KORKU

İnsanlar fırsatları değil, 
fırsatlar insanları yaratır.
Ovidius


            Bulunduğu odada, ansızın kendini belli eden inanılmaz bir sessizlik ve korkutucu bir ıssızlık hissettiğinde, başını kitabından, birilerinin dikkatini çekmekten ürkercesine, yavaşça kaldırdı. Çok yakınında,hemen saçlarının arasında bir soluğun varlığını duyar gibiydi.Arkasını döndü aniden. Kimse yoktu. Oda kapısının arkasında, karanlığın görünmezliğinde birşeyler olmalıydı. Tüm bedeni kasıldı. Hiçbir yere dokunmamayı başarabilecekmiş gibi divana uzatmış olduğu ayağını yere indirip terliklerini giyindi. Sadece kendi kalp atışlarının delice çarpan sesini, kendi soluğundan önce duyuyordu. Görünmez bir zincire bağlanmış gibi hareket yeteneğini de yitirmişti.Üstelik korkuya öylesine kıskıvrak yakalanmıştı ki bilinci de tutsaktı adeta. Ayağa kalktı.. Hala saçlarının arasındaydı sahipsiz soluk. Arkasındaki duvara yaslanarak destek almak istedi ama sehpanın kenarına çarpıp üzerindekilerin yankılanan bir gürültü ile yerlere dağılmasına sebep oldu. Bu ara, o anda tek ışık kaynağı olan başucu lambası da yere düşüp sönmüştü. Saçlarının ucundan tüm parmaklarına yayılan uyuşma ile karışık güç yitimi ayakta durmasına engel oluyordu ki.. birden, damarlarına bir başka dürtü şırınga edilmişçesine direnişe geçti.. Koşarak koridora çıktı. Elektrik düğmesini el yordamıyla biraz uğraşarak ta olsa bulup ışığı yaktı..Yok..kimse yoktu..Ellerini saçlarına götürdü.Bu soluğun maddesel  yanına elleriyle dokunmak istedi ama nafile. Saç tellerinin titreyişinden başka hiçbir şey bulamadı..Koşarak evin bütün odalarının ışıklarını yaktı..Banyoya tuvalete varıncaya kadar dolaştı her yeri.. 
Yanıldığı kesindi.. boşuna korkmuştu. Mutfağa geçti. Buzdolabının kulpunu kavrayamayacak kadar çok titriyordu her yanı.Tam o sırada çalan telefon zili tek,tek her hücresinin içinde yankı yapıp büyüdü büyüdü.Panik içinde atılıp açtı telefonu.Ama konuşamadı ilk anda. Çünkü ses telleri de ona karşı geliyor bir türlü devreye girmiyordu.Nihayet kendisine ait olmayan tuhaf,metalik bir sesle 

            -“Alo” diyebildi.. 

            İfadesinde ki sevecenliğin ,çabucak filizlenip yeşeren bir sarmaşık gibi yüreğini sarmaladığı bir ses;

            -“Ben Salih,Orhan Bey’le konuşabilir miyim?” diyordu..  

             “Burada öyle biri yok” derken gözüne ilişen duvar saatinin gecenin iki buçuğunu gösterdiğinin farkına vardı kadın. 

            Ses;
             “Özür dilerim.1223039” değil mi?

            -“Evet” dedi kadın ,ama sevecen sesin telefonu kapatmasını istemiyordu .Onu oyalasaydı.. Biraz daha konuşsalardı ne iyi olacaktı..

            -“Tekrar özür dilerim.Numarayı yanlış kaydetmiş olmalıyım.”dedi ve hemen arkasından telefonu kapatmak yerine 

             “Siz iyi misiniz?” diye sordu ses,sanki korkunun görüntüsünü almış gibi. 

            -“Hayır.Haayır” dedi kadın telaşla.Sesindeki korkuyu frenlemeden ” Hiç iyi değilim.. Lütfen bir süre daha benimle konuşur musunuz?”

            -“Tamam telaşlanmayın.Çok korktuğunuzu anlayabiliyorum. Gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için kendimi nasıl affettireceğimi de bilemiyorum”

            -“Korkumun nedeni siz değilsiniz.İzahını yapamadığım çok tuhaf şeyler oldu evin içinde.”

            -“Anlatırsanız belki rahatlarsınız. Dinlemeye hazırım.”

            Kadın gecenin bu saatinde ahizeden gelen ve daha önce hiç tanımadığı sesin sahibini umursamıyordu bile. İşi var mıydı? Aradığı kişi ile acil bir görüşme yapması gerekiyor muydu? Yada Kim di o? Adı neydi?.... Sadece soluk almadan konuşuyordu. Anlattı tek, tek, saçında hissettiği nefesin başlattığı korkuyu. Hatta yabancı sesin kendisini alaya alacağı,korkusu ile dalga geçeceği ihtimaline bile aldırmıyordu, ki başka zaman olsa kadınca zaaflarını, hele de yabancı bir erkeğe asla anlatmazdı...Soluk soluğa idi konuşmasını bitirdiğinde.. Korkunun bedenini,buza yatmışçasına, iç organlarına varıncaya kadar yaktığını hissediyordu. .

            Sustu.Ses bekledi karşıdan ama telefon kapanmış gibiydi. 
Panik içinde  “Orada mısınız?.Ne olur gitmeyin” dedi yakararak..

             “-Buradayım, endişelenmeyin” diyen sevecen ses yine yüreğini sarmaladı..”Gerçekten çok tuhaf .Eğer beni yanlış anlamayacağınıza söz verirseniz size bir şey soracağım.”

             “-Yanlış anlamayacağım. Söz..”

             “-Kullandığınız parfümün adı Timeless mi?”

             “-Evet, ama bunu nereden biliyorsunuz? Allah aşkına siz kimsiniz?”

             “-Sabrederseniz anlatacağım” dedi adam.. “Ama lütfen artık korkmayın. Sizi temin ederim ki korkacak bir şey yok. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama telefona sarılıp Orhan’ı aramamın nedeni buydu.Ama cidden inanılmaz bir şey ki Orhan’ın bana verdiği telefon size aitmiş.”

            “Sizi hiç anlamıyorum. Orhan dediğiniz kişiyi  aramanızın nedeni neydi ?”

             “Orhan’la  Antalya’da verdiğim seminerde tanıştık. O nişanlısını görmek için Ankara’ya uğrayıp sonra İstanbul’a geçecekmiş. Hazır ben buraya kendi arabamla geliyorken bana eşlik etmesini istedim.Sonra da onu verdiği adrese bırakıp yaklaşık yarım saat önce eve ulaştım. İçeri girdiğimde yoğun bir parfüm kokusu karşıladı beni. Ve nereye gitsem koku adeta benimle geldi.Bilincim inatçı bir ısrarla parfümün kaynağını aramam için baskı kurdu inanın. Mantığımla bağdaşmasa da Orhan’ın nişanlısına hediye etmek için  “Timeless” almış olabileceğini,arabadayken kokunun dökülerek üzerime sindiğini varsayıp, ona sormak üzere telefonu çevirdim. Tuhaf olan başka bir şey var ki.. Nişanlısına ait olan numarayı kendi kartının arkasına Orhan’ın kendisi yazdı. Ben yazmış olsam hata yapmam doğal olurdu. İnanır mısınız hala aynı kokuyu duyuyorum”

            Saçlarında, bedensiz soluğu çok daha güçlü hissetmeye başladı kadın. Damarlarında artık kanın dolaşmadığını, hücrelerini kah kaynayan,kah donan bir başka varlığın işgal ettiğini,beyin kıvrımlarının dağılarak bilincini elinden aldığını ve korkunun çığlıklara karıştığını anlatamayacak kadar tükenip yığılmıştı yere. 

             “Alo..Alo..Orada mısınız?. Bana adınızı söyler misiniz.? 

            Lütfen cevap verin. İnanın korkmanıza gerek yok. İkimizde tehlikede değiliz. Bunu hissedebiliyorum..” Gitgide yükselen ama yatıştırıcı ifadesini yitirmeyen ses, elinden kayıp yanı başına düşen ahizede boğulup kalacakken, toparladı kendini kadın.

             “Adım Nalan” diyebildi yine kendisinin olmayan o tuhaf metalik sesle.”Ben çok korkuyorum.Yalnız kalmak istemiyorum.”

             “Adresi verirseniz hemen gelebilirim.” 

            Kadın korkunun tonlarca ağırlığı altında yorumsuz, sorgusuz adresi dikte etti.

             “Beş dakika sonra oradayım. Ben sadece üç blok aşağıda oturuyorum Nalan Hanım . Şaşırtıcı..çok şaşırtıcı” 

***

            Kapı çalındığında Nalan hala elinde ahizeyle telefonun asılı olduğu duvarın dibinde, yere çökmüş haldeydi.Zilin sesi,bir çırpıda, bilincinin eski korkudan, yeni bir korku dalgasına savrulmasına neden oldu. Sonunda sormak gelmişti aklına.. “Kim bu Salih?”  Kapının ardında kendisini bekleyen şey sahipsiz soluktan daha mı az tehlikeli idi sanki.. Gecenin karanlıktan aydınlığa dönmeye niyeti olmadığı bir saat.. Sabahın dördü.. Ve kendisine sadece bir kapı kalınlığı kadar uzakta kapının açılmasını bekleyen bir yabancı.“Ne yaptın be Kızım Nalan..” diye söylendi kendine.. Hızla kalkıp kapıya ulaştı ama kapının önünde ansızın durdu. Kararsız ve şaşkın yürek çırpınışlarını kovalamak istercesine elleriyle düzelttiği, uzun dalgalı saçlarını savurdu arkaya doğru.Evin içinde ki görünmez varlık ile kapının ardındaki yabancı varlık arasında bilardo topu gibi gidip geldi korkular.Görünmeze duyduğu korku ağır başmış olmalı ki..ani bir hareketle kapıyı açtı.. Karşısında duran, merdiven lambasının loş ışığıyla yarı aydınlanmış yüzdeki gülümseme o kadar güven vericiydi ki.. 

            İlk konuşan Salih oldu.”Artık korkmana gerek yok. Bak yanındayım” diyordu dupduru sesiyle.

            Nalan derin bir soluk alıp onu buyur eden bir edayla geri çekildi.Selamlaşma faslından sonra,  sanki yıllarca birlikte ders dinlediği sıra arkadaşıymış gibi, elinden tuttu  saçlarında ki soluğun ve mutfağa sürükledi.. Hiç yabancı değillerdi şimdi. 

             “Teşekkür ederim” dedi Nalan..”Çok teşekkür ederim.” Saatler sonra ilk kez rahat bir soluk aldı yüreğim. Gelmeseydin ne yapardım bilmiyorum inan.” Bunca olayın ardından soğuk bir şey içme ihtiyacı duyup buzdolabına uzandığında “ Ne içersin?” diye sordu kendisini adım,adım  takip eden gülen gözlü adama...

             “Biliyor musun çok güzelmişsin sen..” dedi Salih cevap yerine..Nalan kızarıverdi. Ama o kadar büyük bir rahatlama hissediyordu ki ruhunda, başka zaman onu rahatsız edebilecek kur niteliğindeki bu yaklaşıma gülerek karşılık verdi. 

            -“Dur,şimdi. Önce sorumu yanıtla. Sonra kur yaparsın..” 

            -“Hatta” dedi Salih “İstersen önce evin diğer ışıklarını söndürelim “ 

            Nalan ancak o zaman fark etti evde kapalı tek lamba olmadığını .Kahkahalarla gülmeye başladılar saatlerdir yaşadıkları gerilime inat.

            Lambalar söndürüldü.. Meyve sularını ellerine alıp salona geçtiler.

            -“Eeee anlat bakalım Nalan kimsin sen?.Benim evimde gecenin ikisinde ne işin vardı?” 

            -“Aaa..Söylediğin şeye bak. Asıl senin benim saçlarımda ne işin vardı”

            -“Rastlantının matematiği diye bir şey vardır bilir misin?”

            -“Kaderin en kestirme yoldan tanımıdır bu.”

            -“İnanır mısın kadere”

            -“Kesinlikle evet. Ben bu toplumda yaşayan bir çok insan gibi “Kader” sözcüğü ile büyüdüm.”Ancak başkaları bunu söylüyorsa doğrudur” bilinciyle yaklaşmadım bu karmaşık kavrama. Okuduklarım, gözlemlerim ve hissettiklerim, mantığımı kadere inanmam gerektiği konusunda ikna etti. Kuantum ile ilgilendin mi hiç.” 

            -“Hayır ilgilenmedim. Pozitif bilimlere kafam basmaz. Hukukçuyum ben. Sen ilgileniyorsun anlaşılan.”

            -“İlgilenmek yetmiyor ki. Bir de anlayabilsem..”

            -“Anladıklarını anlat..”

            Ben insanın, mekanik fizik ile tanımlanabilen maddesel  varlığının çok daha ötesinde,varoluşunun asıl anlamını, kendisini oluşturan enerjinin yani ruhun bilimsel tanımını arıyorum. Ki kuantum fizik bunu açıklıyor olmalı. Gel gelelim benim enerjim anlamaya yetmiyor. Bilincin ya da enerjinin doğru kullanmamız halinde, bizi duyu organlarıyla sınırlayıp içine hapseden bedenden soyutlayabileceğine inanıyorum. Ve nasıl yapacağımızı bilirsek bunun sıradan bir güç olduğunu sanıyorum. Yani her insanın madde ötesine geçebilecek özelliklere sahip olduğundan eminim. En küçük maddesel parça olarak bildiğimiz atomdan sonra, KUANTUM Fizik çok daha küçük boyuttaki (belki de boyutsuz) maddeyi keşfetti. Bu da ışığın,sesin,insan bilincinin,duygunun da  madde olduğunu ortaya koyuyor olmalı.Fotonların kimi zaman dalga kimi zaman parçacık özelliği taşıdığı ve ne zaman, hangi kimliğe bürüneceği henüz bilinemediğinden incelemeler yavaş gelişiyormuş. Cihazlar ise gözlem için yetersiz kalıyormuş.Ama Schrödinger’in kedisi örneği bile çok karmaşık.Yine de kaderin izahını tek başına Kuantum fizik ile yapmak mümkün değil.Ancak beden ile ruhun kesinlikle birbirlerine bağlı ama birbirlerinden farklı fiziksel yapıda olduğunu ve bilincin bedene hakim olabilecek şekilde sınırsız bir güç olduğunu anlatıyorsa(ki benim anladığım bu),kuantum fizik kaderi anlamak için sadece bir başlangıç bence.

            -“Vay vay vay..”dedi Salih. “Neler de biliyormuş.”

            Güldü Nalan şımarık bir ifadeyle ve devam etti.

            -“Ama daha basite indirgeyip sana muktedirsen değiştirirsin desem ve benim bugüne dek hiçbir şeyi salt kendi bilincimle değiştiremediğimi söylesem..?”

            -“Kader konusunda alabileceğim en güzel cevaptı derim.Peki neleri değiştirmek istersin?” 

            -“Sana doğru değilmiş gibi gelebilir ama hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum. Lise çağlarımda annemle babamın daha sosyal insanlar olmalarını istemişimdir. Daha büyük bir kentte yaşayabilmeyi,plaja gidebilmeyi,Ticaret Kulübünün hafta sonu yemeklerine katılıp dans edebilmeyi, ata binmeyi istemişimdir.

            Tıp Fakültesini kazandığım halde Erzurum’a gitmemi istemedikleri için bana hiç uygun olmayan bir branşta okumaya mecbur olduğum zaman kaderi değiştirmeye muktedir olmadığımı anladım.O gün bu gündür sahip olduklarımı sevmeyi öğretmeye çalışıyorum kendime. Sanırım başarıyorum da. Mesela bu kadar minyon olmayı hayli dert ediyordum kendime.Şimdi ise bir yığın avantajı olduğunu görüp sever oldum boyumu.”

            -“İyi ki değiştirmeye gücün yetmemiş. Doğrusu yanında kısa kalmak istemezdim.”

            Nalan kapıda ilk gördüğünde çok uzun boyluymuş gibi algıladığı insanın aslında en fazla kendisinden topu, topu 10 santim daha uzun olduğunu fark etti.

            -“Boyun kaç ki?” diye sordu

            -“1.70 Ya senin?”

            -“1,61”

            -“Daha uzun görünüyorsun ama..”

            Nalan konuşmanın arasında boşalan bardakları toplarken              “Sen de” dedi..Saat bayağı ilerlemiş gün ağarmaya başlamıştı bile.. Açıktan midesine giren spazm canını yaktı.

             “Ben çok acıktım. Tost hazırlarsam yer misin?” 

            -“Hayır demem. Doğrusu ben de acıktım.”

            Nalan çayı ocağa koyup tostları özenle hazırlarken olanların bilincine varmaya çalışıyordu. Korkularından eser kalmamış, serinkanlı Nalan’a yeniden kavuşmuştu.İlk kez kaderi o kavramın taa içinde bu denli apaçık yaşıyordu..Şu an yaşanan şey koku ve nefesin buluşması değildi sadece.Bir gelecek yazılıyordu..yada yazılmış bir geleceği oynamak üzere bir araya getirilmişlerdi.

            Kahvaltılıkları ve çayı tepsilere yerleştirip salona döndüğünde Salih’i oturduğu koltukta kıvrılmış, uyur buldu. Gece saat ikide eve ulaştığını söylemişti. Hayli uzun bir yolu direksiyon başında geçirmiş olduğunu hatırladı. Elinde tepsilerle salon kapısında durdu bir süre. Onu uyandırıp uyandırmamakta tereddüt etti. Uykunun Salih için daha büyük bir ihtiyaç olduğuna çabucak karar verip ayaklarının ucuna basarak geri döndü. Tepsileri mutfağa bıraktı. Koşarak odadan aldığı battaniyeyi usulca üzerine örttü Salih’in. Onu uyandırmamayı başarmıştı. Yavaş yavaş, mutfağı aydınlatmaya başlayan yeni günle birlikte yeniden doğmuşçasına canlı ve neşeliydi.

            Günlerden Pazar oluşu büyük bir avantajdı. Doğrusu böyle korkulu bir geceden sonra iş hayatına adapte olmak kolay olmazdı.Hazırladığı tostu iştahla yemeğe koyuldu.Yemeklerini tek başına yemekten hiç hoşlanmazdı. Kitaplar...Kendisine kayıtsız şartsız istediği her an dost olan kitaplar yine imdadına yetişti. ”Kuantum benlik” ve“Schrödinger’in kedisi”.  Bir türlü anlamadığı halde inatla anlamaya uğraşıp okuyordu Danah Zahor’u. 

            Schrödinger kalın ve içerisinin görünmesini imkansızlaştıran duvarlardan oluşmuş içinde canlı kedinin bulunduğu bir kutu ile özel bir düzenek hazırlar.Ne zaman parçacık ne zaman dalga halinde olacağı bilinemeyen kuantumu hatırlatan bir çalışma sistemi vardır bu düzeneğin. Sistemdeki radyoaktif madde sistem çalıştığı sürece %50 olasılık ile yukarı yada aşağı doğru hareket edecek, yukarı çıkacak olursa zehiri kedinin tabağına bırakacak ve yemeği yiyen kedi ölecek, aşağı inerse kedi zehirli olamayan yemeği yiyip yaşayacaktır.

            Ancak düzenek o şekilde hazırlanmıştır ki..Kutu açılıp bakılmadığı sürece kedinin ölüp ölmediği bilinmeyecektir.

            Bu deneyi Schrödinger neyi kanıtlamak için yaptı.Belli bir düzen içinde hareket etmeyen enerjinin kediye ne zaman ne yapacağının bilinmediğini mi? Yoksa kediyi görmedikleri sürece ona ne olduğu hakkında sadece varsayımlar yürütülebileceği mi? Öyle bile olsa bu deneyin somut  sonucu  “Dünya olasılıklar üzerine kuruludur” gibi bir şey olacaktı ki.Bunun için bu deneye ne gerek vardı. Konunun devamını okuyunca anladı Nalan Schrödinger’in ne demek istediğini..

        Gerçek biz ona baktığımız zaman oluşur.

            Yani kedinin ölüp ölmediği sadece onu görmekle bilinebilir. Ancak görürsen ölmüş ya da yaşıyor dersin.Kutu açılıp bakılmadan kedinin o sistem içinde ölüp ölmediği asla bilinemeyecektir.Hani kedi ömrünü tamamlayıp ölse de.. ölüm nedeni araştırılmazsa anlaşılamayacaktır. 

             “Evet ya.. Gerçek bizim onu algıladığımız şekildedir.Onu algılıyorsak o vardır.”dedi içinden.Algılamadıklarımızı yok sayarken düştüğümüz hatanın açıklaması bu olmalıydı. “Duyu organlarımla algılamadıklarım yoktur” derken en büyük hatayı yapıyoruz.Yani görmüyor,duymuyor,koku almıyorsam, hissetmiyor yada tadamıyorsam YOK tur..

            Mesela ben ses yalıtımı olan bir odada bulunuyorsam ve dışarısı zifiri karanlıksa dışarıda yürüyen insan için var olan yağmur,görmediğim,işitmediğim ve hissetmediğim için bana göre yoktur. Renk körü sadece diğer insanlar var diyor diye renklerin var olduğunu bilir. Ama rengi tanımaz. Yani ona birisi renk sözcüğünü hiç söylemese onun için renkler VAR olmayacaklar.

            Oysa biliyoruz ki insan algılarıyla sanıldığından da küçük bir dünyaya kilitlidir.

            Herkes bilir bunu. Belli bir mesafeden uzağı ya da yakını göremeyiz.Ses algılarımız da aynı şekilde sınırlandırılmıştır. Kısacası bizim asla bilincine varmadığımız,varlığından hiç haberdar olmadığımız şeylere YOK deyip geçmemiz ne derece doğru. Aslında YOK diye bir kavram YOK.. 

             “İşte bu!” dedi Nalan kendi duyabileceği sesle “işte bu..” YOK diye bir şey YOK.. Kuantum bana bunu anlatmaya çalışıyor olmalı..Aslında Kedi yok.. Yaşayan kedi de yok.. Ölen kedi de.Var olan, insanın kendi bildiği,kendi hissettiği şey. Asıl var olan enerji,duygu, bilinç,akıl.. Eğer bilinç kontrol altına alınır ve yönlendirilirse madde ve buna bağlı olarak beden de yok olur.Sınırlar kalkar.

            Ve de saçında hissettiği soluk ile Salih’in kokusunu duyduğu parfüm..İşte algılananın gerçekliği..İşte dün gecenin tanımı.. Maddenin sınırlarının kalktığı ve duygunun madde ötesine geçtiği nokta.

            Heyecanla salona yöneldi.Uyuyor olsa uyandırabilir miydi bilinmez ama, neyse ki uyanmış ve nerede olduğunun bilincine varmaya çalışıyordu Salih.Göz göze geldiler.Sıcacık gülümsemeler buluştu gözlerde. 

            -“Günaydın..”

            -“Günaydın.Uyuya kalmışım.Saat kaç?.”

            -“Dokuza geliyor.” 

            -“Sen uyumadın mı hiç?”

            -“I-ıh uyumadım.Ama dün gece olanları çözdüm.”

            -“Nasıl yani?”

            -“Ben sana çayını hazırlarken sen istersen elini yüzünü yıkayıp rahatla.Kahvaltıda konuşuruz.”

            -“Derdimi,demeden anlaman ne hoş..” 

            -“Leb demeden leblebi.. yani” diyerek güldü Nalan çocuksu bir tavırla.”Ben anlarım..”

            Kahvaltı sofrasında anlattı Nalan okuduklarından anladığını ve olanlara dair yürüttüğü mantığı.Salih hayli zeki, araştırmacı ruhlu,kimi zaman çok ciddi olabilen ama çocuksuluğunu yitirmemiş bir kadınla karşı karşıya olduğunun iyice farkındaydı artık.Yaptığı yorumlar yabana atılacak gibi değildi.

            -“Bak şimdi ben de merak ettim şu kuantum fiziğini”deyip ekledi.“Sen çalışıyor musun Nalan?” 

            -“Sahi,biz tanışsak ya artık. Ben Nalan Özkentli.İletişim Bilimlerinde Yrd. Doçentim..

            -“Geçen yıl kaybettiğimiz Rahmetli Gültekin Özkentli..?” 

            -“Eşimdi..” dedi Nalan. Tanıyor muydun onu?

            -“Nasıl tanımam bizim Üniversitenin Personel Daire başkanıydı. Onun ölümü ile benim eşimden boşandığım gün aynı tarihtir.”

            Bizim üniversite seminer hukukçu Salih. Tüm parçalar hızla birleşti ve Nalan şaşkınlığını gizleme gereği duymadan; 

            -“Nasılda anlamadım. Siz ünlü Hukuk Profesörü Salih Kalkancı olmalısınız.”derken, saygının getirdiği telaşla sizli bizli konuştuğunun farkına bile varmadı.

            Salih yüksek sesle güldü. 
            -“Bana sen demekten vazgeçeceksen Profesörlüğü hemen geri verebilirim Güzel Bayan” dedi kahkahalar arasında.

            Saatler nasıl da çabuk geçmişti.

            Salih gitmesi gerektiğini ama en kısa zamanda kendisini arayacağını söyleyerek vedalaştı.

            Nalan,eşinin ölümünden bu yana asla bitmeyecekmiş gibi gelen yalnızlık kıskacından ilk kez bugün kurtulmuş,yeniden doğmuştu sanki..Ve “Hoş geldin hayatıma Sevgili Profesörüm” diye dans ederek mutfağı toplamaya koyuldu.