![]() |
|
-Hepimize o düşer... Ne demek bize yallah demek düşecek değil ya...Bizde Allah diyeceğiz... -Bak büyük reis... Bazen Rahmetlik anamın anlattığı Keloğlan hikayelerini dinliyormuş gibi geliyor bana... -Nereden çıktı? -Bak anlatayım. Ama beni huysuz, uyumaz, haylaz görünce oturur Keloğlanın masallarını anlatırdı. sonunda kel oğlan mutlu olurdu daima...Acaba anamın bıraktıklarını sen mi tamamlıyorsun onu düşünüyorum, bilemiyorum...Ama bir şey diyeyim sana...Sana da çok inanıyorum. -Sağol... Kardeşim bak ben seni kandırmıyorum. Kandırmamda... Söylediklerim hep hakikat. Dinle beni... Bekle... Bir gün yaşarsak bu dediklerimi görmesen bana yalancısın de... Allaha yemin ederim ki bu söylediklerime iman ediyor ve inanıyorum. Bütün bunlar olacak... -İnşallah... Hele sen şu mektubu oku... -"İdealimiz Büyük Pontus İmparatorluğunu kurmaktır. Bunu yapabilmek için öncelikle sizin zürriyetinizi kurtarmamız lazım. İşte bu sebeple kararınızı. kızlarınızı ve çocuklarınızı öldürüyorum... Öldürüyorum çünkü karılarınız durdukça doğuracak. Bu doğanlar sizin çocuklarınız, onlar büyüyecek, sizin gibi başımıza bela olacaklar. Kızlarınızı öldürüyorum, onlarda yarın evlenip ana olacak size çocuklar verecekler. Ben bir nehiri kurutmak için kaynağını kesiyorum. Sizin böyle şeylere aklınız ermez. Pis mendeburlar... -Dahada öldüreceğim...Bu ölüm hadisesi soyunuz, sopunuz yok olana kadar devam edecek. Sizlere şunu da söyleyeyim ki ben çok mert bir adamım. Neden diye sorabilirsiniz? Ben cevabını vereyim. Sizin hayvanlarınızı götürebilirdim. Fakat götürmedim. Çünkü ben adi bir eşkiya değil, Büyük Pontus İmparatorluğunu kuracak biriyim...Ha nerede kalmıştık. Sizin hayvanlarınızı götürmedim. Çünkü hayvanlarınız da sizin gibidirler. Belkide bir gün sizi yok eder. Muhakkak yok edeceğim de, siz yok olduktan sonra bu yerlerde hayvanlarınız kalırda, belkide bize Büyük Pontus İmparatorluğunun kurulmasına engel olurlar. -Şu duvardaki güzel kızınızı niçin öldürdüm biliyor musunuz. Onu davamızın büyük adamı Andon’ un intikamını almak için öldürdüm. Öbür tarafta siz bir köpeksiniz. Önüme Yusuf'unuz ve Hasan'ınız vede Laz oğlunuz çıkmıyor. Biliyorlarki benimle karşılaşır karşılaşmaz hemen ölecekler. -Kahraman Dimitri kökünüzü kazıyacak. Buralar bizim olacak. Sizler bizim olan topraklardan nasıl yerleşirsiniz. Bunlar bizim. Bizim dedelerimizin. Sizin kökünüzü kazacağım Türkler. -Sizin Fatih Sultan Mehmet 'iniz nasıl bizim olan Konstantin'i ve seferlerle buraları bizden almışsa, bizde sizlerden buraları tekrar alarak yarım kalan imparatorluğumuzu kuracağız. -Hainlere ölüm. -Sizde hayinsiniz... -Öyleyse sizede ölüm. -Not:Bu mektubu bulan Hasan veya Yusuf'a versin. DİMİTRİ Büyük Yunanistan'ın bir parçası Büyük Pontus cemiyeti kahramanı. Hasan mektubu okudu. Bitirdi. Sonrada avucunun içinde kırıştırdı. Ve küfür ederek yere attı. Yusuf düşen mektuba eğildi aldı. Dizinin üstünde düzeltti. Sonrada dörde katladı. Özenerek cebine koydu. Hasan şaşkın şaşkın Yusuf'un yaptıklarını seyrediyordu. Sonrada Yusuf'a: -Ne o haci ne yapacaksın o kafirin mektubunu? Yusuf bir iç çekti: -Belkide ileride lazım olur. -Anlamıyorum kafirin mektubu neye lazım olsun. -Abi. -Söyle. -Ben yufka yürekli biriyim. -Ne olacak, ne ilgisi var senin yüreğinle bu mektubun. -Bak anlatıyım. -Evet. -Ola ki yarın Dimitri elimize geçti. Hasan başını salladı: -Olakisi yok geçecek. -Bende o zaman yan yattım. -Nasıl? -Piç Miço'nun çetesinde olduğu gibi.... Hasan o zaman güldü: -Bak Yusuf... Ona doğru gitti. Her zaman yaptığı gibi onu omzundan tuttu. Gözlerinin altından Yusuf'a baktı. Sonrada: -Eğer o günü görürsem, onun öldürülmesine engel sen değil, mezardaki babam olsa merhamet edersem Allah bu taşıdığım canı hemen alsın. Eğer elime geçerse onun canını hemen alacağım. O zaman Yusuf: -Peki ben sana karşı olsam ne yaparsın? -O kafirle birlikte senide vururum. -Nasıl bu kadar katı olabiliyorsun? -Benim senden farkım ne biliyor musun. -Hayır. -Bir müddet eşkıyalık yapmam. -Peki seni benden bu neden farklı kılıyor. -Çünkü eşkıyada merhamet yoktur. -Neden? -Merhamet olunca eşkıyalık olmazda ondan. Çünkü bu merhametin korkuyu ortadan kaldırır. Korkuda kalkınca eşkiyalık yapamazsın. Onun için kararlı olacaksın. Harpte öyledir. Oradada kararlı olacaksın. Kaçarsan mevzini düşmana teslim edersin. Onun için kaçmak yok. Korkarsan düşmanı vuramazsın onun için korkmak yok. Ölüm insana cenabı hakkın emri. Kaçsan bile nereye kadar kaçarsın. Halbuki cesaretli ve kararlı olursan senin yerine düşman kaçar. -Diyelimki bizi sardı. Düşmandan kaçabilirmiyiz? -Elbette kaçacağız... Ama burada bizim ölmemiz ötede büyük bir zafer kazanmamıza sebep olacaksa kaçmak yok. Benim anlattıklarım bunlar Yusuf 'um. Peki sen o mektubu niye aldın? söylemedin. -Belki merhamet ederim diye korkuyorum. -Mamafih iyi yaptın. -Demin o kadar zamanımızın olmadığını söylüyordun, şimdide iyi yaptığını söylüyorsun. Senden de bir şey anlamıyorum. Sen benim için bazen bir muamma oluyorsun. -Gerçekten öyle. Ben bazen kendim içinde muamma oluyorum. Yavrucuğum bak. Biz şimdi harpteyiz. Aha yola çıkacağız. Belkide bir düşmanla müsademeye gireriz. Bir bakarsın ölürüz. Sen sağ kalırsan merhamet edebilirsin, işte o zaman bu mektubu okursun... -Abi... -Söyle. -Sana bir şey diyeyim-mi? -De bakalım. -Seni ölen anam ve babam kadar seviyorum. -Teşekkür ederim. Benimde öz be öz bir kardeşim olsaydı vallahide senden fazla sevemezdim, billahide sevemezdim. -Sende sağol... Ama benim anlatmak istediğim benim sana karşı olan sevgim değil. -Ya ne? -Duam. -Nedir duan? -Allaha devamlı olarak şöyle dua ediyorum. "Yarabbi bu harp bitmeden bizlere şehit olmayı nasip et " diye dua ediyorum. Hasan olduğu yere oturdu. Başındaki kalpağı çıkardı. Elinde ki silahın dıpçığını yere vurdu ve yüksek sesle: -Bak yavrum sen daha gençsin. Öyle dua etme. Yaşayacaksan sen yaşa. Öleceksem ben öleyim. Sen öyle şeylere karışma... Öyle olmayacak dualarıda yapma. -Cayacak değilim duam hep aynı... Hasan başını salladı: -Allah duanı kabul etmesin. Yusuf sustu. Hasan yerinden kalktı ve Yusuf 'a: -Haydi şu kızı indirelim. Yusuf arkasını döndü. Düşünmeye başladı. Evet aklından hepte kötü şeyler geçiriyordu. Ya Dimitri denen o haydut kendi köylerini başarsa vede canından çok sevdiği Ayşe'sine aynı şeyi yaparsa ne olacaktı? Kendi kendine " Yok yok bu iş olmaz " diye söylendi. Dimitri 'nin böyle bir şeyi göze alamayacağını düşündü. O bilirdiki Yusuf intikamını alırdı. Sonrada aklından şunları geçirdi. Hayır imkanı olsa yapabilirdi. Çünkü anasını, babasını öldürmüştü. Hani intikamını alabilmişmiydi. Evet düşman fırsat bulursa, Ayşe'yi de, kendisinide duvara çakabilirdi. Sonra Dimitri Yusuf 'un Ayşe'yi sevdiğini ne biliyordu? Artık Yusuf'un tek düşüncesi vardı. Bir an önce buradan ayrılmak ve köye ulaşmak istiyordu. Yoksa bu düşünce kendisini harap edecekti. Birden hıçkırarak ağlamaya başladı. " Olmaz olmaz" diyordu. Hasan önce şaşırdı. Sonrada olduğu yerden geri dönerek Yusuf 'un yanına geldi. Ona bağırarak: -Ne olamaz? -Bu vahşet ne? -Al canım gördün bu vahşeti.... Ama bu kızı öldürende din, iman ve vicdan var mı? Sen şimdi milletin vicdanının mühasebesini yapacağına şu karşısındaki düşmandan intikamını al. Sen böyle ağlayacağına şu vatanında esir yaşamaktan kurtul. Başka düşüncen olmasın. Anan ölür ağlamazsın. Baban ölür ağlamazsın. Arada bir tutturur böyle bağırırsın.... Akıllı ol.... Tamamda ben bu kızı alamıyacağım. Hasan başını salladı: -Ben alırım. Koşarak gitti. Kızı duvardan aldı. Orada bulunan bir çula sardı. Omuzlayıp diğer ölülerin yanına getirdi. Yusuf 'ta iki atı alıp peşinden geldi. Etraf kalabalıklaşmaya başladı. Çevre köylerden gelenler etrafta birikiyordu. Hep beraber ölüleri gömdüler. Sonra Hasan: -Ey cemaat uyanık olun. Manzarayı görüyorsunuz. Eğer sonradan ağlamak istemiyorsanız, şimdiden tedbir alın. Eli silah tutanlar silahlansın. Düşman görülür görülmez vurulsun. Sonra sevdikleriniz elde giderse ağlamak bir şeye yaramaz. Ağlamak yerine uğraşın, sızlamak yerine didinin. Böylece Allah bizi muzaffer kılacaktır. Bilirsiniz bir ata sözümüz vardır. "Zahmetsiz rahmet olmaz". Onun için çalışın. Kimse bir şey demedi. Hasan Yusuf ve arkadaşları atlarına atladılar. Köklük köyünün yolunu tuttular. Köklük köyüne geldiler. Dr. Hasan Beyde oradaydı. Akşama kadar dinlendiler. Sonrada atlarına atladıkları gibi Cecil'e geldiler.
* *
* *
* *
Atlı yola çıktıktan sonra tozu dumana katarak Dereköyün yolunu tuttu. Atını çatlarcasına sürüyordu. Köye girdi. Atını köyün ortasındaki dut ağacının dibinde durdurdu. Karşısındaki eve doğru yürüdü. Evin kapısına adet olduğu vech ile üç defa aralıkla vurdu: İçeriden bir ses: -Kim o;? -Benim. -İçerideki ses tereddütlü: -Sen kimsin? -Sahatlerin Süleyman... Kapıyı açan adam: -Ne var böyle gece yarısı? Hayırdır inşallah... -Vallahi hayırda değil... Yavaşca elindeki idareyi yanına yanaştırdı. Havaya kaldırdı. Evet onu tanımıştı. Bu hocanın büyük oğluydu. Gelene: -Gelsene... -Hayır gelmeyeceğim.... -Galiba selam vermeye geldin. -Hayır. Hoca amcanın peşine geldim. -Bir şey mi oldu? -Evet. -Mustafa heyecanla: -Ne oldu? -Hamit beyin kızı Ayşe Hasta.... -Dur sen. İçeri girdi. Biraz sonrada Zekeriya Hoca evden indi. Oğlu hocanın atını getirdi. Zekeriya hoca omzunda bir filinta asılı olduğu halde atına bindi ve oğluna dönerek: -Evlatlarım uyanık olun. Kardeşlerinide kaldır. Köylüleride benim gittiğimden haberdar et . Devriyeleri artırın. Sizleri bir daha gafil avlanmasınlar. -Olur baba... -Haydi Allaha emanet olun... -Sizde... -Eyvallah... -Yolunuz açık olsun. -Sizde Allahıma emanet ederim. -Sağolun. İki atlı yola çıktılar. Yine son süratle yollardan tozu dumana kaldırarak gidiyorlardı. Cecile girdiler. Köyde her evin lambaları yanıyordu. Her avludan Hamit Beyin evine doğru telaşlı koşuşmalar oluyordu. Zekeriya Hoca Hamit Beyin avlusuna girdi. Orada bulunanlara yüksek sesle: -Selemün aleyküm.. Herkes ayağa kalktı. Başını eğdi. Zekeriya hoca atından indi. Koşuşmalar oldu. Kimi atını tutuyordu. Kimide inmesine yardımcı oluyordu. Hamit bey evden çıktı. Evet gözleri kıpkırmızı idi belki uykusuzluktan, belkide ağlamaktan kızarmıştı. Zekeriya Hocanın evine doğru geldiğini görünce oda hocaya doğru koştu. Onu elinden tuttu. Kucakladı. Sonrada eğildi elini öpmeye çalıştı. Zekeriya Hoca onu omzundan tutup kaldırdı: -Yapma öyle şey kabul etmem. -Müsaade et öpeyim... -Öpemezsin. Hamit Bey arkaya doğru geçti. Zekeriya Hoca eve doğru yürüdü. Ve sordu: -Kız nasıl? -Pek iyi değil. Allah bilir ama... -Amenna her şeyin en iyisini o bilir. Dünyada onun bilgisi haricinde bir şey olması söz konusu değil. -Yatıyor upuzun işte... -Nesi var acaba? -Vallahi bilmiyorum ki... -Haydi içeri girelim... Zekeriya hoca önde Hamit Bey arkada eve girdiler. Evin üst katına çıktılar. Hamit bey bir odanın kapısını açtı. İçeri girdiler. Zekeriya Hoca kenarda duran divanın üstüne oturdu. Ve Hamit beye: -Bana bir ibrik su getir. Hamit bey dışarı çıktı. Elinde bir ibrik su ile bir leğen olduğu halde geri döndü. Ocak başına bıraktı. Zekeriya Hoca kalktı Abdesini aldı. Namazını kıldı. Sonrada Hamit Beye: -Hasta nerede? -Yandaki odada... -Acaba geceyle durumu nasıl? -Geceden biraz iyi... -Çok şükür iyiye gidiyorsa... -Ama korkuyorum hocam... -Neden? -Bu iyilik... Hamit Bey sustu. Zekeriya hoca kızarak: -Evet. -Ölüm iyiliği olmasın... -Sus Allah gecinden versin... -Amin. -Bak Hamit Efendi...Allah her canı verir. Zamanı gelincede alır. Ama sebep ya hastalıktır, yahutta kazadır. Ve yahutta bir düşman kurşunudur. Kimin ne olacağı belli olmaz? Bakarsın o iyi olur. Biz ölürüz. Takdiri ilahiye karışmak yok. Ama dinimizde bir şey var. Oda tetbir. -Ne yapalım işte sizi getirdik... -İyi beni getirdiniz. Tamam...Fakat bizler ölüm pahasına bir adamı getirdik. Bilirsiniz. Doktoru...Nerede doktor? o gördü mü? -Hayır... -Bak olmadı. -Ne yapalım? -Ne yapalım olur mu doktoru bulun. Gelsin muayene etsin Bakalım o ne diyecek. Dua edeceğiz elbette... Ama doktorunda bulunması lazım. Onunda hastamızı görmesi lazım. -Peki ama doktoru bulamadık ki? -Nerede? Bu adam düşman tarafına kaçmadı ya... -Bilmiyoruz. Biz senin taraftadır dedik... -Yok bendede yok... -Demek yok. -Arattırdınız mı? -Hayır. -Bak yine olmadı. -İlaç var arayan yok, merhem var süren yok... -Allah vadesi gelmeyen hiç bir mahlukun canını almaz. vadesi gelenide hiç bir küvet bu memlekette dünyada tutamaz... Onun için doktoru çabuk bulun. -Peki... Dedi. Dışarı çıktı. O sırada kapı vuruldu. zekeri yerinden kalktı. Kapıyı açtı. Karşısında Yusuf Hasan ve Doktor Hasan Bey vardı. Zekeriya hoca: -Doktor neredesin? -Hastalara şifa dağıtıyorum... -İyi ama doktor gittiğin yerleri bilelim. -Ben gezerim hoca... -Gez canım gez, gezmene bir şey demiyorum. Sadece gezeceğin yerleri bilelim diyorum. -Huyumu bilirsin. -İyi ama torunum ölüyor doktor.... Doktor Hasan Bey: -Kim kim? -Ayşe'mi? -Evet. Yusuf Hasan'a baktı. Hasan gözlerini Yusuf'tan kaçırdı. O zaman Hasan Bey -Hoca birde ben muayene edeyim. Zekeriya Hoca eliyle evi göstererek: -Buyurun doktor... Doktor içeri girdi. Ayşe'nin yattığı odaya girdi. Ayşe yatakta upuzun yatıyordu. Sanki ölmüştü. Yusuf aralanan kapıdan içeri baktı. Aklına ölüm geldi. Bu gün düşündüklerini bir daha düşündü. Evet Dimitri ölürse intikamını alabilirdi. Ya kendi kendine ölürse ne yapacaktı? Gözleri karardı. Düşmemek için duvara yaslandı. Sonrada gözlerini yumarak " Yarabbi sen verdin canlarımızı, sen alabilirsin. Bana Ayşe'mi bağışla " diye dua etti. Düşünceye tekrar daldı. Ölüm neydi? Ama benim aklım böyle şeylere ermez diyerek vazgeçti. Şöyle düşünüyordu. Ölüm insanları sevdiklerinden ayıran Allahın bir emri idi. Sonrada birden ağlamaya başladı. Hıçkırmamak için kendini zor tutuyordu. Gebeş Hasan onu ceketinden tutarak geri çekti. Ve ona: -Yürü... Yusuf alık alık Hasan'a baktı ve ona: -Nereye? -Evimize gidiyoruz. -Evimiz nerede? -Seninle bizim evimize, dağ, mağara...Bizde seninle oraya gidiyoruz. Yürü zor kullandırma bana... Yusuf ellerini açtı: -Ama abi Ayşe hasta... Hasan hiddetle: -Olabilir Yusuf...Anamızda, babamızda hasta olabilir. Hatta hastalığı bırak ölebilirde....Ama şunu iyi bil ki önce vatanımız, namusumuz ve de dinimiz hasta...Namussuz, vatansız ve dinsiz yaşamaktansa ölmek daha iyidir. Yusuf daldı ve ona dönerek: -Doğru diyorsun be abi... -Öyleyse haydi yürü... Yusuf aralanan kapıdan içeri bir daha baktı. Sonrada duvara yasladığı tüfeğini alarak yürüdü. Doktor Hasan Bey Ayşe'nin yatağına oturdu. Sonrada yerinden kalktı. Yere diz çöktü. Eliyle Ayşe'nin alnına elledi. Sonrada nabzını tuttu. Nabız atışlarını saydı. Sonrada kalbini dinledi. Sırtına eliyle birkaç defa vurdu. Sırtını da dinledi. Ve ayağa kalktı. Onun Ayağa kalktığını Zekeriya Hoca görünce oda ayağa kalktı: -Ne var doktor önemlimi? -Yok hocam bir sinir... -Doktor benimle dalgamı geçiyorsun? Hasan bey hocaya baktı ve sonrada: -Ne dalgası sayın hocam... -Doktor bu küçük çocuk. Ne anlar sinirden minirden? Yahu bu zavallının bir mesuliyeti yok ki sinirli olsun... -Bilmem...Ama benim teşhisim bu... Elindeki bastonu gösteren hoca: -Zaten senden başkası olsaydı. Bu bastonu kafasına vururdum. Neyse ki sana itimadım sonsuz. Sana inanırım doktor. -Sağol.... Sonrada doktor çantasından çıkardığı dağların çiçeklerinden yaptığı bir ilacı Ayşe'ye verdi. Ayşe derin bir uykuya daldı. Evet ilaç tesirini göstermeye başlamıştı. Zekeriya hoca cebinden çıkardığı enfiye kutusundan bir iki nefes çekti. Hasan beyde aynı kutuya uzandı. Oda bir kaç nefes çekti. Dışarıya çıktılar. Odalarına çekildiler. Rahat rahat aksırdılar. Sonrada uzanıp kaldılar. Ertesi gün uyandılar. Doktor ile hoca yan odada yatan Ayşe'nin yanına geçtiler. Hamit Bey misafirlerinin içeri girdiğini görünce yerinden kalktı. Hemen hepsi tekrar oturdular. Böylece aradan bir saat geçti. Ayşe bu sırada canlanır gibi oldu. Göz kapaklarını açmaya çalıştı. Sonrada yavaş yavaş gözlerini açtı. Etrafına baktı. Doktor elindeki peşkirle Ayşe'nin anlına biriken terleri sildi. Ayşe doktora baktı ve: -Siz kimsiniz? -Ben doktorum. Gözleriyle etrafı bir daha konturol etti. Oturan Zekeriya hocayı gördü. Ona bakıp gülümsedi. Ona: -Dede sende mi buradasın? Zekeriya hoca yerinden kalktı. Yanına geldi. Onu okşadı: -Buradayım benim cici torunum. Şimdi nasılsın iyisin inşallah, sen hasta olursunda ben yanında olmam mı? -Bilmiyorum.... Öleceğim diye korkuyorum. -Metin ol çocuğum...Ölümden korkma. Çünkü seni yaradan Allah'a kavuşacaksın... Ama senin ölümün inşallah düşündüğün gibi yakın değildir. Vaden dolmuşsa elden bir şey gelmez. Ama korkma önce seni Allah, sonrada Doktor Hasan Bey iyi edecek... Doktor Ayşe'ye sordu: -Şimdi kendini nasıl hissediyorsun hanım kızım? -Yanıyorum doktor... -Başka bir ağrın sızın varmı? -Yok... -Bir dakika öyleyse... Hasan Bey yerinden kalktı. Gitti odasından bir hap aldı geldi. Sonrada onu Ayşe'ye verdi. Yarım bardak su ile Ayşe onu içmek için doktordan aldı. Doktor: -Bunu iç. -Acımı doktor amca? -Yok be...Sen iç yarın bir şeyin kalmayacak. -Peki. Ayşe bardağı eline aldı. Biraz su içti. Sonrada Hasan Beyin verdiği hapı dilinin üstüne koydu. Suyu da arkasından içerek böylece hapı yuttu. Ayşe Hapı yutunca elindeki bardağı Doktor aldı, tekrar yarısına kadar su doldurdu. Ayşe'ye verdi. Ayşe suyu bir daha içti. Yavaşça başını yastığa koydu. Yavaş yavaş gözlerini kapattı. Zekeriya Hoca doktora dönüp: -Peki doktor teşhisin ne? -Söyledim. -Yani sinir mi? -Evet. -İnşallah iyi olur... Diye başını salladı...O zaman doktor: -Yarın sabah ayağa kalkacak... -İnşallah. -Haydi biz çıkalım. Zaten çocukta uyudu... -Haydi... Beraberce Ayşe’nin yattığı odadan çıktılar. Vakit çoktan ikindi vaktine gelmişti. Geceden de doğru dürüst uyku uymayan doktor hemen yatağına uzandı. Öylece kaldı. Doktor uyunca az uyuyan doktor hemen havluya indi. Hamit Bey oturduğu kalabalıktan ayrılıp Zekeriya hocanın yanına geldi. Ona: -Hocam nasıl? Hamit Beye Zekeriya Hoca: -Çok iyi, doktor yarın kalkacağını söyledi... Ellerini açıp havaya doğru gözlerini kaldıran Hamit Bey: -Ah o günleri bir göre bilsem... -Göreceksin. -İnşallah. Allah bana bunu bağışlasın... O zaman Zekeriya Hoca: -Allah büyük ve kadirdir. Buna inan kızını sana bağışlayacak ve de seni bu millete bağışlayacak... -Ben olsam ne olur olmasam ne olur... -Konuşma... Allah seni bu millete bağışlasın. Yoksa bu dava hemen sona erer. -Son kuruşuma kadar malım servetim, evladım ve canım bu vatana bu dine feda olsun. Bunu vallahi bütün samimiyetimle söylüyorum. O zaman Zekeriya hoca gülümsedi: -Aksini söylesen yalan olduğu meydana çıkardı. Çünkü yaptıkların meydanda... Senin gibileri olmasa iki çulsuz bu davayı yürütebilir mi? Binlere yemek vermek, silah bulmak kolay mı sanıyorsun. Hepimiz bu vatana hem canımızı hem malımızı bağışlarız. Sen bunu yapabilen ve bu davanın yürümesini sağlayan yürekli bir Türk zenginisin... Sana eskidende ne eşkiya bir şey yapabildi? Nede sana başkasından kötülük geldi. Sen bu işe isteğinle katıldın. Ve senin bu davaya baş koyman bir çok kişinin bu yola girmesine sebep oldu. -Sağol beni şımartıyorsun... -Sen herkese iyilik yapacak kadar zengin, küçük şeylerle gururlanmayacak kadar iyi bir müslüman ve iyi bir Türk vatandaşısın. Sonrada Hamit Bey göz yaşlarını sildi. Hoca: -Artık ağlama... Seni böyle ağlarken görenlerde bir şey var sanır. Bu memlekette beş kişi hangi eza ve cefayı görürse görsün hangi nisbet başlarına gelirse gelsin, göz yaşlarını içlerine akıtmalılar. Bunlar ben. sen, Cete Hasan, Yusuf ve Doktorun ağlamaması lazım. Ağlarsak olmaz. -Peki... Hamit bey yavaşça ilerleyip eve girdi. Üst kata çıktı. Kızının yattığı odaya girdi. Ayşe upuzun uzanmış yatıyordu. Koştu alnından öptü. Yavaş bir sesle: -Canım kızım sen dünyalara bedelsin. Canım malım yoluna feda olsun. Bu sözlerden sonra Ayşe biraz yanladı. Kendi kendine “Yusuf, Yusuf “diye sayıklamaya başladı. Hamit Bey şimdi her şeyi anlamıştı. Demek kızı Yusuf’u seviyordu. Kendiside kızının onunla evlenmesini istiyordu. Ama istemek yetmezdi ki. Şimdi kız evlendirmeden. damat yapmadan önemli işler vardı. Böyle şeylere vakit ayırmak demek Rum çetelerine ve Rum emellerine hizmet etmek demekti. Böyle işlerle meşgul olmak demek Rum ve ermeni çetelerinin ekmeklerine yağ sürmek demekti. Sonrada düşündü. Evet doktor bugün kızının hastalığına sinir dediğine göre, bu sinir kara sevda gibi bir şeydi...Belkide doktor kara sevda diyememişti de, sinir diye geçiştirmiştir diye içinden geçirdi. Odadan çıktı. Hanımı odaya doğru geliyordu. Kocasını görünce: -Nasıl canımız? -İyi uyuyor... -Çok şükür doktorun sayesinde iyi olacak galiba... -İnşallah... Karısı biraz sonra geri döndü. Kocasına: -Bey bey... -Söyle hanım... -Sinir ne demek? Hamit Bey geri döndü. Karısının kulağına: -Laf aramızda ama bizim kızda sinir diye bir şey yok... -Ya ne var? -Kara sevda, kara sevda... -Ne biliyorsun? -Ne bileceğim. İçeride devamlı olarak Yusuf Yusuf diye sayıklıyor. Kadın cevap vermedi. Hamit Bey yürüdü. O gün akşam çabuk oldu. Çünkü herkes sevinçli idi. Ayşe yatağına oturmuştu. Köyde bu yüzden sanki bayram vardı. Öğleye doğru Hamit Bey eve geldi. Ayşe'sini görmek için eve girdi. Sevgili kızı her dertlerine çere olan o nur yüzlü ihtiyarın elinden yemek yiyordu. Doktorda bu sırada içeri girdi. Ayşe'nin yatağının yanındaki mindere oturdu. Kıza: -Nasılsın kızımız? -Bugün daha iyim doktor amca... -Nasıl hissediyorsun kendini? -Ateşim yok, iyiyim ama halsizim... -Şimdi oda geçer... Fakat benim sana hazırladıklarımı yiyeceksin. Ne söylersem uyacaksın. Emin ol üç güne kalmaz ayağa kalkarsın. Anlaştık mı cici kızım... -Tamam amca ne dersen yapacağım. -Sende iyi olacaksın... -İnşallah. Sağol. Dedi. Ve tekrar yatağına uzandı. Hasan Bey ona bir hap daha verdi. Ayşe yine geceki gibi daldı. Doktor ile Zekeriya hoca dışarıya çıktılar. Dışarda doktora Zekeriya Hoca: -Doktor. -Söyle sayın hocam... -Yarın büyük bir mevlit yapacağız... -Hayırdır. Nereden çıktı... - Hamit Beyin adağı var... -İllede yarın olması şart mı? -Evet. -Hoca seni bu kadar istekli görmemiştim şaşırdım. -Şaşırma... Bilirsin kimi malıyla bu davaya yardım eder, örnek Hamit Bey... Kimi canıyla bu davaya hizmet eder. Misali binler... Kimi bilgisiyle onlara şifa olur, misali sen... Kimide benim gibi vatan için ölmenin farz olduğunu anlatır ki düşman bu saydıklarımızın sayesinde haremi ismetimize el uzatamaz... Kahrolur gider. -Biraz çabuk olalım. Şu düşmanı buradan atalım. -Emin ol o gün yaklaştı... -İşte sen de duy. O günü görürsem … Bende dünyada eşi bulunmayan bir davet vereceğim… -Ben komik bir şey mi söyledim. -Yok be doktor… -Devamlı gülüyorsun da… -Gülmememin sebebi sen… -Niye? -Ben sana yıllardır ne derim? O zaman doktora güldü: -Yo o işi yapmam… -Gel beni dinle yap. Başını iki yana salladı ve: -Yapmam -Yap bu Allahın emri… Yaparsan sen kazanırsın… -Hayır -Demek yine evlenmeyeceksin öylemi? -Hayır. -Hele şu harp bitsin. Ben seni evlenecek yaparım. Sende gör. Benim adım Zekriya hoca… Bu sırada kapı vuruldu. Zekeriya hoca kalmak istedi. O zaman doktor Hasan bey omzundan tuttu. -Sen dur. -Neden ben duruyorum? -Ben bakayım... -Bak bakalım... O zaman Doktor Hasan Bey yerinden kalktı kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Karşısında Yusuf duruyordu. Yusuf doktoru görünce : -Sus doktor. -Ne istiyorsun deli oğlan? -Hiç bir şey...Ayşe nasıl? -Çok iyi iki güne kalmaz ayağa kalkar... -Allah senden hoca amcadan razı olsun... -Sizden de... -Peki şimdi nasıl? -İyi ve uyuyor. -Ben kaçayım. -Gelsene... -Aman gelemem...Benim geldiğimi hoca amcaya haber verme ve geldiğimi söyleme... -Niye? -Eğer söylersen hoca amca yarın beni döver. -Neden? -Nedeni uzun. Ben sağ olursak sana yarın anlatırım...Haydi eyvallah. Ben kaçıyorum. O sırada Zekeriya hocanın sesi geldi: -Doktor kimi o gelsenize? -Geliyoruz. Yusuf şiddetle kapıyı çekti ve karanlığa karıştı. Doktor geri döndü. Zekeriya hoca pencereden dışarıya bakıyordu. Doktor içeriye girip selam verince selamı aldı ve doğruldu. Doktora : -Kim o atlı doktor? -Hiç kimse değildi... -Doktor kim olduğunu söyle? -Ama bana söyleme diye yalvardı. -Olsun sen söyleme... -Olmaz söz verdim. -O Yusuf'tu değil mi? Hasan Bey baktı baktı kaldı. Sonradan, -Hoca sen erdin. -Nerden çıkardın?.. -Baksana geleni görmeden kim olduğunu buluyorsun. Zekeriya hoca güldü: -Ah erebilsem. Senin dediğin gibi gaipten haberim olsa... O zaman gider mağaranın kapısında yatardım. Düşmanın ne yapacağını oradakilere haber verirdim. Böylece binlerce masumu-n ölmesini engellerdim. Sen bu işi bırak... -Ama bildin. -Bilirim tabii... -Nasıl? -Dinle anlatayım. -Söyle -Biraz önce bir çıtırdı duydum evin dibinde. Perdeyi araladım. Bir atlı. Ata binişinden Yusuf olduğunu anladım. Sadece binişinden değil, aynı zamanda iki gecedir bizim kızda Yusuf Yusuf diye sayıkladığına göre ve etraftada kızda sinir yok kara sevda var dediğine göre, bizim millette bunu her tarafta ballandırarak anlattığına göre, artık kimin geldiğini bilmek için müneccim olmak gerekmiyor galiba... -Hoca çok şeytani düşüncen var... -Yok be benim düşüncem şeytani değil, rahmani... -Bende şaka dedim. Akıllı olmasan şimdiye kadar suyumuzu çıkarırdı bu düşman... -Kolay değil suyumuzun çıkması...Peki ne dedi? -Ayşe'yi sordu. -Ne dedin? -İki güne kadar kalkar dedim. -İyi ettin Allah senden de razı olsun Gece sabah yaklaşmıştı. Ezan okumak üzere idi. Kapı açıldı elinde, elinde ibrik ve leğen Ayşe kapıda belirdi. Zekeriya Hoca şaşırdı. Uyuyor muydu yoksa? Ayşe elindeki ibrik, ve omzundaki peşkirle geldi Zekeriya Hocanın karşısında durdu: -Ilık su getirdim dede... Zekeriya Hoca şaşkın: -Sen kalktın mı benim sevgili kızım... -Evet kaktım. Şimdi çok iyiyim. -Demek iyi oldun... -Evet Allah'ın izniyle iyi oldum dede... Doktor Hasan Bey ve Hamit Beyde kalktılar, Abdestlerini aldılar. Sevinçle caminin yolunu tuttular. * * * * * Onlar evden çıkıp gittikten sonra kapı vuruldu. Ayşe korktu. Kapıya vardı. Birkaç defa sordu: -Kim o? -Benim. Dışardan bir müddet ses gelmedi. O zaman Ayşe'nin Korkusu dahada arttı. Evet korkulmayacak gibi değildi ki. Dışarıdan kapıya vuruluyor. Bu vurma tam babası ile misafirler dışarı çıktıktan sonra oluyor. Kapıya kim o diyor fakat kapıdan cevap verilmiyor. Ayşe bağırmak istedi. Sonrada vazgeçti. Tekrar: -Kim o? -Benim. Diye ses geldi. Evet oda bu sesi tanımıştı. Bu Yusuf'tan başkası değildi. Kapıyı yavaşça açtı. Sonrada kapıda heykel gibi duran Yusuf'a: -Demek sensin ha... -Evet benim Ayşem... -Nerdesin hayırsız? -Hep yanındaydım. Ama sen derin uykuda idin. Onun için senin beni görmen imkansız oldu. -Öylede olsa seni hep yanımda isterdim. Yusuf başını salladı: -Hep yanındaydım Ayşem... -Seni çok özledim... -Bende... -Çok koktum Yusuf... -Bende... -Öleceğim diye kortum... -Ölüm Allahın emri...Ama bende korktum. Geceleri ağladım. -Sağol... -Ayşem inanan insan ölmekten korkmaz. Çünkü ölüm bizim için yeter ki ayrılık olmasın...Şu harp bir bitsin. Vatanımız kurtulsun gerisi basit. -Evet bende ecelden kaçılmayacağını biliyorum Ama yinede yaşamak tatlı...Allah doktordan razı olsun. Hele Zekeriya dededen de. -Zaten o ihtiyar olmasaydı bu kadar musibete dayanamazdık. Onun için her şeye her kötülüğe karşı ayakta durabiliyoruz... Bütün bu konuşmalar evin kapısında geçti. O zaman Ayşe: -Özür dilerim ve buyursana... Yusuf atını evin önündeki direklerden birine bağladı... Sonra yavaşça eve girdi. Yukarıya çıktılar. Odaya girdiler. Üç beş dakika sonrada Yusuf ayağa kalktı. Ayşe'nin yanına gitti. Onun saçlarını okşamaya başladı. O zaman Ayşe birden Yusuf'a: -Ellerini çek Yusuf... Yusuf şaşırmıştı. Yoksa bu delirmiş miydi ne? Daha demin kapıdan girmeden kendinizi özlediğini ve kendisini çok sevdiğini söylediği halde bunun bu gösterdiği tepkinin manası neydi? Şimdi neden böyle davranıyordu? Hayır diye içinden geçirdi Ayşe bunu bilmeden yapmıştır diye diye düşündü. Ayşe: -Yusuf elini çek ne olursun? O zaman elini çekti ve Ayşe'ye: -Neden Ayşem?...Biz birbirimizi ölecek kadar sevmiyor muyuz? Neden böyle konuşuyorsun? -Seviyoruz Yusuf'um. Neden konuştuğuma gelince sana bunu açıklayayım. Seni çok seviyoruz. Hemde kimsenin sevmeyeceği kadar. Ama bizim bu temiz aşkımız, bizim bu kutsal aşkımız kirlenmesin istiyorum. Birbirimizi uzaktan kalpten sevelim. Sevelim ki yarın evlenirsek o zaman dünyanın en mesut insanları oluruz... Yusuf yerinden kalktı. Ayşe'ye dönüp: -Sen benim için dünyanın en güzel kızı değil, aynı zamanda en iyi Türk anası namzetisin...Gerçi yalan söyledim yahutta yanlış söyledim. Aman Allahım kimse duymasın. Bütün Türk anaları zaten iyidir. Çünkü iyi olmasalar çocuklarına daha doğmadan vatan millet müdafasına salarlar mı? Mamafih doğru diyorsun Ayşe... Sonrada konuşmasına devam etti. -Babanların gelmesi yakındır. Ben gidiyorum. -Güle güle Yusuf'um. -Allaha emanet ol... -Senle ne zaman evleneceğiz. -Evlenmeye evleneceğiz ama zamanı belli değil. Şunları yapmadan bize evlenmek haram...Bir vatanı kurtaracağız. İki Dimitri denen vapuru öldüreceğiz. Sonrada bütün bu kötülüklere son verince seninle büyük bir düğünle evleneceğiz... -Ya vatanı kurtaramazsak ve yahutta Dimitri'den intikamımızı almasak ne olacak? -O zamanda öleceğiz. Hemde erkekçe öleceğiz Vuruşarak öleceğiz. Bu dediklerimin olmaması için sende bende öleceğiz İşte bizler ölünce artık ne düğün olur, nede bayram...Kalmışsa arkamızda Türk diyecek biri, bize iyi bir cenaze merasimi yaparlar. Yoksa bir Türk kalmasa ortalıkta...Kuşlara kurtlara yem oluruz. Anlayacağın Ayşe'm ölümüzde dirimizde bizim, işe yarıyor. Sen korkma....Yani anlayacağın Ölümde de, yaşamda da ortağız... -Allah ölmeyi göstermesin Yusuf... -Yanlış anlama bu konuştuklarımla ölmeyi istemiyorum. Allah ömür verirse yüz yaşına kadar yaşayacağım. Ama senedim yok. Belkide dağa varmadan öleceğim. Ölmesem bu dediklerimin hepsi olacak...Bakalım bekliyorum. Sonra alın yazımız ölmekse bizim ölmemize kimse engel olmaz. -İnşallah alın yazımız öyle değildir. -İnşallah... Güneş yeni doğuyordu. Güneşin ilk ışık hüzmeleri odanın penceresinden içeri süzülüyordu. Yusuf yeni doğan güneşe baktı: -Ben gidiyorum Ayşe. -Güle güle Yusuf... -Sağol Ayşe'm... -Allah yolunu açık etsin, her işini rast getirsin... Yusuf evin kapısını açtı. Kapıda duran ata atladığı gibi, atını dört nala sürerek dağdaki mağaranın yolunu tuttu. Yıldırım hızıyla gidiyordu. Birden mağaraya çıkan yolda Hasan ile karşılaştı. Hasan ona birazda sertçe: -Nerdesin be kardeşim... -Şöyle bir keşfe çıktım be abi... -Keşif filan deyip beni kandırma... -Yalan mı söylüyorum yani... -Elbette buna ne şüphe? Git istediğin yere...Ama haber bırak ben filanca yerdeyim diye...Bir kişinin senin nerede olduğundan haberi olsun.... -Ama... -Aması maması yok. Bundan sonra böyle...Herkes gittiği yeri söyleyecek. Öyle kendi başına hareket yok. İyi bir haber alsak Dimitri'yi kıstıracak bir yer ve saat tespit etsek sen yoksun olur mu?.Düğünde sende bulunmalısın. -Sağol. Bundan sonra habersiz bir yere gitmem. Bu kadar kızdığına göre önemli bir şey var demektir. -Bu gece devriyeler bir kadın buldular. -Nerede? -Koca nerede... -Ne ağlıyormuş? Kuş konmaz, kervan geçmez o derede... -Bilmiyorum. Devamlı ağlıyor. -Ne yapacaksın şimdi bu kadını? -Ne bileyim ben? Yapabilecek olsam şimdiye kadar bir şey yapardım. Yakın bir köye götürmek istedim. Gitmem diye diretti. -Sonra... -Gitmedi... -Ne istiyor? -Ben diyor ille de Yusuf'u göreceğim diyor. Başka bir şey demiyor. Kadına bir müddet sonra İhsan'ı gönderdim. İhsan ona "Ben Yusuf'um" dedi. Kadın ona kızdı. "Sen Yusuf'san bende Züleyha'yım" dedi...Deli galiba dedik senin gelmeni bekledik. Haberim olsa üç günlük yolda olsam yine gelirim. Seni bulurdum. Ama nerede olduğunu bilmiyorum ki?.. -Öyleyse hadi yanına gidelim. -Hadi. -Peki hangi köyden olduğunu da söyledi mi? -Hayır hiçbir şey söylemedi... Beraberce mağaranın önüne geldiler. Kapının bulunduğu yere doğru hareket ettiler. Bir kadın oturmuş ikielinin arasına aldığı başını tutuyor ve sessizce duruyordu. Hasan: -Teyze bak kim geldi? Kadın başını kaldırdı. Yusuf'u görünce hıçkırarak ağlamaya başladı. Yusuf'unda gözleri yaşlandı. İhtiyar kadına sarıldı. Ağlıyordu kadın. Bir müddet birbirleriyle sarılı kaldılar. Sonrada Yusuf'un aklı başına geldi. Ona: -Hala burada ne arıyorsun? Artık her şey anlaşılmıştı. Bu Yusuf'un Enes'li Köyü'ndeki halasından başkası değildi. Herkes durumu anlamıştı. Artık merak bitmişti. Ama birinci merak biter bitmez, hemen ikinci merak başladı. Oda bu kadın neden yalnız gelmişti. Gece yarısı yollarda ne işi vardı. İki acaba köylerimi basılmıştı. Yusuf: -Nen var hala? Kadın dizlerine vurdu. Sonrada: -Nemiz kaldı ki oğlum? -Ne oldu? -Namusumuz gitti, sevdiklerimiz gitti ve canılarımız mallarımız gitti. Daha bizim neyimiz kaldı ki?.. -Nasıl? -Dimitri güya köyümüzü bastı. -Niye güya? -Çünkü bizim oralarda kan düşmanlığı var. Gerçi bizim rahmetlinin kimseye bir şey yaptığı yoktu. Garipti. Ama... -Demek eniştemde öldü... -Bu gece. Ha şöyle yanı başımda... -Başka...Saliha'yı kaçırdılar. Benide ölü sandılar. Yaralıyım ama. Sonrada kaçtım buralara geldim. Yarabbim şimdi emanetini alabilir. -Senden başka hiç canlı kalmadı mı? |