Hasan gözlerinin altından bakarak.

            -De bakalım.

            -Daha önce aranıza katılan Grivas'ta benim kardeşimdi.

            O zaman eski adı Yordan ve yeni adı Şamil olan genç ağlamaya başladı. Hasan ona yaklaşarak:

            -Neden ağlıyorsun?

            -Ağbimi Rumlar işkence ile öldürmüşler.

            -Kim dedi?

            Rumlar her akşam anlatıyorlardı. Hem de ballandıra ballandıra ...Nasıl öldürdüklerini, nasıl işkence yaptıklarını anlatıyorlardı. 

            Hasan gülümsedi. Dönme Rum'a:

            -Onlar sana yalan söylüyorlar. abin bizimle ve sağ. Sen onu merak etme. En kısa zamanda onu göreceksin. Sadece abin değil, yengen ve çocukları da kaçırılıp buraya getirildiler. İnşallah hepsini görürsün. Sen bunları merak etme.

            Şamil adını alan Rum dönmesi iki elini açarak:

            -Yarabbi sana çok şükür, bugünde bize gösterdin.

            -Daha iyi günlerimiz olacak hele sen korkma...

            Uzun Mehmet kurtuluşundan sonra ilk yapacağı işin mevlit olacağı kararına çoktan varmıştı. Orada bulunanlara:

            -Beyler buyurun bizim köye, hemen bir davetim var. Gelin hep beraber yiyelim ve dinlenelim. Benim bir adağım var, hemen yerine getireyim. Buyurun.

            Kafile yerinden kalktı. Hep beraber Uzun Mahmut'un köyüne geldiler. Mevlit okundu. Dualar edildi. Ve yemekler yenildi. Karınlar doydu kurtulanlar ve çetelerin elemanları hep beraber dinlenmeye karar verildi. Yusuf ve Çete Hasan Uzun Mahmut'un evinde kaldılar ve diğerleri köylülerin diğer evlerine dağıldılar. Şöyle bir iki saat uykudan sonra hepsi uyandılar. Çete Hasan tüfeğinin dıpçığıyla kapıya bir kaç defa vurdu. Uzun Mahmut'un üç oğlu koşarak geldiler. Çete Hasan:

            -Yeğenlerim babanız nerede?

            -Uyuyor.

            -Uyandır onu.

            -Bir şey mi var?

            -Hayır.

            -Peki.

            Diyen çocuklar oradan çıktıklar. Çete Hasan:

            -Yusuf.

            Yusuf uykulu gözlerle başını kaldırdı. Çete Hasan'a:

            -Ne var abi?

            -Şimdi ne yapıyoruz?

            -Karargaha döneriz.

            -Siz dönün.

            -İyi ama sen gelmiyor musun?

            -Hayır.

            -Ne yapacaksın?

            -Ben bir işe gidiyorum.

            O zaman Yusuf yerinden kalktı. Hasan'a:

            -Sen gerektiğinden fazla yoruldun. Eğer yapılacak bir iş varsa bana söyle ben gideyim. Sen biraz dinlen.

            Çete Hasan ona gözlerinin altından baktı ve:

            -Bana inanmayacaksın ama ben at sırtında yatakta yatmaktan fazla dinleniyorum.

            -İyide bu nasıl bir iş bana söylemeyecek misin?

            -Olur mu kardeşim gizlimiz mi var?Elbette söyleyeceğim.

            -Nedir bu iş?

            -Öğlenki iş.

            -Ha şu iş mi?

            -Evet, evet o iş.

            -Bende geliyorum.

            -Olur mu?

            -Ne var olmayacak? Nasıl olsa ihsan ile Cahit o işleri idare ediyorlar. Bize iş kalmıyor. Olsak ta fark etmiyor. Olmasak ta....

            -Peki.

            Tam bu sırada Uzun Mahmut'ta yanlarına geldi. Kapıdan içeri girer girmez misafirlerine:

            -Yahu ne oldu böyle sabah namazı nereye gidiyoruz?

            -Biz iş adamıyız. İşimize gideriz. Eğer zamanında dükkanımızı açmasak iflas ederiz. Bizim bir küçük işimiz var ona gidiyoruz.

            Uzun Mahmut boynunu büktü ve:

            -Sen bilirsin Hasan Efendi.
 

            İki çete reisi yerlerinden kalktılar. Silahlarını alarak köyün ortasına doğru yürüdüler. Arkadaşları da kalkmış onları bekliyorlardı. Kimisi silahını temizliyor. Kimisi de uzanmış dinleniyordu. Şaka şamata hayat yine devam ediyordu. Hasan ve Yusuf 'un yanlarına geldiğini görünce hepsi birden ayağa kalktılar. Hasan gülerek:

            -Oturun rahatsız olmayın.

            Kimse konuşmadı. Ama hendekten kalkan Yağlı Kayış:

            -Reis sen ne diyorsun? Rahatsız olmak ha....Yok öyle şey seni görüp kalkmayanın kıçını keserim.

            Hasan Yağlı Kayış İhsan'a döndü:

            -Neden o?

            -Sen reisimizsin de ondan. Sen başımızsın da ondan. Seni Allah bizim başımızdan eksik etmesin. Senin için rahatsız değil, ölürüz Yeter sen emir ver.

            Hasan gülümsedi ve ona:

            -Sağol, ondan bir an şüphe ettiğim, an buralarda durmam.

            -Şüphen olmasın yaparız.

            -İnandım.

            -Şimdi ne yapıyoruz.

            -Siz bize elli kişi verin. Diğerleri Cahit ve sen karargaha dönün. Biz biraz gezeceğiz. Sonrada karargaha döneriz.

            -Peki bu gezme normal gezmemi?

            -Şu anda öyle. Ama sonunda belki de anormal bir gezme olabilir. Çünkü şu andan düşmanın nasıl davranacağını bilemeyiz?

            -Peki biz dönüyoruz.

            Yağlı Kayış İhsan yüksek sesle bağırdı:

            -Arkadaşlar elli tane gönüllü şu yana ayrılsın.

            Bir anda yağlı Kayoş İhsan'ın gösterdiği yere koşuşmalar oldu. Orada ne kadar adam varsa hepsi oraya doldular. O zaman Hasan:

            -Arkadaşlar bize sadece elli kişi istedik. Diğerleri gelmeyecek. Karargaha döneceksiniz.

            O zaman Yağlı Kayış İhsanın adamları saydığı görüldü. Ve Yağlı Kayış İhsan elli kişiyi ayırdı. Diğerlerini aldı ve karargaha yürüdü.

            Bu sırada Hasan ile Yusuf yanlarındakilerle birlikte Beşboğaz köyünün yolunu tuttular. Hala yanlarında gidenler nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Ama hiç biride bu iki ünlü Çete reisine nereye gittiklerini soramıyorlardı.

            Yolda yaz sıcağında güneş tepede yakıyordu. Aptal ırmağını geçtiler. Köy artık önlerinde duruyordu. Hasan atını eğledi. Yanındakilerde durdular. Evet burası Allah'ın tabi olarak koruduğu bir yerdi. Çünkü köy kendisini arkadan kara dağa vermişti. Evet bu köye arkadan girmenin imkanı yoktu. Yalçın dağlar geleceklere geçit vermelerinin imkanı yoktu. Buraya sadece bir cepheden girilebilirdi. Oda ancak ve ancak önden ovadan gelinmesi gerekiyordu. Buradan gelenlerde ancak beş yoldan girebilirdi. Bu beş yol ise bir ana yolla köye girerken birleşiyorlardı.

            Akşam oluyordu. Güneş hemen hemen batmak üzere idi. Köy sakin ve herkes işinden dönüyordu. Bu sırada ovada kalabalık bir atlı gurubu görülünce kadınlar ve çocuklar evlere kaçışmaya başladılar. Silahlı olanlarda hemen silahlarını alarak mevzilere yerleştiler. Bir den duran kafile bütün bu olanları görüyordu. Biraz sonra Yusuf atını aniden ileri doğru sürdü. Yamaçta tüfeği elinde heykel gibi o duran adama şöyle bağırdı:

            -Ey ahbap....

            Adamın cevabı:

            -Sen kimsin?

            -Bir dost.

            -Adın ne?

            -Yusuf....

            -Nerelisin?

            -Cacil 'den...

            -Ne istiyorsun?

            -Sizinle konuşmak.

            -Biraz dur.

            Yusuf olduğu yerde kaldı. Adam belli ki yanaşmıştı. Çünkü sesi daha da netti. Adan sormaya devam etti.

            -Peki o köyden Değirmenci Yaşar 'ı tanır mısın?

            -Tanırım.

            -Evi nerede?

            -Değirmenin yanında...

            -Tongallı Ömer'i tanır mısın?

            -Tanırım.

            -Evi nerede?

            -Hamit beyin evinin arkasında...

            -Kaç çocuğu var?

            -Yedi.

            -Kaçı kız kaçı erkek.

            -Beş erkek, ikisi kız.

            -İki kızının adını ve bir oğlunun adını söyle...

            -Kızları Altun ve Hatun, oğlunun adı Cemil'dir.

            -Sizin köyden evli, fakat kiminle evli olduğunu bilmiyorum

            -Peki görsen tanır mısın...

            -Galiba...

            -Galibası ne?

            -Ben onu tanımasam da o beni tanır.

            -Öyleyse olduğun yerde kal...

            Yanındakine bir şeyler söyledi adam. Biraz zaman geçti. Bu sırada sarışın bir çocuk koşarak siperlerden uzaklaştı...Akşamın alaca karanlığı basmıştı. Güneş batmış ay henüz yeni doğuyordu. Biraz sonra bir idare ellerinde bir çocuk ile bir kadın Yusuf 'a doğru geldiler. Kadın yirmi metre kala durdu. Adam:

            -Ey hemşerim atından in silahını bırak. Kadına doğru yürü. Her hangi bir hareket etme hemen vururum.

            -Tamam.

            Yusuf yavaş yavaş yürüdü. Kadın karşı karşıya geldiler. Kadın elindeki lambayı biraz kaldırdı. Baktı durdu. 
Biraz sonra ileride siperde duran adamın sesi yükseldi:

            -Hatun gelin bun adamı tanıdın mı?

            -Tanıdım Hacı Emmi.

            -Kim kızım?

            -Dimitri tarafından öldürülen bizim köylü Hasan.

            -Emminin oğlu...

            -Peki.

            Bir müddet sessizlik oldu. Sonra adam:

            -Kardeşimiz affedersiniz. Buyurun gelin hepiniz. Türk olanların başımın üstünde yeri var buyurun.
 

            Yusuf geri döndü. Atına bindi. Bütün kafile köye doğru atlarını sürdüler. Kafile köye girdi. Atlarından indiler. Meraklı olanlar Yavaş yavaş etraflarını sarıyorlardı. Hemen misafirlerini karşılayan biraz önceki adam tekrar konuştu:

            -Efendim kusura kalmayın. Ne yapalım düşman nasıl yanımıza geleceği belli olmuyor? Biz yaptıklarımızı tetbir olsun diye yapıyoruz. Ne yapalım? Bu kadar insanın hayatı bizim yapacağımız bir küçük hata ile sona erebilir. Onun için hata yapmamaya çalışıyoruz. Öyle değilde hatanın asgarisini yapıyoruz.

            O zaman Çete Hasan söze karıştı:

            -Çok iyi....Hata olmamalı. Tetbir taktiri bozmaz. Ama tetbirli olursak kolay kolay düşman bizi pusuya düşüremez.

            -Demek kızmadınız...

            -Yok be sevindik bile...

            -Buyurun öyleyse.

            Hemen yanındakilere döndü:

            -Şu atları alın rahat ettirin, birde yemleyin.

            Gençler koşarak atları aldılar, misafirlerde hemen çayırların üzerine uzandılar. Biraz sonrada sofralar geldi. Yemekler yendi. Hasan şöyle kendisine yapılan kerevete uzandı. Yanındakine:

            -Niye geldik biliyor musunuz?

            Adam başını iki yana salladı:

            -Hayır.

            Dedi .Hasan ağır ağır konuştu:

            -Biz duyduk ki bu gece Cacil basılacakmış. Düşündük, etraf ta basılmaya en münasip yer olarak burayı tasavvur ettik. Buralara kadar bunun için geldik.

            -Öyle ama bu gece Cacil basılacak...

            -Ne biliyorsunuz?

            -Çünkü Hacı Cahit duydu.

            -Bakın yalan ve yanlış haber yayıyorlar. Sonrada uyuyan köylüleri basıyorlar. Çok zaiyat veriyoruz. Onun için çok tetbirli olalım. Birde bakarsınız bu gece fırsat bulurlarsa burayı basarlar.

            -Vallahi hiç inanmıyoruz ama biz yine tetbir alalım.

            -Peki biz gelmesek tetbir almayacak mıydınız?

            -Alacaktık ama olağan tetbirlerimizi alacaktık.

            -Öyleyse hemen köye giriş yollarını tutalım.

            -Olur.

            Gelen çetenin elamanlarıyla birlikte beşer kişilik guruplar oluşturanlar hemen gerekli yerlere yerleşerek beklemeye başladılar. Gebeş Hasan yanındaki Şaban denen adama:

            -Şaban Efendi...

            -Buyur Ağa.

            -Şimdi köye gelen beş adet yolu en iyi göreceğimiz yer neresi ise oraya gidelim.

            -Ne yapacaksınız?

            -Vallahi gelenleri görmek istiyoruz o kadar.

            -Nasıl olsa ana yola girecekler.

            -Biliyoruz ama biz köye girmeden hesaplarını görelim istiyoruz. Onun için sen bizi oraya kadar götür.

            -Madem öyle gel böyle....Oraya kadar gidelim.

            Şöyle etrafı gezerek gittiler. Köyü arkadan üç yanını dağlar sarmıştı. Karşısı açık arazi idi. Evet burası tabi bir istikam idi. Zaman su gibi akıp gidiyordu. Saat bire doğru yanaşmıştı. Hasan saatine baktı. Yanındaki Yusuf 'a dönerek:

            -Yusuf saat bire geldi.

            -Öyleyse geleceklerse gelme zamanları yaklaşmıştır.

            -Bende öyle düşünüyorum.

            -Haydin yerlerimizi alalım.

            -Pek tabi...

            Beraberce yürüdüler. Önlerinde Beş boğaz köyünün lideri Şaban Bey olduğu halde...Yürüyüp bir tümseğin dibine oturdular. Şöyle ovaya göz attılar. Hayret aynen Karanlık mağarada olduğu gibi ova ayaklarının altındaydı. Biraz beklediler. Bu sırada hafif bir rüzgar esti. Yapraklar hışırtı ile sallandı. Yusuf yanındaki Şaban'a:

            -Ey Şaban efendi...

            -Buyur Ağa....

            -Buraya gelmek için başka yol var mı?

            Şaban Efendi başını salladı. O zaman Yusuf:

            -Peki o yol tutuldu mu?

            -Hayır.

            -Öyleyse o yolu da tutalım...

            -Lüzum yok.

            -Neden?

            -Çünkü buraya başka yoldan gelmeleri için Rumların uçmaları gerekir. İnsan uçmayacağına göre gelemezler sen korkma...

            -Allah senin belanı vermesin emi...

            -Sağol Ağa...

            -Neden sağol Şaban Ağa?

            -Neden olur mu versin de diyebilirdin. Demedim. Onun için sağol...Biz bize dua edene hürmet ederiz. Ananemizdir.

            Yusuf başını salladı. Tam bu anda iki gurup atlı ovada gözüktü. İki gurup arasında elli metrelik bir mesafe vardı. Bu gurup muhakkak önlerinden geçecektiler. O zaman Yusuf:

            -Ne yapalım abi?

            -Bekle...

            -Şaban Efendi:

            -Öndekiler köye girsin mi?

            Hasan ona:

            -Köye de girsinler, yanımıza da gelsinler. Fakat arkadakileri hemen olduğu yere mıhlayalım. Bir tanesinin 
kaçmasına müsaade etmeyelim. Yapacağımız iş bu kadar basit.

            Hemen siperdekilere haber verildi. Öndeki kafileye değil arkadakilere ateş edilecekti. Sonrada sessizce beklenmeye başlandı. Herkes nefes almadan duruyordu. Gelenlerin arkadaki gurubun içinden biri atını ileri doğru sürdü. Etrafı dinledi. Sonrada tekrar geri dönerek arkadaşlarının yanına geldi. Öndekilerin silahsız oldukları belli oluyordu. Bu sebeple öndekilerin Rum olmalarına imkan yoktu. Fakat arkadakiler silahlı idi. Hasan arkadakilere nişan alarak ilk kurşunu sıktı. Öndekiler atlarını ileri doğru sürerken arkadakiler birden şaşırdı. Neye uğradıklarını bilmiyorlardı. Bu sebeple şaşkın bir halde bulunuyorlardı. Bu tüfek sesinden sonra ateş o kadar arttı ki gelenlerin şaşkınlıkları geçmeden bir süre arkadaşları yaralı veya ölü olarak atlarından düştüler. Sağ olanlar ise tabanları yağlayıp oradan çok hızlı bir şekilde uzaklaştılar. Arkalarında bıraktıkları yaralı arkadaşlarını hiçmi hiç düşünmüyorlardı. Sadece canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Hasan biraz sonra:

            -İşte Rumlarla Türkler arasındaki fark.

            Şaban Efendi Hasan dönerek:

            -Ne farkı Hasan Efendi?

            -Biz yaralı arkadaşlarımızı bırakmayız. Ölürüz Fakat can yoldaşlarımızı düşmana bırakmayız. Alır götürürüz. Halbuki bunlar hemen kaçıyorlar.

            Yusuf gülerek.

            -Ne yapsınlar can korkusu var?

            -Doğru.

            Yusuf ve Hasan yattıkları yerden kalktılar. Uzun Şaban Efendi yattığı yerden bu iki adama bir müddet baktı. Sonrada oda kalktı. Beraberce aşağıya doğru indiler. Zaten daha önce gelen Türkler gelenlerin etrafını sarmışlardı. Hemen üç arkadaşta aşağıya indiler. Gelenler ellerini havaya kaldırmış bekliyorlardı. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Hiç hareketsiz bekliyorlardı. Artık durum anlaşılmıştı. Bunlar esir edilen bir Türk köyü halkından başkası değildi. Demek Rumlar bunları yem olarak kullanıyorlardı. Burada. Gebeş Hasan 'a bir defa daha hayran hayran baktı. Çünkü onun tecrübesi sayesinde şu anda şurada bulunan Türkler sağ selim duruyorlardı.

            Hasan:

            -Siz kimsiniz?

            Orta yaşlı adam bu suale Hasan 'ın yüzüne tükürerek cevapladı. Herkes şaşırmıştı. Şaban Efendi belindeki tabancayı çekti. Fakat Hasan müsaade etmedi. Yüzüne tüküren adama:

            -Siz Rum musunuz?

            Adam sesini yükselterek:

            -Biz Türküz.

            Kıllı göğsünü açıp göğsüne vurarak:

            -Biz Türk oğlu Türküz. Rum olmaktansa ölmeyi tercih ederiz. Hemde adıyla şanıyla Türküz.

            Adam bir müddet baktı. Sonrada:

            -Anladınız mı şimdi.

            Hasan başını salladı:

            -Anladık kardeşim:

            -Ben sizin gibilerin kardeşi olmam.

            -Neden?

            -Biz Rumlarla kardeş olmayız artık.

            -Çünkü aramıza kan davası girdi.

            -Peki bizim Rum olduğumuzu nereden çıkarttınız?

            -Birincisi bizi getirenler sizi bir Rum köyüne götürüyoruz dediler. İkincisi demin siz bize ateş ettiniz. Eğer atlarımızı sürmeseydik bizi öldürecektiniz.

            -Burası Rum köyü değil. Burası Türk köyü.

            -Hayır inanmıyoruz size.

            -İster inanın ister inanmayın. Burası Beş boğaz köyü.

            -Dünya çok değişti biliyor musunuz?

            -Neden?

            -Adam geliyor biz sizdenim diyor inanıyorsun. Yediriyorsun. İçiriyorsun. Sonrada bir gece kalkıyor seni ve sevdiklerini öldürüyor. Buna ne dersin.

            -E  uyumayacaksın...

            -Uymuyorsun ama inanıyorsun...

            -Hayır inanmayacaksın da...

            -Neden?

            -Çünkü dünyanın en pis mahlukudur insan...Hayvanlara dokunmasan yılan seni sokmaz, köpek seni ısırmaz ama insan oğlunun eline fırsat geçerse seni hemen yok eder. çünkü insan denen mahlukun nefsi vardır. Onun felsefesi "Hep bana, Rab bana"der. Onun için tetbiri bırakmayacaksın. Gelelim ikinci meseleye eğer size ateş etseydik hepinizi vururduk. Bundan emin olun. Biz böyle bir şey düşünmedik. Bizim ateşimiz sizi öldürmek için değil, sizleri kurtarmak içindi. Bunu da başardık. Sebebi de Rumların korkaklığı. Rum milleti böyledir. mazlumun karşısında zalim, zalimin karşısında ise  masumdur. Onlar ancak zordan anlarlar, başka bildikleri bir şey yoktur. Anladınız mı?

            -Peki bütün bunların sebebi ne?

            -Neylerin sebebi?

            -Bu kadar eziyetin bu kadar ölümün bu kadar masumun çektiklerinin sebebi ne

            -Bir hayal...

            -Bütün bu yapılanlara bir hayal için mi yapılıyor.

            -Evet.

            -Nasıl bir hayal ki masumları öldürtüyor, çocukları anasız babasız, insanları evsiz barksız ve yurtsuz 
bırakıyor.

            -Efendim. Dinler insanları iyiye doğruya ve güzele götürürler. Bunlar hiristiyanlığı Türkleri öldürmek için tanrının kendilerine gönderdiğine inandırmışlar. Kimler? Zalim papazları yapmış bu işi...Sonradan uydurmuşlar bir masal. Bu masalın adı Büyük Pontus İmparatorluğu...İşte Rumlar bizleri onun için öldürüyor.

            -Peki biz niçin duruyoruz.

            -Biz durmuyoruz?

            -Baksana...

            -Bak yavrum benim sırtım şöyle altı aydır sıcak bir yatak miğdem ise bu zamandan çok önceden 
başlamak için şöyle sıcak bir yemek görmedi dersem inanırmısın. Yanlış anlama...Yatmadım yemedim demiyorum. Bir ev yüzü görmedim. Kah at üstünde, kah dağ doruğunda vede kah düşman karşısında siperlerde duruyorum. Ama siz uyuyorsanız bunun hesabı bizden sorulmamalı galiba...

            Adam başını salladı. Sonrada:

            -Doğru ama şimdiden sonra uyumayacağız. Fakat kayıp ettiklerimizi bir daha geri getiremeyiz öyle sanıyorum.

            -Herkes onlar gibi olsa...

            -Yani ölse mi diyorsun?

            -Bir bakıma evet....Bilirsin dinimizde ölüm iki türlüdür. Biri evinde, tarlada, yolda izde ölürsün....Sebep ya bir hastalık veya bir kazadır. Buna biz ecel ile ölüm deriz. İkincisinde ecel ile ölünür. Fakat burada vatanın, dinin ve milletin mudafası vardır. Yani Allah rızasını kazanmak niyeti vardır ki bu şekildeki ölümlere biz şehitlik mertebesini dinimizde veririz. Bu bizim için ölümlerin en güzelidir. Allah uğraştığım bu yolda bana bu ölümü nasip etsin.

            O zamana kadar sessizce duran Şaban Efendi :

            -Hasan Efendi sus.

            Ona dönüp gözlerinin altından bakan Gebeş Hasan :

            -Neden ?

            -Hele sen bizi bir kurtar sonrasına karışma...

            -Yoksa sen mi beni öldüreceksin.

            Herkes bir kahkaha attı. Orada bulunanlar nihayet buz gibi havayı dağıtmışlardı. Şaban Efendi konuşmasına devam etti :

            -Senin gibi namlı bir Çete reisini benim gibi zavallı bir hane reisi öldürmeye veya öldürtmeye muktedir midir ki böyle konuşuyorsun. Biz vatan için olmasa karınca bile öldüremeyiz.

            -İnanmazsınız ama bende aynı düşüncedeyim.

            Bu konuşmaları dinleyen kalabalıktan biri:

            -Sen şu çete Gebeş Hasan mısın?

            -Evet.

            -Peki Yusuf kim?

            -Yusuf omzunda tuttuğu silahıyla birlikte ileri doğru çıktı. Delikanlıya doğru yürüdü.

            -Oda benim.

            -İyi ama sen burada ne arıyorsun?

            -Bu köye geldik.

            -Niçin?

            -Gezmeye...

            -Şimdiki zaman gezme zamanımı...

            -Doğru. Bir daha gezmeye gelmeyiz....

            Bu konuşmalar belkide bu mihval üzere devam edecekti. Ama Hasan orada bulunanlara:

            -Bu adamalar acılı, bu adamalar elemli ve bu adamlar yorgun yukarı alalım.

            Hep beraber köye doğru yollandılar. Köyün içine girdiler. Atlarından inenler indi. Yaralıların yaraları sarılmak için çeşitli evlere götürüldü. Hasan ilk muhattabına çağırdı.

            -Kardeşimiz.

            -Buyurun abi...

            -Hangi köydensiniz?

            -Karabalcalıdanız.

            -Nasıl bir köyki hepinizi bu adamlar esir ettiler.

            -Köyü bastılar.

            -Peki köyde ölü var mı?

            -Elbette var.

            -Kaç kişiniz şehit oldu?

            -Kırk veya elli kişi şehit verdik.

            -Yaşlılar çocuklar aranızda yok. Onlar nerede?

            Adam hıçkırıkla ağlamaya başladı. Evet ya bu adamlar Rumu tanımıyorlardı. Yahutta kendileriyle dalga geçiyorlardı. Nasıl olurda bir Rum çetesi köyü basınca çocukların ihtiyarların ne olduğu sorulurdu. Sormaya ne lüzum vardı? Onları öldürmüşlerdi. Evet bunlar hiç Rumlarla karşılaşmamışlardı. Eğer Rum zulmünü görselerdi bu gün bu şekilde konuşmazlardı. Bütün orada bulunan Karabalcalı köyü canlı kalan ahalisi böyle düşünüyorlardı.

            Hepsinin gözünde çocuklarının ağlaşması ve bağrışması. Annelerin feryadı duruyordu. Sanki hiç gitmiyordu. Kaçışanlara sıkılan kurşunlar, yerde sürüklenen genç kızlar hele 110 yaşındaki Deli ninenin bağırması hiç mi hiç gözlerinin önünden gitmiyordu. 110 yaşındaki aklı yarım bir kocakarıyı yakan Rum vahşetini unutmalarının imkanı var mı idi. Bir ihtiyar atını ileri sürdü:

            -Efendiler bizim köyde yapılan vahşet kelimelerle anlatılmaz. Kelimelerle anlatmanın imkanı yoktur. Sizin için ya bir şey görmediniz, yahutta Rumları tanımıyorsunuz diyeceğim. Fakat bunada dilim varmıyor. Çünkü namı değeri etrafı sarmış iki çete karşımızda duruyor. Madem bu namlı çete reislerisiniz o zaman Rumların köyümüzde ne yaptığını  bizim söylememize lüzum yok. Yok çok merak ediyorsanız buyurun gidelim gözlerinizle görün ne yaptıklarını...

            Yusuf yere baktı. Hasan:

            -Devam et bakalım.

            İhtiyarın gözleri daldı:

            -Çocuklar kesildi. Gelinlik kızlarımız çarmıha gerildi. İhtiyar nineleriniz yakıldı. Gözlerimizin önünde kızlarımıza, ayallerimize tecavüz edilmeye kalkıldı. Fakat namusları için canlarını feda ettiler bizimkiler.

            İhtiyar sustu. Herkes ağlıyordu. Bir Hasan ve Yusuf hariç. Fakat bu ağlamaya onlarda dayanamadılar. Biraz sonra mendillerini çıkarıp onlarda sırtlarını dönerek göz yaşlarını sildiler. İhtiyar ilerde bir noktaya gözlerini dikti. Evet belli ki bir şey arıyordu. Sonrada ağır ağır konuştu :

            -Ya o Elmas'ın öldürülüşü...

            Sonrada aniden atını ileri sürdü. Yusuf'u yakasından tuttu sarstı. Sonrada bağırarak :

            -Sen Elması tanırmısın ?

            Yusuf ihtiyarın delirdiğine karar verdi ve :

            -Tanırım elbette...

            -Peki kim?

            -Senin kızın.

            İhtiyar güldü. Sonrada:

            -Hayır tanımazsın. Sen benim için bu ihtiyar delirmiş ona ne dersem inanır diyorsun değil mi ?Hayır ben deli değilim. Ve benim kızım çocuğum ve karımda yok. Yanlış anlama...Rumlar tarafından öldürülmesi benim hiç mi hiç karım çocuğum olmadı. Evlenmedim. Ama o Elmas köyün kızıydı. Neden? Çünkü hastaysan yanında hizmet eder. Düğünün varsa koşar oyun oynar. Sıkıntın varsa koşar sıkıntını yok eder. Peki bu kimin kızı eziyetle öldürülen. Kurşunla delik deşik edilen Hamdi Ağa'nın kızı.

            Gebeş Hasan araya girdi.

            -Peki nasıl öldürüldü?

            Adam başını salladı. Sonrada:

            -Anlatayım. Bu Elmas denilen kızımız yirmi yaşında aklı başında...

            Ağlamaya başladı. Sonrada kafasını sallayarak :

            -Uzun boylu, ince belli...Ah benim evladım o güzel ahlakıyla herkes ona hayran olurdu.

            Adam atından indi. Eliyle bir saha çizdi. Sonrada ağır ağır konuşmaya başladı:

            -Bakın burası Hacı Hamdi'nin evi ve avlusu...Babası iki saat önce Rum çeteciler tarafından pusuya düşürülmüş ve vurularak şehit edilmiş. Zavallılara haber veremiyoruz. Ama bir Rum baskınınıda beklemiyoruz. Sonrada ne oluyor.!Rumlar birden köyü basıyor. Evet Hacı Hamdi Ağa'nın ölüm haberini veremeyenler, yani bizler düşüyoruz canımızın derdine...Unutuyoruz onlar. Herkes bir delik arıyor kendine...Ama düşman insanı bir deliktede rahat bırakmıyor. Gelelim bizim Elmas'a...Zavallı ana ve kız bir şeyden habersiz evlerinde oturuyorlar. Düşman geliyor. Evin kapısını zorluyor. Ama evdeki anası ve kendileri korkuyorlar. Anası kızını evden kaçırıyor. Kızcağız nereye kaçabilir?Oda oraya kaçıyor. Orası neresi?

            Herkes bu ihtiyarı heyecanla dinliyordu. Hasan :

            -Peki orası neresi?

            -Nere olabilir?Kaçıpta düşmandan ırak bir yere bir anda yetişecek değil ya...Fırın tamına, ahıra kaçıyor. Ama zalim düşman onu bırakır mı? Avını tesbit etmiş bir kere...Bir şahin gibi yerini tesbit ediyor ve üzerine atılıyor. Hemen kadıncağız öldürülüyor. Ahırın etrafı sarılıyor. Yavrucak korkmuş. Ne yapacak? Kendisini fırının içine atacak ve öyle yapıyor. Sessizce orada kalıyor. Rum çeteler görmüşlerdi bunu. Hemen fırının kapağını açıyorlar. İçeri bakıyorlar. Evet korkudan büzülmüş olan bu dişi ceylana ağızlarının suyu akarak bakıyorlar. Biri içeri uzanıyor. Bizim ceylanımız gözüne kül serpiyor. Ama düşman içeri bir ikincisini salıyor. Onu bacağından tuttuğu gibi dışarı çıkarıyor. Kızımız bağırıyor. Diyor ki "Allah rızası için beni kurtaracak yok mu " diyor. feryadı köyü kaplıyor. Ama nafile...Oda ne o sırada bir mucize oluyor. Ne yazık ki bu mucizede o yavru ceylanı kurtaramıyor.

            Hasan heyecanla:

            -Ne mucizesi o?

            Bu sırada damda tavan arasında bulunan aylıkçı. Elmasa saldıran zalimin üzerine bütün şiddetiyle atılıyor. Ama bu kadar. Gerisi malum zavallı çoban olduğu yerde kalıyor. Üzerine en az bin mermi atıyorlar Yerinden 
kalkan Rum bir kahraman edasıyla tekrar saldırıyor. Elmas bağırıyor. Adam sırtındaki kaputunu çıkarıyor. Başındaki bereyi atıyor. Sonrada yeniden saldırıya geçiyor. Bu zalim Rumun adı Andon...Niyeti belli....Zavallı sahipsiz kızımıza tecavüz edecek...Bu sırada ellerinde silahlarla bir kaç genç saldırıya geçiyor. Onlarda avluya girmeden şahadet şerbetini içiyor. Kahpe Rum çetecileri bu zavallı ve tetbirsiz gençleride vurarak şehit ediyorlar.

            -Sonra ne oldu?

            İhtiyar güldü:

            -Ne olacak beklenen oldu?

            -Nedir bu beklenen?

            Dinle anlatıyım. Andon ileri yürüdü. Maksadı kıza tecavüz etmek. Bütün Rumlar ellerini birbirine çırparak gülüyorlardı. Ve "Parçala onu Andon" diyorlardı. Andon kudurmuş bir köpekti sanki...Ağzından salyalar akarak zavallı yavrunun eteğini tuttu ve çekti. Zavallı yavrumun entarisi bir baştan bir başa yırtılarak üzerinden düştü. Tazenin bütün vücudu ortaya çıkmıştı. Andon o zaman dahada vahşileşti. Rumlar tekrar bağırmaya başladılar. "Yaşa Andon, parçala onu" diyorlardı. Andon kızımızın üzerine bir adım daha attı. Kara kaşlı kara gözlü vahşi kedi bir iki adım geri çekildi. Elleri arkasında idi. Andon son hamlesini yapıyorduki duvarda asılı duran tırpanı almasıyla Andon'un boynuna vurması bir oldu. Rumlar belki beklemiyorlardı. Belkide şaşırmışlardı. Bir müddet hareketsiz kaldılar...sonrada akılları başlarına geldi ki kızlarımızı çocuklarımızı tuttular. Elmas ellerinde rehin kaldı. Bizi önlerine katanlar buraya getirdiler. Niyetleri bu köyü basmaktı. Ama aradıklarını bulamadılar. Arkada ne var bilmiyorum. Orada kalan ölülerimizi bıraktık. Bazı esirleride Rumlar götürdüler galiba... Elmas'ta onların arasında...

            Hasan yanındaki Şaban Efendiye döndü:

            -Sen şunları rahat et...

            Şaban efendi:

            -Olur...

            Dedi. Hızla etrafa emirler vermeye başladı. Yusuf ve Hasan beraberce aşağıdaki yaralı ve ölü Rumların yanına gittiler. Aşağıya indiklerinde Rumların içinden birinin ölmediğini gördüler. yanına gittiler. Hasan Ruma:

            -Adın ne senin?

            Diye Rumca olarak sordu. Adam sevinmişti. Demek korktuğu başına gelmemişti. Bu gelenler Rumlardı. Çünkü kendilerini kurtaracaktı. Rum bu soruya:

            -Mavros...

            Diye inledi ve cevapladı....Hasan:

            -Peki niçin geldiniz buraya?

            -Sen bilmiyor musun?

            -Hayır.

            -İntikam almaya geldik.

            -Ne intikamı?

            -Andon'un intikamını...

            -Diğer gurup nerede?

            -Çiftliğe gittiler.

            -Niçin?

            -Dimtri o kızdan Andon'un intikamını alacakta ondan. Asıl biz işi becerseydik. Belkide o kız kurtulurdu. 
Ama şimdi ölecek hemde merasimle...

            -Merasim ne zaman?

            -Bu gece...

            -Sus ulan köpek.

            Dedi. Belinden çıkardığı tabancayı peşi peşine ateşledi. Rum hareketsiz olarak kaldı. Tekrar köye 
geldiler. Evlerde bazen komşular oluyordu. Doğruca Şaban efendinin yanına geldiler. Eve girip bir iki saat uydular. Hemen ayağı kalktılar. Şaban Efendiyi çağırdılar Şaban Efendi koşarak geldi. Hasan:

            -Şaban Efendi arkadaşlar nerede?

            -Evlerdeler.

            -Hemen haber sal.

            -Ne olacak?

            -Burada toplansınlar.

            -Tamam hemen haber vereyim...

            Şaban Efendi dışarıya çıktı. Biraz sonrada bir sofra elinde içeri girdi. Misafirlerinin önüne getirdi. Koydu. Misafirlerine:

            -Buyurun.

            Hasan ile Yusuf bir evvelki öğlenden beri yemek yememişlerdi. Karınları zil çalıyordu. Hemen sofraya oturdular. Daha beş altı lokma yemeden hemen arkadaşlarının geldiği haber verildi. Sofrayı bırakıp dışarı çıktılar. Şaban Efendi:

            -Yemediniz...

            Yusuf gülerek:

            -Baba yemeye fırsatımız yok ki...

            -Yahu bir kaç dakikadan bir şey olmaz...

            Hasan güldü:

            -Bir kaç dakika değil, bir an bile önemlidir muharebede...Neyine gerek, yolcu yoluna gerek.

            Dışarı çıktılar. Yusuf ve Hasan'ın atlarıda getirilmiştir...O zamana kadar hiç bir şey sormayan Şaban Efendi:

            -Nereye Hasan Ağa?

            -Gideriz...

            -Nereye?

            -Bellimi olur? Belki öldürmeye, belkide ölmeye...

            Sonrada Şaban Efendiye gel diye el etti. Şaban Efendi geldi Hasan her zaman yaptığı gibi onu 
omzundan tuttu ve:

            -Şaban Efendi....

            Şaban Efendi ona baktı. Hasan konuşmasını sürdürdü:

            -Benim eşkiyalıktan kalma bir huyum var. Ben bir şeyi niyet edersem o işi yapana kadar kimse bilmez. Çünkü söylemem. Kimse hissetmez. Çünkü hissettirmem. Eşkiyalığı bıraktık. Vatan müdafasına geçtik. Ben yine aynı huyumu devam ettiriyorum. Yalnız bu huyumu bir yerde bozdum. Şimdi ikinci defa bozuyorum. Gidiyorum. 
Nereye dersen söyleyeyim. Ben Karabalcılı köyüne gidiyorum. Şöyle bir keşif yapacağım. Sana benim nereye 
gittiğimi sorarlarsa sen söyle karargahına gitti dersin...Bilirsin. Düşman niyetini bilirsen tetbirini alır. Senin bu 
işeri iyi bildiğini sanırım.

            -Tamam Hasan Efendi. Emin ol sırrını mezara götürürüm.

            -Hayır o kadar değil...İnandığın bir arkadaşına söyle. İnşallah ölmeyiz ya, belkide lazım oluruz. Bellimi olur.

            -Peki

            Onu kucakladı ve:

            -Allaha emanet olun. İyi günler içinde buluşalım.

            -İnşallah.

            -Korkmayın o günler yakın.

            -İnşallah.

            -Haydi Allaha emanet olun. Tetbiri bırakmayın, taktir Allahın. Bize dualarınızı eksik etmeyin.

            -Güle güle Hasan Ağa.

            Şaban Ağa biraz sonra:

            -Hasan Ağa.

            -Beni de götür...

            -Nereye?
            -Kara balcılıya...

            Hasan güldü. Şaban Ağaya:

            Bak Ağa hepimiz oraya gidersek buraları kim uyanık tutar. Gavurlara karşı kim bunları teşkilatlandırır. 
Olmaz. Hele sen kal. Sen nöbetleri zamanında tuttur. Devriyeleri zamanında çıkar. Şu yaralı olanların yaralarını 
sar. Sonrası Allah kerim...

            Şaban Ağa başını salladı. Ve:

            -Peki.

            -Haydin hepiniz Allaha emanet olun...

            Şaban Ağa el salladı:

            -Yolunuz açık olsun.

            Hasan ve Yusuf Atlarına bindiler:

            -Sağolun.

            -Şaban Ağa hüzünlü:

            -Bir daha gelecek misiniz?

            -Kısmetse geliriz.

            -Geri dönüşte uğrayın.

            -Belkide olmaz.

            -Neden?

            -Oradan başka bir yere veya başka bir yola saparız. Bizim işimiz belli mi olur?

            -Yolunuz açık olsun.

            Cevap vermediler 50 atlı atlarını ovaya doğru sürdüler atlılar hiç konuşmuyorlardı. Koca ormanın 
doğusuna doğru gittiler. Buradan Karabalcalı köyüne ulaştılar. Burası bir köy mü yoksa yangın sonunda kalan bir 
viranelik mi belli değildi. Köyde her şey yıkılmıştı. Evler ahırlar vede hayvanlarla insanlar.

            Hasan atını eğledi. Yanındakilerde eylediler. Hasan Yüksek sesle "Yarabbi bunlar, bu günahsız 
hayvanlardan ne istediler " dedi. Herkes şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Ölülere baktılar. Ya yaşlı nineler veya 
yaşlı ihtiyar dedeler bulunuyordu. Hele küçük çocuklar öldürülmüş halde yatmaları bakanları deli ediyordu. 
hepsinin vicdanı sızlıyordu. Yusuf:

            -Abi bu ne?

            Hasan göz yaşlarıyla ağlayan Yusuf'un omzuna vurdu. Yusuf başını kaldırdı. Hasan etrafına baktı ve içini 
çekerek:

            -Göz yaşlarını sil aziz kardeşim.

            O böyle söylüyordu ama, oda göz yaşlarını siliyordu. Yusuf, Hasan'a:

            -Bu manzaraya ağlanmaz mı?

            Hasan başını salladı:

            -Ağlanır.

            -Ya beni niçin ağlatmıyorsun?

            -Çünkü ağlayanın yüreği yumuşar. O zaman düşmana karşı kin yerine merhamet beslersin. 
Merhamettende maraz doğar. Düşman yaptıklarının cezasını çekmez. Bu sefer bizim çektiklerimiz bize kalır. 
Onun için ağlamak yok. yüreğimiz gaddar olacak. Masuma dokunmak yok. Zalimede merhamet yok. Bunları 
aklınızdan çıkarmayın.

            Yusuf ellerini açtı:

            Yarabbi şu Dimitri gavurunu elimize bir geçirmek nasip et. İntikamımızı almaya bana nasip kıl. Sonrada 
bu taşıdığım emanetini al...Sana kurban olayım Rabbim.

            Hasan gülerek:

            -Amin.

            Dedi. Herkes bu acı içinde bile gülebilen bu adam kızıyorlardı. Ama bir şey diyemiyorlardı. Yusuf:

            -Durmak yok.

            -Ne yapalım?

            -Hemen bizde Rum köylerini basalım.

            Hasan iki elini havaya kaldırdı:

            -Olmaz.

            Yusuf eliyle şiddetle yere vurdu:

            -Neden olmasın, onlar basıyorlar ya...

            -Evet onlar yapıyorlar diye onların yaptıkları yanlışları bizimde yapmamız icap etmiyor ya... Sonrada orada 
basıp öldüreceğimiz çocuğun günahı ne?

            -Bilmiyorum abi, bizimkilerin günahı ne ise onlarında günahı o olmamalıdır.

            -Öyle deme...Ne diyor büyüklerimiz? Bizde onların yaptıklarını yaparsak onlardan farkımız ne olur? 
Dimitri'yi tutalım. Ona her türlü cezayı verelim. Tamam bu hususta seninle beraberim. Hatta silahlı eşkiyayı tutalım. Hemen tutar tutmaz öldürelim. Aman ha masuma silahsıza dokunmak yok. Bizim felsefemiz bu...

            -Yarabbi bir gün bize bunu gösterecek misinki?

            -Dimitriyi tutmayım mı?

            -Evet.

            -Çok yakın zamanda...

            -İnşallah.

            -Sen korkma.

            Önlerindeki bütün evleri yakmışlardı. Hatta köyün mabedi camiyi bile yakmışlardı. Yalınız bir ev vardı ki 
önlerinde onu yakmamışlardı. Atlarını o eve doğru sürdüler. Hasan yanındakilerine:

            -Arkadaşlar atlarınızdan inin. Şehitlerimizi toplayın. Sonrada onları gömelim. En sonunda buraları terk ederiz.

            Elli kişi insan üstü gayretle ölüleri toplamaya başladılar. Merdivenlerden yaptıkları sallarla ölüleri bir araya topluyorlardı, herkes şaşkın. herkes bezgin idi. Yusuf ile Hasan atlarını tek ayakta kalan binaya doğru sürdüler. Karşılarında tek katlı büyükçe bir bina vardı. İçeri girdiler. Etrafa baktılar. Ev dağıtılmıştı. Eşyalar birbirine karışmıştı. Mutfakta kararmış olan ocağın başında orta yaşın üstünde bir kadın göğsünden yaralanmış halde yatıyordu. Yanı başında bir çifte duruyordu. Kadının eli çifteye doğru uzanmıştı. Kadın sağ baş işaret parmağı çiftenin tetiğine dokunuyordu.

            Yusuf kadına eğildi ve baktı. Ölü kadın buz gibi soğuktu. Başını kaldırdı. Hasan:

            -Eh abi bende artık merhamet kalmadı...

            -Neden?

            Bir insanın gözleri bu kadar zulmü görürse artık bir daha onda merhamet denilen nesne kalırmı?

            -Neyse keselim bu konuyu...

            Beraberce evden indiler. Evin önünde duran erik ağcının gölgesine doğru gittiler. Karşıda bir insan ölüsü sanki çarmıha gerilmişti. Bu genç bir kızdı. Belkide Elmas denilen kızdı bu...Çünkü verilen tarifede uyuyordu. Elleri açılmış kocaman paslı çivilerle duvara çakılmıştı. Bacaklarından da aynı çivilerle duvara rab edilmişti. Sonrada gözleri oyulmuş, karnı deşilmişti. Bacakları kasaturalarla çizilmiş ve kızcağazın memeleri kesilmişti. Ve altına büyükçe bir kağıt küçük bir çivi ile tutturulmuştu. O zaman Hasan:

            -Şu kağıdı al ...

            Dedi. Yusuf atını daha da yaklaştırarak kağıdı aldı. Erik ağcının altına geldi. Yusuf kağıdı Hasan'a uzatarak:

            -Buyur al abi...

            -Yok sen aç oku...

            -Ben okumasını bilmemki...

                                                              *          *         *         *        *

            -Öyleyse ver.

            Hasan mektubu aldı. Önce sessiz okudu. Yusuf ne yazdığını merak ediyordu. Başını uzatıp bakıyordu. 
Ama nafile kargacık burgacık yazılmış bu yazıları okuyamıyordu. Merakla:

            -Abi sesli okusana....

            Hasan bu sözle sanki uykudan uyanmış gibi silkindi ve mektubu yüksek sesle okumaya başladı:

            -Ey Türkler

            Bu başlığı Hasan okuyunca, Yusuf heyecanla:

            -Bu bir dost mektubu...

            Hasan başını iki yana salladı. Bu tabi hayır manasına idi ve mektubu tekrar okumaya başladı:

            -"Ey Türkler "

            -Şu gördüğünüz manzara size ibret olsun, olsun ki Büyük Dimitri'nin neye müktedir olduğunu ve herkese hakim olduğunu bilesiniz...Belkide siz Büyük Dimitri neden bu çocukları, kadınları öldürüyor diye düşünürsünüz... Sizin o küçük aklınız bunlara ermez... Böyle bir soruyu aklınızdan geçirmeniz bile hata... Çünkü bizim emelimiz Büyük Pontus imparatorluğunun kurulmasını engel olacak her şeyi yok etmek.

            Hasan okumayı burada kesip Yusuf'a baktı. Yusuf:

            -Dalga geçiyorlar bizimle...

            Hasan hiddetle:

            -Dalga geçmiyorlar, bizden korkuyorlar.

            -Nereden çıkardın bu korkma işini?

            -Onlarda Büyük Pontus imparatorluğunun hayal olduğunu biliyorlar. Onlarda bu hayalin olmayacağına 
inanıyorlar. Ama ellerinde bir değnek, bu değneğin iki ucuda pis... Bak sana bir şey diyeyim mi?

            -De bakalım abi...

            -Sen serap nedir bilir misin?

            -Hayır.

            -Şimdi çölde gidersin. Aklına ne gelir?

            -Su...

            -İşte sen çölün ortasında bir göl görürsün, bu nedir bilir misin? İşte bu seraptır. Bu Rumlarda öyleler. Gördükleri hayalle bir gün uyanacaklar. Ama iş işten geçmiş olacak...

            -Öylede..

            Yusuf sustu. O zaman Hasan:

            -Öylede ne olmuş?

            -Bizim bir sürü masumumuz ölecek. Bir sürü ocağa incir dikilecek. Sonrada bir şey olmamış gibi bu iş sonamı erecek. Bu dediğin olmaz. Bu iş kolay son bulmaz.

            -Ben müneccim değilim. Ama bu işi sona erdireceğiz.

            -Abi...

            -Söyle...

            -Bu sözleri bana moral vermek için söylemiyorsun değil mi?

            -Hayır.

            -Yani sen söylediklerine inanıyor musun?

            -Elbette. Ben kırkaltı yaşındayım. Bugüne kadar inanmadığımı. Söylediklerime de inandım.

            -Peki nasıl bu kadar emin oluyorsun.

            -Sana bir sırrımı açıklayım mı?

            -Söyle...

            -Ben doğumumdan eşkıyalığı bıraktığım şu son altı ay ya kadar rüya görmedim. Çünkü uyurdum sabah 
ederdim. Kalkardım gezerdim. Hani senin bir tabirin varya kimin ocağına incir dikeceksem onu düşünürdüm. Bir gün vatan millet dedik bu yola baş koyduk. Hani eşkiyadan evliya olmaz ama biz vatan için karınca kararınca bir şey yapabilirsek diye döndüm. O günden sonra hangi rüyayı gördümse hep doğru çıktı. 

            -Peki bu hususta hangi rüyayı gördün?

            -Dimitriyi ölmüş, Patakosu yaralanmış gördüm...

            -Hele... Şimdi bu rüyan çıkacak mı?

            -Tabi...

            -Peki nasıl?

            -Çok yakın zamanda Patakos ölecek Dimitri yaralanacak... belkide devamı vardır. Dimitri de ölecek...

            -Eh bana ne düşer?

            -Ne düşer?

            -Allah demek düşer...