KAZA (ÖYKÜ)


 

            Aylardan Mart. Zemheri kış derler ya, işte Doğu Anadolu illeri böyle bir kışın ortasına gömülmüş, sessiz ve kasvetli buzdan kentlere dönüşmüşlerdi. Uçak Erzurum havaalanına indiğinde saat 16.00 dı. Eleşkirt’e giden son yolcu otobüsü de kalkmıştı. Yolcuları taşıyan servis otogar da durduğunda pek te ne yapacağımı bilmez bir halde indim. Tahmin ettiğim gibi beni Eleşkirt’e götürecek bir araç bulmak imkansızdı. Daha önceleri Gaziantep’ten daha doğuya gitmemiştim hiç. 

            Ne insanını, ne doğasını tanımıyordum. Sadece televizyon ekranlarında izlediklerimden biliyordum doğuyu. Meğer ne kadar değişik ve aslında ne kadar güzelmiş doğu illeri. 

            Kış aylarında hava çabucak kararıyordu. Ben otogarda çaresizlikten ne yapacağımı bilemezken kış karası gece de çöktü Erzurum’a. Yol yordam bilmiyordum.  İçimde giderek büyüyen öfke cabası. Beni buraya, bu gece vakti dillerini bile zor anladığım ve tümü erkek olan insanların arasına getirip çarpanın kader olduğunu ve bu çaresizliğe boyun eğmenin kaçınılmazlığını kabullenip çay ocağında bir masaya çöktüm.  Bir çay, bir sigara ve derin bir soluktan sonra Eleşkirt’e telefon edip iş ortağım Mehmet’e durumumu anlattım. 

            Doğu’nun insanı harbidir,  merttir. Mehmet hiç düşünmeden ”Bekle beni Abla. Gelip seni alacağım” dedi Normal zamanlarda yaklaşık 2,5 saat süren yol bu havada 4 saat sürerdi. Ona bir şey söyleme fırsatı bırakmadan da telefonu kapadı. Belli ki hemen arabasına atlayıp yola çıkacaktı. 

            Erzurum otogarı benim sığınağım oldu o gece. Çay ocağının komileri ile dost olacaktık neredeyse. Benim üzerimde biraz terörist tarzlı bir kaban vardı. Saç baş darmadağın olmuş, yorgunluktan perişan bakan bir kadının saatlerce otogarda oturması hayra alamet değildi ki, çevredekiler polis memurlarına KUŞKULU bir yolcuyu ihbar etmişlerdi. Polis Memurları ağır ağır yaklaştılar yanıma.

            Nefesim kesildi onları görünce. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Deseler ki “İfade vermek için sizi karakola götüreceğiz..” Aman Allah’ım ne yapardım bu yaban ellerde. 

            Kimlik sordular. Bagaj kontrolü yaptılar ve “Biz sizin güvenliğiniz için buradayız.” deyip zarifçe ayrıldılar ama benim dizlerim dakikalarca titredi durdu. Buralarda “Kadın başıma “ olmak değil sadece, tüm dünyada  “Bir başıma” olmak ağır geldi o zaman bana.  Duygularımı anlatmak o kadar zor ki.. Parça parça, leke leke idi bilincim. Ne isyan, ne korku, ne umut değil.. Felç olmuş duygulardı bunlar. Ne işim vardı buralarda. Daha 3 ay önce ben, yirmi yıldır büyütüp güzelleştirdiğim sıcak yuvamda, sözüm ona  delice sevdiğim kocamın ve çocuklarımın arasında hayatı bildiğim doğrularla hayli mutlu yaşıyordum ya. 

            Kocam bir gece tuhaf nedenler öne sürerek benden ayrılmak istediğini söyledi ve gitti. Yorumu yoktu onun bu davranışının. Ne de benim girdiğim şokun bir çaresi.

            Aylarca kendime gelemedim. Oysa direnmem ve çareler aramam gerekiyordu.  Bir gelir kaynağı bulmak zorundaydım. Çünkü çocuklarım benimle birlikte yaşamayı seçtiler. Beş parasız ve yapayalnızken bile onların sorumluluklarını taşıyacak güce sahip olmaktan başka hiçbir seçeneğim yoktu. 

            Eczacıyım ben. Devlet Memurluğundan istifa edip bir şirket kurmuştum. 2 yıl o şirketi adam edeceğim diye kıyasıya çalıştım. Tam düzene girdi diye düşünürken yıkılanların arkasından mıhlanıp kalışımla birlikte şirket de hızla çöktü. Sadece parasızlık değildi ki beni korkutan. Borçlarım vardı bir yığın. Kısacası Doğu İllerinde herhangi birinde Mesul Müdürlük yapmaktan başka hiçbir çıkar yolum yoktu.  Mehmet’le de böyle tanıştık zaten.  Bürokratik işlemlerin yürütülmesi sırasında sık sık Eleşkirt’e yolumun düşeceği daha ilk  günlerde belli olmuştu. 

            Çay ocağında önümdeki dergilerin en küçük puntolarına kadar okumuştum. Zaman geçmek bilmiyor, beni buralara koyup, bir başıma bırakan nedenlerin, bir film gibi bilincimin önünden geçişleri de bir türlü dinmiyordu. Saat 20.10 u gösterdiğinde Mehmet geldi. Dışarıda felaket bir tipi vardı. Daha şehir içindeki yollarda bile araba kayıyordu. Mehmet gelirken yolların iyi olduğunu söylediğinde içim rahatladı. Zaten tarifsiz bir boyun eğiş vardı o gece bende.  Başımı giyotinin altına  dayamış, kayıtsız, korkusuz boynumun vurulmasını bekliyor gibiydim. Aslında kocamın evi terk ettiği geceden sonra ben hep böyleydim. 

            Sonunda Eleşkirt’e doğru yola koyulduk. Tipi azalmak yerine artıyordu. Yirmi km. sonra bir kaza yüzünden kapanan yolda konvoya takılıp beklemeye koyulduk. Konvoyun hareket etmesini beklerken Mehmet uyuyakaldı. İçimdeki sıkıntı büyüdükçe büyüyordu. Direksiyona ben geçemezdim çünkü bu yollarda deneyimim hiç yoktu. Arabayı bir kenara çekemezdik . Çünkü kenar yoktu. Yoğun bir trafik ve daracık bir yol..  Konvoy hareket ettiğinde Mehmet’i ürkütmeden uyandırmaya çalıştım. Uyandı ama eminim ki nerede olduğunun farkında bile değildi. Hemen vites büyütüp hızlandı. Ve elbette arabanın hakimiyetini kaybetti. Sağa doğru savruldu araba. Ben “Mehmet ayağını çek” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Ne gaza, ne de frene basmaması gerektiğini biliyordum ama elimden onu uyarmaktan başka hiç birşey gelmezdi. Mehmet direksiyonu yine hızla sola kırdı. Buzlu yolda hiçbir eylem bu kadar sert yapılmaz ki..  Ağır çekim hareket etmesi gerekirken kapıldığı panik yüzünden tamamen bilinç dışı davranıyordu. Ve araba ters şeride geçti... Yönü ters döndü.. Havalandık ve gök gürültüsü benzeri anormal sesler arasında tepe taklak saplandık karlı tarlaya..  Bilincimi hiç kaybetmedim. Hatta korkmadım bile. Boyun eğiş dedim ya. Hipnotize edilmişim gibi bir bananecilik vardı bende. 

            Ben, kemerin ucunda baş aşağı  asılı duruyor ve araba ile aramdaki konumu bir türlü kestiremiyorken, ön panel, torpido gözü, kapı, pencere ne tarafta bilemiyorken bile o zifiri karanlıkta “Kaza ise kaza. Bir de bunu görmüş oldum” diyordum kendi kendime. Mehmet’ e birkaç defa seslenip ses alamayınca, bağırarak “Mehmet iyi misin? “ diye sertçe sordum. Şokta olduğunu anladığım bir sesle “İyiyim” dedi. Eh o zaman yapacak en iyi şey arabadan dışarı çıkmaktı. Ama diyorum ya, tepe taklaktım ve başımın yerden uzaklığını filan ayarlamam imkansızdı. Çünkü hiç birşey görmüyordum. Asılı olduğum kemeri çözdüğümde acımasızca boynumun üzerine düştüm. İşte o zaman canımın yandığını fark ettim.Allah’tan başka hasar yoktu bende. 

            İçimden “Kızım” diyordum, “buralarda ölmek şanına yaraşmaz senin. Uçak kazasında öl öleceksen. Adın tüm ülkede duyulsun bari.” 

            Evet boşanma ile başlayan ve Eleşkirt yollarında ki kaza ile devam edecek olan yalnızlığım bundan sonra da peşimi bırakmayacak gibiydi. “Bırakmazsa bırakmasın” şeklinde ki felsefem de bir süre sonra yerle bir olacaktı. 

            Mehmet’le sağ salim arabadan çıkıp başkalarının yardımı ile en yakın jandarma karakoluna ulaştık. İlk işim bir ayna bulup bakmak oldu. Yüzüm kan içindeydi. Görünüşüm dehşet veriyordu. 

            Aynadaki ben olan ama bana tamamen yabancılaşmış görüntüye  bakıp dil çıkardım. Yaranın nerede olduğunu bulup temizlemeye çalıştım. Cep telefonum kayıptı. Karakol Allahlık bir yerdeydi ve haberleşme imkanı hiç yoktu. Saat 21.00 den 02.00 e kadar ifademizin alınmasını bekledik. Mehmet benim komutlarımla hareket ediyordu. Uyur gezer gibiydi adeta. O koşullarda arabasını çekmenin derdine düşmüştü.  Eee mal canın yongası imiş. Karakolda geçen saatler direncimin gitgide azalmasına neden oldu. Kurtların köyü basması ihtimali bile vardı bu yaman kış gecesinde. Korkmak değil ama isyan duyguları kıskıvrak sardı her yanımı. Neredeydim ben. Ne işim vardı buralarda benim. Şu saatlerde kocamın kollarında güven içinde uyuyor olacaktım. Kocam denen adamın bana bunu yapmaya hakkı var mıydı? 

            Ama bu onun da hayatıydı aynı zamanda. Zorla güzellik olmaz. O başkasını hayal ederken onun sıcak kollarında olmayı, asla burada ki zifiri yalnızlığıma tercih etmezdim.  Ama doğrusu, bir sevginin sıcaklığını o gittikten sonra ilk kez bu denli  şiddetle özlüyordum. Karakolda işimiz bittiğinde yol kenarına çıkıp bizi en yakın ilçeye götürecek bir araç beklemeye koyulduk. İşte o zaman, o siyah gecede,  gökyüzüne doğru yükselen, geceden de siyah dağların üzerime yığıldığını, kocaman olmaya çalıştıkça küçülen yüreğime sayısız kurşun yağdığını hissettim. 

            Bir sevgi istedim yanı başımda. Beni benden dolayı seven ve benim için çarpan bir yüreğe sığınmaya öyle ihtiyacım vardı ki... Yanaklarımı avuçlarına alıp ısıtsın istedim birileri. Başım... bir türlü direyemez olduğum başım, bir güçlü omuzu umarsızca aradı. Birileri kollarıyla kucaklayıp taşısaydı ve ben o sevginin kollarında uyandığımda yaşananların yalnızca bir kabus olduğunu anlasaydım..

            Ne yazık ki bir kabus değildi yaşadıklarım. Artık evim olmayan evimden 2000 km uzakta yaşadığım koyu karanlık gerçeğin ta kendisi idi.  Ve o zaman anladım ki bundan sonra hep karanlık benim ve ben hep karanlığın içinde olacağız. O kara renk ve soğuk gece hiç bitmeyecek.  Ben ne zaman uyumak istesem üşüyeceğim.. 

            Kaza korkutmadı beni. Ölmek ihtimali hiç korkutmadı.. Ama yalnızlık hiçliğin, yokluğun gerçek yüzüydü. Bunu öğrendim ve işte o zaman korktum. Hem de çok korktum. 

             Sonra... bir sıcak esinti hissettim saçlarıma dolanan.  “Kocakafalım neredesin? “ dedim geceye, fısıltıyla. Sesimi alıp Yücel’e ulaştıracak bir rüzgar çağırdım.  Kocamın densiz, edepsiz soluğuna inat farklı bir dost soluğu idi Yücel.  Hep yanı başımda olan, varlığını hissetmekle, reddetmek arasında bocaladığım yeni yanlışlara baş koymamak için direndiğim bir sınırsız, bir berrak sevgi idi. 

            Kim bilir?  Belki.. Belki ışık benim içimdeydi de ben henüz kendi yalnızlığımda kayıptım rotasız, haritasız. Hayat hep böyle acımasız.. yaşanacak değil ya..