|
-Buyurun. Diye ayağa kalktılar. Hasan Yusuf'a: -Bizim Rahmi ile çene çalıyoruz. -Ne çenesi ağabey? -Rum'lardan bahsediyoruz. -Ne olmuş Rum'lara? -Ne olacak beni ay başında bekliyorlarmış. Ben erken geldim. onun için çok kızmışlar. Şimdi intikam almak istiyorlarmış. Birincisi Rahmi'yi öldüreceklermiş o olmadı. Cahit tam zamanında müdahale ederek Rum'ların elinden Rahmi'yi aldı. Şimdide Cacil'i basacaklarmış. Öyle söylemişler. ne kadar aslı var bilmem. -Kim dedi? Rahmi. O zaman Cahit: -Doğru bende duydum. Dedi. Yusuf ona dönerek: -Neden bana söylemedin? -Daha doğru dürüst konuşmaya bile fırsat bulamadık. Hasan, Yusuf'un endişelendiğini görünce:
-Aslında bir şey yapamazlar. Yapacaklarına inanmıyorum ama, yinede tedbirli
olmak lazım. Onların
-İyide ne tedbiri alacağız. Zaten tedbir almışız. Nöbetçilerimiz var. Devriyelerimiz geziyor. Daha ne yapacağız. - Ben söyleyeyim. Önce Rum'lar hangi yollardan gelerek köylerimizi basabilirler. Onu tespit edelim. Sonrada köye herhangi bir şekilde sızdılar. Hedef olarak nereleri seçerler bunları bilelim. Ona göre de tedbirimizi alalım. Gerisi kolay. -Yusuf yine endişeli: -Peki bizim köyümüzü basacaklarını söylediler mi? Hasan başını salladı. Ve: -Söylediler. Yusuf heyecanla. -Kimi öldüreceklermiş? Cahit Yusuf'a döndü: -Hamit Beyi karısını ve kızı Ayşe'yi. Yusuf heyecanını belli ederek ayağa kalktı: Ben köye gidiyorum. Hasan gülerek: Heyecanlanma yiğidim. Heyecan kalbi yarar. Kalbi durdurur ve de insanı öldürür. Biraz kendini koru. Yusuf yaptıklarından utandı. Sonrada bir küfür ederek: -Bunlar hep masum insanları öldürüyorlar. -Ne yapalım? -Öyleyse bizde öldürelim. -Neden olmasın. Kısasa kısas. -Yok olmaz. Bizim ne farkımız olur onlardan? Eğer bir şey istiyorsan onların silah tutanlarını çetelik yapanlarını ve de insan soyan, insan öldürmelerini ortadan kaldıralım. Yoksa masum insanları öldürmekle veya öldürtmekle bir şey anlayamayız. Yusuf içini çekti: -Ne yapalım ? Sizin dediğiniz olsun. Siz nasıl bilirseniz öyle emredin. Öyle yapalım. Gözlerinin altından Yusuf'a bakan Hasan: -Tamam şimdi anlaştık. Geleli şimdi ikinci meseleye. Biz bir teşkilatız. Elbette teşkilatta disiplin gerekir. İkincisi Emir veren herkes olmaz. Bir kişi olur. Emirler oradan çıkar. Verilen emirleri de alan hemen uygular. Bunun için emirler senden çıkar. Sen bizim başımız olursun. Bende senin yardımcın olurum. Yusuf koştu. Hasan'ın eline sarıldı. Elini zorlan öptü. Sonrada: -Olmaz. Diye başını iki yana salladı. Hasan: -Neden? -Biz Türk’üz. "Söz büyüğün su küçüğün "Sen varken bize emir vermek düşmez. Biz görüyorsun hissettiklerimizle hareket ederiz. Sen ise aklınla hareket edersin. Bilirsin bu davada hislere yer yoktur. Şimdi en uygunu sen emreden komutan ben ise senin yardımcınım. Bunun başka açıklanacak yolu yoktur. Sen emredeceksin biz yapacağız. Emirlerini yerine getirmeyen bende olsam beni cezalandıracaksın. Ben bu işlerde daha yeniyim. Benim bazı işlere aklım ermiyor. Fakat bizimde merak ettiğimiz bazı konular var. Bunları bize açıklarsan minnettar kalırız. -Nedir bu aklının ermedikleri? -Bu Rahmi'yi sen mi gönderdin? -Evet. -Ama onu az daha vuruyorduk? -Neden? -Casus diye. Hasan güldü: -İyi ya vuramadınız. -Vuracaktık. Hasan durakladı. Sonra ağır, ağır konuştu: -Rahmi benim en sevdiğim, en güvendiğim adamımdır. Ona kendimden fazla güvenirim. Rahmi can verir. Sır asla vermez. Vatanını çok sever hiç çekinmeden canını verir. Gerçi eskiden çok günahı vardı. Eşkıyalık yaptık adam soyduk. Hatta suçsuz yere adam öldürdük. Ama şu anda geçmiş günahlarımızla uğraşacak halimiz yok. Bu sebeple bu mücadeleden önce ona Allahsız Rahmi derlerdi bizim Türkler. Sonrada bu iş başladı. Rahmi hemen, hemen her zaman akla gelip yapılamayacak işlere girdi. Aklına ne eserse onu yapmaya başladı. Adını değiştirdik. Sonrada Deli Rahmi dedik. Hatta eşkıya lığında babasını vurduğu bir hatip vardı. Onu Rumların elinden kurtardı. Aldı yanıma geldi. Hatip bana " Yahu bu eşkıya değil deli be" dedi. Bu neden diye sordum. Adam "Ben onu öldüreceğim. Her tarafta fellik, fellik onu arıyorum. O geçmiş Rum’un elinden beni kurtarıyor." Dedi. İşte bu olaydan sonra bu iki kişi birbirini kucaklayarak barıştılar. Orada bulunanlar Hatip "Arkadaşlar hepiniz eşkıyasınız. Adam vurdunuz. Benimde babamı vuran bu Rahmi. Ben onu vurmak için geziyorum. Fakat onu vuramadım. O beni Rum’un elinden ölümden kurtardı. Öyleyse benim babamın intikamından önemli olan bir şey var. Oda vatanımız gidiyor. Hepiniz bir sürü günah işlediniz. Bu günahlarınızı Allah af eder inşallah. Sizde gelin yine dağda kalın. Fakat bu sefer vuracağınız Rumlar, Ermeniler olsun. Onlar bizim canımızı değil, malımızı, namusumuzu ve bütün varlığımız olan vatanımızı alacaklar. Gelin vazgeçin vatan müdefasına dönün. Şu köylerde yapığınız haksızlıklarda unutulur."dedi. Hepimiz sessizce dinledik karar verdik. Bizde bu mücadeleye katıldık. Sonradan Laz oğlu da bizim gibi bu mücadeleye katıldı. Nihayet sizde. İşte Rahmi böyle bir geçmişe sahip. Rahmi'nin bir özelliği daha var. İtimat etmediğine babası bile olsa sır vermez. Biz onunla bir kavga ettik ayrıldık O sizin buralara geldi aranıza katıldı. Ona gelirken size durumu anlatmasını söylemiştim Ama o size itimat etmemiş. Bunlarda tedbir yok, gizlilik yok, siyaset yok diyor size hiçbir şey söylememiş. -Gerçekten iyi etmiş. Bizde düşündük Kazanmak istiyorsak gizlilik şart kararına vardık. Bundan sonra bu işte senin emrindeyiz. Ne dersen onu yapacağız. Bundan sonra emrinden çıkmayacağız. Bir haftadır kafam allak bullak oldu. -Sağ olun Şunu söyle bilelim. Hiç birimiz birbirinin emrinde değil. Vatanını seven insanlar bir araya geldik. Onu müdefa ediyoruz. Onun için biz birbirimize emir vermeyiz. Fikir alış verişi yaparız. Benim fikrim böyle Beraber hareket edeceğiz. Ben bildiklerimi sana sen bildiklerini bana anlatacaksın. Sen benden duyduklarını Sadece Cahit'e, bende senden duyduklarımı sadece Yağlı Kayış İhsana söyleyeceğim Yeri ve zamanı gelmedikçe asla başkasına bir şey söylemek yok. Ben şuna inanıyorum. Hiçbir Türkün kötü gayesi yok. Olamazda zaten. Yani bizi Rum’lara ihbar etmek gibi gayeleri olacağına inanmıyorum. Onların gayesi bizim yaptıklarımızla öğünmektir. Öğünmek için konuşurlar. Bu sebeple yaptıklarımızda gizlilik şarttır. Aksi halde bu dava başarıya ulaşamaz. Anlaştık mı? -Anlaştık. Dedi. Yusuf. Sonrada Hasan'a: -Peki bu işlerden Rahmi'nin haberi olmayacak mı? Hasan kafasını salladı: -Elbette olacak. Ona her şeyi söyleyeceğim. Bunu sizde bilin. Bu işte bana itimat etmeyin. Fakat Rahmi'ye itimat edin. -Tamam. Hasan: -Bugünden sonra yapacaklarımız yürürlüğe girmiştir. Uygulamaya koyacağız. Ancak gideceğimiz yere yola çıkınca o zaman her grubun başkanına söylenecek. Her grubun başkanı da yolda arkadaşlarına verilen emri söyleyecek. Bu i,ş böyle gidecek. Yusuf Hasan'a asker gibi bir selam verdi. Ve:
-Bugünden sonra sen ne emredersen o olacak.
-Şimdi bir güzel plan yapalım. Bu yaptığımız planları sonrada hep beraber uygulayalım. Bundan sonra söylediklerimizi yaparsak biz karlı, Rum’lar zararlı çıkacak. Mağaranın nüne geldiler. Çoktan sabah namazı olmuştu. Hemen abdest alıp namaz kıldılar. Sonrada mağaranın ağzından yukarı doğru Hasan, Yusuf, Cahit ve rahmi yürüdüler. Hasan biraz yürüdükten sonra bir ıslık çaldı Yanlarına koşarak Kara yağız, uzun boylu ve kısa saçlı biri geldi. Hasan, Yusuf ve Cahit'e: -Bu da benim vekilim Yağlı Kayış derler. Yusuf ona baktı. Gülümseyerek: -Neden? -Pehlivandır. Acı kuvveti vardır. Kimse baş edemez onunla. O yüz Rum’un yapacağını tek başına yapar. Önlerine Rum’ların büyük taşlar yuvarlar. Kütükler atar. Kaçmaz. Arkadaşları için canını verir... Eğer bir yerde de arkadaşını bırakıp kaçan olursa canına okur. Ağzı çok sıkıdır. Az konuşur. İhaneti sevmez. Edeni de çiğ, çiğ yer affetmez. -Çok güzel. Bu konuşmalar bittikten sonra Hasan'ın önüne geldi. Yağlı Kayış İhsan başını yana eğdi. Sonrada: -Emret başkan. Hasan onu elinden tuttu: -Gel hele gel. -Yine başkan anlamadığım şeyleri konuşacaksınız. Beni uyutacaksınız. Siz konuşun anlaşın Bana ne yapılacağını söyleyin. Ben sizin söylediklerinizi uygulayayım. Hasan iki elini havaya kaldırdı. Ona: -Olmaz sende dinle. Aptal bir görünüşü vardı Yusuf bu aptal görünüşlü adamdan ne köy olur nede kasaba diye içinden geçirdi. Hiç de zeki bir insana benzemiyordu. İhsan: -Bırakın beni. Benim adalelerim çalışır. Malum ya pehlivanlar aptal olurmuş. Bu sebeple anlamadığım meselelere beni karıştırmayın. Siz konuşun anlaşın. -Anladık. Biz konuşalım. Sen konuşma. Sadece dinle. -İyi ben olmadan bu iş olmayacak anlaşıldı. Hep berber gidip bir kayanın eteğine oturdular. Hasan kamasını çıkardı. Önündeki toprağa bazı krokiler çizdi. Rumların hangi yollardan Cacil'e ulaşacağını anlatmaya başladı. Bütün bu krokilerden çıkan sonucu şöyle açıkladı: -Rumlar şimdi intikam peşinde. Üç sebeple büyük bir darbe vurmaya çalışacaklar. Birincisi Anastasi meselesi. Siz onların bu işi bilmediğini sanmayın. Belki ayak takımı bilemez. Ama emin olun beyin takımı hem Anastasi'nin nerede, nasıl, kim tarafından, ne zaman öldürüldüğünü biliyorlar. İkincisi bu akşam onların intikam duygularını biraz azaltacak bir avları vardı. Bu Rahmi idi. Siz gittiniz. Hem de onların bölgesinin de ellerinden aldınız. Bu Rum’ların moralini çok bozmuştur. Bu bozulan morali düzeltmek için hemen harekete geçeceklerdir. Üçüncüsü ise Rum’lar buraya benim ay başında geleceğimi biliyorlardı. Kardeşimiz Rahmi onları buna alıştırmıştı. ,Halbuki ben geldim size katıldım. Şimdi bizim Türklerin morali yüksek. Bu yüksek morali düşürmek gerekir. Onun için hazırlıklı ve uyanık olalım. Parolayı bilmeyen kim olursa salmak yok. -Peki. -Ve size bir şey daha söyleyeyim. Bu Anastasi denen gavurun cesedi Patokos'un çiftliğine götürüldü. Orada büyük bir tören yapıldı. Bu törende bizden biri bulundu. Bu sizin Casus dediğiniz Rahmi'nin ta kendisidir. Tören o kadar büyüktü ki ve de Türklere o kadar küfürler edildi ki şaşarsınız. Ve bütün bu sırada orada bulunan Rum çeteleri Anastasi'nin intikamı için yemin ettiler. -Peki sen bunları nasıl biliyorsun? Galiba soruyu yanlış sordum. Rahmi size bunu nasıl ulaştırdı? -Tabi buda bizim sırrımız olsun. İsterseniz anlatayım. Ama anlatmamda bir mana ok. Siz şimdi ağzınızı sıkı tutun. Gerisine karışmayın. Rumlar başka şeylerden de Rahmi'den şüphe ettikleri gibi ederlerse işte o zaman iş kötü. O zamana kadar hiç konuşmayan Yağlı Kayış İhsan konuştu: -Sonuç olarak bu geceden itibaren devriyeler attırılıyor. Arttırıldı. Rumların gelebileceği yollar kesilecek, kesildi, Cacil ve Dere köyde tedbir alınacak, alındı. Olağan dışı bir şeyin olduğu kimseye sezdirilmeyecek. Sezdirilmedi. Bu duruma göre tedbir alındı. Hasan orada bulunanlara: -Tamam mı arkadaşlar? Hepsi birden: -Tamam. Dediler. O zaman Cahit: -Peki bu akşam köye gidip haber vermeyecek miyiz? -Neyi? -Cacil'in basılacağını. -Hayır. -Ya Hamit Bey'in başına bir şey gelirse. Yağlı Kayış İhsan güldü: -Olabilir kuzum. Biz harp yapıyoruz. Harpte öldürülür. Ölünür. Ne bileyim? Hatta esir bile olunur. Yusuf hemen ayağa kalktı: -Ben gidiyorum. Hasan: -Nereye? -Cacil'e. -Ne yapacaksın? -Ya Hamit Bey'in başına bir şey gelirse. -Gelmez. -Neden gelmesin Bir bakarsın ummadığın taş baş yarar. -Gelmez Çünkü Yağlı Kayış İhsan gerekli tedbiri aldı. -Öylede olsa gitmeliyim.
Hasan her şeyi anlamıştı. Bu delikanlı harp yaparken bir de aşk yapmaya
kalkmıştı. Çünkü Hamit Beyin
-Senin köye gitmen olur mu? -Ne yapalım olacak? -Neden bu kadar ısrar ediyorsun? -Bir borcum var Hamit Beye. -Hasan dudak büktü: -Git de öde borcunu. Dedi. Sonrada ilave etti: -Yalnız yanına birkaç kişi al. Çok dikkatli ol. Herhangi bir şey sezdirme. Sonrası Allah Kerim. Bu sözleri söyledikten sonra iki elini alnının üstüne koyup eliyle güneşlik yapan Hasan aşağıdan bir karaltının yukarıya doğru geldiğini gördü. Sonrada dürbününü gözüne koyarak baktı. Evet Rum kıyafetleri giymiş biri yamaçtan yukarı tırmanıyordu. Hem de bu bir kadındı. Bir ara gözden kayboldu. Ama yine gözüktü. Hasan Cahit'e: -Atla bir ata birkaç kişide al. Anla bakalım bu neyin nesi kimin fesi? Fakat tedbirli ol. Cahit hızla mağaranın tarafına koştu. Atına bir ıslık çaldı. Cahit'in atı koşarak mağaranın önüne geldi. Cahit elindeki tüfeğini çapraz boynuna geçirdi. Sonrada atına atladı. Orada bulunan birkaç kişiye "Beni takip edin" diyerek hızla yamaçtan aşağı gelenin tarafına doğru atını sürdü. At hızla kuzeye doğru yol alıyordu. Bu sırada geleni çoktan o tarafta bulunan nöbetçiler durdurmuştu. Ona sorular soruyorlardı. Nöbetçilerden biri: -Nereye gidiyorsun? Kadın sert bir sesle : -Yusuf'un yanına gidiyorum. -Ne yapacaksın Yusuf'un yanında? Kadın emreder gibi: -Size ne?
Bu sorular kadına sorulurken Cahit aşağıyı gözlüyordu. Öğlenin sıcağında
hiç rüzgar olmamasına rağmen
-Kimsin? Kadın cevap vermedi. Nöbetçilerden biri: -Bizde sorduk. Size ne dedi. -Ne demek size ne demek? Kadın ona da döndü: -Sana ne? Cahit kızdı: -Sen ne diyorsun? Bir kadınsın yoksa. -Ne olur yoksa? -Neyse sen önce bir kadınsın. Sonrada bir misafirsin. Yok sayı gösterirdim sana ama neyse. Bu tehdit karşısında yumuşadı ve: -Ben Yusuf'la görüşmek istiyordum. -Yusuf yok. -Nerede? -Bilemem. -Bugün gelmeyecek mi?
-Belli olmaz.
-Eh o zaman bize ne demek düşer. Haydi yürü. Cahit nöbetçilere döndü ve: -Uyanık olun. Dalgınlık istemem. Şimdi ben nöbetçileri arttırırım. Kadın sanki bir şey anlamamış gibi: -Ne oldu bir şey mi var? Cahit ona yaklaştı: -Hayır. Sen yürü hele. Nöbetçiler Cahit'e olur manasında başını salladılar. Rum kızı atında önde Cahit arkada mağaranın önüne doğru yol aldılar Tam mağaranın önüne gelmişlerdi ki Rum kıyafetli kadına: -İn attan bakalım. Kadın atın üzerinde iki elini açtı: -İnemem ki. Cahit başını salladı. Sonrada: -İnersin, inersin. Binerken o ata binen, inerken de iner. Kadın cevap vermedi. Cahit: -Kim bindirdi seni o ata? Kadın yine cevap vermedi. Cahit: -Ali. Diye seslendi. Kenarda bir şeylerle uğraşan Ali koşarak geldi: -Ne var abi? Cahit kadını işaret ederek: -Al şu hatunu aşağıya. Ali geldi. Kadını atından indirdi. Çok sessiz bir şekilde: -Sen kisin? -Hayret şimdiye kadar herkese ters cevap veren kadın: -Rumlar tarafından ırzına geçilmiş bir Türk kadını. Ali kadının üzerindeki elbiseleri göstererek: -Ya bu giydiklerin ne?
-Gelirken tehlike olmasın diye ve de Rum’ları kandırmak için bunları giydim.
Elbette Türk elbisesi
-Eh iyide yakışmış. Ali ile hatun arasındaki bu samimiyet kimsenin gözünden kaçmamıştı. Cahit Ali'yi çağırarak: -Çene çalmayı bırak; ben birazdan geliyorum. -Olur abiciğim. Cahit ilerde kayalar arasına doğru Hasan, Yusuf ve Yağlı Kayış İhsan'ın bulunduğu yere doğru gitti. Kadın o gittikten sonra Ali'ye sordu: -Bu kim? -Bu mu? Bu Cahit Abi. -Niye öyle her şeye karışıyor? -O buranın lideridir. Yusuf'un yardımcısıdır. Kadın bu konuyu kapattı. Hemen yeni bir konu açtı: -Rumlar burayı basabilirler. Ali gülümsedi: -Hayır basamazlar. -Peki neden basamıyorlar? -Onlarda öyle yürek yokta ondan. -Düşman bu belli olur mu? -Biz korkmayız Rum’lardan. -Biliyorum elbette korkmazsınız. Sizin yaptıklarınız destan oldu. Hep çevre köylerde konuşuluyor. Ali gururla göğsünü kabarttı: -Daha destanı yazmadık; ama çok kısa zamanda yazacağız. -Ondan eminim. -Emin ol tabi biz Türk’üz. -Kaç kişisiniz burada? -Şimdilik beş altı yüz kişiyiz ama her an artarız. -Bari silahınız cephaneniz bol mu? -Niye sordun? -Belki de bizim oralardan getiririz. Ali kızdı. Sonrada: -Nereden bulacaksın? Hem sen kadınsın. Öyle işlere karışma. -İyide yiğidim. -Ne diyorsun bacı?
-Ben çocuğumu, anamı, babamı ve de kocamı kayıp ettim. İntikamımın alındığını
göremezsem rahat
-Sağ ol. Türk anaları metin olur. Sende metin ol. İntikamın muhakkak alınacak. Buna inan ve de bekle. -Kadın dişlerini gıcırdattı: -Ama kim alacak? Ali göğsüne elleriyle vurdu: -Biz alacağız. Türk milleti alacak. -Ah bir inanabilsem. -Sen rahat otur ve de inan. Ali kadını götürdü. Rahat etti. Bu sırada Cahit arkadaşlarının yanına geldi Hasan ona: -Kimmiş o? -Bilmiyorum konuşmuyor. -Adı ne imiş? -Onu da bilmiyorum söylemiyor. -Ne arıyormuş? -Yusuf ile görüşecekmiş. Yusuf birden: -Beni nereden tanıyormuş? -Bilmiyorum. O zaman Hasan: -Şivesi nasıl? -Bilemem ki, bir şey anlayamadım. -Yani şöyle konuşması bizim köylüler gibi mi? Yoksa Rum şivesi mi var? Bunun hakkında bir şey diyebilir misin? -Evet çok güzel bir türkcesi var. Bizim buralarda onun gibi konuşan çok az bulunur. O zaman Hasan Yağlı Kayış İhsan’a döndü: -O olmasın? İhsan başını salladı: -Olabilir. Yusuf bu sefer sordu: -Kim o? -Felaket. -Ne felaketi? Bu bir Rum kızı, her kılığa girer. Bunu sonra hal ederiz. Hasan biraz düşündü. Bu sırada Yağlı Kayış müsaade istedi. Onlardan ayrıldı. Hasan Yusuf'a döndü: -Bak Yusuf bu konuda ne düşünüyorsun? -Hangi konuda? Şimdi Rum’lar bizimle yıllarca beraber yaşadılar. Ekmeğimizi yediler. Bizde tabi onların ekmeğini yedik. Karşılıklı komşuluk yaptık. Hatta bazen onlardan kız aldık. Bazen de bizim kızlarımızdan onlara kaçan oldu. Fakat nereden çıktıysa şu Dimitri gavuru ile Patakos canavarı aramızı açtılar. Rum’ları bize karşı kışkırttılar. Sonrada gördüğü gibi durum bu hale geldi. Elbette onlar öldürüyor. Bizde Allah vekil öldürüyoruz. Bu kin, bu garez kolay, kolay bitmez. Ama daha fazlada büyümeden bu işi durdurabiliriz. -Nasıl? -Şu Dimitri gavuruyla Patakos canavarını yok etmekle. -Bende aynı şeyi düşünüyorum. -Peki bu işi nasıl yapmayı düşünüyorsun? -Tabi çiftliği basmayı düşünüyorum. -Güzelde bunun bazı sonuçları olabilir. -Nasıl? -Bak anlatayım. Önce sana şunu söyleyeyim. Bu iş elli altmış kişi ile olmaz. Eğer bu iş kolay olsaydı ben çoktan bu işi hal etmiştim. Biliyorsun bu yola ben sizden önce çıktım. Böylece bu kadar can alınmazdı iki taraftan. İçerde her an yüz, yüz elli Rum silahlı bulunuyor. Bunlar Patakos’un adamları. Kaç kişi olduklarını bilmediğimiz birde Dimitri var. Bunlara birde İngiliz’leri ekle. Bu iş o kadar kolay değil. -Bütün bu söylediklerini biliyorum. Öylede olsa bir denemek istiyorum. Başarırsam ne ala. Başaramazsam ya ölürüm, yahut ta. Hasan güldü: -Hayır bu işte yahut ta yok. Muhakkak öleceksin. Esir olmak yok. Fakat bu işi yaparken iyi düşünmek gerekir. Bunun getireceğinden çok götüreceğini de hesap etmek lazım. Şu sıralarda Rum’ların göstereceği iyi bir başarı Türk’lerin hayallerinin ve de en önemlisi maneviyatlarının yıkılmasına sebep olacaktır. Halbuki Rum'lar daha da azacaktır. Ama biz düşünürsek, planlı hareket edersek, bunlara birkaç darbe daha vurursak, o zaman onların maneviyatı kırılacak. Hatta Rum'ların çözülmesine sebep olacaktır ki buda bizim lehimize olan bir durum olacaktır. O zaman Cahit: -Bizim bu hususta bir fikrimiz var. Hasan ona dönerek: -Nasıl bir şey? -Yusuf anlatsın. Yusuf öksürdü. Sonrada ağır, ağır konuştu: -Bizde İngiliz askerleri elbiseleri var. Onları on iki kişiye giydirelim. Sonrada onların yanına gidelim diye düşünüyoruz. -Burada karşımıza üç durum çıkar. -Nedir bunlar? -Birincisi dil işi. İçinizden biri dil bilse yetmez. Hemen sizin İngiliz olmadığınızı anlarlar. Kafanızın derisini yüzerler. İkincisi ki en önemlisi parolayı bilmelisiniz. Sizi hemen yine hemen vururlar. Üçüncüsü oraya İngiliz askerleri misafir gelirken çevrenin tanınmış bir Rum çetecisi İngilizlerle beraber olur. Siz böyle bir çeteci bulsanız bile hareketlerinizden Türk ve Müslüman olduğunuz anlaşılır. Sizi hemen yok ederler. Zannetmeyin ki bütün bu dediklerimi yapabilip yanlarına ulaşsanız bile sizi bir dakika yalnız bırakmaz. Her hareketinizi kontrol ederler. Hatta belki de sizin böyle bir şey böyle yapabileceğiniz haberini de alabilirler. Her durumda kötü olur. -Ama bu böyle devam edemez ki. -Biliyorum ama her şeyin bir zamanı var. Her şeyin bir zemini var. Bu zaman gelmeyince ve de bu zemin bulunmayınca her hangi bir harekette bulunmak. Hem bize, hem vatanımıza, hem de inanarak girdiğimiz davamıza bir fayda sağlamaz. Hatta zararı olur. Yusuf başını salladı: -Çok doğru. Dedi. O zaman Hasan: -Bu iş olmaz bunda anlaştık mı? -Anlaştık. Yusuf biraz durakladı. Konuşmasına devam etti. -Bu gece geleceklerini kesin söylemişlerdi ama... -Siz Rum'ların öğle dediklerine bakmayın. Bu Rum'ların bir oyunudur. Rum'lar oyunlarını kuralına göre oynarlar. Onların kendilerine göre kuralları vardır. Biliyorsunuz, Rum'lar böyle söylerler. Bizi burada bekletip gidip sahipsiz bir sahipsiz köyü basarlar. Adetleridir gavurların. Düşünebiliyor musun? Cacil'i basacaklarını resmen söylüyorlar. Bu olabilir mi? Bunlar Cacil'i basacak olsalar söylerler mi? Buna inanmanın imkanı yok. Bize bunu inandırırlar sonrada bir başka yönde bir başka köyü basarlar. Benim bunlar hakkında şu tecrübem var. Bizi ne haber göndermişlerse aksini yapmışlardır. Bizim uyanık olmamız gerekir. -Tabi abi sen ne emredersen o olsun. Hasan biraz düşündü. Yusuf'a: -Şimdi şöyle bir on kişilik grup Dervent’e doğru gitseler. Oradaki adamlarımıza haber bıraksalar. Onlarda ne bilir ne duyarsalar en kısa zamanda bize ulaştırsalar. Cahit: -Tamam gerekeni yaparız. Ben şimdi ihsanı bulurum. -Oldu. O zaman Yusuf: -Şu kızı görelim neymiş istediği bilelim. Cahit önde diğerleri arkada mağaranın önüne doğru geldiler. Cahit bağırdı: -Ali. Mağaranın Ali'nin sesi geldi: -Ne var abi? -Neredesin? -Buradayım abi. -Ne arıyorsun orada? -Misafirle ilgileniyorum. -İyi söyle ona Yusuf geldi. Mağaradan önde kız arkada Ali beraberce çıktılar. Hasan bu sırada Yusuf'un biraz gerisinde kaldı. Kendisini sakladı. Kız ürkek adımlarla ilerledi. Etrafına bakındı. Belli ki bir şey arıyordu. Ama aradığını bulamamıştı. Yusuf kadına yanaştı: -Adın ne bacı? Kız biraz durakladı. Sonrada: -Aliye... -Nerelisin? -Kirazlı Bahçe köyünden. -Niye geldin? -Yusuf'la görüşmeye geldim. -Ne istiyorsun? -Sen kimsin? -Ben Yusuf'um. Ne söyleyeceksen söyle. Hasan olduğu yerde şaşırıp kaldı. Evet bu oyun bir kerede kendisiyle oynanmıştı. Bu sırada kaç tane arkadaşını kaybetmişti. Yine aynısı olabilirdi. Bu oyunda kendisi kıl payı kurtarmıştı. Ama şimdiki kurban demek Yusuf'tu. Hemen ortalığa çıktı. Yusuf'a: -Bu ses bana yabancı değil. -Nereden tanıyorsun? -Kirazlı Bahçe köyünden. Kız Hasan'ı görünce kızardı. Dudakları kıpırdıyordu. Belki de küfür ediyordu. Hasan kadına yanaştı: -Adın ne senin küçük? Kadın bozuntuya vermemeye çalışarak: -Aliye. Sesi titriyordu. Hasan: -Ne zamandan beri? -Doğduğumdan beri. -Peki. Diye başını salladı. Hasan konuşmasına devam etti: -Senin adını birde bizim şu oğlana çağırıp soralım. -Sor bakalım. Hasan bağırdı: -İhsan. Yağlı Kayış İhsan... -Ne var başkan?
-Gel hele gel.
-Yinemi toplantı? -Yok gel, gel. Bu sefer merasim var. Yağlı Kayış İhsan yanlarına geldi. Kız yüzünü kapatmış bekliyordu. İhsan yüzünü bile görmeye lüzum görmeden: -Dinim üzerime yemin ederim o. Kahpe seni kahpe. Yine kimin kanına gireceksin? Yine kimin ocağını söndüreceksin? Yine buralara sardırdın mı? Seni gidi kahpe seni... Hasan Yağlı Kayış İhsan'a: -Adı ne imiş biliyor musun? İhsan elini salladı: -Adı batsın onun. Hasan gülerek: Adı Aliye imiş. -Olur baba olur. Zaman gelir aliye, zaman gelir Zeliha ve de zaman gelir Ayşe'de olur. -Ben onu sesinden tanıdım. Yağlı Kayış İhsan başını salladı. Herkes şaşırmış bu iki adamın konuştuklarını dinliyordu. Yağlı Kayış İhsan:
-Ben onu her şeyiyle tanıyorum. Yürüyüşü, duruşu, gülüşü ve de adını tanırım.
Yaptıklarını bilirim. Ne kafirdir o? Onun adı Aliki'dir. O bir Rum dilberidir.
Bana varacaktı. Sonrada kardeşimin ölümüne sebep oldu. Dahası bir
Yağlı Kayış İhsan belinde tabancasını çıkardı. Tetiğe dokunuyordu ki Cahit engel oldu. O zaman Yusuf: -Bir kadından bu kadar korkulur mu? Hasan gülümsedi: -Bu kadın değil yılan. Bu bir canavar. -O kadar da değil. Yağlı kayış İhsan kızdı. Sonrada konuştu: -Birazdan ağlarsınız. Ama işi işten geçmiş olur. Hasan yanındakilere: -Şöyle biraz gezelim. Dedi. Yürüdüler. On adım gitmişlerdi ki birden geri döndü: -Cevap ver niye geldin? Aliki şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Hasan: -Niye geldin? Diye tekrar sordu. O zaman Aliki; Sakin, sakin: -Hiç. -Sen hiç için Türk'lerin yanına gelmezsin. Senin bir niyetin var. Yine ortalığı karıştıracaksın. -Bu sefer gerçekten geldim. -Neden? -Dimitri ile bozuştuk. -İnanmam.
-Siz bilirsiniz ama inanın. Bu sefer kötü niyetim yok. Şimdiye kadar yaptıklarımı
kendi kendime
-Peki kimler yaptırdı? -Siz biliyorsunuz. Bunları bana yaptıran Dimitri ile Patakos.
-Peki neden Dimitri ile bozuştun?
-Söyleyeyim. Ağlamaya başladı. Hasan: -Bu göz yaşları beni kandırmaz. Aliki Yağlı Kayış İhsana döndü. Ona:
-Ben kimseden yardım dilenmeye gelmedim. Kimseden korkmuyorum. Benim yanınıza
kimse
-Gerçekten belki de nadim olmuştur. Yağlı Kayış, Yusuf'a: -O nadim olmaz. Dininden dönerde bunlar büyük Pontus imparatorluğunu kurmaktan dönmezler. Ah senin dediğin gibi olsa. -Yahu ne biliyorsun belki de dönmüştür?
-Bak Yusuf efendi. Sen dünyada yokken ben bu memlekette Rum'ları tanırdım.
Sen yine bunları
-De bakalım. Yusuf kızmıştı. Ama Yağlı Kayış daha da çok kızmıştı. Konuşmasına devam etti. -Bu kadının bir gayesi var. Bu gayeyi tahakkuk ettirecek. Bunun için göz yaşı döker, koynuna girer. Eğer bu buralara yalnız başına gelmişse canımdan çok sevdiğim şu bıyıklarımı keserim. Belki de diyorsunuz ki Yağlı kayış yanıldı. Ne olacak? Bıyıklar gider. Bu iş biter. Yalnız ise bu, beni bir ağaca bağlayın beni vurun. Cahit Yağlı kayışa: -İhsan abi nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? -Ben bir kere daha bu olayı yaşadım. Kardeşimin hayatıyla ödedim. Biliyorsun benim kardeşimde bir ünlü çete reisi olabilirdi. Hasan abi bilir. Attığını vururdu. Kafası da çalışırdı. Aynı zamanda okur yazardı. Bu kahpenin yüzünden ölüp gitti. -Peki bir şey bir defa olmuşsa bir daha olacak diye bir kaide var mı? Söylesene var mı? -Ben öğle caf caflı laflardan anlamam. -Anlamazsan o kadar emin olma. -Sen duydun mu? -Neyi? -Şu ata sözünü? -Hayır. Nedir o? -“ Bir müsibet bin nasihatten daha iyidir. " Belki de bu konuşma daha da uzayacaktı. Hatta kavgaya bile dönüşecekti. Hasan Aliki’ye: -Şimdi sen yalnız mı geldin? Dedi. Herkes sustu. Aliki: -Evet. -Vicdanen azap mı çekiyorsun? -Evet. -Bize bilgimi vereceksin? -Evet. -Bize verdiğin bilgiler doğru olacak değil mi? -Evet. -Bak biz sana inandık. Bir daha soruyorum. Yalnız mı geldin? -Evet. -Peki biz sana inandık. Yanındakilere: -Şimdi işi hal edelim. Etrafı gezelim. Kimse yoksa siz haklısınız. Birini görürsek haksızsınız. Şunu da size söyleyeyim. Ben İhsan’ın tarafını tutuyorum. Aslında bu yalnız gelmedi. Sen adamlara söyle buna iyi baksınlar. Aliki’ye döndü: -Bak inşallah dediğin gibidir. Bizim tarafta kimse tutulmaz. Tutulursa işin tamam. -Ben yanlızım. Hasan Aliki’ye bir daha sordu: -sadece vicdan azabı çektiğin için mi geldin? -Hayır. -Ya. -Dimitri bu akşam yanıma geldi. -Ee ne olmuş. Her akşam yanında değil mi? -Bana varacaksın dedi. İhsan ellerini birbirine vurdu. O zamana kadar gülmeyen Yağlı kayış İhsan gülümsedi. Bunun gülümsemesi ortalıktaki gergin havayı dağıttı. İhsan: -Oh, oh ne iyi olmuş? İhsan’ın haline şaşkın, şaşkın bakan Cahit: -İyi olan ne? Dedi: İhsan Aliki’yi işaret ederek:
-Şunu Dimitri istemiş. Sen kimi kandırıyorsun kızım. Dimitri zaten senin
koynunda. Şunu istemiş. Biz bu
Hasan araya girdi: -Sonra ne oldu? -Ben ona varmadım. Varmamda. -Neden? -O bir vahşidir. O bir canidir. O yıllarca beraber yaşadığımız birbirimize kardeş gibi davrandığımız insanları boğazlamaktan zevk almaktadır. Onun için onunla evlenmedim. Aliki İhsandan korkmuş gibi devamlı Yusuf’un olduğu yana doğru kaçıyordu. Hasan ona: -şöyle ayrıl bakalım oradan. Ayrı yalnız dur. Aliki ağlamaya başladı. O zaman Hasan : -Buna kim bakacak? Ali atıldı: -Ben bakarım. Hasan bıyıkları terleyen delikanlıya döndü. Ona: -Sen yalnız bakmazsın. -Dursun’uda çağırayım. -Çağır bakalım. Ali koşarak gitti. Yanında kendisinden yaşlı biri olduğu halde geri geldi. Hasan onlara: -Gözünüzü dört açın. Yerinizden oynamayın. Bunu da oynatmayın. En ufak hatanız hayatınıza mal olur. Cahit, Yağlı Kayış İhsan, Yusuf ve Hasan beraberce yürüdüler. Mağaradan bir kilometre kadar ayrıldılar. Bir kayanın dibinde durdular. Kadının geldiği yolun alt tarafını gözlemeye başladılar. Hasan diz çöktü dürbünüyle aşağıyı taramaya başladı. Bir daha baktı. Sonrada omuzun da ters asılı tüfeği aldı. Dipçiğini omuzuna dayadı. Omuzunu biraz oynattı. Biraz durdu. Tetiğe birkaç defa peş peşine birkaç defa dokundu. İlerdeki korulukta bulunana ağaçlardan iki kişi düştü. Cahit ve Yağlı Kayış ihsan aşağıya doğru koştular. Koruluğa vardılar. Hayret tepeden tırnağa silahlı iki Rum’un ölüsüyle karşılaştılar. Her ikisi etraflarına bir gz attılar. Kimsecikler yoktu. Fakat biraz içerde üç tane at duruyordu. Etrafı güzelce aradılar. Hayır başka insan yoktu. Cahit şaşırmıştı. Bu atları düşünüyordu. İki adam. Üç at. Halbuki biraz önceki Rum kızının zaten atı vardı. Orada bulunan atlardan ikisine ölüleri koydular. Diğer atı da yedeğe alarak arkadaşlarının yanına çıktılar. Hasan ve Yusuf heyecanla onları bekliyorlardı. -Biraz sonra yanlarına geldiler. Ganimet olarak iki Rum ölüsü. Üç at getirmişlerdi. Cahit: -Aradık üçüncü adamı bulamadık. Hasan güldü. Sonrada: -Bulamazsınız çünkü üçüncü adam yok. -Ama, atı var. -Evet. Yusuf elinin işaret parmağını şakağına dayadı. Sesli olarak: -Üç at, iki adam. Hasan başını salladı: -Evet. Dedi. Yusuf: -Vallahi bu gün olanlara aklım ermedi. Hasan başını kaldırdı: -Ermez. Yusuf şaşkın, şaşkın: -Ama neden? -Merhamet. -Ne ilgisi var merhametle bunun? -Bak sana anlatayım. O zıkkım karı var ya. O karı ya buraya birini öldürmeye ve yahut ta önemli bir haberi almaya geldi. -Ne biliyorsun? -Ben bu söylediklerimi bilmiyor, görüyorum. -Açıkla bakalım bizde görelim. -Bak acıklıyım. İyi dinle. O yukarıya atla geldi. Biz onun atını elinden aldık. Şimdi o görevini yapacak sonrada kendini şu ağaçların altına atacak. Atlara binecekler. Tabi siz bu arada şaşkın olacaksınız. Onlarda sizin şaşkınlığınızdan faydalanarak gecenin karanlığına karışacak, ve gidecekler. Anladınız mı. Bu üçüncü at yukarda size göz yaşı döken Rum dilberi Aliki için. Görüyorsunuz ki kazın ayağı göründüğü gibi değilmiş. İnşallah kuş kafestedir. Belki de kaçmıştır. Hasan önde arkadaşları ve iki Rum'un ölülerini taşıyan atlar arkalarında mağaraya doğru yürüdüler. Hasan: -kuş kaçmadıysa görünce çok şaşıracak bakalım ne yalanlar uyduracak. Kendini kurtarmak için ne yalanlar söyleyecek. Gerçi şimdiye kadar o çoktan kaçmıştır ya. Yinede bir ümit oradadır. Yağlı kayış İhsan: -onun kaçmaması mucize olur. Onun yerinde bulmanın imkanı yok. Cahit kızarak: -Ne olacak kaçacak mı yani. Hasan: -Elbette. -Kaçamaz. O kadar nöbetçiye anlatamaz.
-Yahu size biz masal mı anlatıyoruz? Kardeşim, bunun yapmayacağı yoktur.
Bu kaçarda. Nöbetçileri
O zaman Cahit elindeki atın yularını Yusuf'a verdi. Kendiside ata bindiği gibi mağaranın önüne yıldırım hızıyla sürdü. Evet mağaranın önünde konuştular konuşmalar oluyordu. Atını kalabalığın olduğu yere sürdü. Hayret ortada iki ölü duruyordu. Biri Ali'nin diğeri Dursun'un cesediydi. Cahit'in gözünden iki damla yaş düştü. O zamana kadar diğerleri geldiler. Cahit onlara döndü: -Özür dilerim siz haklısınız. O zaman Yağlı Kayış İhsan: -Elbette haklıyız. Biz sizden önce bunları yaşadık. Dedi. Hasan orada bulunanlara sordu. -Nasıl olmuş? -Bunları mağaranın kapısından uzaklaştırmış. -Sonra. -Sonra onları öldürmüş. -Nasıl? -Onu kimse bilmiyor. Hasan düşündü. Sonrada:
-Hemen peşine düşülsün. Bulabilirseniz iyi olur. Önce bu iki genci birbirine
düşürmüştür. Onları birbiriyle
Yusuf eğildi baktı. Evet Ali ve Dursun'un vücudunda iki türlü bıçak yarası vardı. Demek Hasan'ın dedikleri doğruydu. Yağlı Kayış bunu vururken engel olmasaydı, şimdi bu işler olmayacaktı. Gerçekten biz safız diye içinden geçirdi. Demek tecrübeli olanları dinlemek gerekiyordu. Yusuf yine dalmıştı. O zaman daldığı hülyadan onu Hasan uyandırdı. -Dikkat et. Bu ölüm tuzağı sana hazırlanmıştı. O seni öldürmeye geldi. Ama sana değil bu gariplere nasip oldu. Eğer bu yolda yaşamak istiyorsan her masum görüneni dost sanma ve her masum görünen düşman yılandır. Her yılan bir zehirdir. Her zehir insanı öldürür. Her göz yaşına kanma. Merhametini düşmanına karşı ortadan kaldır. Şüpheci ol. Deki bu nereden çıktı? Niçin yanıma geldi? Hiç yoktan kandaşlarına ve milletine asi oldu. Sebep ne. Sana bir sürü sebep gösterirler. Gösterilen sebepler akla, mantığa uygun mu, değil mi? Uygun değilse katiyetle kabul etme. Ona inanmış bile olsan. Onun söylediklerini mantık süzgecinden geçirmiş bile olsan. Yinede bir düşmandan şüphe et. Yusuf başını salladı: -Peki. -Tedbiri bırakırsan ölümün kolaylaşır. -O kaçabilir mi acaba? -Hiç şüphen olmasın. -Her taraf devriye dolu. Bizimkilerde düştü peşine.
-Bir kere bizimkilerle arasında iki saat gibi bir fark var. Bizimkiler
onu kapatamaz. Onun yaptığı rolü
-O kadar yaman mı? -Ne soruyorsun? Görmüyor musun? -Ama. -Aması yok. Bak seni, Cahit'i, Yağlı Kayış İhsan'ı ve beni atlatan yoldaki devriyeleri atlatır. Kim bilir şimdi hangi kılıktadır. Şimdi hangi masum yüze bürünmüştür. -Ama anlamıyorum hiç açık vermez mi? -Hayır asla açık vermez. -Ama neden? -çünkü hareketlerine ölçer, biçer. Yeri gelince biraz önceki gibi Türk olur. Yeri gelince Dimitri ve Patakos'a söver, sayar. Yeri gelince karşınızda olduğu gibi hüngür, hüngür ağlar. Birde bakarsın seni sever. O işini bilir. Onun yapamayacağı tek bir şey, biraz önce bize yaptığı şeydir. Oda asla merhametli olmaması ve vicdan azabı duymamasıdır. Dimitri, Patakos'un çiftliğinde bir o yana gidiyor, bir bu yana gidiyordu. içi sıkıntıdan sanki patlayacaktı. Bu akşamki kadar sıkıntıda hiçte olmamıştı. Yoksa gidenlerin başına bir şey mi gelmişti? Vakit çoktan gece yarısını geçmişti. Yanına iri yarı, pala bıyıklı bir adam girdi. Adam Grivas'tan başkası değildi. Grivas alçak bir sesle Dimitri'ye: -Bu akşam Cacil'e gidecek miyiz? Dimitri biraz düşündü ve: -Daha belli değil. -Neden? -Gidenlerden haber yok. Grivas saatine çıkarıp baktı: -Şu sıralar gelmeleri lazım. Dedi: o zaman Dimitri: -Öyle ama gecenin yarısı oldu, -Olsun her şey istediğin zaman olmaz. Dimitri endişeli, endişeli: -Evet dönerler galiba. Dönerler inşallah. Grivas pala bıyığını sıvazladı. Sonrada: -Birde gidenler vazifelerini başarıp dönerseler bu iş tamam. Dimitri güldü: -Bende aynı kanaateyim. -Bak dönecekler görürsün. -Döneceklerini biliyorum ama, bu içimdeki sıkıntıda hayra alamet değil.
-Hele sen canını sıkma.
-Ben sıkmıyorum. O sıkılıyor. Girivas yine sordu. -Bu gece gidilecek mi? -O kadar istekli misin? -Evet. -İyi öyleyse gidilecek. -Ne yapayım? -On tane cesur adam seç. Hiç biri gözünü budaktan esirgemesin. Akıllı olsunlar. Grivas şaşkın, şaşkın: -Ne on kişimi? -Evet. -Grivas'ın şaşkınlığı daha da arttı. Nasıl şaşırmazdı? Koca Cacil köyü on kişi ile basabilir miydi? Bu imkansızdı. Ama karşıda gelmedi. Çünkü şimdiye kadar Dimitri hep imkansız olanı yapmıştı. Hele bu akşam birde o işi başarılmışsa Türk'lerin işi tamamdı. Evet gidenlerin bu kadar bu kadar gecikmesi hayra alamet değildi ama yinede arkadaşlarının bu işi başaracaklarından emindi. Grivas dışarı çıktı. On kişi seçti. Onları hazırlardı. Kendi eliyle ata bindirdi. Sonrada gitti. Dimitri'nin atını hazırladı. Yedeğine aldı. Dimitri'nin olduğu yere geldi. Atından indi. Atları orada bulunan bir Rum'a verdi. Sonrada doğruca Dimitri'nin yanına girdi. Dimitri'ye: -Hazırlandık atını getirdim. -İyi ettin. -Gidiyor muyuz? -Evet. Fakat biraz bekle. -Ne bekliyoruz? Bir an önce görevlerimizi yapalım. -Acele yok. -İyi ama sabrım kalmadı. -Bekle, bekle ki rahat edesin. Bu sırada dışarıda bir gürültü oldu. Hepsi birden koşarak dışarı çıktılar. Aliki bindiği attan yorgun argın indi. Dimitri’nin yanına yanaştı. Dimitri’ye: -Reis. Dimitri Aliki’nin sesini duyunca heyecanlandı. Ona: -Ne var dünya güzeli? -Seninle yalnız konuşacağım. -Peki arkadaşlar nerede? -Yalnız konuşalım. -Peki. Dimitri bir el işaretiyle Grivası çağırdı. Grivas, aliki ve Dimitri beraberce küçük binanın içine girdiler. Aliki: -Olmadı reis. -Neden? -Her şey düşündüğümüz gibi cereyan etmedi. Dimitri kızdı: -Ee neden olmadı ya? -olacaktı da. Dimitri hiddetlendi: -Ya neden olmadı? -Orada can düşmanımız vardı. Avımı elimden aldı. -Hasan mı? Aliki başını salladı. Sonrada: -Evet. -Evet. Hem de Yusuf’un çetesiyle birleşmişler. Dimitri başını salladı. Ona: -Tabi gelirse bizimle birleşecek değil ya. Onlarla birleşecek. Vay hınzır oğlu hınzırlar. Bizde bir cinle uğraşıyoruz derken. Şimdi cine birde şeytan eklendi. İşler daha da zorlaştı. -Evet. O olamasa orada olanların hepsini inandırmıştım. Yalnız Yağlı Kayış ile onu inandıramadım. -Eee nasıl kurtuldun? -Onlar etrafa bakalım diye gittiler. Yanıma iki acemi bıraktılar. Onları birbirine düşürdüm. Birine birini öldürttüm. Sağ kalan yaralıyı da ben öldürüp oradaki atlardan birine atladığım gibi güneyi takip ederek geldim. Bir sürüde nöbetçi var. O kadar tedbir almışlardı ki sanki bizim Cacil’i basacağımızdan haberleri var onların. Çattığım her devriyede köyümüzü Rum’ların bastığını söyledim. Bu sözü duyanlar atlarını hemen o yöne doğru sürüyordu. Dimitri ayağa kalktı. Girivas’ın anında hiç çekinmeden Aliki’yi kucakladı. Öptü ve: -Peki arkadaşlara ne oldu. -Onlar vuruldu. -Kesin? -Mühim değil. Sen sağ döndün ya. Grivas Dimitri’nin bu sözüne kızdı. Ona: -Ne demek o? Diye çıkıştı. O zaman Dimitri kırdığı potu anladı. Telafi etmek için: -Grivas hepimiz biliyoruz. Aliki’nin kurtulacak Pontus imparatorluğunun temelinde büyük emeği var. Onlar öldüler. Büyük ideallerini tahakkuk ettirmek için. Bunun damı ölmesi gerekirdi. Çok şükür ki bu kurtuldu. Bu da ölseydi daha mı iyi olurdu? Grivas gösterdiği tepkiye karşılık utandı. Aliki’ye: -Özür dilerim. Aliki güldü: -Olur böyle şeyler. Dimitri Alikiye döndü. -Sen olsan ne yapardın? -Fikrimdeki planı aynen uygulardım. -Yani basacağın Türk köylerini basar mıydın? -Elbette basardım. -Peki neden? -Çünkü Türk’ler şu anda telaşlı başka şeylerle meşguller. Hem de bu akşam bu kadar olaydan sonra bir daha böyle bir şeyin yapılacağına inanmazlar. -Ama yanlarında Hasan var.
-Evet ama yalnız değil. Yusuf’unda fikri geçerli. Yani burada Hasan ne
derse o olmuyor. Yusuf’unda fikri
-Peki ama o şeytan Yusuf’u dinlemez. Her istediğini hem yapar, hem de yaptırır. Sonrada Grivas’a döndü: -Bu gece Cacil basılacak. -Tamam basalım. Dedi Grivas. Dimitri: -Her şey tamam mı? -Evet. -Çok güzel. Grivas Dimitri’ye: -Haydi gidiyor muyuz? -Güle, güle. Siz adamlarınızı yanınıza alınız. Sonrada görevinizi yapın dönün. Yapacağınız bu kadar basit. Grivas başını salladı: -Sen gelmiyor musun? -Hayır. -Ama biliyorsun ki ben senin atını getirdim. Dimitri hiddetlendi:
-Kim sana atımı getir dedi.
-Kimse demedi. -Ya niye getirdin? -Çünkü beraber gideceğiz diye. -Beraber gitmiyoruz. -Vaz mı geçtin? -Hayır vaz geçmedim.
-Öyleyse gideceksin.
Dimitri sesini alçalttı ve :
-Sen gideceksin Grivas.
-Peki sen niçin gelmiyorsun. Akşam üzeri gitmek için çok hevesliydin. Şimdi vaz mı geçiyorsun. Olur mu? Aldığın haberlere göre mi hareket ediyorsun ne? -Yanlış anlama. Ben Türk’lerin kanını içsem yine doymam, doyamam. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Kaç tane Türk öldürdüğümü de biliyorsunuz. Onun için böyle konuşma. Ben bu gün Aliki’yi arkasında yüzde yüz ölüm olduğunu bile, bile gönderdim. Ve buda ölümün olacağını bildiği halde bu göreve gitti. Sende vardın yanımda. Gitmem dedi mi? Demedi değil mi? -Demedi. -Öyleyse herkes senin gibi verilen emirlere karşı çıkarsa biz asla Büyük Pontus imparatorluğunu kuramayız. Kahramanlık kolay değil. Aklın, hafızanın kabul etmediğini yapacaksın. Sonrada kahraman olarak bilineceksin. Sonrada benim senin gibi kahraman, senin gibi gözü pek bir yardımcım varken, benim her zaman düşman üzerine gitmem sana hakaret olmaz mı? Hayır Dimitri. -Olmaz mı? |