onalrbaslattı6  
            -Olmaz. Bu gece seninde bizimle beraber gelmen lazım. 

            -Neden? 

            -Neden olacak? Bu gece benimle seninde ölmen gerekir. 

            Dimitri kızdı. Grivas’a: 

            -Bir daha duymayayım. Sus grivas. 

            -Susmam Dimitri. 

            Dimitri sesini yükseltti: 

            -Sus diyorum. 

            Sesi boğuk bir şekilde çıkıyordu. Onun sesinin böyle çıkması gazaba geleceğinin bir ifadesiydi. Grivas’ta sesini yükselti: 

            -Susmuyorum. 

            Dimitri belinden silahını çekti: 

            -Seni vururum Grivas. 

            Diyerek silahını ona doğrulttu. Grivas yüzünü ekşitti: 

            -Yine sen kazandın Dimitri. 

            O zaman Dimitri gülümsedi: 

            -Her zaman ben kazanacağım. Çünkü her zaman kuvvetli benim. Bu gece vazifen Hamit bey, karısını ve kızını öldürmek. Sen korkma benim koruyucu kollarımın altındasın. 

            Grivas hiç cevap vermeden çıktı. Doğruca küçük kiliseye gitti. Papazını buldu. Ona. 

            -Papaz efendi. 

            Papaz Grivas’ı tanımıştı. Ona yaklaştı ve: 

            -Ne var kahraman? 

            -Ben günah çıkarmak istiyorum. 

            Papaz gülümsedi. Bu gülümseme şeytani bir gülümseme idi: 

            -Senin günahın yoktur. 

            Dedi. Papazın bu riyakar hali Grivas’ın gözünden kaçmamıştı. Ona: 

            -Bende günah çoktur. 

            -Sen büyük Pontus İmparatorluğunun kurmaya çalışan bir kahramansın. Senin günahın olmaz. 

            -Benim var. Sen günahlarını çıkar. 

            -Nereden çıktı gecenin bu saatinde günahlar. 

            -Yaptıklarımdan ve de yapacaklarımdan. 

            -Ne yaptınki? Ne yapacaksın ki? 

            -Bir sürü masum insanı öldürdüm. Bu gecede bir sürü masum insanı öldüreceğim. Onun için günah çıkarmak istiyorum. 

            -Papaz Grivas’ın ne demek istediğini anlamıştı. Ona: 

            -Kim bu insanlar? 

            Diye sordu. Girivas: 

            -Türk’ler. 

            Papaz kızdı: 

            -Onlar için günah çıkarılmaz. Onları barbar Türk’leri öldürmek sevaptır. Ne kadar çok Türk öldürürsen cennete o kadar çabuk girersin. 

            Grivas biraz durdu. Gülümsedi ve papaza: 

            -Ya onlar bizi öldürürse? 

            -Onların yaptığı günahtır. 

            O zaman Grivas bağırdı: 

            -Sus be melun herif. Siz papazlar hep yalancısınız. Bir yandan Allah'tan bahsedersiniz. Sonrada Allah'ın verdiği canın alınmasının sevap olduğunu söylersiniz. Böyle din olur mu? Bu nasıl inançtır ki suçlu suçsuz demeden. Sadece milliyetlerine bakarak adamların ölüm fermanını imzalıyorsunuz. Ben ne size, nede etrafa nur saçan dininize inanmıyorum. Zaten yüzünüzde nur yok. 

            Papaz şaşırdı. Ne demeliydi? Tarihten taktı. 

            -Büyük papazlar büyük ittifakı kurmadı mı? Hıristiyan alemi yıllarca Müslümanlarla savaşmadı mı? Dinimizi onlara karşı korumadı mı? Bütün bunları o zaman onlar yaptı. Şimdi biz yapıyoruz. 

            -Peki bu savaşlarda ne oldu? 

            -Ne oldu ki? 

            -Milyonlarca insan öldü. Milyonlarcası da yaralı, sakat kaldı. Bir sürü yetim kaldı. Aç açık insanlarla dünyamız doldu. 

            -Ama dinimiz kurtuldu. Dinimiz kuvvetlendi. Mukaddes dinimizin mensupları doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde arttı. Bunun sonunda dinimiz mensupları çoğaldı. Şimdi bizim yapacağımız, bizim topraklarımızda yine büyük Yunan'ın torunları olarak büyük Potus İmparatorluğunu kurmaktır. Bunun için ölmek lazım ve öldürmek lazım. Bundan başka ne lazımsa hepsini yapaçağız. Bunun başka çaresi yok. 

            -Papaz efendi. 

            -Ne var yiğidim? 

            -Bu gece birini öldürmek için ben vazife aldım. Daha doğrusu ben almadım. Bana bu vazifeyi zorla verdiler. Fakat ben bu gece onları öldürmek istemiyorum. 

            -Peki bu bir Rum'mu yoksa Türk’mü? 

            -Ne olacak? Bırak şimdi Türk'ü, Rum'u sen söyle ne yapayım? 

            -Rum'sa öldürmesen olur. Eğer Türk'se öldürmesen dünyanın en büyük günahının işlersin. 

            -Ya bu adam seni bir gün ölümden kurtardıysa. Bu adam sana yardım ettiyse ve de seni evlendirdiyse yinede öldürmek gerekir mi? 

            -Ne yaparsa yapsın? Bir Türk'ün yaşaması gerekmez. 

            -Şimdi papaz efendi beni iyi dinle. Ben sizin söylediğiniz hiçbir şeye inanmıyorum. Siz papazlar yalancının, iki yüzlünün birisiniz. Ben ekmek yediğim kapıya, iyilik gördüğüm insanlara kötülük etmem. 

            Hemen papazın yanından çıktı. Arkadaşlarının yanına geldi. Arkadaşları Grivasa hayran, hayran bakıyorlardı. O ne kadar itikatlı bir adamdı. Baksana Türk'lere karşı savaşa giderken önce papazın yanına gidiyor. İbadetini tamamlıyor. Sonrada yola çıkıyordu. Grivas arkadaşlarına. 

            -Gidiyoruz. 

            Arkadaşlarından biri: 

            -Nereye? 

            Grivas ona cevap vermedi. Sadece: 

            -Beni takip edin. 

            O zaman yanındakiler Grivas: 

            -Cacil'emi gidiyoruz? 

            -Evet. 

            -Hani Dimitri nerede? 

            Grivas elleriyle çiftliği göstererek: 

            -Çiftlikte. 

            -Hani oda gelecekti? 

            -Gelmeyecek. 

            -Sebep ne? 

            -Sebepini bana niye soruyorsun? 

            -Kime soralım başımızda sen varsın. 

            -Patakosa sorun. Dimitri'nin kendisine sorun. 

            Arkadaşları cevap vermediler. Grivas: 

            -Gidiyoruz. 

            Dedi. Hep beraber çiftlikten çıktılar. Ovayı geçtiler, dağlara doğru tırmanmaya başladılar. Grivasın yanındakiler bu işe bir mana veremediler. Biri sordu. 

            -Nereye gidiyoruz böyle? 

            -Cacil'e. 

            -Ama yol uzuyor. 

            -Biliyorum. 

            O zaman atının dizginlerini çeken Grivas. 

            -Bakın delikanlılar. Düğüne gitmiyorsunuz. Ölüme gidiyorsunuz. Ovayı Türk'ler tuttu. Onların üzerlerine gidip kucaklarına mı düşelim. Şöyle dağı takip edersek belki kucaklarına düşmeyiz. Yahu siz ölümünüze mi susadınız ne. 

            Sonrada Grivas atını ileriye doğru sürdü. Adamlar sanki oldukları yere çakılıp kalmışlardı. Grivas'ın peşinden gelmiyorlardı. Grivas atını durdurdu. Geri döndü. Arkadaşlarına: 

            -Gelmiyor musunuz? 

            İçlerinden biri: 

            -Dur bakalım. 

            -Niçin durayım? 

            -Sen Türk'lerin ovayı tuttuklarını nereden biliyorsun? 

            -Biraz önce gelen kadından öğrendim. 

            -O ne biliyor? 

            -O Yusuf denilen can düşmanımızı öldürmeye gitmişti. Öldüremedi. Yanında onunla giden iki fedai öldü. Kendiside bir Türk kızı kılığına girerek kaçtı. Onun söylediklerine göre Türk'ler ovayı tutmuşlar. Yakaladıkları Rum'u boğazlıyorlarmış. Bizde Rum olduğumuza göre bizi de yakalarsalar işimiz tamam. 

            Aynı adam: 

            -Demek Dimitri onun için gelmedi. 

            Grivas başını salladı. Sonrada: 

            -Evet. Dahası da var. Hani bir Hasan vardı ya. O Hasan'da gelip onlara katılmış. Anlayacağınız düşmanımız çok, kuvvetimiz yok. Öyleyse bu gece bu işte muhakkak ölüm var. 

            -Desene bu gece kurtuluş yok. 

            -Evet. 

            -Ne yapalım? 

            -Geri dönün. 

            -Grivas bu sözü söyledikten sonra atını dört nala dağlara doğru sürdü. Dağların arasında kayıp oldu. Arkadaşları bir müddet arkasında baka kaldılar. Sonrada geri döndüler. İçlerinden biri: 

            -Şimdi biz ne yapalım? 

            Kısa boylu olanı: 

            -Geri dönüp çiftliğe gidelim. 

            -İyi ama Dimitri'ye ne diyeceğiz? 

            -Türk'lerle müsademeye girdik deriz. 

            -Ya Grivas'ı sorarsa? 

            -O zaman o öldü deriz. 

            -İyi bir fikir deriz. 

            İçlerinden bir diğeri: 

            -Ya Grivas işi başarıp dönerse? 

            Kısa boylu Rum: 

            -O zaman ölümlerden ölüm beğen. 

            -uzun boylu Rum elini salladı. Sonrada: 

            -Oh ne düşünüyorsunuz beyler? Nasıl olsa ölmiyecekmiyiz? Grivas'ın bu gece işi başarıp gelecek hali yok. 

            Kısa boylu Rum: 

            -Ne biliyorsun belki başarır. 

            -öyle dua etti ki. İş bitirmek için değil. Ölüme hazırlandı ki, kilisede son duasını yaptı. Geri gelemez. Türk'ler onu öldürmeseler bile o bu korkuyla ölür. 

            Bütün Rumlar bu sözlere kahkahayla güldüler. Biri yine: 

            -Bu akşam gitseydik iyiydi. 

            Kısa boylu Rum: 

            -Yahu sen ölümüne mi susadın? 

            -Yok be. 

            -Ya ne diyorsun? 

            -Anlatayım. Eğer bu gece gitseydik iyiydi dedim. Çünkü Türkler bizi tek kurşunla öldürürler. Sıkıntı çekmezdik. Eza çekmezdik. Halbuki yarın işi başarırda Grivas gelirse bizim işimiz tamam. Rum'lar bizi işkence ile öldürürler. Hele yalanımız anlaşılırsa bizi büyük Dimitri çiğ, çiğ vallahi yer. 

            -Yarına kadar neler olur neler? 

            Hepsi birden: 

            -Doğru. 

            Dediler. Atlarını Patakos'un çiftliğine doğru sürdüler. 

            Grivas hala atını sürüyordu. Bu bilmediği mıntıkada ilk Türk köyüne ulaşabilmek için atını çatlatırcasına sürüyordu. 

            Birden bu sırada Cacil köyünde bir telaş başladı. Herkes ayaktaydı. Her sokak başında birkaç kişi tepeden tırnağa silahlı nöbet tutuyordu. Acaba gerçek kurban kimdi? Herkes bu soruyu birbirine soruyordu. Ve herkes bunu düşünüyordu. Rum'lar bu kadar mert olamazdı. Rum'ların biz geliyoruz, siz tedbirinizi alın demelerinin imkan ve ihtimali yoktu. 

            Hamit Beyin evinde ışıklar yanıyordu. Avluda bazı adamlar geziniyordu. Ayşe duvarda duran silahı aldı. Düşünceye dalan babasına yanaştı. Ona: 

            -Sen korkma baba. Dimitri denen zalim gelsin. Onu delik deşik etmesem. 

            Hamit Bey uykudan uyanır gibi kendine geldi. Sonrada gülümsedi. Kızına: 

            -Kızım ben kendim için korkmuyorum. Benim yaşım başım geçmiş. Ben dünyada göreceklerimin hepsini gördüm. Tadacağım zevklerin hepsini tattım. Benim için üzülecek bir şey yok. Ben bundan sonra ha yaşamışım ha ölmüşüm. Ne fark eder? 

            Hamit bey ayağa kalktı. Kızının saçlarını tekrar okşadı: 

            -Korkmayacak olan sensin gibi Türk çocukları korkmasın. Sana şunu söyleyeyim. Artık Dimitri denen domuz buralara kadar asla ve kata gelemez. Belki de gelebilir. Ancak onun, buralara kadar ölüsü gelebilir. 

            Hamit beyin kızı bağırdı: 

            -İsterse gelsin baba. 

            Kızını şefkatle okşayan babası: 

            -Korkmuyorsun değil mi kızım? 

            -Hayır baba. 

            Bu konuşmalardan sonra Ayşe gidip evin karanlık odalarından birine oturdu. Silahının namlusunu dışarıya uzattı. Gecenin sessizliğinde karanlığı seyretmeye başladı. Köyün imamı sabah ezanı okuyordu. Birden bir el silahının namlusuna sarıldı. Ayşe bir çığlık attı: 

            -Ay geldiler. 

            Abdest almakta olan Hamit Bey abdestini bırakıp tüfeğini kaptı. Hemen yandaki pencerenin kenarında bulunan kısma kendini attı. Hayır bir yabancının gelmesine imkan yoktu. Hamit Bey tedbir almak için oraya koşmuştu. Ayşe elindeki tüfeğe saldığı gibi babasının yanına gelmişti. 

            Bu sırada kapıda bir öksürük sesi duyuldu. Evet Hamit Bey rahatlamıştı. Çünkü bu öksürüğün sahibini tanımıştı. Bu gelen canları kadar sevdikleri Yusuf'tan başkası değildi. Kapıyı açtılar. Kapıyı açtılar. Kapının önünde atının üstünde heykel gibi Yusuf duruyordu. Ayşe'nin elinden aldığı Tüfeği sallıyordu. Ve de gülüyordu. Ayşe babasının arkasında Yusuf'a bakıp hiç konuşmadan bekliyordu. Korktuğu halinden belli idi. Yüzü sapsarıydı. Babasının olduğuna aldırış etmeden: 

            -Korkuyorum Yusuf, korkuyorum. Ne olur şu Dimitri’yi öldürün bitsin bu iş. 

            Yusuf kızardı. Hamit bey olmasa oda bir şey diyecekti. Fakat kızın babası oradaydı. Ona: 

            -Önce korkman için bir sebep yok. 

            Ayşe cevap vermedi. Yusuf: 

            -Sen silahla uğraşma. Rahat yatağında uyu. 

            -Ama gelirlerse? 

            -gelmezler Ayşe, onlar ölümden korkarlar. Sonrada bundan sonra etrafta Dimitri değil, Rum’ların tarafından gelen kuşlar bile uçamaz. Sen hele git bir su iç. Birde bana su getir. Ben o suyu içeyim. Bir abdestde ben alıp namazımı kılayım. 

            Ayşe gitti bir bardak su getirdi. Yusuf içti. Sonrada indiği atını evin önündeki dut ağacının önüne bağlayarak eve girdi. Abdest aldı. Namazını kıldı. Namazı bittikten sonra ellerini açarak: 

            -Yarabbi çok şükür, ancak bir rahat yere oturdum. 

            Dedi. O sırada kapı vuruldu. Güneş yeni doğuyordu. Yusuf makata şöyle yan yatmış uyukluyordu. Kapının vurulmasıyla yattığı yerden sıçradı. O zaman kadar Ayşe çoktan koşmuş kapıyı açmıştı. Kapıda atının üzerinde Cahit duruyordu. Ayşe: 

            -Gelsene abi. 

            -Hayır gelmeyeceğiz. Biz gidiyoruz Yusuf’a söyle. 

            Yusuf bu konuşmaları duymuştu. Kapıya kadar geldi. Cahit’e: 

            -Biraz bekle şimdi geliyorum. 

            Cahit başını salladı. İlerdeki dut ağacına doğru atını sürdü. Zaten Yusuf’un atı oradaydı. Bu sırada tarladan Hamit Bey çıktı. Cahit Hamit Beyi görünce ayağa kalktı. Hamit bey: 

            -Cahit. 

            -Ne var amca? 

            -Haydi atını bağla da eve gel. Bir şeyler yersin. 

            -Sağ ol. Yemişle beraber. Biz gidiyoruz. 

            -Yahu yemek yer öyle gidersiniz. 

            -Bizi arkadaşlar bekler. Onun için erken gidelim. İnşallah sağ olursak bir başka zaman yeriz. Bu sırada kapıda Yusuf göründü. Ayşe Yusuf’u yolcu ediyordu. Ayşe Yusuf’a: 

            -Gidiyor musun? 

            -Evet. Allah’a ısmarladık. 

            -Güle, güle. 

            -Bak sana bir şey diyeyim mi? 

            -De? 

            -Bazen yaptığın yoğurtlardan bize ayırmayı unutma. Bize iyi yoğurt gönder. 

            -İyi, iyi senin istediğin yoğurt olsun. 

            -Yalnız beni kandırma. 

            O zaman Ayşe Yusuf’a mahzun, mahzun baktı ve: 

            -Ne zaman kandırdım seni? 

            -Kızma konuşmak olsun diye konuştum. 

            -Tabi kızarım. Beni yalancılıkla itham ediyorsun. 

            Yusuf güldü: 

            -Haydi ben gidiyorum. Siz Allah’a emanet olun. 

            -Peki gitmesen olmaz mı? 

            -Hayır asla olamaz. 

            -Neden olmasın? 

            -Oralar emniyetli. Bir yanda ufak bir menfaat için iki yüzlülük yapan Türk’ler, diğer yanda hayin Rum’lar. Öte yanda sanki babalarından miras kalmış gibi gelip vatanımızı işgal eden ve de hayinlere cesaret veren İngilizler. Bu bizim için bir tedbir. Eğer yaşarsam vatanıma, milletime daha yarayışlı olurum. Zaten bu böyle gitmeyecek. Bu iş mutlaka sona erecek. 

            -İnşallah. 

            -Erecek. Allah izin verirse erecek. 

            -Peki bu dağa çıkmaktan vaz geçsen olamaz mı? 

            -Ne dedin sen? Ne dedin? 

            -Şu dağa çıkmaktan vaz geçsen olamaz mı? 

            -Olmaz. 

            -Neden? 

            -Çünkü dağa çıkmak. Benim irademle idi. Halbuki dağdan inmek benim irademle değil. Ben inmek istesem de inemem. Zaten inmek istemem ya. Ben kendime hayin Yusuf dedirtmem. 
Çocuklarıma vatanını müdefadan kaçtı damgası vurdurtmam. Ben inersem ne olur bilirmisin? Her gün eğer bir Türk öldürülüyorsa, yüz Türk öldürülür. O zaman şu Dimitri’yi kimse durduramaz. Şimdi dağa niçin çıktığımızı anlatabildim mi? Elbette bizde dağdan ineceğiz. Ne zaman? Söyleyeyim, bu ülkede bulunan düşman atılıp yerine bizimkiler gelene kadar bu mücadele bütün şiddetiyle devam edecek. Bu Rum çeteleri temizlenince o zaman canımızdan, malımızdan, namusumuzdan ve de vatanımızın bütünlüğünden emin olacağız. O zaman ineceğiz. Evimizde oturacağız. 

            -Ama hiçbir şey düşünmez misin? 

            Yusuf cevap vermedi. On altı yaşındaki bir kız çocuğu vatandan, milletten, ölümden, çeteden ne anlardı? O daha çocuktu. Onun çocukluğu bile sona ermemişti. Güneş devamlı olarak yükseliyordu. Göz ucuyla Cahit’e baktı. Cahit yerinde duramıyordu. Belli ki seviyordu. Evin yan tarafında bulunan bir inek ağılda yavrusunu kokluyordu. Devamlı olarak yalıyordu. Yusuf Ayşe’ye: 

            -Şunu görüyor musun Ayşe? 

            Ayşe Yusuf’un elinin işaret ettiği yere baktı ve: 

            -Evet. 

            Dedi. Yusuf konuşmaya devam etti: 

           -Peki ne o? 

            -Ayşe şaşırmıştı. Yusuf kendisine demek istiyordu. 

            -Bir inek. 

            -Mesut mu? 

            -Ayşe’nin gözleri daldı. 

            -Görmüyor musun? 

            -İşte bunu iyi düşün. Bu sana neden bizim dağda durduğumuzu, neden inmediğimizi iyi bir şekilde anlatır. Sonrada salim bir kafayla düşün. Sebeplerini bul. Bizi vatanımızda vuruyorlar. Namusumuzla onuyorlar. Her gün köylerimizi basıyorlar. Kızlarımızın ırzına geçiyorlar. Çoluk çocuğumuzu öldürüyorlar. İşte bunlar bizi dağda bırakıyor. Bunlar devam ettikçe bizim bu kutsal mücadelemiz devam edecektir. İntikamımızı almadıkça, vatanımızı kurtarmadıkça bu yoldan dönmek yok. Ve de dağdan inmek yok. Şimdi neden dağlarda durduğumuzu anladın mı? 

            Ayşe ağlayarak içeri girdi. Yusuf’ta peşinden içeri girerek Ayşenin göz yaşlarını sildi. Onu yanaklarından okşayarak. 

            -Ağlamak yok. 

            -Ya ölürsen? 

            -Olabilir bu yolda ölebilirim. Eğer bu yolda ölürsem şehit, yaşarsam gaziyim. Sonrada benim ölmem ne mana ifade eder. Bu milletin bütün fertleri bir kahramandır. Kalan ölenin yerini alçaktır. Düşman bizden dersini alacak öyle gidecektir ki bu memlekete bir daha gelmeyi değil, adını duymayı arzulamayacaktır. 
            O zaman Ayşe: 

            -Yusuf in dağdan. 

            -Ben sana ne anlatıyorum iki saattir? 

            -Ama ben seni seviyorum. 
 

            -Babanda biliyor mu? 

            -Ona da söyledim. 

            -Ne dedi? 

            -Güldü. 

            Yusuf bir daha gülümsedi. O zaman Ayşe: 

            -Bak sende gülüyorsun. 

            -Evet gülüyorum. 

            -Neden. O zaman beni hiç ciddiye almıyorsun. Babamda almıyor, sende almıyorsun. 

            -Bak bende bir şey söyleyeyim mi? 

            -Söyle. 

            Ayşe heyecanlanmıştı. Yusuf Ayşe’nin halini gördü: 

            -Ben evliyim. 

            Dedi. Ayşe şaşırmıştı. Bunu beklemiyordu. Şaşkın, şaşkın sordu: 

            -Peki kimle evlisin? 

            Yusuf elindeki silahı göstererek: 

            -Bununla evlendim. Bu senin dediğin olmaz. Bunu şu anda aklından çıkar. 

            -Demek yaptıkların benden önemli. 

            -Evet. Senden, anamdan, babamdan önemli. Artık şu anda yaptığım işten önemli bir şey yok. Bu böyle bilinsin. Ben şuna inananlardanım. Vatan her şeyin üzerindedir. Vatan demek hürriyet demektir. Vatan olmayınca ne ana, ne baba, nede çocuk olur. Bu sebeple böyle şeyleri aklından çıkar. 

            -Ben çalışıyorum unutamıyorum. 

            -Sana bir şey daha söyleyeyim mi? 

            -Söyle. 

            -Bizim atalarımız yıllarca Moskof’u Kafkas’lara sokmamışsa, onların torunu olarak bizlerde bu vatanın ekmeğini yiyip ona ihanet eden Rumlarla, onların koruyucularını bu vatandan atmadıkça gönlümüz hoş olamaz. 

            -Ama. 

            -Aması yok. Bu vatanı hepimiz müdefa edeceğiz. 

            Belki de bu konuşmalar uzayıp gidecekti. Fakat Cahit’in sesi konuşmalarını noktaladı. 

            -Hadi be kardeşim Yusuf, yürü gidelim. 

            -Diye bağırdı. Yusuf Cahit’e cevap verdi: 

            -Geliyorum Abi. 

            Yusuf son olarak Ayşe’ye döndü: 

            -Allah’a emanet olun, Allah’a ısmarladık. 

            -Güle, güle Yusuf’um seni Tanrım korusun. 
 

            -Sağ ol. 

            Dedi. Evden çıktı koşarak dut ağacının dibine gitti. Kendini Vahit ve Hamit Bey bekliyordu. Cahit’in tuttuğu atının yularını elinden aldı. Bu sırada Hamit Bey. 

            -Ne diyor sana o deli kız. 

            -Dağdan in diyor. 

            Hamit Beyin yüzünün rengi siyahladı. Onlara: 

            -Zinhar, aklınızdan bunları geçirmeyin. Aklınıza böyle çocukça şeyleri takmayın. Sizin göreviniz bitmeden inmek yok. Bunu vatanınız, milletimiz ve ölen şehitlerimiz için yapın. Sakının ha. Aklınızda en ufak bir dönüş yok. Sadece siz değil, bizde hepimizde el ele verip görevimizi başaracağız. Bu davadan dönen ülkesine ihanet etmiş sayılır ki hepiniz biliyorsunuz bunun cezası ölümdür. Bu kim olursa olsun fark etmez. Ben veya içimizden biri. 

            O zaman Yusuf: 

            -Bende bize senin söylediklerini ona söyledim. 

            -Sağ olun. 

            Dedi Hamit Bey. Her ikisi de elini öptüler. Atlarına binerek oradan ayrıldılar. Atlarını dağa doğru sürdüler. Tam karanlık mağaraya tırmanacakları yere gelmişlerdi ki yoluna yürüyemeyecek kadar ihtiyar bir adama rastladılar. Her ikisi birden ihtiyara yaklaşarak yüksek sesle: 

            -Selamün Aleyküm. 

            Dediler ihtiyar omların suratına baktı. İki silahlı adamı görmüştü. Yüzünden endişeli bir hal okunuyordu. Onlara: 

            -Beni tanıyor musunuz? 

            Cahit: 

            -Hayır. Tanımamız mı lazım? 

            -Hayır ama. 

            -Aması ne? 

            -Bakın torunlarım ben sağır değilim. Bana bağırmadan konuşun. Bu sebeple sordum beni tanıyıp tanımadığınızı. 

            -iyi ama verdiğimiz Allah’ın selamını almadın. 

            -Aleyküm selam. Size gençlik numarası yaparken birden selam verdiğinizi unuttum. Kusura bakmayın. 

            Yusuf tekrar yüksekçe bir sesle: 

            -Nereden geliyorsun dede? 

            -Dere köyden 

            Cahit konuştu: 

            -Nereye gidiyorsun? 

            -Karanlık mağaraya. 

            Bu sefer Yusuf: 

            -Orada ne yapacaksın? 

            Adam yüzlerine baktı ve güldü: 

            -Orada altınlarım var. Gidip bakayım, yerlerinde duruyorlar mı? Yerlerinde durup paslandılar mı Bir kontrol edeyim diyorum. 

            -Ne altını. Sonra altın paslanır mı? 

            İki adam birbirine baktı. Bu adam deli diye düşündüler. Gerçekten konuşmalarından deli olduğu anlaşılıyordu. Adam soruya cevap verdi: 

            -Ben zamanında gömmüştüm 

            Cahit tekrar: 

            -Ama orada altım maltın yok. 

            Adam onların yüzüne tekrar baktı: 

            -Sizde orayı biliyor musunuz? 

            İki adam başını salladı. Yusuf: 

            -Elbette biliyoruz. 

            O zaman ihtiyar adam tebessüm etti. 

            -Oh oh beni oraya götürecek iki kişi buldum. 

            -Ama götüreceğimizi ne biliyorsun? 

            -Orayı biliyorsunuz ya. 

            -Evet orayı bildiğimizi söyledik. Lakin seni götüreceğimizi söylemedik. 

            Adam kendi kendine söylendi: 

            -Peki siz nereden biliyorsunuz? 

            Cahit ihtiyarın kendi kendine söylendiğini duymuştu. Elindeki kamçıyla onu dürttü. Ona: 

            -Biz ara sıra oraya gezmeye gideriz. 

            -Çok iyi bende ara sıra giderim. Şimdi ihtiyarladık artık gidemiyoruz. Elden ayaktan düştük. 

            -İnşallah şimdi beni oraya götürüsünüz? 

            Dedi. Yusuf Cahit’e baktı. Ona: 

            -Götürelim şu ihtiyarı. 

            -Olur. 

            Dedi Yusuf. İhtiyar o zaman: 

            -Demek götürüyorsunuz. Öyleyse arkadaşız. 

            O zaman Yusuf ihtiyara tekrar sordu: 

            -Peki sen niçin oraya gidiyorsun? 

            -Benim niçin oraya gittiğim önemlimi? 

            Yusuf bir iç çekti. Ve ihtiyara: 

            -Dede ölüm kalım savaşındayız. Düşman yanımıza her surette, her kılıkta, her dinde geliyor. Ne yapalım soruyoruz. Bakıyoruz. Gelenler iki türlü. Ya zararlı yahut ta yararlı oluyorlar. Yararlı olanı da gerçi çok az ama. Onu için seni sorguluyoruz. 

            O zaman ihtiyar: 

            -Benden size zarar gelmez. 

            -Gelenler hep öyle diyorlar. 

            İhtiyar gülümsedi. Onlara: 

            -Ben ya Gebeş Hasan’ı veya son zamanlarda yeni bu yörede türeyen Yusuf diye bir deli kanlı varmış onu arıyorum. 

            Yusuf kötü bir haberin geleceğini düşünerek heyecanlandı. İhtiyara sordu: 

            -Köyünüzden kötü bir haber mi getirdin? 

            -Hayır köyümüzde şimdilik kötü bir haber yok. Ama bekliyoruz. Her an olabilir. 

            İhtiyar geri döndü koruluğa doğru yürüdü. Atına bindi. Beraberce bir müddet yol aldılar. Koruluğun sonuna gelmişlerdi ki ihtiyar elini kulağının arkasına götürerek yanındakilere: 

            -Durun hele. 

            İki adam atlarının dizginlerini çekerek durdular. İhtiyar tekrara sessizce bir miktar bekledi. Yusuf: 

            -Ne var, ne oldu? 

            Yaşlı adam cevap vermeden bir süre daha durdu. Somrada: 

            -Adam kokusu aldım. 

            İki adam birbirine baktılar. Yusuf: 

            -Ne adamı? 

            -Bize doğru gelenler var. 

            -Ne biliyorsun? 

            -Ben bilirim. 

            İhtiyar etrafına baktı. Yusuf ile Cahit dikkat kesilmişlerdi. Hakikaten biraz sonra nal sesleri gelmeye başlamıştı. Hemen atlarını koruluğun kenarına çektiler. Hepsi atlarından atladılar. İhtiyar: 

            -Siz söyle birbirinizden ayrılarak gizlenin. 

            Hemen Cahit ile Yusuf kendilerine birer siper bulup oturdular. Artık ihtiyardan şüphe ediyorlardı. Çünkü yaptığı hareketler şüphe götürüyordu. Hele attan inişi, ata binişindeki halini onun seksen yaşını gösteren bir ihtiyar olduğuna inanmasını imkan yoktu. 

            İhtiyar atından heybesini aldı. Sırtına vurdu. Yola çıkıp yürümeye başladı. Yusuf ile Cahit bir yandan kendilerini diğer yandan giden ihtiyarı kolluyordu. Birden on kişilik bir kafile yolda görüldü. Sonrada ağaçlar arasında kayıp oldu. İhtiyar birden sırtındaki heybeyi attı. Evet gelenleri tanıyordu demek ki. O zaman Yusuf tetiğe dokunmak istedi. Cahit engel oldu. Biraz sonra gelen kafilenin yabancı olmadığını onlarda anladılar. Bu sevgili ağabeyleri, kardeşleri, yoldaşları Gebeş Hasan’dan başkası değildi. Gebeş Hasan’da bu nur yüzlü ihtiyarı görünce atından atlayıp ona doğru koştu. Elinden öptü. 

            -Nasılsın Hoca amca? 

            Dedi ihtiyar. 

            -Sağ ol çok iyiyim. Hele senide iyi gördüm. 

            -İyiyim. Sizin sıhhatiniz yerinde inşallah. 

            -Çok şükür iyiyim. Kötü değilim. Görüyorsun yaşımız geçti. İnsan bu yaştan sonra yatmadı mı iyi sayılır. Onun için bizde iyiyiz. Günlerimizi dolduruyoruz. 

            -Allah başımızdan seni eksik etmesin. 

            -Sağ olun. 

            Bu sırada Cahit saklandığı yerden çıktı. Yusuf hala olduğu yerde yatıyordu. Şimdi her şeyi hatırlamıştı. Bu ihtiyar o meşhur hocaydı. Babasının, anasının cenazesinde adeta milleti azarlayan, silahlanmalarını emreden ihtiyardı. Nasıl oldu da tanımamıştı. Haydi kendisi tanımadı. Ya Cahit neden tanımamıştı. O hem yaşlı, hem de etrafı kendisinden daha iyi tanıyordu. Ama tanıyamazdı. Çünkü bu kutsal dava başlayana kadar durmadan bu adam içki içiyordu. Hocayı, hacıyı tanımasına imkan yoktu. Bu sırada Hasan Hocaya: 

            -Buyurun atıma binin. 

            Zekeriya Hoca iki elinin kaldırdı: 

            -Olmaz. 

            Dedi. O zaman Hasan: 

            -Neden olmasın? 

            -Çünkü benim atım var. 

            -Olsun siz benim atıma binin. Bende sizin atınıza binerim. 

            İşte o zaman ihtiyar adam Hasan’ın atına bindi. Cahit ve Hasan koruluğun kenarına doğru gittiler. Atlarını alıp geldiler. Zekeriya Hoca etrafına baktı. Belli ki bir şey arıyordu. Hasan: 

            -Bir şey mi arıyorsun Hoca amca? 

            -Zekeriya Hoca başını salladı: 

            -Evet. 

            -Ne arıyorsun? 

            -Biraz önce bir delikanlı vardı burada. Şunun yanında benim arkadaşım. Onu arıyorum nerede o? 

            Şunun yanında diyerek gösterdiği Cahit’ten başkası değildi. Aradığı da Yusuf’tu. Hasan Cahit’e: 

            -Yusuf nerede? 

            Cahit etrafına bakındı. Sonrada: 

            -Beraberdik. Yattığı yerden kalkmadı galiba. 

            Yusuf bu konuşmaları duymuştu. Yola çıkarak Cahit’in tuttuğu atana bindi. Diğerleri de atlarına  binerek yolarına konuldular. İhtiyar yolda Yusuf’u işaret ederek: 

            -Bu delikanlı benim delikanlı ama bunu tanıyamadım. Biraz önce yanında olanı da. 

            Hasan cevap verdi: 

            -Bu gösterdiğin Dimitri’nin öldürdüğü Hasan Emminin oğlu. Diğeri de onun arkadaşı, yoldaşı Cahit. 

            İhtiyar gülümsedi: 

            -Demek şu adını duyup. Kendini göremediğim Yusuf bu. 

            -Evet 

            -Çok güzel. Maşallah hoşuma gitti. 

            -Allah bu delli kanlılarımızı eksik etmesin. 

            -Öyle. Sonrada yaptıkları hoşuma gitti. Hani çok tedbirli davranıyorlar. Beni önce sorguya çektiler. Sonrada biri yanımda, biri biraz arkamda gelmeye başladılar. Bu gerçekten çok iyi. Çünkü kötü niyetli olan bunu tahakkuk ettirmeye korkar. Bu devir kötü. Kimin ne olduğu belli değil. Yaşamak isteyen her şeyden, herkesten şüphe etmeli. Zararı yok o sizin düşündüğünüz gibi olmasın. Hatta iyi biri olsun. Hatta bu tanımadığınız sizden biri olsun. Yeter ki siz tedbirli olun. Bu gençlerin dediği gibi bugünlerde düşman her kılığa giriyor. Hacı oluyor. Hoca oluyor. Hatta köyleri yakılan masum oluyor . Bazen de size katılan bir çete olurlar . aldanmayın. Uyanık olun. Sonrada fırsatı bulunca size en büyük darbeyi vurular. Bazen de hiç beklemediğiniz zaman da yılan olurlar. Sizi zehirlerler. Yahut etrafınıza zehir saçarlar. Sizin dostlarınızı size düşman yaparlar. Çok tedbirli olun. 

            Hem konuşuyor hem de karargaha doğru yol alıyorlardı. Hasan: 

            -Hayrola Hoca amca neden bu sıcaklarda buralara kadar geldin? Neden bu kadar yolu teptin. 

            -Şöyle sizi bir göreyim diye yollara düştüm. 

            -İyi ama ne lüzum var? 

            Hoca amca denen adam atının dizginlerini çekti. Durdu: 

            -Yoksa gelmemden memnun olmadın mı? 

            Hasan gülümsedi: 

            -Estagfirullah. 

            Ee bu kadar soru ne? 

            -Sen emret biz gelelim. 

            -Sağ olun ondan hiç şüphem yok. Gelirsiniz. Yeriz içeriz. İnşallah o günlerde yakın. Ama şimdi siz ibadettesiniz. Eğer bu ibadeti bırakırsanız günahkar olursunuz. 

            -Vallahi bizde böyle düşünerek ibadetlerimizi biraz ihmal ediyoruz. 

            -İhmal etmeyin. Ama asıl görevinizde bırakmayın. Sizin asıl göreviniz vatanı, milleti şer kuvvetlerine karşı müdefa etmektir. Siz onları müdefa ederken zaten dininizi de ediyorsunuz. Öyleyse bu yaptıklarınızda sizin için birer ibadettir. Yaptıklarınızı şan, şöhret için yapmayın. Allah rızası için yapın. O zaman yaşarsanız gazi, ölürseniz şehitsiniz. Yalnız bir şey daha var. Yıllarca bizimle kardeş gibi yaşamış olan bu insanların suçsuzlarına masumlarına herhangi bir kötülük yapmayınız. Onların ırzına, namusuna dokunmayınız. Aslında hiçbir dinde insanın namus ve haysiyetiyle oynanmaz. Çünkü insan denen mahluk olmasaydı zaten din olmazdı. Bunu da böyle biliniz. Ahmet’in yaptığı suçun cezasını Mehmet çekmemeli. 

            -Beni bilirsiniz. Ben zaten öyleyimdir. Benim aralarına katıldığım kardeşlerimde bu işlerde benden çok hassaslar. 

            -Sağ olun. Bu yaptıklarınız iki türlü dinimize ve milletimize fayda sağlayacaktır. Birincisi merhametle hareket dinimizin yüceliğini, milletimizin asilliğini gösterecektir. İkincisi bu milletin sağ oldukça vatanını kimseye teslim etmeyeceğini. Ve de suçsuza kıymayacağını bütün dünyaya gösterecektir ki bu dinimizin gayri müslümler arasında hızla yayılmasına sebep olacaktır. 

            Herkes can kulağıyla bu nur yüzlü ihtiyarı dinliyordu. Bu ana kadar konuşmayan Yusuf, ihtiyara: 

            -Çok sağ ol Hoca amca bize moral verdin. 

            -Maşallah o niyetle geldim, ama ben moral kazandım. 

            Atlar yamaçtan yukarıya doğru çıkıyorlardı. Hoca: 

            -Benim niye geldiğimi merak ediyorsunuz değilmi? 

            Yusuf. 

            -Doğrusunu konuşursak evet. 

            -Dün gece yarısı kapım çalındı. 

            Herkes ihtiyarı dinlemek için atını sürmeye başlayınca ihtiyar dizginleri çekti. Atını durdurdu. Herkes etrafında bir halka oldu. Hepsi bu ihtiyarın ne anlatacağını merak ediyordu. İhtiyar yavaş, yavaş devam etti: 

            -Kim diye seslendim. Kapıda rumcaya çalan bir ses cevap verdi. Evet onu tanımıştım. O dinimiz ayrı olmasına rağmen kendini çok sevdiğim biriydi. Onu Hamit Beyin evinden tanıyordum. Hatta anansı babası ölen bir Rum kızıyla Hamit Bey evlendirmiştir. Kapıyı önce açmakta tereddüt ettim. 

            Hasan heyecanla: 

            -açmasaydın. 

            Zekeriya Hoca gülümsedi. Ona dönerek: 

            -Vallahi bende senin gibi düşündüm. Sonrada olacakla öleceğe çare yok dedim. Öleceksem ölürüm diyerek kapıyı açtım. Hakikaten yukarıdan aşağı silahlı bir Rum yani tanıdığım Grivas duruyordu. Bana “ Özür dilerim Hoca amca “ dedi. Bir mana veremedim. İçeriye aldım. Yorgun bir hali vardı. Aynı zamanda heyecanlı. Kendisine ne istediğini sordum. Bana “ Cacil’i Dimitri denen köpeğin basmak istediğini bu görevi kendisine verdiğini fakat kendisinin bu görevi yapamıyacağından kaçtığını söyledi ” ve kendisi bu işi yapmadığına göre belki de bir başkasına bu görevi verebileceğini bu sebeple tedbir alınması gerektiğini anlattı. Bende gerekli tedbirin alındığını söyledim. Sizinle görüşmek istediğini söyledi. Ben bilmiyorum. Ona inandım. Çünkü onun anasında Türklük var galiba. Kesin bilmiyorum da. Öyle bir şey duydum galiba. Tabi yinede tedbirli olmakta fayda var. Onun casus olarak da aramıza girme ihtimali var. İçimizde anası, babası Türk olup onlara haber verenler olduğu gibi. 

            Zekeriya Hoca, Hasan’a döndü: 

            -Sen ne zaman buralara geldin? 

            -Bir haftadır buralardayım. 

            -Çok güzel. 

            -Hoca amca istersen bu akşam gideriz. 

            -olur. Siz ne zaman müsaitseniz gideriz. 

            Bu sırada karargaha varmışlardı. Atlarından indiler. Herkes mağaradaki yerine çekildi. Hocada kendine gösterilen yere gidip uzandı. Günü yorgunluğunu atmak için uyudular. 

            Gün akşama dönüyordu. Güneş batmak üzereydi. Hasan yattığı yerden kalktı. Gerindi. Hala uykusunu alamamıştı. Dün geceden beri yorgunluğu geçmemişti. Elbiselerini giydi. Zekeriyanın Hocanın olduğu yer yavaş, yavaş yürüdü. Önüne geldi. Başını eğdi. İki elini bağladı. Yavaş bir sesle konuşmaya başladı: 

            -Müsaden olursa konuşmak isterim Hoca amca. 

            Zekeriya hoca başını salladı: 

            -Buyur bey oğlum Hasan. 

            -Bugün akşam oluyor. Yollansak olmaz mı? 

            -Ben size tabiyim. Elbette olur. 

            -Öyleyse biz hazırlanıyoruz. 

            -Tamam siz hazır olun. Bana haber verin. 

            -Kaç kişilik grup gidelim? 

            -Onu ben bilmem. Onu siz bilirsiniz. 

            Hasan başını büktü: 

            -Eh iyi öyleyse. 

            Hasan geri, geri çekilerek Hocanın yanından ayrıldı. Doğrucu Yusuf’un yanına gitti. Yusuf bir kenara oturmuş düşünüyordu. Ne yapması gerekiyordu. O sırada Hasan: 

            -Ne düşünüyorsun böyle kara, kara Yusuf? 

            -Hiç. 

            -Hiç olur mu? Bir şey düşünüyorsun. 

            -Şu Patakos çiftliği işini düşünüyorum. 

            -Neden o kadar düşünüyorsun. Kafanı o kadar bu işe takma. Bize burada rahat yok. Onlar orada yaşadıkça daha çok adam öldürülür. Hele birde benim intikamın var ki, buda tuzu biberi. 

            Hasan güldü: 

            -Biz niçin ortaya çıktık. bir intikam için mi? 

            -Hayır asla ve kata. Bizim burada oluşumuz basit bir intikam olamaz. Biz vatanımızı korumak için yola çıktık. 

            -Öyleyse bu intikam olamaz. 

            -Evet doğru. Ne yapayım? Benim hala babamın, anamın hayali aklımdan çıkmıyor. Gözlerimi kapar kapamaz önüme çıkıp hani benim intikamım diyorlar. Anamı, babamı toprağa verdim vereli bir saat tatlı uyku uyumadım. Yemin ederim. 

            -İnanıyorum. Evet senin ve akrabalarının değil, Türk milletinin intikamını o Dimitri’den alçağız. Bundan emin ol. 

            Yusuf başını salladı: 

            -Ne zaman? 

            -Çok kısa zamanda. Atalarımız ne demiş. “ erken öten horozun başını keserlermiş. “ Birde “ Acele işe şeytan karışırmış.“ Biraz acele etme. Öyle bir intikam alcağız ki, bu intikam değil mahkeme olacak. O Dimitri denen zalimi buraya getireceğiz. Bundan emin ol. Bunu sana sevdiklerim başına yemin ederek söylüyorum. Bana inan. Acele etme. 

            Yusuf başını salladı: 

            -Peki abi. 

            Dedi. Hasan o zaman ona: 

            -Kalk hazırlan. 

            -Olur. 

            Dedi. Yaslandığı ağaçtan kendisini ayırarak ayağa kalktı. Yer eğildi. Silahlarını aldı. Hasan’a: 

            -Nereye gidiyoruz? 

            -Biliyorsun. Hocanın köyüne gideceğiz. Orada bir Rum gavuru Grivas diye biri varmış onunla konuşacağız. Bize önemli şeyler söyleyecekmiş. Onu dinleyeceğiz            Hep unutmuştum. Ben gelmesem olmamı? 

            -Biraz önce kalk diyince gözlerin fal taşı gibi açıldı. Şimdi ise isteksizsin sebep ne? 

            -Konuşmamızın sonunda kalk diyince Dimitri’ye gidiyoruz sandım onun için sevindim. 

            -İnşallah oraya da gideceğiz. Sen şimdi benimle geleceksin. Gelmesen olmaz. Gelmen gerekir. 

            -Ama niçin? 

            -Çünkü bundan sonra her zaman beraberiz. Karaları beraber vereceğiz. Anca da beraber, kancada. Bundan sonra yaptığımız başarıya da ortaksın. Anladın mı? 

            Yusuf başını evet anlamında salladı. Hasan devam etti: 

            -Cahit, İhsan burada kalsınlar. Onların bu işte bizden fazla bilgi var. Onlar gerekeni yaparlar. 

            -Tamam. 

            Yusuf yamaçtan aşağıya doğru indi. Cahit’i buldu. Ona: 

            -Biz hocayla beraber gidiyoruz. 

            -Biliyorum. 

            -Siz gerekli tedbiri alın. Gafil avlanmayalım. Biliyorsunuz Rum çeteleri bizim düşündüğümüz gibi hareket etmezler. Hiç değilse bize güvenlerinin hayatları garanti olsun. Bari onları en iyi şekilde korumaya çalışalım. 

            -Sen merak etme. 

            Yusuf yanlarına gelen yağlı Kayış İhsan’a: 

            -Sen bu işlerde en çok tecrübelisin. Nede olsa Hasan abinin yanında yetiştin. Sende Cahit ile şu işleri yönetin. 

            -Hele sen merak etme. Sen rahat, rahat git. Gerisi benimle kardeşim Cahit’e ait. 

            Bu konuşmalar olurken sağ yanına gelen Rahmi’ye dönen Yusuf ona: 

            -Sende bizimle gel. 

            Rahmi gülerek: 

            -Halamı casus sanıyorsun yoksa beni. Peki geliyorum. 

            Rahmi mağaraya gitti. Tüfeğini aldı. Tekrar duran üç adamın yanına geldi. Mağaranın kenarına bağlı duran atını çekti. Bu sırada Hasan’da yanlarına geldi. Hasan’ın haber verdikleri yavaş, yavaş meydanda toplanıyorlardı. Yirmi kişilk bir grup oluştu. Bu yirmi kişilik gruptakilerin yirmi atı vardı. Birde üzerinde insan olamayan atı bir delikanlı tutuyordu. Biraz sonra ihtiyar adam ağır adımlarla geldi. Cahit ile Yağlı Kayış İhsan koştular. İhtiyarı atına bindirdiler. İhtiyarda orada bulunanlara dönerek: 

            -Kalanlara Allah’a ısmarladık. Hepiniz Allah’a emanet olun. 

            Diyerek atını sürdü. Kafilede olanlarda ihtiyarın peşine düştüler. Biraz sonr Yusuf ile Hasan hızlanıp ihtiyara yetiştiler. İhtiyarın sol tarafında Hasan, sağ tarafında Yusuf gidiyorlardı. Ovaya girdiler. Bu üç atlının yanı Rahmi geldi. Diğer atlılar, bu dört atlının etrafında büyükçe bir daire çizerek ikişerli gruplar halinde dağıldılar. Biraz daha zaman geçince ihtiyar atını hızlandırdı. Diğerleri de artık bir hilal şekli almıştı. Bütün kafilede bulunanlar ihtiyarı böyle at sürerken görünce şaşırıyorlardı. 

            Ovayı geçtiler. Yavaş, yavaş dağlara doğru tırmanacakları yere gelmişlerdi ki önlerine bir tepe çıktı. Tepeyi sağından dolandılar. Bir düzlüğe sonrada bir kayalığa çattılar. Kayalığın önünde bir koruluk vardı. İhtiyar adam o koruluğu göstererek: 

            -Haydin o yöne doğru gidelim. 

            Dedi ve cevap beklemeden atlarını o yöne doğru hızla sürdüler. Koruluk arkasını dağlara dayamıştı. Dağlarda küçük, küçük mağaralar görülüyordu. Hoca atından indi. Mağaranın önündeki kayalar arasından şırıl, şırıl sular akıyordu. Hoca bu çeşmelere doğru yürüdü. Atını bir ağaca bağladı. Sonrada kana, kana su içti. Hoca efendi yanındakilere: 

            -Ta şuraları görüyor musunuz? 

            Herkes hocanın eliyle işaret ettiği yere baktı. Batan güneşin ışıklarının vurduğu kızıllıkta belli olan bir siyah nokta. Görülüyordu. Bunun üzerine hoca konuşmasına devam etti. 

            -Burası çok önemli bir yer. 

            Hasan dürbünü özüne taktı ve baktı. Sonrada konuştu: 

            -Burası bir mağaranın ağzı galiba 

            zekeriya hoca başını salladı. Oradakilere: 

            -Hasan oğlum iyi keşif ettin. Orası bir mağara ağzı. 

            Akşam güneşi batmak üzereydi. Zekeriya hoca yanındakilere: 

            -Vakit ermek üzere namazımızı kılalım. 

            Herkes abdest aldı. Hemen hepsi safha geçtiler. O zaman Zekeriya yanındakilere şunları söyledi: 

            -Beyler tedbir yok, hayatınız sona erer. Ne dedik. Hep tedbirli olalım. Öyleyese ikiye ayrılın. Bir grup kılsın. Diğer grup onları beklerken diğerleri de onları beklerken namazlarını kılarlar. Biliyorsunuz su uyurmuşdüşman uyumazmış. 

devam edecek