|
Yıllar boyunca yaşadığım yalnızlık ancak yaşayanlarca anlaşılabilir bir duygu sanırım. Bunu bilmeyen var mı acaba? Ben, ben değildim. Ben “yalnız ben” ile asla anlaşamadım. Her sabah yeniden başlayan bir savaşın içinde buluyordum kendimi. Evim diyemediğim binanın duvarları bile daha canlı idi benden. Yüzümü aynaya bakmadan yıkayıp saçlarımı taramadan tokaladığım günler. Alelacele toplanmış bir yatak. Laf olsun diye ekmeğin içine tıkıştırılmış peynirle yapılan kahvaltılar. Geçmişe sıkışıp kalmışlığım. Yanıtı olmayan bir yığın soru ve zorunluluklar. En başta ben olmayan beni yaşamaya mecbur oluşum. Terkedilmişliğe, aldatılmışlığa alışamayışım. Oysa tek başınalıktan nefret ederim oldum olası. Okşanmayan saçlarım, sevilmenin ne olduğunu hiç bilmeyen yüreğim, boşluğa tutunan ellerim benim değildi. Ne aynadaki yüz, ne de bedenim bana aitti. Konuşmuyordum hiç. Telefonum yanlış numara çevirenlerin seslerini tanıyordu yalnızca. Kapımı bir tek çöp toplamaya gelen kapıcı çalıyordu. Bir de aydan aya para toplayan yönetici. Sesim içimde boğulmuştu. Ne kendimi ne de başkasını duymuyordum. Üniversiteye giden kızım var aynı evi paylaştığım. İki öğrenci arkadaş gibiydik onunla. Kendi yalnızlığımda o kadar tutsaktım ki.. Onu görmüyordum bile. Sanırım kızım da kendi aşkının doruklarında dolaşırken beni görmüyordu. Mecbur olmadıkça sokağa çıkmıyordum. Konuşan, gülüşen, elele dolaşan insanları görmek istemiyordum çünkü. Sorulardan nefret ediyordum. Cevapları yoktu . Baharı sevmiyordum. Bana sevmeyi sevilmeyi hatırlatıyordu. Geceler seslerin sustuğu, hatta sorumlulukların ertelendiği karanlıklardı benim için. Uyku zamanına kadar yalnızlığımı saklıyordu benden. Ama uyumak.. İşte o zaman kahrolası soğuklar bir kırbaç gibi bedenime vuruyordu. En sıcak gecelerinde bile yaz denen mevsimin, ben canhıraş üşüyordum. Uyumuyordum gün ağarana, oturduğum yerde sızana kadar. Bazen, hatta çoğu zaman alkol alıyordum sızmak için. Bir gün kendi kendimi ödüllendirmeye karar verdim. Bilgisayar alıp internete bağlandım. O günden sonra sessizliğim, sessizliğin içinde yine benim gibi sessiz arkadaşlarımla dillendi. İçimde yaşamaya dair minik kıpırtılar oluştu. Bedenleri, sesleri ve bakışları olmayan,yalnızca ruhlarımızı paylaştığımız arkadaşlarımı sevmeye başladım. Şikayet ettim. Kavga ettim. Dertleştim. Paylaştım duyguları onlarla. İlk delice ağlayışlarım o zaman başladı. Şiirler vardı benden habersiz, beni anlatan. Kimi zaman yaşama sevinci taşan öyküler ekrandan yüreğime ulaşıyordu.Kendime unutturmaya çalıştığım, görmeyi reddettiğim güzellikleri uykusuz gecelerime yolluyorlardı maillerle. Her güzel şiir, her öykü beni bir daha, bir daha ağlatıyordu. Göz yaşlarımı sevdim o zaman. Onlar şoktan kurtuluşun simgesiydi sanki. İnternette teke tek yazışmaların yapıldığı bir sistem var. Bir de mail grupları oluşturulmuş. Ben bu grupları keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım. Bir çırpıda mail kutuma yüzlerce mail geliyordu. Her birini tek tek okumak, dikkatimi çekenlere cevap vermek tüm zamanımı alır olmuştu. Kendi şiirlerimi ve öykülerimi göndermeye bile başladım. Derken bir gün mailler arasında bir şiiri okurken içimde tanıdık, tuhaf bir duygu canlandı. Sevgiye, aşka dair bir şeyler yüreğimdeki küskünlüğü yok etmeye çalışır gibiydi. Ertesi gün o şiirin aynı adla 2. si geldi. Bu kez görmezlikten gelemeyip cevap yazdım şairine. “Seni, senin amatörlüğünü kıskanıyorum” dedim kısaca. İşte böyle başladı ilk esmeler. Aynalarda ki yüzümle uzun süreden sonra ilk ilgilenişim. Yaşama sahte olmayan anlamlar yüklemeye başlayışım. İtiraf etmeksizin, ta derinlerde saklı heyecanların zaman zaman göz bebeklerimden aynalara yansıdığını görmek.. Bütün bunlar özlemini şiddetle duyduğum gerçek benin bana iade edildiğini hissettiren inanılmaz hoş duygulardı. Yalnızca adını ve şiirlerini bildiğim bir sevgiliye doğru çekingen, utangaç ve bazen ürkü dolu uzanışlarım aynı zamanda hayata yeniden doğmak gibi bir şeydi. Sancılı idi. Karanlığa alışmışlıktan güneşe dönüşteki gibi tuhaf bir göz kamaşmasıydı yaşadığım. Bir kavuşmaydı hatta. Nedenini, nasılını anlayamadığım. O kadar sessiz bir çığlıktı ki..Duyup duymadığımdan bile emin değildim. Onun başkalarına yazdığını bildiğim şiirlerini kıskanıyordum. Bana yazsın ve sadece beni okusun istiyordum. Büyük bir şaşkınlıkla artık geceleri üşümediğimi, uyumak için sabahı beklemek yerine bir an önce geceye uzanıp, düşlere yatmayı istediğimi farkettim. Karabasanlar ne zaman bitmişti, ne zaman kuş çığlıkları cıvıltıya dönmüştü, ne zaman renklerden kaçmak yerine onlara koşmaya başlamıştım bilemiyorum. Kendiliğinden ve birdenbire.. Açıklamasız, hesapsız ve sorgulanmadan. Yalnızca hissettiklerim vardı. Neden, nasıl, ne olacak soruları yoktu. Karşılıksız olmadığını biliyordum. Bundan emindim. Sabırsız değildim hiç. Ta ki sesini duyuncaya kadar.. Bana telefonda kendini uzun uzun anlattığı gece sesi yüreğime kilitleniverdi. Yüreğimse dolu dizgin koşuyordu onun sıcağına doğru. Gece yarısıydı telefon ettiğinde. Gün ağardıktan sonra kapadığımız telefonun ahizesi elimde kalakaldı. Uzun süre açamadım gözlerimi. Bulunduğum divanda olmak istemedim. Onun yanında kalmalıydım. Kilometreleri sevmedim. Telefonun soğukluğunu istemedim. O an gerçeklerin acısını yaşamayı reddettim. Sorular şakıdı beynimde. Çoktandır kefenlenmiş heyecanların kanat çırpışları kapladı her yanımı. O gün onun sesinde ağaran güne gülümseyerek baktım. İlerleyen saatlerde evin içinde volta atarak dindiremediğim taşkınlığımı, kendimi, yalnızca kendim için sokağa atarak dindirmek istedim. Ne tuhaftı.. Yıllar sonra ilk kezleri yaşamaya başlamak.. Yeniden sorgulamak duyguları. Yeniden hayattan bir şeyler beklemek. Sadece sabaha değil, kendime uyanmak aynı zamanda. Evet, bütün bunlar artık hiç yaşamayacağıma inandığım şeylerdi. “Yanına gelmemi ister misin? “ diye sordu bir sonra ki telefonda. Nefesim boğuldu. Konuşamadım. Yüreğim hasretini yaşadığı duyguya sımsıkı sarıldı ve sustu bir süre. Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Ama çok değil, bir gün sonra terminalde onu beklerken buldum kendimi. Otobüsten inen ikinci kişiydi. Onu görür görmez tanıdım. Ayaklarıma söz geçiremedim. Kaçmak istedim. Yapamadım. Ona doğru koşmak istedim. Yine yapamadım. Gözlerimi, ellerimi nereye saklayacağımı bilemedim. Hiç sevmediğim “Keşke”ler saldırdı cümlelerime. “Keşke gelmeseydim.” “Keşke gelmeseydi.” Bana bakmadan, bagajını almak için otobüsün arkasına dolanışını izledim. Arkasından bir iki adım attım. Vazgeçtim sonra. Zaman boyutuna hiç aklım ermez zaten. Saniyeler mi yıllar mı geçti bilmiyorum. Bana doğru gelişini izledim. Ellerimiz tokalaştı ve ben engel olamadığım bir çekimin etkisinde ona sarılıp yüzümü boynuna gömdüm. İşte yeniden doğuş buydu. Buydu hiç karşılaşmadığım bir tanıdık ile kavuşmanın gerçeği. Hayatın ta kendisi. O bu kenti terk edinceye kadar bir daha ellerimiz hiç ayrılmadı. Yüreğim yüreğine kenetlendiğinde hayatı artık onsuz yaşamayacağımı anlamıştım. Onunla olmak, nerde olursa olsun onu hissetmekti. Bedenler değildi kenetlenen, ruhumuzla , yüreğimizle birbirimizin olmuştuk. Konuşmak gerekmiyordu. Dokunmak yada göz göze olmak da gerekmiyordu onda yaşamak için. Birlikte geçen iki güne tüm yaşamı sığdırdık belki de. Bir daha onu göremeyeceğimi varsayarak yaşadım her saniyeyi. Mutluluk kişinin beklentileriyle ters orantılı gelişir. Bunu çoktan öğrenmiştim. Bu yüzden ummuyor, dahasını istemiyordum. İsteyip de kavuşamadıklarımın hayal kırıklığıyla baş edemeyeceğimi biliyordum en azından. Bu ilk birliktelik ışık hızıyla geçti desem yalan olmaz. Onu ilk kez görüyor olmama karşın hiçbir davranışı bana yabancı gelmiyordu. Sanki onu ben yazmıştım da o oynuyordu. Sıcaktı, yürekliydi, sevgi doluydu. Şefkatinde yeniden yeşeriyordu tüm çocuksuluğum, tüm sevincim ve unuttuklarım. Kendimi güvende hissediyordum. Bulutlarda değildim sadece güneşe tırmanıyordum onun yüreğine tutunup. Anlatılamaz ki. Yaşanır bunlar. Alabildiğine yaşıyordum anlatılamayanları. Parmağıma yüzüğü taktığında neye uğradığımı şaşırmıştım. Hiç karşı koymayı düşünmeden teslim olmuştum. Onu yolcu etmemi istediğinde içimdeki paniği gizleme gereği duymadan bunu yapamayacağımı söyledim. Hayatım boyunca ayrılıklar bana felaketleri hatırlattı hep. Ne yolcu etmeye, ne de yolcu edilmeye dayanamadım hiç. Buna bir çözüm bulduk kendiliğinden gelişiveren. Ve yola birlikte çıktık. Evet.. Garip ama gerçek. Aynı otobüse,yanyana koltuklara oturup ilk yolculuğumuzu yaptık. Böylesi kolay oldu. Otobüsten indikten sonra ayrıldık. Ne o beni yolcu etti ne ben onu. Şimdi düşünüyorum da. Ne kadar birdenbire oldu her şey. Ve ben sevgi ötesi bir duyguyu nasıl da doruklarda yaşadım. Evime döndüğümde yalnızlığın pılısını pırtısını toplayıp arkasına bakmadan kaçtığını gördüm. Çok ama çok güzel günler başladı. Her gece telefon telleri bizim sevgimize köprü kuruyordu. Ben ondan uzakta olmaya alıştırmak istiyorken kendimi o yeni bir sürpriz atağı yapıp birkaç gün sonra yine geldi yanıma. İkinci birlikteliğimiz ilkinden çok daha paylaşım doluydu. Birbirimizi tanımakla değil bizim dışımızdakileri paylaşmakla yaşadık zamanı. Çocuklarımı tanıdı. Onları sarmaladı sevgisi ile. Hep birlikte gezdik. Hep birlikte oyunlar oynayıp şarkılar söyledik. Artık hayatımın her noktasında vardı O. Gördüğüm her şeyde, dolaştığım her yerde, hatta dinlediğim her şarkıda. Artık şiirlerini benim için yazdığını biliyordum. Artık onun da beni her hücresinde taşıdığını ve benimle bütünleştiğini biliyordum. Her sevgide ille de bir acı yaşanır. Her aşkta bir karabasan vardır. Vazgeçilmez bir kuraldır sanki bu. Hiçbir efsane sonu güzel biten bir aşkı anlatmamıştır zaten. Kavuşmak, aşkı yok eden bir kavram olmalı. Belki bendeki aşkın efsaneleşmesi gerekiyordu. Kadere inanır mısınız bilmem ama ben yaşananların pek de benim elimde olmadığının bilincindeyim. İki insanın bedenlerinin zaman zaman bir araya gelmesi mümkün ama aynı hayatı yaşamaları için hep engellerle savaşmaları gerekiyor. Ve bu engeller hep üçüncü kişiler tarafından salt kendi bencilliklerini tatmin etmek adına oluşturuluyor. Bizim için de öyle idi. Yalnızlığın pençesinde yaralanmış iki insandık. İkimizde eşlerimizden ayrılmıştık. Biz bizi sevdik. Yalnızlığımıza çare olduk. Yıllarca boşlukta tutunacak güçlü bir el aramış ve sonunda yalnızca ellerimizi değil yüreklerimizi kavramıştık sımsıkı. Ama dünyaları ayrı yaşamak ve hasrete yenikliği kabullenmek vardı. Hangisi daha iyiydi bilmiyorum. Her telefonda kavuşmanın heyecanında soluklanmak mı, her telefonu kapatışta ayrılığın onulmaz yarasını kanatmak mı defalarca. Ben yapamadım. Diyorum ya ayrılık bir felaketti benim için. Deprem gibi, kasırga gibi , sel gibi.. Yakıp yıkan, öldüren yok eden bir felaket. Dayanamadım. Sustum ilelebet sevgiye. Bir daha ,bir daha,kerelerce ve sonsuza kadar yaşamayı göze alamadığım ayrılığı bir kerede tüm şiddetiyle yaşayıp bitirmeyi istedim. Kolay olmadı. Çok ama çok zor oldu. Çok zor oluyor. Ne ellerini, ne kokusunu , ne gülümseyişini unutabiliyorum. Kim unutabilmiş ki.. Bildiklerim arasında en acısı artık yeniden başlayacak zamanım olmadığı. En güzeli de aşkı gerçek anlamda yaşadığım. Belki de bir çoğunuzun tanıma fırsatını yakalamadığı bir muhteşem duygu. Bitmedi benim için. Yalnızca efsaneleşti . Türkülerde büyüdü aşkım. Onun sesinde saba makamına dönüştü.Tüm ezgiler ve şiirlerde biz varız artık. Tüm öyküler ve senaryolar bizim için yazılıp bizim için oynanıyor. Hala içimde çırılçıplak yankılanıyor sesi, nefesi. Kavuşmanın imkansızlığını çürütmek zamanın işi. Kendimi sundum hayata. Sunacak başka hiçbir şeyim yok. Yetmedim. Yetemedim. Ne ölmeye ne yaşamaya. Ne gerek. Neye yarar anlamak ya da dinlemek. Herkes kendince haklı. Ayrılıklardan sonra insanların seyahat ettiklerini biliyorum. Sanki bir tür ilaçtır bu. Ben de bir yerlere gitmeliydim. İlk trene attım kendimi bu sabah. Beni onun yaşadığı yere götürdüğünü bilerek.Yemekli vagonun masalarından birindeyim şimdi. Bir elimde sigara, ötekinde yarısı bir dikişte bitirilmiş rakı bardağı. Önümde belki de yolculuk boyunca hiç okunmayacak bir kitabın 20. sayfası açık duruyor. Gözlerim pencereden dışarıda. Ağaçların, akarsuların renklendirdiği tabloda geziniyorum. Ama bakışlarım yüreğimde ki kara boşluğa takılı. Yandaki masada bir orta yaşlı adam dikmiş gözlerini beni okumaya çalışıyor. Önümdeki masada bir başkası kaçamak bakışlarını gezdiriyor üzerimde. Gel desem hemen gelir biliyorum. Bense sevdiğimin yüreğine oturmuş zamana meydan okuyor ve ölüme yaklaşan yıllarıma sevgiden taçlar örüyorum. İçim yanıyor. Parça parça, lime limeyim. Yine başlara sardı yaşam beni. Yine çırılçıplak sevdalarda.. yine yapayalnızım. Ve artık hiç ağlamıyorum. |