1
ADEM'in YAŞADIĞI - BEŞİR USTA'nın  ANLATTIĞI...

            1994...  
          Bursa. Mudanya İlçesi, Mesudiye Köyü, Papazharmanı yakınları. Bahar sonu, yaz başlangıcı. Bol yıldızlı bir gece. El ayak çekilmiş çoktan. Uzaktan havlamalar... özgür köpekler gecenin efendisi. Asfalttan ara sıra, bir kaç vasıta... Toprak yan yolun kıyısında, tentesi örtülü koca bir kamyon. Park lambalarını yakarak uyanıyor. Üstünde bir kaç karaltı, tentesini açmakta. Tüm malzeme hazır. Hısım akraba da. Dayanışma gecesi; kutsal ittifak! Zamana karşı yarış. Gece, bu gece. Sessiz, ve hızlı, herkes önceden bellediği işini yapacak. Gecenin haklı gerekçesi; 

            -Mademki bu vatan bizim; girmeden kara toprağa, biraz da üstünde oturalım. Hem, söz de verdik çoluk çocuğa. 

           Yapıyı ilk fark eden güneş oldu. Yeryüzünün bu çok iyi bildiği geometrik noktasında, ilk kez bir evin duvarıyla öpüşmekteydi. Sonra kablo fabrikasına giden işçiler... Sabahın parlak ışıklarıyla kamaşan gözlerini ovuştururken gördüler. Gördüler de, pek önemsemediler. 

           Gecekondu, makyajsız ve iç çamaşırıyla, arazinin tam burasına ışınlanmış bir kadın gibiydi. Ya da, kurulmakta olan bir açık hava tiyatrosu... Pencerelerinden birinin önünde, henüz boşaltılmış beş kiloluk yağ tenekesine yeni dikilmiş çiçekler. Kent denizinde bir adacık. 

           Abartılı bir düş değilse eğer, yatmakta olduğu yer yatağından gördüğü, Ondülün’le örtülü bir tavandı. Dış ve iç duvarlarda en iyisinden, delikli tuğla kullanmışlardı. Sıvası çekilirdi nasılsa. 

           Çocuklar çoktan oyun kurmuşlardı. Gece yorgunu köpeklerden biri, evin kırk yıllık bekçisi, afacanlara oyun arkadaşı oluvermişti. Kuduz falan olmasa bari. Bahçe henüz duvarla çevrilememişti. Olsun. Nihayet, sonunda, evet kendi evindeydi ya. Bağı da bostanı da olur, ağaç da dikilirdi zamanla. 

            -Meraklanma, buraya bu gece, o hep konuştuğumuz, iki göz bir dam kondurulacak, demişti, dün gece kayınbiraderi. Ve dediğini de yapmıştı hani. Yapmışlardı işte. Aşağılık duygusuyla kıvranan tepecikle, evin arka duvarı arasına küçük bir hela da elbet. 

            Küçük müçük... Onundu ya şu vatan... toprağının şu küçücük parçası da onundu ya; kiradan, mal sahibinden kurtulmuşlardı ya, varsın iki göz bir dam olsundu. 

            1994, Eylül...  
           Olsundu'nun üzerinden üç ay mı, dört ay mı, geçmiş geçmemişti ki, bir öğle üzeri görevlilerce tesbit edildi durum: Ruhsatsız kaçak yapı! 

           Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü elemanları, olsun demediler. Valilik oluru ile, İmar Yasası uyarınca şu kadar lira idari para cezasını kesiverdiler. 

           Kim ne yapmış, ne yapılır bu durumda falan derken, bir avukata başvurdular sonunda. Ve anlaşıldı ki; kesilen cezanın kaldırılması, ya da en aza indirilmesi mümkün. Mümkünün yolu itiraz etmek, dava açmaktı. Sondan önceki sözü avukat söyledi; -Adli Yargı yerinde dava açılmalı. 

            Onlar da son sözü... -Tamam, aç o zaman. 

           Avukatın bürosundan ayrıldıklarında; üç çocuğundan ikincisi, "Ortancam" dediği kızı, dönüp babasına sordu: 

            -Adlî mi ne,Yargı ne demek baba? İlk okul beşteydi. 

            -Mahkeme demek işte, dedi babası. Dedi ama, düşündü de; 

            -Adlîsi... ne ola ki? 

           Bir süre sonra (30.09.1994) avukata akın ettiklerinde tüm aile, davanın açılmış olduğunu öğrendiler. -İyi, dediler sevinçle. -Bir ay sonra yine uğrayın, demişti, avukat. Biraz alışveriş yapıp eve döndüler. İnşaata başlayıp bitirdikleri, o bol yıldızlı ilk geceden sonraki günlerde, evin duvarları sıvanmış, çatıya anten takılmış, etrafı çevrilen bahçeye biraz sebze, biraz çiçek... Bir de çam fidanı... 

           Memurların gelip de ceza kestikleri güne kadar, her şey yolunda gitmişti. Ne para cezası gündemdeydi, ne dava, ne de avukat... Küçük oğlan, Ekin, hem okula başlayacak, hem sünnet olacaktı. Odun, kömür... 

           Büyük oğlan askere gitti, gidecekti. Minik ağzı her an, piyasaya yeni çıkmış her tür şekerle dolu Ortancam, avukata gittikleri o ilk günden beri takmıştı aklına; -ben avkat olcam. Liseden sonra okumamıştı büyük oğlu Hikmet. -Ticaret yapacam ben, demişti. Akıllı uslu bir oğlandı. Vehbi Koç'un, Sakıp Ağa’nın kitaplarını okuduktan sonra, -önce para kazanacam, okumuş insanları yanımda çalıştırcam, demişti. 

            -İbrahim ne yazmış bi okuyalım, dedi Adem; ailenin reisi, evin babası. Kalktı pencere önündeki sedirden, kapının arkasında asılı ceketinin cebindeki buruşmuş mektubu alıp, çökercesine oturdu yine. Köşesine. Pek de sever yerini. Pencereden bakıp, apaydınlık düşler kurar. Hele kafası arı kovanı gibiyse... dalar gider uzaklara. 

            -Dayıoğlu İbrahim... yazdı mı da yazar ha, uzun mu uzun. Ev işini soruyor, oğlu da askere gitmiş onu bildiriyordu. Adresini de yazmıştı. Hani asker mektup bekler diye: Osmaniye, 39. Mekanize Piyade Tugayı, 1. Mekanize Piyade Taburu, 3.Mekanize Piyade Bölüğünde askermiş, dünkü küçük Rıza. -Hadi hayırlısı, darısı bizimkinin başına, dedi Adem, ve seslendi; -Hanıım, İbrahim'den haber var, iyilermiş, Rıza da askere gitmiş. Anlı şanlı asker olmuş. 

           Asker deyince, Beşir ustanın anlattıklarını anımsadı. Geçenlerde anlatmıştı; o da askerden gelen oğlundan dinlemiş. Adı neydi, söylemiş miydi söylememiş miydi, neyse, oğlunun bölüğünde mi, koğuşunda mı ne, birisi varmış. Bu çocuk askere alınmadan önce, Dayı denilen birinin etki ve yönlendirmesi sonucu, meğerse PKK.'ya yakınlık duyarmış. Ve bu kişinin yardımı ile yurtdışındaki bir kampta bir ay eğitim görmüş. İşte bu örgüt de, bu oğlanın bilgi toplaması ve askerlik hizmetinden sonra da örgütte faaliyet göstermesi için, askere gitmesini kararlaştırmış. 

           Çocuk... çocuk dediği; askerlik çağındaymış yani, yurda dönüp geldiğinde, gitmiş askerlik şubesine müracaat etmiş. Ve bi zaman sonra da, kıt'asına sevk edilmiş. Temel eğitiminden sonra, yallah, OHAL. bölgesine... Gider gitmez de, örgütle ilişkiye geçerek, görev yaptığı Birlik hakkında gizli kalması gereken bilgileri aktarmış örgüte. 

            -Ya hanım olmadı mı şu çay? Çaysıdım yahu! diye seslendi Adem. Sonra da; 

            -Yaman adamdır şu dayıoğlu, dedi, -yazdı mı yazar. Hem de ne, sanırsın ki devlet görev vermiş de, -aman ha tüm olup biteni, görüp duyduğunu dayıoğluna bi tamam yaz, demiş. 

             -Çay da güzel olmuş hani, beklediğime deydi, dedi Adem Höpürtülü bir ilk yudumun ardından. Önünde İbrahim'in mektubu, kafasında Beşir ustanın anlattıkları... 
 
            -Lafı uzatmiim, demişti Beşir usta; işte bu çocuk hakkında, terör örgütüne girmek ve gizli kalması gereken bilgileri açıklamak suçlarını işlediği iddiasıyla, suç duyurusunda bulunulmuş. Bulunulmuş ama, Adana 6. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı Görevsizlik Kararı vermiş. 

            -Görevsizlik kararı... diye yinelemişti Adem de, bellemek istercesine. 

           Savcı; -bu suçlarla ilgili yargılama yetkisi Devlet Güvenlik Mahkemesinindir (DGM), demiş. Dediği mahkeme de Adana'da yokmuş. Malatya'daymış. Ve dosya, Malatya DGM. Başsavcılığına gönderilmiş. İşte bu Başsavcı da demiş ki; -Temadi eden suçun işlendiği ve bittiği yer, Adana İli sınırları içindedir. Ve Adana da, yer itibariyle, Konya DGM.'nin yetki çevresindedir, demiş, bu Başsavcı da. Demiş ve dosyanın bu kez, Konya'ya gönderilmesine karar verilmiş. 

            -İyi yine, diye düşünmüştü Adem de; -bizim dosya hiç diilse Bursa'da. 

            -Ne söyleniyosun öyle... diye seslendi karısı öbür odadan. 

            -Hiiç Mihroşum, dedi Adem, karısı Mihriban’a. Bazen böyle, Mihroşum derdi. 

           Adem; ruhsatsız kaçak yapının sahibi, "Gülsün" ailesinin reisi, Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünün borçlusu, Bursa mahkemesinde bilmem kaç sayılı dosyanın davacısı... 

            -Adam başımıza biz bi seyahat edemiyoruz da, Beşir ustanın anlattığı dosya... hani gayret etse, tüm ülkeyi dolaşcakmış nerdeyse; Adana, Malatya, Konya... 

           Nasıl bağlamıştı lafın sonunu Beşir usta? Ahir zaman masalcısı hani... 

           Adem, -Temadi eden suç da ne ki ustam? diye sormamış, dinlemişti yalnızca. 

           İbrahim'in mektubuna bakarak düşündü bir süre... Derken bir aksırdı... 

            -Hatırladım, dedi ardından da. Sanki mektupta yazılıydı da, aksırınca gördü. 

            -Evet, hatırladım... -Sona, demişti Beşir usta, -sona işte bu dosya Konya'ya gönderilmiş. Konya DGM. adı her ne idiyse, işte o askerin PKK'ya üye olduğunu, sanığın askerlik görevini yerine getirirken, Birliği ile ilgili öğrendiği ve gizli kalması gereken bilgileri, örgüt üyelerinden Dayı'ya gönderdiğini bi güzel belirlemiş. 

            -Meğerse bu oğlan, örgüt üyesi başka bir kişiye, önceden planlandığı gibi, bilgi aktarırmış, öyle mi ustam? diye sormuştu Adem. 

            -Evvet, aynen öyle, demişti Beşir usta da, -vee, demişti sona da, -bu durumda oluşan suç da, çok bi önemli suçmuş. 
           Gözü mektupta, aklı Beşir ustanın anlattıklarındaydı. Sayfaları evirip çevirip, -İbrahime bak yahu, adam yazar mı olacak ne sonunda? Yazmış ha yazmış, dedi. Sakin suda bir kayık geldi özünün önüne. Derken bir fırtına... 

            -Bari şu mektubu bitirince hatırlasaydım ya; Beşir ustayı da, dediklerini de, diye de mırıldandı. Bir ara, aksakallı bir ihtiyar görür gibi oldu odanın içinde. Deniz, kayık, fırtına. Ustanın sözleri... birer alabalık. 

            -Efeendiiim, diyerek devam etmişti Beşir usta; -bu suç da, DGM. Kanunu'nun bi maddesinde, tahdidi olarak, yani sınırlı sayımla, demiş; Adem iyi dinliyor mu diye de, gözlerini sınavdan geçirmişti... Sanki Adem anlamazmış gibi, 

            -Türkçesi; sınırlı sayımla, diye de yinelemişti kerata. Neyse işte bu suç; tahdidi olarak sıralanan suçlardan değilmiş. Böle olunca da, yargılama görevi, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'ne aitmiş. 

            -Senin anlayacağın demişti Beşir usta, Konya DGM. Görevsizlik Kararı vermiş. Karar da temyiz edilmeyerek kesinleşmiş. 

           Kayık alabora oldu. Bir aktavşan avcıdan kurtuldu. Sedir. Pencereden... 

            -Yurttaş Güvenlik Mahkemesi de var mıdır Beşir ustam? diye sormuştu Adem. 

           Kalktı, üçüncü çayını kendisini doldurdu. -Tüp de bitmek üzere galiba, diye mırıldandı. Şu para cezası, ardından avukat ve dava... derken, tüm ev halkı avukat kesilmişti nerdeyse. Hele ki Ortancam;... -ben avkat olcam işte, demeyi yapıştırmıştı diline. 

           Şu Beşir usta da güzel de anlatırdı hani, say ki film izliyosun. 

            -Veee, demişti Beşir usta; -Konya DGM.si dosyayı, Ankara'ya, Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'ne göndermiş. Bu mahkeme de; sebebini, niyesini 

            açıklayarak, Görevsizlik Kararı vermiş. 

            Karar da temyiz edilmeyerek kesinleşmiş. 

            -Ya neler oluyor hayatta, eee... demişti Adem, hafifçe doğrulurken taburede, ve eklemişti ardından; -dosya da kalmış mı sahipsiz! 

           Beşir usta da keyiflenmişti, Adem'in canlanan ilgisinden. 

            -Birer çay daa içelim mi, diye sormuş, yanıtını beklemeden de seslenmişti; 

            -Oğlum iki çay daha, temiz bardakta olsun birisi. Şakayı da sever ya. 

           Ve Beşir usta, bir yumurtanın akını sarısını ayırır gibi anlatmıştı: 

            -Böylece Adli ve Askeri Yargı Yerleri arasında, Olumsuz Görev Uyuşmazlığı doğmuş. Dosya, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmiş. 

           Ademin'in aklına da, bol ve değişik malzemeyle yapılmış bir Pizza gelmişti, arkadaşını dinlerken. 

            -Daha bitiremedin mi şu mektubu, destan mı yazmış yine İbrahim? 

           Karısının sesiyle irkildi. Mihriban da gelmiş oturmuştu sedirin bir ucuna. 

            -Yok yahu... biterdi de, dalıp gitmişim. Bizim Beşir ustanın geçende anlattıkları geldi de aklıma. Okur bitiririm şimdi. Sesli okuyum mu? 

            -Hele sen oku da, anlatırsın. -Yalan Rüzgarını izleyecem, dedi Mihroş, en sevdiği Tv. dizisini yani. 

           İbrahim, mektubunda özü özetiyle; tanıdık tanımadık, kim var, kim yok, herkeslerden noksansız haberler veriyor, ev işini soruyordu. haberini almıştı, evin bitip de yerleştiklerinin. Almıştı da, bi de Adem'in ağzından duymak istiyordu. Maç hastası ya ortanca oğlu, askere gidenin küçüğü, dekoder mi ne almışlar, kahveye çıkmasın da maçları evde seyretsin diye. İbrahimdi bu... ne gelmişse usuna, yazmış da yazmıştı. Ev için kurban kesip kesmediklerini de soruyordu. Ve daha bi sürü şey; yok memleketin hâli, yok, bu yıl değilse de, gelecek yıl hacca gitse miymiş... falan. Üşenmez de yazmaya. En azından bir kart atmadığı hiç bir parti yoktur. Genel başkanlarından, il başkanlarına. Yanıtı gelir gelmez diye de beklemez üstelik; -Vay ben yazdım da, sen yazmadın da, yok. Yazar. Yazar da yazar. Bir kez sorduğunda Adem, -Yatırım yapıyorum dayıoğlu, demişti, -geleceğime yatırım... Kabarık mı kabarık bir adres defteri vardı ki görmeye değerdi... Kimler kayıtlı değildi ki... Hacısı, bacısı, eniştesi... Yazmayı kesinlikle aksatmaz; -Merhaba, dediğinin anında künyesini yazardı. 

           Arada bi de, ayıklar isimleri; -şu öldü, şu yaşlandı, bu artık yaramaz, bunun zamanı geldi, şunun adresi değişti, bununki değişmedi. 

           Hoş adamdır vesselâm. Telefonla da arar, arar da, -söz uçar, yazı kalır, der. Telefon.. Telefon deyince, -şuraya bi de telefon bağlansa da, hastalık sağlık... diye geçirdi içinden. -Bak, ilk önce İbrahim'i ararım, dedi Adem. Öyle ya, her zamanki gibi içten ve destan gibi yazılmış bir mektuba da, teşekkür edilirdi hani. Üstelik bu kez, kendi evinden yani, şööle ev sahibi edasıyla... 

           Adlî Yargı lafını avukata gittiklerinde duymuş, hatta kızı da sormuştu; 

            -Ne demek? diye, fakat bu Uyuşmazlık Mahkemesi'ni, Beşir ustadan işitinceye kadar, hiç duymamıştı. Sormamıştı da dönüp, -ya usta, nedir ki bu dediğin mahkeme? diye. 

            -Eee usta, sonra n'olmuş? demekle yetinmişti. 

            -...dosya Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'nın yazısı ekinde, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmiş" diyerek devam etmişti Beşir usta: -Bu mahkemenin Ceza Bölümü de, dosyayı incelemiş. Raportörün raporu ile dosyadaki belgeleri okumuş tüm yargıçlar. 

            Toplantıya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yerine katılan savcı ile Askeri Yargıtay Başsavcısı yerine katılan hâkimi de dinlemişler. Bu ikisi, davanın çözümünün askeri yargı yerinin görevine girdiğini savunmaktalarmış. 

            -Ya Beşir usta, nasıl da güzel anlatırsın. İnan ki bir an, o anlattığın adam oldum, savcı oldum, hâkim oldum, hani nerdeyse, şurda sen anlattıkça hukuk mektebini de bitirdim, bitircem yani. 

           Keyiflenmiş... yok yok, baya bi mayışmıştı Beşir usta. 

            -Yok yav, deyip, alçakgönüllü görünmek çabasıyla, -ee bu hukuk işiyle ilgilenmek gerek. Belli mi olur, kime ne zaman... 

           Lafını kesip, bilmem kaçıncı çayları, bu kez sormadan ısmarlayıvermişti. Birer de sigara... İlk dumanı savururken, -Vee, demişti, Beşir usta; 

            -Eveet Beşir ustam, demişti Adem de. Çay da çaydı haa. 

           Beşir usta da devam etmişti; nakış işler, elmas keser gibi, sözcükleri özene bezene seçerek. 

            -Bu Uyuşmazlık Mahkemesi demiş ki; sanık asker kişidir. Ve böyle olunca da... ... böyle olunca da... deyip, susmuştu Beşir usta. Adem de beklemişti bir süre. Duşun altında sıcak suyu bekler gibi. Sonra dayanamayıp, 

            -Evet ustam, evet, n'olmuş böyle olunca da? diye merakla sormuştu. 

           O sesi de, işte tam o anda duymuşlardı: 

            -Ben anlatayım, diyen sesi... Hani televizyonda görüntü yok, ses var... 

           Şöyle bir toparlanıp, -kimdir bu? diye etrafa bakınıp da, kimseleri görmediklerinde de biraz tedirgin olmuşlar, -Aleykümselam, demişti Beşir usta. 

           Ses de yinelemişti, -Ben, Yargı'nın sesiyim... 

           Kesin, çıraklardan birisi şaka yapmaktaydı. Öyle düşünmüşlerdi önce. Ama hayır; hepsi işlerinin başındalardı... Ya bu ses... Tanıdık da değildi. 

            -Ben, Yargı'nın sesiyim... korkmayın. 

           Birbirlerinin yüzlerine soru yüklü bulut gibi bakmışlardı. Bilirlerdi ki hiç birinin karından konuşmak gibi bir yetenekleri yoktu. Öyleyse bu ses... Ses, akıyordu yüreklerine: -Dinleyin... Böyle olunca da, TCK.'nun 168/2. maddesine ilişkin suçla, atıf suretiyle askeri suç olan, ve TCK.'nun 136/1-3 maddesi ile düzenlenen suç arasında bağlantı vardır. 2845 sayılı Yasa'nın 9. maddesinin son fıkrasında, askeri mahkemelerin görevine giren hususlar, DGM.nin görevlerinden istisna edilmiştir. 353 sayılı Yasanın 1.maddesinin son fıkrasında da, Askeri Ceza Yasası'nın 56. maddesinde yazılı suçun askeri mahkemenin görevine girdiği belirtilmiş bulunduğundan, askeri suç niteliği ağırlıklı olan sanığın eylemine ilişkin davanın, askeri yargı yerinde çözümlenmesi, Genelkurmay Askeri Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekir... 

           Böyle demişti, -Ben Yargı'nın sesiyim diyen ses. Ve sonra da; 

            -Hakla, hukukla, adaletle ilgilenen herkes duyar sesimi. Sizler de duyacaksınız bundan böyle, demişti. 

           Uzun bir besmele çekmişti Beşir usta da. -Çıraklardan biri bi oyun ediyosa, alimallah... diye de mırıldanmıştı. 

            -Yüreğinize üfleyeceğim tüm yasaları, maddeleri bir bir. Öğrendiklerinizi unutmayacaksınız da. Size yardım edeceğim. 

           Bir akarsu gibiydi ses. İtirazsız kabullenmişlerdi. Beşir usta da, Adem de; "tamam" demişlerdi sessizce, yüreklerinin diliyle. Sonra, 

            -Ya işe bak, demişti Adem, hiç bir şey olmamış gibi; -Tamam adam suçlu muçlu, haklı, haksız. Tutar verirsin mahkemeye, yargılanır bi güzel. İşte cezan bu dersin. Biter gider. Suçluysa çeker cezasını, millete de ibret olur yaptığı. Yok, suçsuzsa salarsın bir an önce. Bi o mahkeme, bi bu mahkeme, gün mü geçer, yürek mi dayanır ya. 

            -Kazın ayağı öyle değil işte, demişti Beşir usta da, sesi mesi unutmuşcasına; 

            -kolay mı öyle pat diye yargılanıp; ya hapse, ya özgürlüğe... 

            -Hadi bağla şu lafın sonunu be ustam. İçim sıkıldı valla, demişti Adem sonunda. Sıkılmıştı da gerçekten. Düşünmüştü de bir an: Gitti bir suç işledi meselâ, yakalandı, polis, savcı, tutuklanma falan... derken çıkmalı hâkimin önüne bir an evvel, sonra da çekmeli cezayı. Ne bu böyle. İşte suç, işte suçlu. Yok, sen bir suç işlemelisin ki, devletin mahkemeleri de girsin biribirlerine; bu davaya kim bakacak? desinler. -Bana mı sorsunlar, yani suçluya mı? -Suçu işledin madem, seni hangi mahkemede yargılayacağımızı da söyle bâri... 

            -Bitti bitti, amma şimdilik, demişti Beşir usta da. 

           Adem de soran gözlerle bakmıştı, -Bitti de, bitecekse. Şimdilik demek de nesi? 

           Uzun bir, -Veee, çekmişti Beşir usta. -Veee ey Adem, demişti, -demiş ki bu Uyuşmazlık Mahkemesi; anlaşmazlığın niteliğine göre, davanın Askeri yargı yerinde görülmesi gerekir. 

            Bu nedenle Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin görevsizlik kararını kaldıralım da, baksın bu davaya. 

           Alacakaranlıkta çakan bir şimşek gibi, -Ancaak..., demişti Beşir usta, 

            -ancak, mahkeme üyelerinden üçü katılmamışlar bu görüşe. Ve bunlar da demişler ki... "Demişler ki", diyip durmuş, kafasıyla bi sağını bi solunu selamladıktan sonra, 

            -Haydi Yargı'nın sesi... sen anlat bakalım, ne demiş bu karşıcılar... 

           Yargı'nın sesi de, akıl hocası havasıyla denilene uymuştu; 

            -Sanık hakkında silahlı çeteye üye olmak ve Devletin emniyeti ve dahili menfaatleri için gizli kalması gereken malumatı, siyasi - askeri maksatla ifşa etmek suretiyle faaliyette bulunmak suçlarından, TCK.nun 168/2, 136/1-3 ve 3713 sayılı Yasa'nın 5 inci maddeleri uyarınca, cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır, demişti. Ve devam etmişti Yargı'nın Sesi; 

            -Sanık asker kişi olmakla beraber, mensubu olduğu iddia edilen örgütün, TCK.nun 125 inci maddesinde yazılı eylemi gerçekleştirmeye yönelik terör örgütü olduğu hususunda kuşku yoktur. Bu örgüt mensuplarının, "amaç suç" doğrultusunda ika ettikleri eylemlerin, etkinlik derecesine göre, TCK.nun 125 inci maddesini ihlal niteliğinde olduğu kabul edilebileceği gibi, örgüt üyeliği, öteki kanıtlarla kanıtlanamıyorsa ve eylem, TCK.nun 125 inci maddesinin ihlali niteliğinde değilse; bu eylemin, örgüt üyeliğinin delili olarak da kabulü mümkündür. 

            -Yaa işte böyle... İşte bu karşıcı mahkeme üyeleri böyle demişler, diyerek Yargı'nın sözüne nokta koymuştu Beşir usta. Teknesini sağlimen limana ulaştırmış bir kaptan edasıyla, -Ya işte böyle... demişti. 

           Adem'e çok karışık gelmişti dinledikleri; -Ya Beşir usta, nasıl da tutuyosun bunca öyküyü aklında, hemi de tüm ayrıntılarıyla hani? 

           Gülmüştü Beşir usta da, bir baba hindi gibi; 

            -Eee bi kez merak salıp, işi ciddiye aldın mı, kalıveriyor işte, demişti. Ve arkasından da, 

            -Hadi devam et Yargı'nın sesi, ne demişti bu karşıcılar? 

           Yargı'nın sesini duymuşlardı yine; 

            -Demişler ki bu karşıcılar; 3713 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinde, bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara DGM... 

           Beşir usta araya girip, -DGM. deyip, açıklamıştı Adem'e, 

            -senin anlayacan Adem, "Devlet Güvenlik Mahkemesi yani", demişti Beşir usta. Sanki, Adem de bi kul da, hani hiç bişiden haberi yoktu yani... 

            -Anladım Beşir ustam, anladım herhalde, demişti Adem de. Alınmazdı hiç, hele Beşir ustaya... asla. 

           Yargı'nın sesine kulak vermiş, dinlemişlerdi bir süre. Derken atılmıştı Beşir usta, 

            -işte bu bilmem kaç sayılı kanunun bi maddesinde, bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara... DGM.'de bakılır ve bu suçları işleyenlerle, bunların suçlarına iştirak edenler hakkında... 

           Deyip durunca da, Yargı'nın sesini duymuşlardı yine; 

            -iştirak edenler hakkında, bu kanun ve 2845 sayılı DGM.'nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Ve bu maddede DGM. Kanununun 9 uncu maddesinde olduğu gibi bir istisna hükmüne yer verilmemesi nedeniyle, 3713 sayılı Kanunun 2 nci maddesi uyarınca, "terör suçlusu" olduğu iddia edilen sanığın DGM.'de yargılanması, eylemlerinin anılan mahkemece değerlendirilerek hükme varılması gerekir. 

           Lafın gerisini Beşir usta kapmıştı gene; -İşte böyle deyip, öbürlerine karşı çıkan hakimler, -tersini düşünen çoğunluk görüşüne katılmadık, demişler. 

           Adem, fırtınadan kurtulmuş bir sandalcının Pizzasını yiyip, birasını içerken, yaşadıklarını çevresindekilere anlatmasını düşlemişti. 

           -Bu Uyuşmazlık Mahkemesi de işte, bu durumda oyçokluğuyla karar almış ve hükmünü vermiş: -Bu davaya Genel Kurmay Askeri Mahkemesi bakacak. O kadar... 

           Pizza bitti. Bir bira daha... 

           Beşir usta, duyup dinlediği bu öykümsü gerçeği anlattıkça keyiflenmiş, Adem'in de içi daraldıkça daralmıştı. Daralmıştı ya, yine de, 

            -Ağıza sağlık ustaaaam, ne de güzel anlattın, deyivermişti. Eliyle saçını tarar gibi yaparken de, laf olsun diye sormuştu; 

            -İyi de ustam, işin sonunda ne olmuş, bi de onu deyiverseydin. Kimse o adam, suçlu muymuş değil miymiş? 

           -Ha bak orasını bilmiyorum işte. Oğlan da bilmiyordu ki herhal anlatmadı, demişti Beşir usta. Ve eklemişti; -Sonunda doğru mahkeme bulundu baba, demiş oğlu yalnızca. Adem, içi daralmış, aklı karışmış vaziyette, izin alıp ayrılmıştı Beşir ustanın yanından. Ay ışığında balık tutmayı canlandıramamıştı kafasında. Bir akvaryum görür gibi olmuştu. İçinde, yurttaşlar, hukuk, mahkemeler... 

*

           Elinde İbrahim'in mektubu, kafasında Beşir ustanın anlattıkları. Aslında o gün o kadar da ilgisini çekmemişti. Ha bak, bir o ses ilginçti; Yargı'nın sesi... 

           Yok dava, yok görevsizlik kararı, yok doğru mahkeme, bilmem Uyuşmazlık Mahkemesi falan. Hatta, -bi yanlışlık vardır canım, diye de düşünmüştü içinden. 

           İbrahim'in oğlu askere gitmiş lafı, Beşir ustayı; Beşir usta lafı, ustanın askerden gelen oğlunu çağrıştırmıştı. Ve işte ordan da, unutmuş olduğunu sandığı, Beşir ustanın anlattıklarını ve duydukları o sesi anımsamıştı. Hem de neredeyse tümüyle. Anlatılanları şimdi, şu an önemsemekte olduğunu farketti. Hani kendi de dava açtı ya. Sahi ya, avukata, -tamam aç, demişler, o da, 

            -Tamam açarım, demişti de, n'olmuştu sonra. N'olmuştu ki acep? 

           Avustralya'da ay ışığında ne balığı avlanır ki? diye düşündü bir an. 

            -Aman ha, Beşir ustanın hikâyesine dönmesin de... Yok canım, niye dönsün ki. Bizimkisi öyle terörist mörörist işi diğil ki. Altı üstü, bilmem şukadarlık idari para cezası. Yarın sabah... yok, sabahları duruşmada olur bu avukat milleti, iyisi mi akşamüstü bir gitmeli. 

           Düşünde, pizza yiyen balıkçıyı lahmacun yerken gördü. Şalgam suyu içiyordu. Vesveseli adamdır da hani. Sabahı zor etti. 

           1994, Ekim...  
           Sekreter hanım, -Avukat bey şehir dışında, deyince, çöktü Adem. 

            -Bugün Ekim'in biri, iyisi mi siz ayın ortalarına doğru uğrayın. 

           Gülümsemeyle söylenen sözler, boğuk bir, -Peki, olur'la çarpışmıştı. 

           Nasıl daralmıştı içi, bürodan çıktığında. Ucunda ölüm yoktu ama, dava mava, mahkeme ciddi işti. O an bir pişmanlık duydu, 

            -Şu para cezasını ödeyip kurtulmak vardı ya... dedi. 

           Önünde kocaman ayak izleri görür gibi oldu... Adalet, mahkeme, hukuk... 

           Ekim'in 14'ünde, yine çoluk çocuk, vardıklarında avukatın yanına, 

            -Açıldı dava açılmasına... da, dedi avukat, -Bursa.... Sulh Ceza Mahkemesi; anlaşmazlık Kıyı Yasasını ilgilendiriyor, bu nedenle İdari Yargı görevlidir dedi ve görevsizlik kararı verdi... 

           Sordular avukatlarına; -Ne demek yani?.. 

            -Bu hâkim değil, başkası bakacakmış, dedi avukat. Ve sürdürdü açıklamasını, 

            -Bu karar kesindir. Şimdi, İdari Yargı yerinde dava açacaz. 

           Büyük oğlan, -Avukat bey, niye başından o başka hâkime gitmedik ki, diyecekti... vazgeçti. -Askere gitmeden önce bitse de bari, aklıma takılmasa diye düşündü. Sonra da, Mc Donald's daki, -buyrun, ne istemiştiniz? diyen kızı... 

           1994, Kasım...  
           Ve bir kaç ay sonra, bu kez yalnız uğradığında, avukat yoktu bürosunda. Bir not bırakmıştı sekreterine, Adem için. Sesli okudu notu: 

            -İdari Yargı'da 10.11.1994 tarihinde dava açıldı, daha sonra görüşürüz. Selâmlar. 

           Sokağa çıktığında paltosunun yakasını iyice kaldırdı, kaldırırken de mırıldandı, -Eylül'de dava açılmıştı. Tarihini de not etmişti hatta: 30.09.1994. 

            -İşte geldi Kasım. Allah vere de uzun sürmese. 

            Büyük bir asma kilit canlandı gözünde. Bir de, koskocaman ahşap bir kapı. 

           1994, Aralık...  
           Adem'in daha sonra (galiba Aralık ortalarıydı) öğrendiği şuydu; avukatı İdari Yargı'da dava açtığı sırada, davalı Bayındırlık ve iskan Müdürlüğü de, Adalet Bakanlığına başvurmuş, CMUK. uyarınca (Cumuk lafı hoşuna gitmiş, mırıldanmıştı küçük oğlan da, -cumuk mumuk), "yazılı emirle bozma" yoluyla... ne demekse? dosyayı Yargıtay'a intikal ettirmişti. Yanisi, bitti dedikleri ilk dava, daha bitmemişti. -Dava birken iki oldu, haydi hayırlısı, demişti Adem. 

           Avukat da, -aynı ücrete iki dava, demişti içinden. Sesli olarak da, 

            -seneye, Temmuz'a doğru bi uğrayın yine. 

           1995, Temmuz...  
           Yargıtay'ın, davanın çözümünün sulh ceza mahkemesinin görevine girdiği gerekçesiyle, mahkeme kararını bozmuş olduğu haberini, 1995 Temmuz ayının ilk haftasının, ikinci yarısında öğrenmişti, Gülsün ailesi. 

            -Gördünüz mü, demişti avukat, biraz da kasılarak, -davayı doğru yerde açmışız da hâkim yanlış yapmış. Şimdi bizim davaya yine o mahkeme bakacak. 

           Bizimkiler alevsiz ateş gibi düşünmüşlerdi de, sormamışlardı; 

            -Peki sonucu n'olcak; yani, idari mi ne, ikinci dava?... 

           1996, Mart...  
            Bu arada, ikinci davanın açıldığı Bursa İdare Mahkemesi, belgeleri incelemiş; Cezanın, 3194 sayılı Yasa'nın 42. maddesine dayanılarak verildiğini, gerek işlemde gerekse idarenin savunmasında Kıyı Yasası'ndan hiç sözedilmediğini tesbit etmiş; -Yapının kıyıya yakın olması işlemin dayandığı yasa maddesini değiştirmez, demiş. Ve devam etmiş, avukatın anlattığına göre; 3194 sayılı Yasa'nın 42. maddesinde de, bu madde uyarınca kesilen cezalara yedi gün içinde sulh ceza mahkemesine itiraz edileceği hükmü yer almıştır. Bu durumda davanın görülmesi, adli yargı yerinin görevine girer, demiş. 

           Not etmişti tarihini Adem, 29.03.1996. 

           Yanlış yapan hâkimin, -gelin, dediği duruşma gününü hatırladı Adem. Gitmişlerdi cümbür cemaat mahkemeye. Yargıç, -tamam, demişti, 

            -Yargıtay'ın dediği olsun... Ancaak, bu kez de davayı, süre yönünden reddediyorum. 

           Adem, su dolu bir sürahinin, düşüp paramparça oluşunu izler gibi olmuştu. Tarih, 06.09.1996. Bu karara karşı yapılan itiraz da, mahkemece reddedilmiş ve böylece karar kesinleşmişti. Kalın hamurlu bir pizzanın, fırında yanmış olduğu haberini almış gibi duyumsamıştı. 

           İdari mahkeme, -bu dava, adli yargı yerinin görevine girer, demişti. Demişti de, Adli Yargı da görevsizlik kararı vermiş ve kararı da kesinleşmişti ya. N'olcakdı şimdi... 

           Ruhsatsız kaçak yapı, kesilen para cezası. Bir yanda yurttaşla Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü; cezanın miktarı azdır, çoktur, kaldırılsın, ödensin demekte; öte yanda mahkemeler; sen mi görevlisin bu davada, ben mi?.. 

           Yurttaşla Bayındırlık arasındaki sorunu mahkemeler; mahkemeler arasındaki uyuşmazlığı da, Uyuşmazlık Mahkemesi halledecekti. Öyle demişti avukat, -Uyuşmazlık mahkemesi. 

            -Buyrun, bir kâse aşure, diye düşünmüştü Adem. 

            -Şimdi dosyanız İdare Mahkemesi tarafından Uyuşmazlık mahkemesine gönderilecek, demişti. Görüşme tarihini not etmişti yine: 30.05.1996. Saklambaç oynardı çocuklar. Adem de oynamıştı elbet. Şimdi kendisi ebe; mahkemeler, yargıçlar oyunun öteki oyuncularıydı. 

            "Allah vere de uzun sürmese" dediği günü, dün gibi hatırlıyordu. Ata'nın ölüm gününden kalmıştı aklında: 10.11.1994. 

            -Ah! büyük Atam, dedi, -Ah, şu bizim dava, dercesine. 

            -N'oldu Adem, davadan bi haber var mı? 

           Mihriban yerleri siliyordu eve vardıklarında. Ne de titiz kadındır, diye düşündü Adem. 

            -Var, var, dedi. Dosya Ankara'ya gitmiş. Uyuşmazlık mı ne mahkemesine. 

            -Bursa'da mahkeme mi bitmiş, dedi Mihroş, -ee sonuç n'olmuş? 

            -E'si besi ve de sonucu şu ki, bu Ankara'daki mahkeme, önce mahkemeler arasındaki uyuşmazlığı çözecekmiş; hangi mahkeme bizim davaya bakmalıymış, onun davası görülecekmiş önce, dedi Adem. Sonra, pusulası bozulmuş bir gemi düşledi; içinde, tuzu kalmamış bir ahçıyı... Kaptanı, ahçıyı, yolcuları düşündü... 

            -Güzel, hadi baksınlar da artık, bitsin şu dava, dedi Mihriban da. 

           Arnavutciğeri... yanında bir duble rakı... 

           1997, Ocak... 
            Davanın açıldığından bu yana iki yıl bilmem kaç ay geçmiş yav, zaman dediğin nedir ki... diye düşünmüştü Adem. Avukat da o günlerde, -Gelin büroya da olanları anlatayım, demişti. Ve işte, 21.01.1997 Salı günü avukatın bürosundaydılar. 

           Çağrıya uyup gelmişler ve dinlemekteydiler avukatın anlattıklarını: Evet Adem'in dosyası, sonunda Uyuşmazlık Mahkemesi'ne ulaşmıştı. Mahkeme, raportörün raporu ile dosyadaki belgeleri bir iyice okumuş önce. Sonra, toplantıya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yerine katılan savcının ve Danıştay Başsavcısı'nın sözlü ve yazılı açıklamalarını da okuyup, dinledikten sonra, 

            -gereği görüşülüp düşünüldü, demiş. Demiş ve açıklamış kararını: 

            2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde: olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari ve askeri yargı yerlerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların, kesin veya kesinleşmiş olması gerekmektedir. Olayda, adli ve idari yargı yerlerinde açılan davaların tarafları, sebebi ve konusu aynı olup sulh ceza mahkemesinin görevsizlik kararı üzerine idare mahkemesinde açılan davada Bursa İdare Mahkemesi de görevsizlik kararı vermiş ise de, sulh ceza mahkemesinin görevsizlik kararı, CMUK.nun 343. maddesi uyarınca, yazılı emir yoluyla Yargıtayca bozulmuş, bozma kararına uyan Sulh Ceza Mahkemesi davayı bu defa, süre yönünden reddetmiştir. 

           Pire Memet öyküsünü anımsamıştı Adem, avukatı dinlerken. Hani çocukluğunda, gençliğinde düzduvara tırmanıp, sonra koca adam olduğunda, bağ yolunda, eşekten düşüp ölen... amcasından işitmişti. 

           Ne anlatmaktaydı avukat, ne demiş bu mahkeme; olayda, iki ayrı yargı düzenine ait, kesinleşmiş görevsizlik kararı bulunmadığından, bir olumsuz görev uyuşmazlığı doğmamıştır. Açıklanan nedenlerle, başvurunun reddi gerekir. 

           Soluklarını tutmuş, film izler gibi izliyorlardı avukatı ve anlattıklarını. Sonra hepsi birden sordular; - n'olcak şimdi??? 

            -İlk mahkemenin görevli olduğu anlaşıldı anlaşılmasına da, süreyi geçirmişiz işte... napalım, dedi avukat, -bir kapı kapanır, öteki açılır. 

           İdari para cezası, çaresiz ödenecekti. Tüm davalar bitmiş, kaybetmişlerdi. Yargı, sözünü söylemişti sonunda. 

           Hiç bir şey demeden ayrıldılar avukatın yanından. Her biri içinden düşünüyordu, 

            -Adaletin kaç kapısı var?.. 

*

            "Yanisi" diyerek, yolda özetlediler olup biteni birbirlerine: Yanisi şuydu; dava, doğru yerde açılmış; yargıç yanlış bir karar vermiş, Yargıtay kararı bozmuş; -davaya sen bakacaksın, demiş... demiş ama, Yargıç da, -süre yönünden, demişti. -Bu kez de, süre yönünden reddediyorum. İtiraz?.. 

            -İtirazı da reddediyorum. Kararım kesin. 

           Böyle demişti hâkim. 
 
           Bu arada İdare Mahkemesi de, -Adli mahkeme görevlidir, demiş, dosyayı UM.'a göndermiş fakat, UM.'da, -benim mahkememe başvurma koşulu oluşmamış, demişti. 

           Dosya, boş yere Ankara'ya gönderilmişti demek. 

           -Sonunda doğru mahkemeyi bulduk, dedi Adem. -Doğrusu, yine devlet buldu amma, bu sefer de süreden kaybettik. Para cezası ödenecek. Mümkünü yok. 

           Bilardo diye, üç toplusunu bilirdi Adem; beyaz, gri, kırmızı toplu... Bir gün, bir kahvede Amerikan Bilardosu dedikleri, çok toplusunu da görmüştü. 

           Mahkeme, öbür mahkeme, yüksek mahkeme, Uyuşmazlık mahkemesi... sonra yine ilk mahkeme... 

            -Şaka mı yapıyorsun, dedi Mihriban. 

            -Biz avukata gittik. O da, dava açılacak dedi. Açıldı da. Ötesini bilmem; yok o mahkemeymiş, yok bu mahkemeymiş, hepsi de mahkeme değil mi bunların? Bunca avukat, yargıç, savcı bilmezken, biz mi bilecez doğrusunu? 

           Mihriban hiç mi hiç anlamamıştı, bunca zaman ne diye uğraştıklarını, mahkemelere gidip geldiklerini, avukata bi sürü para ödediklerini. 

           Aslında Adem de... 

            -Yav Mihroş, bırak onu bunu da, baksana mahkemeleri de birbirine düşürdük be, dedi Adem. -İster misin, devlet de bu nedenle bize bi dava açsın; vay, sizin davanız yüzünden benim hâkimlerim, mahkemelerim birbirine girdi, falan deyip?.. 

           Mihriban da, "olur mu gerçekten?." dercesine baktı kocasına. 
           Öğlen yemeğinden sonra yattı uyudu Adem. Düşünde bilardo toplarıyla uğraştı durdu. Üç toplusu, çok toplusu; hak, adalet, mahkeme, olmadı, öteki mahkeme... 

           Kendisini hep kırmızı top olarak gördü. Istakalar hep kırmızı topa vurdu durdu. 

ANLAMAYA ÇALIŞMAK, DÜŞÜNMEYE BAŞLAMAKTIR...



           21.Ocak.1997, Akşam...
            Yemekten sonra, oturdu Adem masaya ( Recep usta yapıvermiş, henüz boyanmamıştı. Dallı güllü bir muşamba sermişlerdi üstüne) Aldı kalemi kağıdı, olanları bir bir yazmaya başladı:

            Kayınbiraderinin aklına uyup, 1994 Mayıs sonu Haziran başı, bir gecede yapıvermişlerdi evlerini. Bile bile yasaya karşı gelmişlerdi, lamı cimi yoktu. Ruhsatsız kaçak yapıydı yaptıkları. Bayındırlık memurları durumu farkedince (Eylül ortalarıydı galiba), aman ha deyip, hak hukuk gelmişti akıllarına. "Aman bu ceza çoktur, hatta haksızdır", falan deyip, koşmuşlardı avukata. 

            Önce yasaya karşı gelmişler, sonra da, "aman ha adalet..." demişlerdi. 

            Bıraktı bir an yazmayı... çayından bir yudum aldı. Bir de sigara yaktı. Evet, buraya kadar haksızdılar. Mahkemeye koşmadan önce, yasalara saygı duyulmalıydı. Devam etti yazmaya:

            Sonunda anlaşılmıştı ki, avukatları davayı doğru mahkemede açmıştı. Fakat yargıç; Nuh demiş, peygamber dememiş; "ben görevli değilim, İdare Mahkemesi görevli", demişti. Mahkemenin kararını da avukat temyiz etmemiş, 

           -Madem öyle, kesinleşsin de, biz de İdari Yargı'da açarız, demişti. 

            Bildiği doğru idiyse, davayı doğru yerde açtığından emin idiyse; 

           -yargıç bey, yanlış yaptınız deyip, bi şekilde Ankara'ya, Yargıtay'a gitmesi gerekmez miydi? Gitmemişti işte... O gitmemişti amma, Bayındırlık avukatları, -her ne kadar mahkemenin bu konudaki kararı kesin ise de, yazılı emirle bozma yolu var, biz de bu yoldan gideriz, savcılık kanalıyla davayı Yargıtay'a ulaştırırız, demişlerdi.
            Demişler, ve dedikleri gibi de dosyanın, "yazılı emir yoluyla" bozulup, Bursa'ya, o yanlış kararı veren yargıcın önüne dönmesini sağlamışlardı. 

            -Helâl olsun. El elden üstündür, diye mırıldandı, Adem. 

            İlk davranışı yanlış olan kendileriydi. Sonraki yanlışı yapan, yargıç olmuştu. 

            -Ama bi dakka, dedi; bozmadan sonra, bozmaya uyan yani, "tamam bu davaya bakayım" diyen yargıç, bu kez de davalarını, "süre" yönünden reddetmişti. Yani... yanisi bizim avukat, davayı süresinde açmamış meğersem... 

            Kaynar sular döküldü başından sanki. Bunca zaman uğraş, didin, tamam yasaya karşı gelmişlerdi o başka ama, mahkeme aşamasında... yargıçlara, mahkemelere, adalete söylenip durduklarına... pişman oldu... utandı.

            -Ne o Adem, yüzün kızardı birden, dedi Mihroş, Tv.deki dizisine, reklamlar nedeniyle ara vermiş, kocasına, biraz da merakla bakmıştı; -böyle dakkalardır ne yazar ki... 

            -Yav hanım, biz biz olalım, her gün kuponlu bilmem kaç gazete alacağımıza, biraz da hukuk kitapları falan okuyalım, dedi Adem.

            Mihroş gülerek, -hah tamam, kız avkat olcam deyip durur, babası da hukuk öğrenelim der, dedi.

            Yemeği ocağa koyup, geçti yine Tv.nin karşısına. Adem de yazmayı sürdürdü:

            -Demek ki dedi, -haklı ya da haksız, bizim davamız süresinde açılmamış bir kere, bu anlaşıldı. İkincisi, davanın açıldığı o ilk mahkeme yargıcı, konuyu önce görev yönünden incelemişti. O halde.... o halde.... aradığı bir cümleyi bulamadığının farkındaydı... o halde... 

           "Usul, esastan önce gelir" ilkesini, çok sonra öğrenecekti Adem. 

           -O halde dedi, -demek ki yargıç, kim haklı kim haksız diye bakmadan önce, görevli mi değil mi ona bakmış.
            Doğrusu buysa da; yanlışı, "görevli değilim" demiş olmasıydı. Nitekim, sonradan dememiş miydi Yargıtay, "hayır, sen görevlisin". İşte o zaman yargıç da, -peki madem ki görevliyim, bakayım bu davaya, demiş, ve görmüştü ki, bizim avukat davayı süresinde açmamış. Eh, ne yapsındı, vermişti kararını tâbi, "davanın süre yönünden reddine...". 

           Hani daha bakamamıştı garibim, "ya bu para cezası doğru mu, az mı çok mu; bu Adem haklı mı haksız mı.." diye de.

           -Vay be, iş hiç de öyle duyulduğu, anlatıldığı gibi değilmiş. Hani suya sabuna dokunmadan yaşarken bi şey yok da, hele bir mahkemeyle işin olsun da gör... dedi Adem, mırıldanarak.

           -Gördük zaten, görmedik mi? dedi sonra da kendi kendine.

           -Eee, İdari yargı mı ne, onu niye rahatsız etmiştik ki..., diye düşündü. 

           Niyesini de avukatının dediklerini hatırlayarak yazdı: 

           Madem ki yargıç, "ben değil, idare mahkemesi görevli demişti", o halde yargıçla uğraşmaktansa gidip dediği yerde dava açmak, akıllıca olurdu. 

           Ama olmamıştı işte. Ne demişti idare mahkemesi; -yok kardeşim bu davada ben görevli değilim, görevli olan; sizin ilk gittiğiniz öbür mahkeme. Ve kimin dediği doğru, buna da Uyuşmazlık Mahkemesi karar versin, deyip yollamıştı dosyayı, Ankara'ya.

           Bak bu Uyuşmazlık Mahkemesi, hemen öyle, her gün duyup işittiğimiz, gelip gittiğimiz mahkemelere hiç benzemezmiş meğerse, diye düşündü, kağıda büyük harflerle UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ yazarken.

           İşte bu mahkeme de ne demişti; -Evet ben, mahkemeler arasındaki uyuşmazlıkları çözer, bir davaya hangi mahkemenin bakacağını söylerim amma, bunun için önce mahkemeler arasında bir, "görev uyuşmazlığının doğmuş olması gerekir. Bu Adem'in davasında durum böyle değil. Davada olumsuz bir 
görev uyuşmazlığı yok. Yani, her iki mahkeme de, "hayır, ben bu davaya bakmam dememişler. Evet, adli mahkeme yargıcı önceden, "hayır ben görevli değilim", demiş ama, sonra da, Yargıtay'ın dediğine uymuş, ve davaya bakmış. Bakmış ve süre yönünden reddetmişti. 

            Yani sonuç olarak dava, açıldığı mahkemede sonuçlanmış ve karar da kesinleşmişti. 

            -O halde, İdare Mahkemesi'nin görevsizlik kararı doğruymuş, dedi Adem. 

            Biraz yorgun, biraz kafası karışmış gibiydi. 

            -Bulmaca çözer gibi sanki, dedi. 

            Pek sever de çözmeyi... 

            Başka bir kağıt aldı önüne. Bu kez, olayları tarihleriyle yazmaya başladı:

            Ne zaman gelmişler de ceza kağıdını vermişti memurlar? (tam hatırlamıyordu, zaten bu olaydan sonra, gelen her mektubun üzerine tarih atmaya başlamıştı ya), -neyse deyip,

            -1994 Eylül'ünün ikinci yarısında, hatta sonlarına doğru galiba, dedi ve öyle yazdı. Avukat davayı ne zaman açmıştı... İşte bunu kesin biliyordu, yazmıştı bir yerlere... evet, 30.09.1994.

            Ya mahkemenin, "hayır ben görevli değilim" dediği tarih... 

            Onu da not etmişti: 14.10.1994.

            "Peki, o zaman idare mahkemesine gidelim" denilip de, davanın orda açıldığı tarih: 10.11.1994.

            Bayındırlık avukatlarının, "yazılı emirle bozma" başvurusu üzerine Yargıtay'ın verdiği bozma tarihi: 04.07.1995. 

            Bunun üzerine, mahkemenin davayı süre yönünden reddine ilişkin kararın tarihi: 06.09.1996. Bir not düştü yazdıklarının yanına: -Yani, bizim davanın doğru mahkemede açıldığı tarihten, nerdeyse iki yıl sonra, yine aynı mahkeme davayı sonuçlandırmış!.. 
            Öte yandan İdare Mahkemesi'nin; "yok, ben de görevli değilim", dediği tarih: 29.03.1996. 

           -Pekiii, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi'ne ulaştığı tarih: 06.06.1996. 

            Ve son olarak da, bu mahkemenin; "yok, benim bu davaya bakmam için gereken koşullar oluşmamış, kusura bakmayın, ortada olumsuz bir görev uyuşmazlığı yoktur, davaya bakamam" dediği tarih: 23.12.1996.

            Sarmıştı bu iş Adem'i. Yorulduğundan, kafasının karıştığından çok, çok daha fazla, zevk almakta olduğunu duyumsadı. Ve bir kağıt daha aldı önüne. Bu kez davayı, mahkemelere göre, tarihleriyle yazacaktı:

            Önce Adlî Mahkeme'den başladı :

            Mahkemeye müracaat tarihi : 30.09.1994

            Mahkemenin görevsizlik kararının tarihi : 14.10.1994

            Yazılı emirle bozma talebi üzerine, 

            Yargıtay'ın verdiği bozma karaının tarihi : 04.07.1995

            Bozmaya uyan mahkemenin davayı süre

            yönünden reddine dair kararın tarihi : 06.09.1996 

            Sonra da,

            İdare Mahkemesi'ndeki durum 

            diye başlık attı:

            Davanın açıldığı tarih : 10.11.1994

            Mahkemenin görevsizlik kararının tarihi : 29.03.1996

            Dosyanın Ankara'ya, Uyuşmazlık 

            Mahkemesine ulaştığı tarih : 06.06.1996

            UM.'nin karar tarihi : 23.12.1996 

            Uyuşmazlık Mahkemesi'ni uzun bulmuş, "UM" diye kısaltmıştı. Hafiften de gülümsemişti; 

            -UM, diye yinelerken, -sen um da, bakalım n'olur.

            -Ya işe bak, dedi Adem, -hani nerden baksan, nerdeyse iki yıl boyunca, bunca mahkeme, bunca yargıç, mahkemelerin bunca memuru, postacılar hani hep bizim dosyayla boğuşup durmuşlar. 

            -Hak yolu... ,dedi, -Tamam, hadi biz bu olayda başından haksızdık, ama ya bi de haklı olaydık da, ne bileyim para pul işi değil de, şöyle daha mühim bişi olsaydı, nice olurdu halimiz?.. 

            İrkildi bir an: Hak yolu... Yok, bu kadar uzun, böylesine karmaşık olmamalıydı yine de. 

            Daldı gitti bir süre... Beşir Usta'nın anlattığı o bilmem PPK.lı mı neymiş askerin davasını anımsadı... Yargı'nın Sesi'ni... 

            -Bak kaç zaman geçmişken üstünden, nasıl da canlandı kafamda, diye düşündü. Sanki usta gelmiş de, az önce anlatıp gitmiş gibiydi, taa o zaman anlattıkları... 

            -Eh işte insanoğlu, dedi, -bir ucu kendine dokunmadı mı, bana dokunmayan yılan... deyiveriyor. 

            Oysa şimdi, öyle miydi ya... Haniyse hukuk kesilmişti, şu masaya oturup da yazmaya başladığından beri.

            -Haydi Adem bey, dedi karısı nâzikçe. Sonra da, -Topla da pılını pırtını da, yatalım... 

            Karısının sesiyle kendine geldi. 

           -Tamam tamam bir kaç kağıt işte, topladım gitti, dedi. 

            Mihroş'un sesindeki daveti... farkedememişti.
            Bütün gece sayıklayıp durdu Adem, 

           -Dava, görev, yetkili mahkeme, bozma kararı... 

            Sabahın ilk ışıklarıyla, 

           -Adalet diyerek uyanınca, homurdandı karısı da, 

           -Adalet de kim Adem efendi, sabahın köründe? Gözün mü var başkalarında?. 
           22.Ocak.1997... 
            Güne başlarken kararını çoktan vermişti: Önce gidip şu para cezasını ödeyip, kurtulacaktı, başka çaresi de yoktu zaten. Sonra da, evet etrafa, konu komşuya haber salacak, hatta merhaba dediği herkesle konuşacak, bu UM. kararları konusunda kendince bir araştırma yapacaktı. 

            Önce Beşir ustaya haber verecekti elbet. 
            Cezasını, gecikmesini, hasılı, davayla ilgili tüm masrafları ödeyip bir güzel, vardı Beşir ustasının yanına. Anlattı, olup olanları bir bir. Beşir usta da can kulağıyla dinledi gerçekten. Doğrusu biraz da, başkalarına anlatacak bir malzeme bulmuş olmanın sevinciyle... 

            Olsun, dinledi ya.

           -Ne o, avukatlığa mı merak sardın, diye takıldı Beşir usta sonunda. 

           -Yok be ustam, dedi Adem, -senin anlattıkların, benim yaşadıklarım, yani dedim kendimce, daha bilmem kimlerin böle ne davaları vardır da, ne gazeteler yazar, ne Tv.ler gösterir. Kupon dağıtmaktan, abuk sabuk programlar yapmaktan fırsat bulup da... hani kulağa çarparsa böyle olaylar, bana da anlat ki, yazıyım hepsini. 

           -Olur, dedi Beşir usta da. 

            Taa ne zaman anlatmış olduğunun, bunca zaman sonra önemsenip hatırlanmış olmasından duyduğu gurur ve büyük bir hazla. 

            -Olur kulağıma çarparsa aktarırım sana da.
            Beşir ustanın yanından ayrıldıktan sonra, gözüne çarpan ilk kırtasiyeciye girdi. Kalınca, büyük boy Harita Metod defteri; birer tane mavi, kırmızı, siyah tükenmez kalem; üç zarfla üç mektup kağıdı aldı. 

            Dükkandan çıkıp, yürüdü bir süre. Sonra;

            -Hem oğlandan gelen mektubu okurum, hem de bir kaç satır yazarım, diyerek, girdi bir kahveye. Oğlan askerdeydi. Gitti gidecek derken, gelesi olmuştu nerdeyse.

            Masalardan birine yöneldi, oturdu. Okunup olduğu gibi bırakılmış bir kaç gazeteyi düzeltip, bir göz gezdirdi. Kahveci geldiğinde de, mektubu çıkarmaktaydı cebinden.

            -Oğul kokuyor, dedi, -hasret. 

            Bir çay söyleyip açtı zarfı: Selâm sabah, ben iyiyim, gün sayıyorum, sizler, kardeşlerim, havalar, tezkere falan derken, birden okuduğu son satırı tekrar ve büyük bir dikkatle okudu: 

            -İşte tam aradığım şey, dedi. 

            Oğlu Hikmet, hoş beşten sonra, -baba, diyordu, -işte tam senlik bir olay; bizim Bölükteki arkadaşlardan birisinin başına geldi. Aynen yazıyorum, ellerinizden öperim, hepinize sevgiler.
 

            Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı: 
           1.Adem'in yaşadığı 
            Hukuk Bölümü, E.96/37,K.96/102,T.23.12.'96 - RG.21.01.1997, s.22884
            Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı: 

            Beşir ustanın anlattığı
            Ceza Bölümü, E.97/6, K.97/5,T.14.03.1997 - RG.09.04.1997, s.22959