|
-Bilmiyorum. Nasıl kalktım? Nasıl buralara geldim? Bunlara nasıl gücüm yetti. Bilmiyorum bunlara nasıl gücüm yetti. Bilmiyorum. Bildiğim bir şey var. Oda köyü yaktılar, yıktılar. Evleri ateşe verdiler. Ne bileyim neticeyi? -Allah kahretsin... -Kadın oturduğu yerde güldü: -Bu yetmez yavrum. Sen beddua etme....Bizim ettiğimiz beddua yeter onlara. Sen yürü intikamımızı al...Bunu yapanlardan intikam al, hesap sor. Belkide ben göremem. Ama intikamım alınmasa iki elim yakanda bunu böyle bil. Kadın yerinden kalktı. Yusuf'un yanına sendeleyerek geldi. Onu yakasından tuttu: -İntikamımızı al. -Söz hala, intikamınızı alacağım... Aynı anda kadıncağız düştü. Sesiz ve nefessiz olarak kaldı. Hasan kadına eğildi. Baktı yılların verdiği tecrübe ile: -Ölmüş, Yusuf'un gözleri kızardı. Hasan: -Çık dışarı... Yusuf bu emre itaat etti. Hasan orada bulunanlara: -Hemen bir sal yapın bunu köye götürün -Bizi de sorarsanız yokuz. * * * * * * Bir kısmı cenazeyi eve götürürken, Yusuf ve Hasan keşif için hazırlığa başladılar. Cenaze köye götürüldü ve gömüldü. Umursuzluklar birbirini kovalıyordu. Bir yer basılıp sonuca ulaşılmadan ikinci bir yer basıldığı haberi geliyordu. Çok kalabalıklaşmalarına rağmen sonuca ulaşılamıyordu. Zekeriya Hoca, Hamit Bey'in kızı Ayşe'yi çağırdı, ona: -Bak kızım... -Söyle dedeciğim... -Doktor senin için ne dedi bilirmisin? -Hayır dede... -Yavrum senin hastalığın sinir imiş. Sinir neden olur? Düşünmeden olur.Sinir neden olur?.Korkudan olur. Yahutta o sistem de bir hastalıktan olur. Şimdi sana soruyorum. Bir şey seni korkuttumu? -Evet dede... -Neden korktun? -Bana kızacaksın... -Asla. -Peki bende anlatayım. -Anlat bakalım. -Bir sabah erkenden kalktım. İnekleri sağacak amanı yormayacaktım. Birden ağılın yanında bir atlı belirdi.Bana el el ederek be çağırdı. Koştum Yanına gittim. Bana bir mektup uzattı... Al bunu oku dedi. Mektubu aldım. Hemen koynuma koydum. Belkide Yusuf göndermiştir diye...Adam geldiği gibi döndü süratle oradan uzaklaştı. Ben hayvanları sağdım. Mektubu unutmuştum. Akşama kadar aklıma da gelmedi. Sonrada akşam yemeğinden sonra aklıma geldi. Mektubu açtım, okudum. -Zekeriya Hoca heyecanla: -Peki mektup nereden geliyordu? Kime geliyordu? İçinde ne yazıyordu?.. -Hepsini sırayla cevaplayım... -Hadi benim güzel kızım... -Mektup Dimitri'den geliyordu... -Peki ne yazıyordu? Ayşe yerinden kalktı. Yürüdü. Odasına girdi. Elinde bir mektup çıktı. Getirip hocaya verdi. Hoca mektubu açtı. Okudu. Hayret gözleri kocaman kocaman olmuştu. Mektup iki satırlıktı. Şunları yazıyordu. -"Bayan Ayşe şu anda Yusuf öldürüldü. Sıra şimdi Zekeriya Hoca'da sonra babanda ve en sonrada sende..." Evet mektup bu kadardı. Zekeriya Hoca elinde mektubu sallayıp duruyordu. Ayşe'ye: -Peki bunu kim getirdi... -Bilmiyorum. -Adam nasıldı?Yaşlı mı genç mi? -Sabahın alıcı karanlığında onu da seçemedim. Ama benim ile adam çok az konuştu...Nasıl tanırdım. -Peki atı nasıldı? -Galiba. -Evet galiba... -Beyaz... Hadi bu konuştuklarımızdan kimseye bahsetme... -Olur dede. Zekeriya Hoca dışarı çıktı. Ağacın altında beraberce oturup bir şeyler konuşan Doktor ile Hamit Beyin yanına gitti. Onlar bir şeyler anlatıyorlardı. Hocanın: -Selamün aleyküm sözü ile ayağa kalktılar. Hoca gülüyordu. Doktor: -Yine bir şey karıştırdın. -Yok be doktor sende çok şüphecisin. -Ne yapayım meslekten kalma bir alışkanlık. -Neyse... -Bırak şimdi lafı değiştirme. Nasıl bir şey yaptın ki şimdi kıs kıs gülüyorsun.
-Beni bilirsiniz. Her şeyin doğrusunu, her şeyin doğrusunu bulmaya çalışırım.
Bugün Ayşe kızımın
-Bari buldun mu? -Bilemiyorum, ama bir iz üzerindeyim. -Yani şüphe ettiğin biri var mı? -Var. -Kız mı tanıdı? -Yok. -Nasıl buldun? -Mektubu getiren bir hata yaptı. -Nasıl bir hata? -Atını değiştirmedi. -Kim acaba? -Bir casus. -Genç mi? -Yok ihtiyar. Ama beni günaha sokma doktor. Belki de değildir. Sonrada o kadar günahkardan sorumlu tutulmayayayım. -Demek tam şüphe ediyorsun. -Evet. -Peki nasıl bulacaksın? -Gayet basit. -Hoca fal mı bakacaksın? Zekeriya Hoca güldü. Doktora: -Beni tanırsın değil mi doktor. -Tabii benim kardeşim... -Şimdiye kadar cincilik yaptın mı? Doktor iki elini kaldırdı: -Yo Allah için konuşacaksak yapmadım... -Peki fal baktın mı? -Oda yok... -Benim adım Zekeriya Hoca Hayatım da hiç dine karşı bir şey yapmadım. Yapmamda. Ben bu adı alabilmek için tam altmış beş yıl uğraştım. Allah bana kötülük yapmak nasip etmesin. Etmeden şu taşıdığım emanetini alsın... -Peki hoca cincilik yok, fal bakmak yok...Bizim yanımızdan ayrılmak yok. Ama bunu yapanı bulacaksın öyle mi? Zekeriya Hoca başını salladı: -Evet bulacağım. -Öyleyse sen erdin... -Doktor sus. -Neden? -Bende insanım. -İyi ya hoca sana insan değilsin demedik ki... -Benimde nefsim var. -Nefissiz insan olmaz ki... -Ya bu söylediklerine inanırda gururlanırsam. Aman Allah'ım imanım gider. Onun için sus. -Susarım ama bir şartla... -Söyle. -Gayet basit olarak anlat. Hoca başını salladı. Sonrada ağır ağır konuştu: -Bak kardeşim ben hocamıyım. -Hocasın. -Ben kimden şüphe ediyorum biliyor musun? -Hayır. -Öyleyse planımı baştan aşağı dinle. -Evet. İki adam sessizce hocayı dinliyorlardı. Hoca: -Bu işi yapsa yapsa Köklük'lü Salim yapar. Çünkü Papaz Yokavas'ın tutulmasındaki durumunu hepimiz biliyoruz. İkincidir. Gerçi bunun iktisadı onu cennete götürmez. Çünkü din kardeşlerine vatanına kötülük yapıyor. Üçüncüsü bu adamın beyaz bir atı var. Bütün bunları topluyorum. Bu işi bu adamın yaptığı kararına varıyorum. Şimdi gelelim. Bunu nasıl tesbit edeceğim? İki delikanlı bulacağım. Hamit Bey yerinden kalkıp ayrıldı. Zekeriya Hoca konuşmasına devam etti: -Bu delikanlıları Köklük Köyüne göndereceğim. Camiden cemaat çıkar çıkmaz hemen bu delikanlılara haber uçurtturacağım. Gerisi basit. -Peki nasıl bir şey?.. -Zekeriya Hoca Ayşe'ye mektup getireni şişirecek dedirttirirsem bu yeter. -Peki hakikaten yapacak mısın? -Sus be...Ben öyle şeylerle dinimi körletmem... -Peki bu nasıl mektup getireni çıkaracak? -Eğer o ise yarın sabah burada olacak. -Emin misin? -Eminim. Biraz sonra iki delikanlı geldi. Vakit ikindiyi geçmişti. Geçler geldiler. Durdular. O zaman Hoca Hamit Beye: -Bana bunlarımı getirdin? -Evet. -Ağızlarınız sıkımı? Gençlerden alçak boylu olan: -Evet hoca dede... -Size vereceğim sır çok gizli. Dediğimden başka bir şey yapmak yok... -Peki. -Ana baba arkadaş ve kardeşe söylemek yok... -Peki. -Şimdi akşam veya yatsı namazına Köklük Köyüne gidin. Namazınızı kılın. Camiden cemaat çıktıktan sonrada orada bulunanlara "Bu gece Zekeriya Hoca Ayşe'ye mektubu getiren beyaz atlı adamı şişirecek. Onu davul gibi patlatacakmış "diyin ve geri gelin... -Başka bir şey yapmıyalım mı? -Hayır. -Ya bize soru sorarlarsa... -O zamanda ihtiyarların anlattığına göre bir kere daha yapmış. Adam pat diye patlamış deyin. Çocuklar atlarına bindiler. Doktor: -Ulan çıtlak mısır mısın be?.. -Kim? -Adam. -Doktor sen dalga geç bakalım... -Hoca moralin bozulmasın ama bu iş olmaz. Neden dersen bu zamanda senin dediğin kadar saf adam bulunmaz. -Sende gör. Doktor bu çevrenin adamları bize itaat ederler. Bu iş olacak. Akşam oldu. Eve gidiler Yatsı namazlarını kılıp yattılar. Gece yarısını çoktan geçmişti. Kapı şiddetle vurulmaya başladı. Hamit Bey kalktı. Kapıya gitti. Kapıyı açtı. Karşısında Hacı Salim duruyordu. Hamit Bey: -Buyur Hacı.... -Gelmiyeceğim... -Ee... gecenin bu saatinde hayırdır inşallah... -Hayır. -Peki ne istiyorsun? -Hocayı göreceğim. -Kaldırayım. Gelsene... Adam çekinerek içeri girdi. Yukarı kata çıktı. Boş bir odaya girdi. Oturdu. Hocayı beklemeye başladı. Biraz sonrada Doktor ile Hoca odaya girdiler. İkiside Misafirlerine hoş geldin dediler Hacı Salim ayakta onları karşıladı. Hocanın elini öpmeye kalktı. Hoca elini öptürmedi. O sırada odada Hamit Bey belirdi. Hoca: -Şu mangalı, demiri getir... Hacı Salim saf saf: -Hasta mısın hoca?.. Hoca ona bakıp güldü: -Yo nereden çıkardın bunu? -Ne bileyim? Bu sıcakta mangal istedinde... -Mangalı üşüdüğüm için istemiyorum... -Ya ne yapacaksın hoca... -Birini şişireceğim... -Hakikat mı? Başını salladı: -Hakikat. -O sırada mangal geldi. Demiri de iki demirin üstüne koydular. Zekeriya Hoca: -Beni bir saat yalnız bırakın... Adam saf saf yine sordu: -Ne yapacaksın hoca?.. -Beyaz atlı adamı şişireceğim... -Peki şişer mi? -Davul gibi olur. -Sonra ne olur. -Eğer işime devam edersem pat diye patlar. Adam ayağa kalktı. Hasan Beyde ayağa kalktı. Adamın hareketlerinden korktuğu belli idi. Hocaya: -Seninle yalnız görüşebilirmiyiz? Zekeriya Hoca Doktor Beye: -Sen çık... Doktor Bey çıktı. Hacı Salim yandaki doktora bakıp kaldı. O zaman Zekeriya Hoca: -Onun ağzı sağlam ve arkadışımdır. Çekinmeden konuş... -Hoca o mektubu ben getirdim. -Peki niçin? -Bir atlı gördüm kan ter içinde. Nereye gittiğini sordum. Adam bana Hamit Beye bir haber götürüyorum dedi. Fakat atım sakatlandı. Ne yapacağımı şaşırdım? Deyince mektubu alıp geldim. Hoca ellerini mangalda ısıttı. Hacı Salim'e: -Bak yine yalan söylüyorsun. Bilirsin yalan söyleyenin ne dini olur nede imanı... Hacı Salim sustu. O zaman hoca: -İyi yolda değilsin hacı. Bilirsin. Bunlar seni kullanır kullanır işleri bitince seni bir paçavra gibi atarlar. Zannetme ki burada galip olan olanlar olursa seni yaşatacaklar. Önce seni öldürürler. Onun için aklını başına topla...Yakavos'ta yaptın. Bu millet yedi. Ama her zaman yemezler. Yahutta karşı taraf senden şüphe eder. Seni hemen vururlar. Sen onlar için eski elbiseden başka bir şey değilsin. Hemen seni sırtlarından çıkarırlar. Kilim eskisi yaparlar. Hemen seni ayaklarının altına almaktan imtina etmezler. Onun için aklını başına topla... -Olur. -Şu andan sonra ölüm olursa senin hakkındaki fetvayı verdim. Ve uygulamaya da ben koyacağım. Eğer düşmanla birlikte olduğuna kanaat getirirsem seni vururum. Hemde kendi ellerimle. Anlaştık mı? -Ben düşmanla birlik değilim ki... -Zaman gösterecek. -Affediyor musun? -Ettim. -Bir daha olmayacaktır. -Haydi bakalım. Hacı salim evden çıktı. Karanlığa karıştı. * * * * * Gecenin bu saatinde bütün bunlar olurken ellişer kişilik iki kafile yola çıkmış. Kafilelerden biri ovayı, diğeri dağı takip ederek aynı noktada buluşmak için anlaşmışlardı. Kafilelerden birinin başında Yusuf, diğerinin başında ise Gebeş Hasan bulunuyordu. Gebeş Hasan dağ yolunu tutarken Yusuf'ta ovadan gidecekti. Her ikiside Enesli köyüne en yakın yer olan Koca Yazıda birleşeceklerdi. Gecenin ay ışığında atlarını çatlatırcasına sürüyorlardı. Bu sanki zamanla yarış yapılan bir koşuydu. Herkes gittiği yerde iyi manzara ile karşılaşmayacağını biliyordu. -Zamanın nasıl geçtiği belli değildi? Gecenin yarısını biraz geride kalınca yüz atlı Koca Yazıda söylenen noktada bir araya geldiler. Yusuf: -Şimdi ne yapalım? Hasan gözlerinin altından baktı ve oradakilere: -Beyler. Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Hasan: -Beyler şimdi sizlere şöyle söyleyeyim. Hepimiz basılmış yakılmış köyü göreceğiz. Eğer yüreklerimiz dayanırsa ortalarında da gezeceğiz...Öyleyse bir şey yapmalıyız. Oda eşkiyayı bulmak. Sonrada köyü gezeriz. Adamlardan biri: -Peki eşkıya nerededir acaba... -Gelelim eşkiyaya...Kardeşim buralarda rum eşkiyası olur mu? Bilemem. Ama buralarda kan davası vardır. Yani Türkler eşkıya kılığına girip, Buraları basmışlardır. Ama nasıl eşkıya?..Rum eşkiyası kılığına girmişlerdir. Bir şık daha var. Bir Rum eşkiyası gelmiş buralarda bulunan Türk eşkiyasıyla birleşmiş olarak bu köyüde basmışta olabilirler. Bütün bu ihtimalleri düşünürsek Bu eşkiyalar buradadırlar. Şimdi ne yapacağız? İki gruba ayrılacağız. Gruplardan biri burada duracak atlarımızı bekleyecek, diğerleri ormana dalacak sabaha kadar durmak dinlenmek yok arayacak ve arayacaksınız. Bulduk bulduk. Bulamadık yolumuza devam edeceğiz... Herkes ormana giderek eşkiyayı aramaya can atıyordu. Hasan yirmi beş kişi seçti. Diğerlerini atların yanına bıraktı. Seçilenler dikenli ormana daldılar. Bir birlerinden fazla ayrılmadan araştırarak gidiyorlardı. Bir saat kadar bir şey bulamadan geri döndüler. Biraz sonra hepsi birden durdular. Evet bir öten horozun sesini duydular. Ama olamazdı. Çünkü buralarda köy yoktu...Yürüdüler. Evet önlerine bir açıklık çıkmıştı. Burası bir meydanlıktı. Hayret bir sürü ayakları ve kanatları bağlı tavuk alanda bulunuyordu. Etrafı dikkatlice araştırdılar. Hayır hiçbir şey yoktu. Kenara oturdular Yusuf: -Bir şey bulamadık abi... -Evet bu bulamayacağınız anlamına gelmez... -Geri dönsek mi? Hasan başını salladı: -Bende öyle düşünüyorum. O sırada orada sessizce duran Kara Kazım adlı orta yaşlı şişko bir adam: -Bir fikrim var. Hasan başını salladı: -Söyle... -Çıkalım. -Ne? -Çıkalım. Hasan başını salladı tekrar: -Tamam bizde öyle diyoruz... O zaman Kara Kazım: -Ben ormandan çıkalım diyorum. -Ya ne diyorsun? -Çıkalım diyorum... -Oğlum nereye çıkacaksın? -En uzun ağaca... -Nasıl? -Bayağı... -Ben çıkamam...Aranızda en uzun ağaca çıkacak adam var mı?Varsa çıksın. Kara Kazım ayakkabılarını çıkardı. Kocaman bir altına gitti. Durdu. Sonrada oradakilere döndü: -Bu nasıl? Sivri sivri bir ağacı gösteriyordu. Hasan merakla: -Onamı çıkacaksın? Kara Kazım: -Küçük dersen daha büyüğünü bulayım. Hasan gülerek ayağa kalktı. Geldi ağacın dibine ve yukarıya baktı. Sonrada: -Yok be... -Küçük mü Ağa? -Yok be oğlum buna çıkmaz ki... -Sen bak şimdi. Bismillahirrahmanirrahim.
Dedikten sonra ellerine tükürdü. Ellerini birbirine sürdü. Sonrada ağaca
şöyle bir sarıldı. Kimse
Bu sırada Yusuf yerinden kalktı. Boynundaki dürbünü uzatıp: -Al şunu... -Ne o? -Dürbün. -Neye yarar? -Etrafı daha iyi görürsün... Kara Kazım onu aldı. Sırtına astı. O zaman: -Boşuna zaman kayıp ediyoruz.
Kara Kazım öyle bir tırmandı ki, herkes şaşırıp kaldılar. Bir anda nasıl
olduğu anlaşılmadı. Ağacın
-Bu milletin imanının bu insanlara yaptıramayacağı hiçbir şey yoktur. Baksana nasıl çıktı? Kimse bu sözlere hiçbir şey demedi. Kara Kazım: -Ağa... -Söyle... -Bakın şurada bir şeyler görüyorum. -Nasıl bir şey... -Bir ışık... -Bir köy olmasın. -Olamaz. -Neden? -Buralar hep orman, oralarda köy yoktur. -İyi bak bizimkiler olmasın? -Olamaz. -Niye? -Gördüğü ışık bizimkilerle yüzde yüz zıt yönde. -Bize ne kadar uzak tahminen... -Efendime söyleyeyim mi? -Evet... -Yüz kesim uzaktır. -Peki...Yani altı bin adım... -Tabi tahmini. Azda olabilir. -Tamam in aşağı... Yanındaki üç kişiye: -Siz gelin. Gidin şu bizim atları getirin gelin... -Olur dedi. Üç kişi ormana karıştı. Bir buçuk saat sonrada atlarıda alıp geldiler. Herkes atına bindi. Evet bir kişi yoktu. Oda Kara Kazımdan başkası değildi. Olduğu yerde atının üstünde dönen Hasan: Kazım Kazım Diye selendi. Hayır çıt yoktu. Yanındaki Yusuf'a: -Bu adam biraz önce yanımızda idi. Uçmadı ya... -Bilemiyorum. Bir daha bağırdı: -Kazım Kazım. Yanındaki dikenlerden bir çıtırtı deldi. Yusuf atını o yana doğru sürdü. Bu sırada Hasanda yanına geldi. Yusuf: -Bir çıtırtı var bu dikenin altında... -Olur. -Birkaç kurşun atayım mı? -Niye? -Birisi varsa vururum. -İyi ama düşmanada kaçma fırsatı verirsin. Olmaz. Birisi varsa tutarız. Sen korkma. Ah birisi olsa...Onu hemen tutarız. O sırada Yusuf: -Bir iki el şuraya tabanca atayım. O zaman Hasan: -En iyisi bunu yakalım. O zaman Kazım’ın sesi duyuldu: -Ey ne vurun ne yakın buradaki benim be ben... Hasan gülerek: Tehin efendi ne yapıyorsun orada? -Yol arıyorum yol... -Ne yapacaksın yolu? -Sizi o ışığa götüreceğim. -Haydi böyle yerlerde zaman kayıp etmeyelim. Hemen arabaların gittiği yolu bulalım. Oradan gidelim. -Yok. Gideceksek benim bulduğum yoldan gidelim. -Şurdan atlarımızı inip geçirirsek arkada kocaman yol var. Hemen düşman mı dost mu bilmiyorum ama onlara ulaşırız. -Peki yerlerini bilirmisin? -Onları size onbeş dakika sonra elimle koymuş gibi bulmazsam adımı değiştiririm. Birden hava değişti. Latifeler yapılmaya başladı. Orada onlarla olan biri: -Bulamazsan adını ne koyacaksın? Kazım ona döndü: -Karabaş... Adam kızardı -Yok be estafurullah... Çetenin elemanları atlarını geçirmeye başladılar. Herkes şaşkın şaşkın bu gece bu kısa boylu, bir sürü iyi huylu adamın yaptıklarını düşünüyordu. Bir Tehin gibi ağaca çıkmıştı. Birden her tarafı aramış yolu tespit etmişti. Kafile geniş kağnı arabasının gidebileceği kadar yola geçti. Atlarını hızla sürdüler. En önde Kara Kazım vardı. Bir an önce oralara ulaşmak istiyordu. Bu sırada Hasan: -Kazım... Kazım atını eyledi. Geri yarım döndü ve Hasan’a: -Ne var Hasan Ağa? -Seni yanıma aldım. Kara Kazım heyecanla: -Yani beni çetene mi davet ediyorsun? -Evet hemde rütbe vererek... -Beni ne rütbesiyle onurlandırıyorsun? -Sen, ben ve İhsan’dan sonra üçüncü adam olacaksın. -İnanmam -Bu sefer ciddi konuşuyorom. Kafile ışık olan yere yaklaşmıştı. Burasıda daha önce rastladıkları meydanlık gibi bir yerdi. Duruldu. Atlardan inildi. Artık son harekete geçildi. Meydanlık tamamen sarıldı. Herkes heyecanlı idi. Çünkü ne ile karşılaşacağını merak ediyordu. Herkesin bir korkusu vardı oda bu çetenin bir Türk çetesi olmasıydı. Bu sırada Hasan iki el ateş etti. Hasan’ın gür sesi duruldu. Hasan’ın sesi ormanda dalga dalga yayılıyordu. Çünkü sesi yankı yapıyordu: -Kimse yerinden oynamasın. Yakarız ha... İçerde bulunanların hepsi bu sese uydu. Fakat biri sesin geldiği tarafın aksine kaçmaya başladı. Kaçtığı yer tam Yusuf’un üstü idi. Yusuf tetiğe iki defa dokundu. Adam sessizce yere düştü. Yerde can havlıyla patrıyordu. Hasan tekrar: -Kuzu kuzu söylediklerime uyun yoksa hepinizin akıbeti bu olur. -İçerlerden bet sesli, bozuk Türkçeli biri: -Hepimiz teslim oluyoruz. Ateş etmeyin. Yusuf karşı taraftan: -Hemşire kadınların hepsi bu kadar mı? Kadınlardan biri: -Siz kimsiniz? -Ben Yusuf'um karşı taraftakide Hasan... Halasının kızı bağırmaya başladı: Yusuf Yusuf senmisin? Evet Yusuf'ta bu sesi tanımıştı: Evet evet benim Saliha... -Çabuk gelin ne olursunuz, Hepsi bu kadar... O zaman ondört adam meydanlığa çıktılar. Alanın ortasına doğru gelmeye başladılar. Hepsinin eli tetikte idi. En ufak bir hareketi gözden kaçırmamaya çalışıyorlardı. İkinci çemberi de yaptılar. Çete ile aralarında on beş metre vardı. Meydanlığın tam ortasında büyük bir ağacın dibinde kadınların elleri ve kolları bağlanmış halde buldular. Bir kısmı koşarak kadınların ellerini ve ayakların çözerken, Hasan pala bıyıklı iri yarı rum giyimli adamı yanına çağırdı: -Gel. Dedi. Adam emre itaat etti. Yanına geldi: -Adın ne senin? Rum biraz düşündü. -Adım mı? -Evet adın. -Adıım... -Bırak gevelemeyi, adını söyle... Kimsede ses yoktu. Adam: -Yakovas... -Ulan ne bitmez Yakovas varmış. Peki senin papazlığın da var mı? -Yok. -Peki...Bu yanındakilerde Rum mu? -Hayır. -Senden başka Rum yok mu? -Vardı... -Nerede o? İşaret parmağıyla ilersini gösterdi. Evet gösterdiği biraz önce vurdukları Rumdu. Hasan: -Peki diğerlerini nasıl elde ettin? -Bu Enesli köyünün bir özelliği vardır. Sizde bilirsiniz. İki mahalledir ve aralarında kan davası vardır. -Peki bundan nasıl yararlandın?
-Gayet basit.
-Anlat bakalım. -Önce iki arkadaş Asmalı mescit köyüne gittik. Orada bizim arkadaşlarımız vardı. Onlarla bir olduk. Köyde eli silah tutanları yanımıza aldık. -Tehditle mi? -Bizim niyetimiz tehditti. Ama o kadar uğraşmaya lüzum kalmadı. Hemen onlarda bize uydular. -Sonra... -Sonrada doğruca Enesli'ye geldik. Burada yukarı mahalleye geldik. Burada bulunanları yanımıza aldık. -Tehditle mi? -Hayır. -Ya... -Gönüllü. -Sonrada... -Sonrada o yukarı mahallelilere aşağı mahalleyi öldürttük. Bizde yukarı mahallenin hakkından geldik. Yani anlayacağın benim hiç suçum yok. Sizinkiler sizinkileri öldürdüler. Eğer burada bir suçsuz varsa oda benim. Hasan başını salladı. Gerçekten karşısındaki Rum doğru söylüyordu. Evet bir suçsuz varsa oydu. Kendi ırkdaşlarını öldürenlerin yanında o suçsuzdu. Sonrada ona döndü: -Haklısın tabi sen suçsuzsun... -Paşam ben doğruyu söylerim. -Anlaştık Yakovas Efendi.
Yakovas etrafındakilere baktı. Hayret bu kadar vahşeti görenlerde kendisine
çok fazla bir tepki
-Türkler ayrılsın. O yanda sadece o iri yarı Rum kalmıştı. Hasan:, -Sizde ikiye ayrılın... Onlarda ikiye ayrıldılar. Hasan: -İkiye şöyle ayrılın. Asmalı Mescit'liler dönüp: -Adın ne? Diye baştakine sordu. Baştaki: -Yunus... -Yorgi mi? -Allah etmesin. Yunus... Elindeki silahın dıbçığını şiddetle vurdu. -Ulan sus. Senin Yorgi'den farkın ne?. Kansız kitapsız. Herkes can derdinde iken, herkes vatan dedinde iken ve herkes din derdinde iken siz bir Rumla bir oluyor. Bu kadar insanı öldürüyorsunuz. Bu kadar insana cefa ediyorsunuz. Sonrada Allah etmesin. Seni kanı bozuk seni...ulan anan mı, baban mı bozuk? -Benim anamda Türk babamda... -Kitapsız senin gibi Türk olur mu? Adam sustu. Sonra Ruma döndü. -Bu gece biz gelmesek ne yapacaktın... -Bir şey yapmayacaktım Paşam... -Bana bak doğru söylemezsen zor kurtulursun. O zaman kadınlar arasında bir uğultu oldu. Fakat uzun sürmedi. Kesildi. Rum: -Enesli köylülerine Asmalı Mescit'i bastıracaktım. Aynı adama döndü: -Köyde anan baban yok mu? -Var. -Bak neler olacaktı? Ne yazık ki biz geldik. Hiç değilse anan, baban, kardeş, karı ve çocuk acısı ne demektir öğrenirdin? Ama biz erken geldik. Sizlerin aslında kurşunla öldürülmesi de caiz değildi. Ama fazla zorluk çektirmeyeceğim. Bu anda peşi peşine silahlar konuşmaya başladı...Hepsi sanki sırayla kesilen ağaçlar gibi yere yıkılıyordu. İşleri bitti. Diğer Türklerin gözleri fal taşı gibi açıldı. Evet bu acımasız adamların yaptıklarına Baktıklarında işin akıbetlerinin iyi olmadığını görüyorlardı. Yusuf birden onlara döndü: -Sizde Türksünüz... -Evet... -Bir Rumla baş edemediniz öyle mi? -Ama bizi tehdit etti. -Ulan iki Ruma koskoca on adam karşımı gelemediniz. Bana bunu söyleyin... -Karşı gelemedik. -Peki gelende çıkmadı mı? -Çıktı. -Peki onlara ne oldu? -Öldürüldü... -Sizde ölseydiniz... Ses seda yoktu. Yusuf: -Peki sizin akıbetlerinizide ben tayin edeyim... Kara Kazım ileri çıktı: -Bana müsaade edin. Hasan güldü: -Ne yapacaksın Kazım Efendi... -Bunlara iyi bir işkence yapacağım... -İyi olur ömürleri boyunca unutmasınlar... İki elini kaldıran Kara Kazım: -Yo olmadı... -Ne olmadı?.. -Benim işkence yaptığım insan yaşamaz... -Yaşamazsın... -Öyleyse ömürleri billah benim yaptığım işkenceyi hatırlayamazlar. Onları işkence ile öldürürüm. Hasan tekrar gülerek: -Ulan Kazım sende Rumluk var mı? Kazımda güldü. Oradaki Türkleri göstererek: -Hasan Ağa bende Rumluk olsa bunlar gibi olurdum. -Doğru...Fakat bir şey var... -Söyle... -Bunları kısa yoldan sen öldür bakalım. Kara Kazım karşılarına çıktı. Sırayla elindeki tüfeğinin tetiğine dokunmaya başladı. Enesli köylüleri yere yıkılıyordu. Hepsini vurduktan sonra ölülerine tek tek bastı. hasan: -Ne yapıyorsun Kazım Efendi? -Belkide canlı kalmışlardır. -Ee kalsınlar... -Ben korkulu rüya görmektense uyanık gezerim Hasan Ağa. -Ulan Kazım sen tam bana lazım bir adamsın... -Sağ ol ağa... Sonrada Hasan orada bulunan Ruma döndü: -Sen nasıl bir merasim istersin? -Beni salın ağalar. -Nasıl? -Beni salın. -Seni salmak demek Türk kadınlarına, seni salmak demek Türk erkeklerine işkence demektir. Ölüm demektir. Olur mu? -Sizde biliyorsunuz ki ben bir şey yapmadım. O zaman Hasan: -Biz zaten seni salamayız... -Salın beni... -Bizim elimizde değil... Yakovas boynunu büktü: -Kimin elinde ise söyleyin. ayaklarına kapanayım. Beni salın. Kıymayın bana...Benim çocuğum çoluğum var. Hasan birden hiddetlenerek: Ulan bizimkilerin çocuğu çoluğu yok mu? Yoksa bizimkiler ağaç kovuğundan mı çıktı? Pezevenk herif... -Salın beni... -Seni biz salamayız... Yusuf Hasan'a yaklaştı: -Bitireyim işini... -Olmaz. -Neden? -Ölümü duymalı... -İyi ama biraz çabuk olsak şafak sökmek üzere... Hasan Yusuf'a döndü: -Şu Kazımı çağır...
Kazım koşarak geldi. Hasan onun kulağına bir şeyler söyledi. Kazım bir
arkadaşını aldı. Atlarına atladıkları gibi ormana daldılar. Herkes şaşkın.
Ne olduğunu bilmiyordu. Yusuf'ta merak etmişti. Sonrada Hasan tekrar
-Siz buraya yayan mı geldiniz?.. Diye Yakovas'a sordu. Yakovas: -Hayır. -Ya ne ile geldiniz? -At ile... -Atlarınız nerede? Yakovas bir diken kümesi gösterdi ve: -Orada. Hasan birini çağırdı. Ona: -Yedi sekiz kişi gitsin. Atları alsın gelsin. Sonrada Yakovas'a döndü: -Sende hazırlan. Yalnız eline silah alma... -Beni salıyor musun? Başını salladı. -Tabii. Yakovas gülerek: -Sizin ne kadar adaletli ve alicenap bir millet olduğunuzu biliyordum. Beni salacağınızı da biliyordum. O zamana kadar susan kadınlar: -Demek bu köpeği salacaksınız ha... Hasan kadınlara arkasını dönerek: -Evet... Kadınlardan biri: - Allah bir hakkı için söylüyorum. Bugün bunu salarsanız yarın başınıza bir çok şey gelir. Hasan geri geri gitti. Sonrada: -Bu zavallının ne suçu var... -Bütün bu zülüm onun eseri... -Hangi zülüm. -Bize yapılanların keferesini o çekmeli... -Biliyorum. Söyle masum bir yavruya kıyılır mı? -Sen onu bilmezsin. O ne masum görünüşlü zalımdır bilir misin? O ne büyük gavurdur. O zamana kadar sessizce korkarak duran Yakovas Atının getirildiğini görünce Hasan'a: -Atım geldi. -Ciddi mi? -Ciddi... -Seni salayım mı? -Sal tabii... -Bende seninle geleyim mi? -Gelme tabii...Ne işin var benimle geliyorsun? -Sen gidersin kurtulursun. Sonrada senin yerine bu azgın adamlar benim derimi yüzerler be...Bari beraber gidelim. Yakovas sustu. O zaman kadınlardan biri: -Bunu bize bırakın. Hasan gülerek: -Ne yapacaksınız bu koca gavuru? -Bize yaptıklarını yapacağız. -Eh bana ne düşer. Buyrun mal sizin... Yakovas Hasan'a: -Beni sal ağa. Sana altınlarımı veririm. -Kahrolasıca gavur. Altını nerede buldun? Bizden alıp bize veriyorsun. bizim paramızla canını kurtarıyorsun. Seni salsam bile altınla salmam. Sonra altınların nerede? -Salmasan söylemem. -Nasıl olsa vatan bizim. Altınlarda burada kalıyor. Sen öl vatan kurtulursa biz onları buluruz. -Beni sal. -Ben sana dedim. Ben seni salamam. -Peki kim salar? Hasan kadınları gösterdi: -Bunlar salar. Tabii salarsa... Yakovas son bir ümitle: -Beni salın. Kadınlar cevap vermedi. Sadece Hasan'a: -Bu gavuru biz öldürelim mi? -Nasıl isterseniz? Yakovas kadınlara: Bana merhamet edin. -Bizim merhamet damarımız kalmadı artık. Senden intikam alacağız. Analarımızın, kardeşlerimizin, eşlerimizin, vede kendi çektiğimiz çilelerin intikamını alacağız. Yakovas yalvarıyordu. Ama dinleyen yoktu. kadınlar etraftan odun toplamaya başladılar. Erkeklerde onlara yardım ediyorlardı. O sırada Kazım meydanlığa doğru atını sürdü. Geldi. Diğer meydanlıkta gördükleri kadın elbiselerini getirmişlerdi. kadınlar bu elbiseleri giydiler. Tekrar işlerine koyuldular. Kocaman alanın ortasında kocaman bir çalı yığını yapmışlardı. kadınlardan biri: -Şunu yakın. Dedi. Erkeklerden biri koşarak gitti ve yaktı. O zaman Hasan oradakilere dönerek: -Bakın efendiler, bayanlar. Ben sizin ne yapacağınızı anladım. Ve bu yapacaklarınıza karşıyım. Burda olduğum müddetçe de kabul edemem. Bunu aklınızdan çıkarmayın. -Yusuf'un Halasının kızı yanına gelerek:
-Ya bize yapılan eziyetleri, Bize yapılan sıkıntıları sen gördün mü? Sen
bizim köylülerin nasıl
Genç kız arkadaşlarına: -Buraya gelin. Hepsi korkarak geldiler. O zaman genç kız: -Sen bize bu elbiseleri giydirmeden neden vücudumuza bakmadın. Neden vücudumuzda söndürülen sigaraların yaktıkları yerleri görmedin. Neden vücudumuzdaki bıçak izlerine bakmadın. Söyler misin. Bizim namusumuzu neden yerine getirmedin. Hala aynı düşüncedeysen söyle bakalım, benim ırzıma geçildi, Sen beni tekrar ırzına geçilmemiş hale getirebilir misin? Hasan sustu. Ve yanındakilere: -Beynine iki kurşun sıkayım. O zamana kadar hiç konuşmayan bir kadın: -Ağabey sen sus...Hiç değilse bu adam koçama yaptığı kadar çeksin. Buna engel olmaya kalkma... -Ben gidiyorum. Diyen Hasan atına atladığı gibi ormana karıştı. Kadınlar geldiler. Yakovas denen Rumun ellerini ve bacaklarını bağladılar. Sonrada onu tutukları gibi yanmakta olan ateşe attılar. Atlarına bindiler. Hep beraber ormandan çıkmak için hareket ettiler. Hasan çoktan Kocayazıya çıkmıştı. Onları orada bekliyordu. Yanına geldiler. Yusuf: -Cezasını buldu... -Hayırlı olsun. -Ne yapıyoruz? -Sen şu kadınlarla ve yirmi kişi ile köye dön. Ben köye gideyim. Bakayım neler var. -Hayır bende eninle geliyorum. -Öyleyse şu kadınları sal. Gitsinler. Yusuf bir grup oluşturdu. Onları saldı. * * * * * * * Yusuf ve Hasan doğruca bu iki köye gittiler. Durumlarını gördüler. Birisi tamamen yok olmuştu. Diğeri ise bu yok oluştan kıl payı kendisini kurtarmıştı. ölenler toplandı. Diğer köylerin yardımı ile kendisini gömüldü. Atlarına tekrar bindiler karanlık mağaranın yolunu tuttular * * * * * * * Karanlık mağarada oturuyorlardı. Akşam olmuş güneş yeni batmıştı. Köyden bir haber geldi. Hacı Salim ölü olarak bulunmuştu. Hemen Hasn ile Yusuf köyün yolunu tuttular. Köklük köyüne ulaştılar. Köyde bir kargaşalık vardı. Hemen cenaze evine geldiler. kapıda bir genç: -Baylar işte bu millete ihanet edenlerin sonu budur. Köyden orta yaşlı adam: -Ölülere hürmet edelim... -Biz hürmetsizlik etmiyoruz ki doğruyu söylüyoruz. bir kısım insanlar canlarını verirken bir kısmı da her türlü hile yolundan giderek düşmanla bir oluyorlar. Düşman onları kullanıyor. İşi bitince de kirli elbise gibi atıyor. Vuruyor. Kesiyor. Ne bileyim ben?.. -Şehitlere karşı böyle konuşma... Genç hiddetlendi: -Şehit kim? -Şu adam . Hemde hacı... -Olabilir. Hacı olabilir. Ama şehit olmak öyle kolay değildir. Şehit kime denir. Vatanı için ölene denir. Bu adam vatanı için ölenlere köstek oldu be...Bunun adı şehit değil... Adam hiddetlendi: -Ya ne? Diye bağırdı. O zaman genç: -Murt be murt... Neredeyse kavga olacaktı. Adamlar ayağa kalktılar. Her iki fikrin adamlarıda ayağa kalktılar. Kavganın çıkması an meselesi olmuştu. Birden Hasan ve Yusuf atlarının üzerinde adamlarıyla görününce kavga durdu. Ama ağız münakaşası devam ediyordu. O zaman Hasan: -Ne oldu burada ne bu bağırtı? Kır saçlı bir adam: -Bu evde cenaze var. -Ne bağırıyorsunuz ya... -Artık şehitlerimizede saygı kalmadı. -Kim saygı duymuyor şehitlerinize... O zaman orada bulunan genç: -Yanlış anlaşılma var... Yusuf ona döndü: -Doğru anlaşılanı sen söyle... |