hadi, çayını soğutma.  

            Mihriban; bakla sofa, nohut oda demez, sanki konakları temizler gibi, saatlerce, siler süpürür, temizlerdi evi, hem de kıyı bucak.  

            -Nasıl da sever temizliği, diye düşündü Adem.  

            -Kız gel hadi de, bak rüyâmı anlatayım.  

            -Geldim, geldim, deyip, oturdu masaya Mihroş da.  

            -Eee, ne gördün de, sabaha kadar sayıkladın durdun?  
            Özetleyiverdi Adem; dün geceyi, düşünü. Derken sigarasını söndürüp, kalktı ayağa, 

            -Bi çıkayım dışarı, hem bi hava alırım, hem de bir kaç kitap. Belki Beşir ustaya da uğrarım. 

            -İyi de, bak kar kış, öyle geç kalma yine, dedi Mihroş da.  

            -Çocuklar da merak ediyo sona. 

            -Tamam tamam, deyip çıktı Adem, elinde çantası; işe gidercesine.  

            İlk geçen minibüse atladı. Ayakta, iki büklüm uzun bir süre gittikten sonra,  

            -Yav hiç kimse de inmedi ha, diyerek sokurdandı biraz. Kent merkezinde, kafesi açılan kuş gibi fırladı arabadan... Biraz eğik yürürken, paltosunun üstünden ovmaya çalıştı belini. Hayli ağrımıştı.  

            -Tutulmasa bari, dedi. 

            Kitapçının önünde, bel ağrısını falan unuttu Adem. Oyukcakçı vitrinine hayranlıkla bakan bir çocuk gibiydi. Kitaplar, kitaplar...  

            -Bir anayasa lütfen, dedi içeri girip. Hatırlar mıydı ki acaba kitapçı... Adem'i duymuşcasına baktı yüzüne kitapçı da, 

            -Siz... geçen gün... şu vitrindeki bir kitabı... 

            -Evet, dedi Adem, adama yardım edercesine, -evet, o benim, bir anayasa istiyorum bu kez. 

            Raflara bakındı. Biraz düşündü kitapçı... Yılların deneyimiyle, yanıtını bildiği halde sordu,  

            -Hukukçu falan, avukat... 

            -Hayır, hayır dedi Adem. -Hiç birisi değilim. İçinden de, -anladı bu kitapçı hukuk adamı filan olmadığımı da, kibarlığından böle soruyor belli, dedi.  

            -Anayasa kitabı istemeniz hoşuma gitti, hani sıradan bir roman ister gibi... dedi kitapçı. ve devam etti, -kusura bakmayın, nereden bu ilgi?  
            Nasıl desin, nasıl anlatsındı ki Adem bir cümleyle?. Aslında evet, anlatmaya, öğrendiklerini birilerine aktarmaya hevesliydi hevesli olmasına da, şimdi şu an, hayatında bu ikinci kez gördüğü adama, hem de en başından, hani evlerini nasıl kaçak ve ruhsatsız yaptıklarından, derken idari para cezasına... mahkemelere... ve..., ve elbette UM.'a kadar her şeyi, nasıl desindi de, işte bu yüzden, böylece merak saldım hukuka, onun için de bir anayasa kitabı... Diyemedi. Onun yerine,  

            -Hanımla evlendik, bir cüzdan verdiler. Evlendiğimizin ispatıdır diye. E işte düşündüm de, vatandaş da bi bakıma anayasayla evli, onun için, evde bulunsun bi tane istedim, dedi kitapçının yüzüne bakarak.  

            Ve o an, o kış günü, bir yaz sabahı güneşinin kalkıp da, taa nerelerden, gelip Bursa'da bu kitapçının yüzüne yerleşmiş olduğunu gördü Adem. Öylesine aydınlık ve sıcaktı ki kendisine bakan bu yüz...  

            Kitapçılar neye güler, neye memnun olurlar, onları mutlu kılan nedir...hiç düşünmemişti o güne dek Adem. Aklına bile gelmemişti. Ama işte şimdi sorsalar, yemin billah,  

            -İşte bu kitapçı şu an çok mutlu, diyebilirdi. Ama mutluluğu Nedendi ki?.. 

            Güngörmüş kitapçı, Adem'in sessiz sorusunu yanıtlamaya hazırdı: 

            -Yıllarca öğretmenlik yaptım, emekli olduktan sonra, bir kaç arkadaş, bu kitabevini açtık. Arada bir eski öğrencilerimiz, şimdinin hakimi, savcısı, avukatı, mühendisi, doktoru, hasılı hemen her meslekten bir öğrencimiz uğrar. Hem alış veriş, hem iş. Ama asıl sohbet... bir sohbet ki demeyin gitsin. Dersiniz, tek derslik bir okul. Bakın lafı uzattım. Anayasa kitabı isteyince siz, çok mutlu oldum da. Hele evlilik benzetmeniz... doğrusu çok hoşuma gitti. Ve haklısınız. Evli sayılırız anayasayla. Ve kuşkusuz, bilmemiz öğrenmemiz gerek; nedir haklarımız, borçlarımız nelerdir... Kutlarım sizi.  
            "Kutlarım sizi"... Adem, işte o an, o deri çantalı liseli Adem oluverdi. Hani, mezuniyet sınavlarını başarıyla vermiş de, diplomasını alıyor, öğretmeni de onu övmekte... 

            -Buyrun size bir anayasa, dedi kitapçı,  

            -son değişiklikleri de içeren, en son basılmış olanı... T.C. ANAYASASI 

            Babası o ilk kitabı, Alfabe'yi önüne koymaktaymış gibi geldi Adem'e. Usulca uzandı, dokundu önce bir, elleriyle okuyacakmışcasına; T.C. Anayasası... 

            -Evet, alıyorum dedi. 

            Kilosunu, tanesini sormadan hiç bir şey almayan Adem; "alıyorum" demişti, kararlı bir sesle, hani sanki kitapçı satmaktan vazgeçer korkusuyla. 

            -Hayır, satın alamazsınız, diyen kitapçıya, korktuğu başına gelmiş bir insanın gözleriyle baktı; boş, şaşkın, eyvah gördün mü işte'li...  

            Kitapçının sonraki dedikleri kulaklarına yeni yeni ulaşmaktaydı; 

            -... satın alamazsınız, çünkü hediye ediyorum. Kitabevimizin armağanı olsun.  

            Mutluluğu çiz deseler Adem'e o an, hemen şimdi... kesinkes bir kitap çizerdi; kırmızı kapaklı, üzerinde beyaz büyük puntolarla, "T.C. Anayasası" yazılı... 

            -Tarih, dedi Adem, -tarih atmalıyım, bu unutulmayacak bir gün. Anayasa'nın birinci sayfasının sağ üst köşesine yazdı günün tarihini: Perşembe, 06.02.1997. 

            -Her zaman beklerim, dedi kitapçı, -Adım, Kubilay. 

            -Ah, evet, tanışmalıyız ya, dedi Adem de, - benim adım da Adem. 

            -Çok sevindim, Adem bey kardeşim, ne zaman yolunuz düşerse gelin, sohbet ederiz, dedi kitapçı da. 

            -Elbette, elbette gelicem. Şimdilik izninizle, deyip ayrıldı kitapçıdan. 

            Adem, bir elinde çantası, ötekinde yeni kitabı yürürken, Şubat ayında güller açmış, Refahyol hükümeti, -tamam bizden bu kadar, deyip, isteğiyle hükümetten çekilmiş, Türk lirası değer kazanmış... Hikmet askerden dönmüş gibi mutluydu. Yürüdü mü, uçtu mu farkında değildi ama, karşısındaki tabelayı gördü: Adil'in Kahvesi.  

            Kahvenin kapısını açarken, 

            -Adil kardeşim, merhaba, deyip girdi içeri. 

            -Adil abi yok, dedi çırak. Çakıldı kaldı Adem. 

            Dünyanın bir ucundan gelmiş de, kırk yıllık dostunu görememişcesine yıkıldı bir an. Tüp bitmiş de, fırında çökmüş kek gibi oldu yüzü. Çırak da bu yüzü rahatlatmak gereğini duydu, 

            -Buralarda yani. Gelir, gelir birazdan, bi çay veriyim mi, yeni demledim? 

            -Ver bakalım, dedi Adem ve cam kenarındaki masalardan birine oturdu.  

            İşyerine gelmiş gibi, Anayasa kitabını masaya koymuş, çantasından defterini, kalemlerini çıkarmıştı ki, Adil içeri girdi. Adem'i görüp, 

            -Ooo kimler gelmiş'in ardına sıcak bir,  

            -hoşgeldin beyim'i, ekledi.  

            Biraz sohbet ve tazelenen çaylardan sonra, 

            -Ha, bak Adem bey, dedi Adil,  

            -demin şu bizim Ganyan büfesine uğramıştım da, orda Müslüm diye birinden dinledim, adamın kendi başından geçmiş. İçimden de, tam Adil beye göre bir olay diyordum, iyi ki geldin, anlatayım ister misin?  

            Ne derdi ki Adem...  

            Bir yandan çaylar, bir yandan Müslüm'ün hikâyesi... Adil'in sözünü hiç kesmedi Adem bu kez. Adil'in de, "lafım ne zaman kesilecek tedirginliği" geçti. Geçince de, anlatışı daha bir hoş oldu. Hatta bir ara Adem, - ya bu Adil de, al sana ikinci bir Beşir usta, diye düşündü içinden. 

            Adil anlattı, Adem dinledi. Çaylar geldi, içildi, yenilendi. Adil bir aktör, kahve de sahne olmuştu. Daha önceden hiç bir deneyimi olmadığına kimse inanmaz, kimseyi inandıramazdı; anlatmaya başladığı andan itibaren  
            Müslümmüşcesine, canlandırdı gerçeği.  

            -Belki tiyatrocudur, diye düşünmekten kendini alamadı Adem. Arasıra notlar aldı. Zevkle, sabırla, heyecanla izledi, dinledi Adil'i.  

            Çırak da izlemekteydi, -vaay, benim ustadamda da ne meziyetler varmış, dercesine. 

            -Biraz soluklanayım yahu, dediğinde Adil, yükselen -Aaaa, seslerinden, kahveye yeni insanların da gelmiş olduklarını farkettiler.  

            -Kusura bakmayın beyler, kaptırmış anlatıyordum, umarım rahatsız olmadınız, dedi Adil. 

            Aaa demiş olanlar, sözleşmiş gibi, yine hep bir ağızdan, 

            -Rahatsızlık nesi Adil kardeş, hele anlat sonunu, meraktayız yahu, dediler. 

            Seyircilerinden, pardon müşterilerinden gelen bu destek, Adil'i daha bir çoşturdu. Anlattı... anlattı, gerek gördükçe ayağa kalktı... hasılı, ağzıyla ve bedeniyle, Müslüm ne yaşamışsa, tastamam aynısını yaşattı konuklarına. 

            -İşte aynen böyle olmuş, deyip, bağladı lafını. Adem de, dinleyip izlediğini, Müslümü tanımış, görmüş, olayı yaşamışcasına yazdı defterine.
 

            Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı:  

            11. Nöbetçi Mahmut'un öyküsü 
            Ceza Bölümü, E.95/8, K.95/9, T.09.06.95, RG. .07.07.'95 s. 22336