onlarbaslattı4  
            Adam saf, saf bir daha sordu:

            -Bizim yaptığımız harp mi?

            -Elbette ne sanıyorsun ya?

            Adam bir kahkaha attı:

            -Ben eğleniyoruz sandım da

            -Daha senin adam olman için kırk fırın ekmek yemen gerekir. bak oğlum sen daha adam olamazsın.

            -Ne biliyorsun şef?

            -Baksana hala dalga geçiyorsun.

            -Ne dalgası be başkan?

            -Oğlum köylerimiz basılıyor. İnsanlarımız ölüyor. Sen hala bize harp mi yapılıyor diye soruyorsun?

            -Basılsın.

            -Seni bu akşam tanımasam vallahide vururdum billahi de.

            -Neden be başkan?

            -Casus sanırdım seni.

            -Yok be başkan ben casus, masus bilmem. Onlar basarsa bizde basarız. İntikamımızı alırız. benim 
bildiğim bu. Sen korkma. Ben Rum’istanın hepsini verseler, canımı veririm, sizin sırrınızı vermem. bir Türk ölürse hemen peşinden bir çete Rum imha edilir. emin ol. Akıtılan kanın cevabını vermeden Rum'ları yaşatmam. Vallahide, billahi de peşlerinden ahiret’e kadar gideriz.

            -Yaşa. Senden bunu beklerdim zaten.

            -Başkan sen öl de hepimiz ölelim.

            -İdris.

            -Ne var?

            -Sana bu gece gideceksin. Yanlız başına bir Rum vuracaksın ve de vurduğun Rum’un cesedini 
getireceksin dersem gider misin?

            O zaman İdris güldü:

            -Vallahi giderim. İstersen sana iki Rum çetesi getireyim. Kalkayım mı? Emret başkan kalkayım mı?

            Hasan gülerek:

            -Yok yok kalkacağını biliyordum zaten. Latife olsun diye konuştum. Sizden o kadar eminim ki bu uğurda ölümden korkan bir kişi aramızda olacaksa oda ben olurum galiba.
            -Yok sen ölümden korkmazsın. Düşmandan da korkmazsın.

            -Sağ ol.

            Bir sessizlik oldu. biraz sonra İdris denen çete elemanı:

            -Başkan be:

            -söyle İdris. Yine en var?

            -Şu yatak işini hal etseniz?

            -Nasıl?

            -şu yatakları yün yapmasınız da pamuktan yapsanız be.

            -Hele bir dur.

            -Yapacak mısın?

            -Tabi.

            -İdris gülümsedi. Çete Hasan'a.

            -Ne zaman?

            -Düşmanların elinden güzel yurdumuzu kurtarınca.

            İdris elini salladı. Sonrada:

            -Ölme eşşeğim ölme bahara yonca biter.

            -Aynı zamanda yatağını değil. Sağ kalırsak sana bir evde yaptıracağım. Hele bir o gümlere gelelim. Gerçi 
o günlerde yakın ya.
            -Sağ ol başkan.

            -Sana birde karı alçağım.

            -Başka.

            -Senin çocukların olacak.

            -Peki olan bu çocuklar ne yiyecek?

            -ulan İdris kızdırma beni. Sen ne yersen çocuklarında onu yiyecek pezevenk herif.

            -İdris Çete Hasan'a:

            -kızma be başkan. Öğleyse ben ne karı isterim. Ne ev isterim. Nede çoçuk.

            -Haklısın be İdris. unuttum galiba.

            -Neyi başkan?

            -Sana ev yaptırdım mı?

            İdris başını salladı.

            -Söylediğine göre yaptırdın.

            -Karını da almıştım. Çocuklarında olmuştu.

            -Söylediğine göre evet.

            -Tamam bir şey unuttum.

            -Ne o başkan?

            -Sana toprak vereceğim.

            -Bu iş şimdi oldu. bende evleneceğim.

            O zaman yağlı kayış İhsan:

            -Peki hasan efendi bunları neren bulacaksın:
            -Hasan ona yine gözlerinin altından baktı ve:

            -Sana ne?

            -Öğle deme Hasan abi lazım olurum. anladım karıyı bulurum. Çoçuklarıda o kazanır. Ama toprağı nereden bulacaksın. Eskisi gibi eşkıyalık yapıp milletten mi alacaksın yoksa?
            -Yok be. Allah söylediğini bir daha bana nasip etmesin. söplediğini yel alsın ağzından.

            O zaman idris yağlı kayış İhsana döndü:

            -Karıyı bulursun dedin. Nereden bulacak.

            -O iş gayet basit.

            İdris gözlerini çıkardı

            -Söyle basit karı bulmanın yolunu söyle bakalım.

            -Ben anlatayım sen dinle.

            İdris cevap vermedi. Yağlı kayış İhsan:

            -Biz Rum köylerini basmıyoruz.

            -Basıyoruz.

            -İşte bastığımız köylerden sana bir karı buluruz. Sen korkma.

            İdris köpürerek konuştu:

            Ben öyle karı istemem.

            Çete Hasan güldü. yağlı kayış İhsan a döndü:

            -Vallahi doğru diyorsun İhsan.

            -İdris Hasan'a döndü kızarak:

            -Ben istemem dedim sana.

            -Yahu ne olacak. Sen karıyı alırsın. Sonrada onu Müslüman yaparsın. İş tamam, bu kadar basit.

            -Olmaz ben o Rum kadınını evliyada olsa almam.

            -Niye?

            -Atalarımız ne demiş?

            -Ne demiş?

            -İnsan aslına çekermiş.

            -Ulan İdris. çocukların babası sensin. Ne olacak sana benzerler. Kendinden Şüphemi ediyorsun?

            -Yok be başkan, Çocuklar analarına benzerse ne olacak.

            Hasan iki elini kaldırdı:

            -Onu vallahi bilemem.

            Sonrada bir şey daha var.

            -Nedir o?

            -Ben çocuklarıma dönmenin oğlu dedirtmem. soyuma Rum soyu katmam. Bunu böyle bilesiniz. Anladınız 
mı?

            Yağlı Kayış ihsan:

            -Sanki soyu o kadar iyimişte.

            İdris ellerini kaldırarak:

            -Vallahi sen ne dersen kızmam.

            -Yağlı Kayış İhsan gülemsedi:

            -Kızda ağzını burnunu kırayım.

            O zamana kadar çok ciddi olan İhsan da gülümsedi.

            -Mübarek adam değil, odun yarıcısı.

            Hepsi güldüler. Hasan:

            -Arkadaşlar hasret kaldık böyle yarenliğe.

            Yağlı Kayış İhsan:

            -Hakikaten öğle .

            O zaman İdris tekrar kızdı:

            -Olur mu böyle. Bende iki saattir sizin hakikatten konuştuğunuza inanmıştım. şimdi kalkmış yarenlikten 
söz ediyorsunuz.

            -Hakikaten mi?

            Diye sordu Hasan. İdris:

            -Evet hakikatten.

            -Hasan uzandığı yataktan kalktı. İdris e yanaştı. Ona:

            -Sana bir şey diyeyim mi İdris?

            -De bakalım başkan.

            -Bu işleri becereceğimiz. yarına çıkacağımız için hiç birimizin garantisi yok. Belki de bu gece ölürüz. ama eğer ölmez. bu güzel vatanımızdan düşmanı atarsak. bu gece söylediğimi vallahi yapacağım, Billahi yapacağım. Sana söz veriyorum. Bu söz Çete Hasan'ın. Sana bu kadar adamın önünde söz. söylediklerimi yapmasam, gel yüzme tükür.

            İdris birden üzüldü. Ağlayacak gibi oldu. babasından çok sevdiği başkanlarını üzmüştü. Çete Hasan'a:
            -Şaka dedim be başkan.

            Diye boynunu büktü. Sonrada devam etti:

            -Sen bizim her şeyimizsin. Biz biliriz. Sen bizim için her şeyi yaparsın. Bundan hiç birimizin şüphesi yok. Sana bir şey Diyeyim mi?

            -De.

            -Sana çok inanıyorum. Öl de bu fakir ölsün.

            -Sağ ol bende size inanıyorum. Ama söz sana. Sana bu söylediklerimi yapacağım. Bunu essah diyorum. Hem soyunun bozulmaması için sana Rum kızı değil, öz be öz Türk kızı alacağım söz.

            -Sağ ol be başkan.

            -Sende sağ ol. Haydin uyuyalım.

            Dedi ve sırtına yorganı çekti. Herkes uyudu. Sonrada konuşma olmadı.

            Gecenin karanlığında Yusuf ile Cahit bir kayanın dibinde oturuyorlardı. Her ikisi de huzursuzdu. hava sıcak olmasına rağmen her ikisi de üşüyordu. Bu sırada bir nöbetçi koştu. Onlara:

            -Aşağıya doğru bir atlı gidiyor.

            İki adam birbirlerine bakıştılar. gerçekten ondan başkası olamazdı. Bu iki adam zaten onu bekliyorlardı. Cahit ve Yusuf beraberce ayağa kalktılar. Cahit:

            -Yusuf.

            -Ne var abi.

            -Sen kal. Ben gidiyorum.

            -Yanına bir kaç adam al.

            -Tamam.

            -Cahit astına bindi. Haber gönderdiler. Bir kaç adamları daha hazırlandı. hep beraber kestirme ve tehlikeli bir yoldan rahminin peşine düştüler. Bu öyle bir kovalamaca idi ki, belki de tökezleyen bir attan düşmek elli yüz metrelik bir kayadan yuvarlanmak demekti. Böyle olması rağmen Cahit ve arkadaşları ölümü göze alarak yoların devam ediyorlardı. Nihayet sınır olan evvelki buluşma yerine varmadan ona çattılar. Rahmi yi uzaktan takip ediyorlardı. Rahmi bazen arkasına bakıyor. Bir şey olamadığına inanınca atını kamçılıyordu.

            Cahit yanındaki arkadaşlarına:

            -Şunu şurada halledelim.
            Arkadaşlarından biri itiraz etti:

            -O zaman o hayinin Rumlar tarafından vurulduğu yayılır. Böylece o hayin den bir kahraman olur.

            Dedi. Bu mantıklı cevap Cahit'in aklına yattı. Bu sebeple Rahmi'nin ne pahasına olursa olsun karargaha 
dönmesi sağlanacak. Sonrada arkadaşlarının huzurunda en şiddetli şekilde cezalandırılacaktı. Arkasında kimsenin olmadığına inana Rahmi atını çatlatırcasına sürerek yol alıyordu. Belki de kendisinin takip edildiğini bilse böyle gitmezdi. Bir ara Cahit onu kaybetti. Rahmi küçük bir koruluğa girmişti. Fakat Cahit'in korktuğu olmadı. Çünkü bu korulukta atını bırakıp çıkan Rahmi düzlüğe çıktı. Bakkal Tepeye tırmandı.
işaret vermesine fırsat kalmadan bakkal tepeden bir kaç Rum atlısı göründü. Süratle Rahmi'ye doğru geliyorlardı. Rahmi'ye yaklaşınca öndeki Rum elini kaldırdı. Hep beraber durdular. Gelenler etraflarına güzelce baktılar. Kimsenin olmadığına onlarda inanınca Rahmi'ye:

            -Ne haber av köpeği?

            -Hiç çorbacıyı göreceğim.

            Bu cevaptan sonra Rum'un biri atını sürdü. Rahmi'nin elindeki tüfeği aldı. Tüfeğin sağına soluna iyice baktı. Arkadan gelen iri yarı Rum'a götürüp tüfeği teslim etti. iri yarı Rum:

            -Çorbacı ile bu akşam görüşemezsin.

            -Ama dün akşam bu akşam gelmemi söylediler.

            -Öylede olsa görüşemezsin.

            -Neden?

            -İri yarı olan Rum kızdı:

            -Sana ne?

            -İyi ama bu akşam ban gel dediler.

            -Sana gel dedi ama.

            -Aması ne?

            -Ne olacak işi çıktı.

            - Ben çok önemli bir haber getirdim.

            -Senden önemli haberim var bizim.

            Adam bundan sonra tereddüt etti. Rahmi ye koruluğu gösterdi. Hep beraber koruluğa doğru gelmeye başladılar. Cahit ve arkadaşları güzelce saklandılar. Hepsi gerekli tedbiri aldılar. Rum’lar çok rahat hareket ediyorlardı. Çünkü Türk'lerin buraya kadar geleceklerine inanmıyorlardı. koruluğa girince.

            - Dur bakalım Rahmi Bey.

            -Ne var yine.

            -İfadeni alacağız.

            -Yanlız.

            -Yanlızı yok bu Dimitrinin kesin emri.

            -Fakat ben Dimitri'ye gelmiştim.

            -Bırak şimdi palavrayı. Dimitri'nin emrine karşı gelmek ne demek. Sen değil bu havalinin Türk'leri onunla baş edemiyor. Şu andan sonra sus ve ne dersek onu yap. Sorularımıza doğru cevap ver. Sonrada cezanı çek. Sende kurtar bizde kurtaralım

            Öndeki şişman adamın arkasında duran Rum:

            -İsa hakkı için şunu ifadesini ben alayım. Onu öğle bir vaziyete getireyim ki bir daha Dimitri'yi aldatmasın.

            Öndeki adam konuşana döndü:

            -Sen korkma. Artık aldatma değil, dünyada kalmıyaçak. Son nefeslerini alıyorsun. son duanı et. Artık gidiyorsun. Artık ölüyorsun.

            Rahmi her şeyi anlamıştı. Rum çetelerinin ifade alması demek omların insanı öldürmesi demekti. hakikaten sonunun geldiğine inandı. Evet dün akşam gördüğü muameleden sonra gelmemeliydi. ama yinede gelmişti. Kendi ölümü kendi hazırlamıştı. Sonrada kadere razı oldu. Başladı onlara sert, sert bakmaya. Nasıl olsa olacakla öleceğe çare yoktu. Hasan öğle demiyordu. Bu vatana canım kurban olsun diye içinden geçirdi. Sonrada aniden güldü. Rum'lardan biri bir tokat attı ve yanındakilere:

            -Delirmiş galiba.

            Öndeki adam:

            -Delirmekle elimizden kurtulacağını sanıyorsa aldanıyor. Bizim öyle numaralara karnımız tok.

            Aynı adam Rahmi ye döndü:

            Yürü taş arabası.

            -Koruluğun içinde ilerlemeye başladılar. Artık Rahmi elinden bir şey gelmeyeceğine inandığı için bir koyuna dönmüştü. Ne derlerse yapıyordu. Koruluğun içine ilerledikçe Rahmi'nin kaçma ümidi kalmıyordu. Rum elindeki kamçısı ile ara sıra Rahmi'ye vuruyordu. Rahmi'nin canı acımasına rağmen herhangi bir harekette bulunmuyordu. Cahit ve yanındaki arkadaşları Rum'ların Rahmi'ye ne yapacağını merakla bekliyorlardı. Kendileri saklandıkları yerlerde adeta nefes almadan duruyorlardı. Nihayet adamlar durdular. Şimdi konuşulanları net olarak duyuyorlardı. Adamlar bir daha etrafını kontrol ettiler. Daha fazla araştırmaya lüzum görmeden Rahmi'yi sorgulamaya çektiler. Öndeki Rum:

            -Sen dün akşam geldin?

            -Evet.

            Adam kafasını salladı:

            -Peki niçin geldin?

            -Ben Patakos’a ve Dimitri'ye casusluk yapacaktım.

            -Bıktık senden ve senin casusluğundan. Sadece biz değil. Patakos'ta bıktı, Dimitri'de. Yeter be.

            -Neden bıkıyorsunuz. Ben size güzel haberler getiriyordum. Türk'lerin yaptıklarını ve yapacaklarını anlatıyordum. Daha ne istiyorsunuz. Benim getirdiğim haberler altın değerinde.

            Rum bir kahkaha attı. Sonrada:

            -Gerçekten öğle. Çil, çil Altınları alıyorsun. Sonrada bize bir sürü martaval atıyorsun. Çekip gidiyorsun.

            -Ben martaval filan atmıyorum.

            -Biliyorum atmıyorsun. Okuyorsun. Yok bizimkiler teşkilatlanıyorlar. Yok Yusuf diye biri insanı gözünden vuruyor. Yok bilmem ne. Bu ay sonunda Hasan Yusuf'un yanına gelecek. Hepside bir şey değil. Senin som söylediğin yalan bizi perişan etti.

            Rahmi saf, saf baktı:

            -Yani ben size yalan mı söylüyorum?

            Rum gözlerini çıkardı:

            -Tabi.

            -Peki ne yalan söyledim?

            -Hasan'ın geleceği gün için.

            -Sen yanılıyorsun. Ben yalan söylemedim. Hasan ay başında bir cuma günü gelecek.

            -Hayır Hasan geldi. İşte bu yalandan dolayı seni öldüreceğim. Bundan kendini kurtaramazsın.

            -Bu doğru olamaz. Ben Yusuf'un yanındaydım. Hasan gelseydi bilirdim. Sen yalan söylüyorsun.

            -Bu doğru. Git sende öğren. Fakat gidemezsin. Çünkü ölümün geldi. Bize senin vereceğin haberler nelerdi? Nasıl hareket edecekler? Rum'lara karşı nasıl planları ne? Bize bunları haber vereceksin.

            -Ben onları ne bileyim. Ben Yusuf'un yardımcısı değilim ya. Ben onların içine bu kadar girebildim.

            -Peki sana Çorbacı aralarına gir demedi mi?

            -Dedi.

            -Neden giremedin ya.

            -Ancak bu kadar girebildim. Bundan fazla beni yaklaştırmadılar. Biliyorsunuz benim anam Rum.

            -Adamın gözleri büyüdü. Rahmi için bir kurtuluş ümidi belirmiş miydi ne? Çünkü Rum'un bu habere sevindiği yüzündeki gülümsemeden belli oluyordu. Sonrada adam birden ciddileşerek:

            -Senin anan Rum olsa yardım ederdin dayılarına. Senin kanında Rum kanı olsa Büyük Pontus İmparatorluğunun kurulmasına çalışırdın. Hayır sen bu kadar ihanet ettiğine göre Rum olamazsın. Değil bu akşam anan, babanda Rum olsa kurtulamasın. Senin işin tamam.

            -Rahmi gülümsedi. bu gülümseme oradaki Rum'lara bir küfür gibi bir şeydi. Sonrada ağır, ağır konuştu:

            -Ben kendimi kurtarmak istemiyorum ki.

            -Ya ne istiyorsun?

            -Kardeşlerimi kurtarmak istiyorum.

            -Kimmiş bu kardeşlerin?

            -Sen biliyorsun.

            -Öndeki Rum'un arkasında duran Rum konuştu:

            -Biraz çabuk olalım. geç kalıyoruz.

            -İri yarı Rum atının üstünde Yarım geri Döndü:

            -Böyle bir Türk’le bir daha eğleneceğimiz bir zaman elimize geçmeyebilir.

            -Adam o zaman:

            -Peki nasıl biliyorsan öğle yap.

            -ha yola gel.

            O zaman Rahmi gülümsedi tekrar:

            -Size yalan söyledim.

            -Neyi?

            -Ben Yusuf'un yanındayım.

            -Biz zaten biliyoruz. Sen neredesin. Ne yapıyorsun. Onları biz öğrendik. Onun için Çorbacı ve büyük Dimitri ölmeni emrettiler. Yalan söylemezsen bu gece ölmezdin bir şey daha var. Türklerin arasında bize bir sürü köpek gibi hizmet edenler var.

            Rahmi kızarak:

            -Türk'ler size hizmet etmezler. Size hizmet edenlerin seçeresini araştırsan kanları bozuktur. Hangi Türk size hizmet eder.
            Adam bu sözlerden sonra burnundan solumaya başladı:

            -Öleceksin artık.

            -Rahmi tekrar güldü:

            -Bu aziz topraklar düşman çizmesiyle çiğnendikten sonra ben her gün ölüyüm. Biz Türk milleti olarak 
ölümden korkmayız.
            -Düşman kimdir?

            -Ülkemizi işgal edenlerin hepsi. Birde sizin gibi ekmeğimi yiyip de, fırsat bulunca bize kıyan azınlıklar.

            Adam atını üzerine dikildi:

            -Bu ülke sizin mi yani?

            -Tabi bizim.

            O zaman Rum kızdı. Ağzı köpürerek:

            -Burası bizimdir be. Biz buraya Büyük Pontus İmparatorluğunu kuracağız. Sen ne diyorsun?
            -Sizi böyle kandırıyorlar.

            -Yani kuramıyacakmıyız?

            -Asla kuramıyacaksınız.

            -Bak ta gör.

            -Siz imparatorluk kuramazsınız ama başka şeyler kurarsınız. Onları ançak sayarsınız.

            -Peki biz ne kurarız?

            -Bu kafayla ancak çok miktarda mezarlık kurarsınız. Başkada bir şey kuramazsınız.

            -İyi ya Türk'lerin kökünü kazırız. Sonra buralar bizim.

            -Türk'lerin kökü kurumaz. Ama Rumlarınki kurur. Siz ancak Rum mezarlığı kurarsınız.

            Öndeki Rumların şefi durumunda olan iri yarı Rum yarım geri döndü. Yanındaki diğer Rum'lara:

            -Bu delidir be.

            -Rahmi gülümsedi. Sonrada konuştu:

            -Siz çok yakın zamanda deliye döneceksiniz.

            Şef burnundan soluyordu. Şiddetli bir şekilde bağırdı:

            -Kes ulan.

            Arkada duran kel kafalı Rum elindeki kamçı ile Rahmi'ye vurdu. kızdığı hem halinden hem de hareketlerinden belli idi. Sesi ormanda hala yankı yapıyordu. Duyanda bir şey var sanacaktı. Biraz zaman geçti. Yanındakiler ona:
            -Şef duyanda bir şey var sanacak.

            -Sansın.

            -Ya büyük Dimitri bu sesleri duyarsa.

            -O zaman maf olduk. Hepimiz bu köpekten korktuğumuzu sanır. Buda bizim için iyi olmaz. Evet 
sakinleşmem gerekir.
            Rahmi’ye döndü. Ona:

            -Şimdi senin hesabın görülecek. O zaman bize kazık atmanın ne olduğunu göreceksin. Gerçi karşımızda 
bülbül olacak konuşacaksın ama iş işten geçmiş olacak.

            Kafasını hala sallıyordu. Rahmi onun bu haline gülümsüyordu. konuştu:

            -Er geç yok olacaksınız. burası yıllardın bizim ülkemiz. Burada ne sizi, nede haminiz olan devletleri yaşatırız. Yahut ta sizi atar, atmazsak ölürüz. O zaman sizin olur. Eğer ölmeden kurtulursam seni öldürmek üzerime farz olur.
            Rum bir kahkaha daha attı. sesi ormanda yankılanıyordu. ve:

            -Seni elimizden kimse kurtaramaz.

            -Sen beni bırak kendini düşün.

            -Sen bir casussun be.

            -Ne sandın elbette casusum.

            Rum yanındakileri dürttü:

            -bak, bak itiraf ediyor. konuşması bile casus olduğu ispatlıyor bunun.

            -Konuşmasını bırak, ben söylüyorum. Ben casusum.

            Adam başını salladı:

            -Onu anladık kimin casususun?

            -Vatanımın, milletimin casusuyum.

            -Lakin unutma. Sen büyük Dimitri'ye Kuran'a el basarak yemin etmiştin. Orada verdiğin söz ve ettiğin yemin yalansa sen zaten Müslüman değilsin. öyleyse hangi millettensin?

            -Ben dini bütün bir Müslüman’ım. Sen orasını bırak. Sen kendini düşün. Senin gibiler bana din dersi 
veremez.

            -Seni pis casusu seni.

            -Ben pis bir casus değilim. Ben vatanımı, milletimi severim. Onun için ölürüm. Sen kendini ne sanıyorsun. Biz millet olarak sizin gibi ara sıra erkek, ara sıra vatan sever olamayız. Biz her zaman erkek, her zaman vatan severiz. Sen bizi anlayamazsın.
            Rum'ların lideri bir süre düşündü. sonrada Rahmi'ye:

            -Sen casussun değil mi?

            -Evet.

            -Öğleyse ben sana her şeyi anlatayım.

            -Anlat bakalım.

            -Benim anlattıklarım sana faydası dokunmaz ki.

            -Ne biliyorsun?

            -Ben mi.

            -Evet.

            -Çünkü ağzımdan çıkacak iki kelime senin ölümün demektir.

            -Sen olacakları ne bilirsin. Sen Rum'ların ayak takımısın.

            Rum acı, acı güldü.

            -Yarın sizin köylerden birinde düğün var.

            -Sen ne biliyorsun?

            -Dimitri ve Çorbacı konuşurken duydum.

            Rahmi o zaman:

            -Dimitri seninle öğle şeyleri konuşur mu? uyduruyorsun.

            -Hem de iki kulağımla duydum. Onlarda iki kulağım duyacak kadar sesli konuştular. Anladın mı şimdi?

            Rahmi bir daha sordu:

            -Peki düğün hangi köyde?

            -Sana ne?

            Rahmi o zaman.

            -Ben yemin etsem başım ağrımaz. sen hiçbir şey bilmiyorsun ve bildim dediklerini de uyduruyorsun.

            Rum kızdı. Sesini yükselterek:

            -Öğleyse söyleyeyim bari.

            - Rahmi alaylı, alaylı gülümsedi:

            -Söyle bakalım.

            -Bu düğün Cacil’de.

            Rahmi bir kahkaha attı:

            -Peki kim yapacaksınız bu düğünü?

            -O köyün tümüne.
            -Siz oralara yaklaşamazsınız ya. Peki neden o köyü seçtiniz?

            -Çünkü Türk'leri silahlandıran Bize karşı toparlıyan dört kişi var. Biri Zekeriya hoca, diğeri ve en önemlisi zekeriya hocadan sonra Hamit bey. Diğerleri Kemal bey ile ihtiyar tilki Murat dayı. Bir anda onları ortadan kaldırırsak iş tamam.

            -Siz söylediklerinizi zor yaparsınız.

            -Neden?

            -Çünkü Yusuf var. Bu gün geldi. Sizin Azrail’iniz çete Hasan var. Türk'lerde eskisi gibi uyumuyorlar. Siz 
köylerimizi bastıkça toparlanıyorlar. Size karşı bileniyorlar. Ellerine düşerseniz. Hem muhakkak düşersiniz. O zaman sizi bağırtırlar.

            -Bizimkiler yapacaklar. Bakın görün.

            -ben göremem nasıl olsa.

            -Neden?

            -Baksana sen mahkemeyi kurdun. Beni öldüreceksin. Tabi becerebilirsen. Becerebilirsinde.

            Adam iki elini göğsüne getirdi:

            -Ben mi?

            Diye şaşkın, şaşkın sordu. O zaman Rahmi:

            -Olacak iş mi yani. Belki de bir mucize olurda kurtulurum.
            -Bellimi olur . Biz millet olarak imkansızı yaparız.

            -bu sefer yapamazsınız.

            -Niçin?

            -hiç kimsenin haberi olmayacak. Biz aniden vururuz.

            -Bak böyle konuşma. Birincisi ben duydum. Sana bir şey daha söyleyeyim. Bir Türk ata sözü vardır. Nedir bilir misin? " Sırrını söyleme kimseye, duyulur. Çünkü yerin kulağı vardır. "

            -birincisi sen duysan da fark etmez. çünkü sen öleceksin. İkincisi yerin kulağı olsa ne olacak. Yani sizin Türk'ler buralara kadar gelecek, bu haberi alıp götürecek öylemi? sizde ne arar bu kadar yürek.

            -Bu söylediklerini bir gün Anastasi'de denemişti.

            -Anastasi bir gün hepinizin hakkından gelecek.

            -Anastasi'nin işi tamam.

            -Sen öğle bil. O durur, durur sonradan aniden vurur.

            -Zavallı Anastasi şimdi geberdi. Sizde gidin. Biraz çabuk gidin. Sizde geberin. Belki de kökünüz çabuk biter.

            İri yarı Rum kızdı. Arkasına döndü. Yanındakilere Rum'ca olarak bir şeyler konuştu. Üç tane Rum atından indi. Ellerinde bir ip olduğu halde Rahmi'nin yanına koştular. İki Rum Rahmi'nin iki ayağından birer ip  bağlayıp ta atlarına binip aksi yöne doğru çekmeye hazırlanırken. Bir diğeri Rahmi'nin boynuna ip geçirip ağaca tırmandı. Sonrada ağacın dalını üstünden ipin diğer ucunu yere attı. Kendide bir hamlede aşağı indi. yere attığı ipin ucunu tutduğu gibi atına bindi. Bu sırada Rahmi'nin durmadan dudakları kıpırdıyordu. Belki de bir şeyler okuyordu. İri yarı Rum:

            -Biraz çabuk oku.

            Rahmi kızarak:

            -sen işini bitir. Yapacağını yap.

            Rum başını salladı:

            -Sen korkma ben yapacağımı yapacağım.

            Rahmi kızdı:

            -Biraz çabuk yap.

            O zaman Rum gülerek:

            -Öyle yağma yok. Seni birden öldüreyim de kurtul öylemi? Önce sana işkence edeceğim. Sonrada öldüreceğim.

            -Kızan Rahmi birden gülümsedi. Rum:

            -Ne oldu?

            -Ne olacak siz sadistsiniz. Aslınıza döndünüz.

            -Sizde öldürüyorsunuz.

            -Evet bizde öldürüyoruz.

            -Peki bizim sizden farkımız ne?

            -Söyleyeyim. Siz çoluk, çocuk öldürüyorsunuz. Halbuki biz eli silah tutanları. Ve hatta çetelik yapanları öldürüyorsunuz. Elbette ikimizden biri doğru yapıyor. Doğru Yapanda biziz. Çünkü ekmeğini yediğiniz bu ülkeye ihanet ediyorsunuz siz. Biz ise onun namusunu, onun şerefini ayaklar altından alarak baş tacı yapmaya uğraşıyoruz. Sizin yaptıklarınızla bizim yaptıklarımız karşılaştırılır mı hiç.

            -Her zaman söylüyorum sizi kovacağız. Burası bizim.

            -Bizi kovamazsınız. O biraz zor. Ama inşallah bu harbin sonunda ya ölürsünüz. Yahut ta siz gidersiniz. Daha hepimizin ayranı kabarmadı. Daha insanlarımızın hepsi uyanmadı. Uyanırsa kim durabilir o selin önünde? Kim mukabele edebilir bize? Bunlar yakın. Türk milleti zelil edilmez. Tarih boyunca bu böyle oldu. Böyle olacak. Fazla uzattın. Git de cehennemi gör. Sen bu dünyada olacakları göremezsin ama yanına gönderdiklerimize sorarsın sana durumu anlatırlar. sende o zaman kimin sel, kimin yel olduğunu öğrenirsin.

            -Belki de sen boylarsın cehennemi.

            -O dediğin olmaz.

            -Neden?

            -Çünkü burası bizim mıntıka. Sizinkiler ta buralara kadar gelemez. Sizinkilerde öğle yürek yoktur. Bunu biraz önce bir daha söyledim. Sende duydun. Ümitlenme. Onu aklından çıkar. Son duanı yap.

            O zaman Rahmi kızdı. Oradaki Rum'lara:

            -Sizin yatak odanıza gireriz be.

            Rumların reisi bağırdı:

            -Haydin İnce dazlak kafalı Rum, reise:

            -Ne yapacağız:

            -Kollarına iki ip bağlayın. Yeter artık çaldığınız çene.

            İri yarı adam:

            -Şu ipleri tutanlar insinler atlarından.

            Adamlar ne olacak der gibi şeflerine baktılar. Ama soruda sormadılar. Hemen atlarından indiler. Aynı Rum:

            -Şu ipleri bir ağaca bağlayın.

            Adamlar söyleneni yaptılar. Biri:

            -Ne olacak şimdi?

            -Ne olacağı var mı? Önce gözlerini oyalım. Sonrada dilini keselim. Sonrada sırayla diğer ağzalarını teker, teker keselim.

            Rahmi gözlerini yumdu. O zaman Rum:

            -Ne oldu barbar Türk korktun mu?

            Rahmi cevap vermedi. Adam:

            -Gelsin seni buraya gönderen Yusuf şimdi nerede?

            Rum reisi yanındakilere. Atlarınıza binin. Dört Rum bu emre uydular. Koşarak atlarına bindiler. Adam belinden bıçağını çıkardı. Yavaş hareketlerle Rahmi’ye yanaşarak:

            -Şimdi senin gözlerini oyacağım

            Tam bu sırada Cahit ortaya çıkarak:

            Davranmayın.

            Dedi. Rum’lar bu sesi duyar duymaz bindikleri atlara birer kamçı vurarak oradan hızla uzaklaştılar. Kaçarken ellerindeki ipi de bırakmışlardı ki tesadüfen Rahmi’ye bir şey olmadı. Bu sırada atına süren Türklerden biri elinde bulunan bıçak ile Rahmi’yi ipleri kesti Cahit arkadaşlarına:

            -Bir sürü Rum eşkıya sı burayı basmadan hemen burada uzaklaşalım. Yoksa hep beraber ölürüz.

            Rahmi’de atını binerek. Oradan hızla uzaklaştılar. Artık Rum bölgesinden çıkmıştılar. Bu sebeple 
yavaşladılar. Atları kan ter içindeydi. Bu sırada Cahit Rahmi’ye:

            -Anlamadığım bir şey var.

            -Rahmi gülerek:

            -Nedir o?

            -Sen Rum’ların casusu değilsin. Ama bu yaptığına da bir mana veremedim. Yalandan ne çıkar?

            Rahmi atını eğledi:

            -Hayır ben casusum.

            Şaşırma sırası Cahit’e geldi. Bu ne diyordu? Yahut ne demek istiyordu. Canına Rum’lardan kurtarmıştı ama ya şimdi kendisinin vurulmasını istiyordu galiba. Çünkü bu adam ölümüne susamıştı galiba.

            -Peki kimin casususun?

            Rahmi ellerini iki yana açarak:

           -Onu ben söyleyemem. Siz onu Hasan’dan öğrenin.

            Cahit başını olur anlamında salladı. Atlarına bir kamçı vurarak hızlandılar. Karargaha varmak için uğraşıyorlardı.

            Bu sırada bir grup Rum hızla atlarını koruluğa doğru sürdüler. Başlarında Grivas adlı bir Rum vardı. Bu:

            -Öldürdünüz mü onu?

            -Evet.

            Dedi biraz önceki Rum. O zaman Grivas adlı Rum :

            -Siz ne diyorsunuz?

            -Öldürdük.

            -Bir hata hayatınıza mal olur.

            Rum biraz düşündü. Sonrada.
 

            -Hata yok be reis.

            -Olmaması lazım.

            Olayın geçtiği koruluktaki yere gelmişlerdi ki, Grivas adlı Rum:

            -Nerede cesedi?

            İri yarı Rum bir noktayı gösterdi:

            -Şuradaydı.

            Hepsi atlarından inerek Rahmi’nin cesedini aramaya koyuldular. Ceset yoktu. Sanki sırra kadem olmuştu. Orada bulunan Rum’lardan biri bağırdı:

            -Bakın, bakın.

            Herkes oraya koştu. Rum:

            -Kesmişler ve cesedi götürmüşler.

            Grivas adama baktı:

            -Ama biz silah sesi duymadık.

            Rum’lar bu soruyu beklemiyorlardı. Hepsi şaşırmışlardı. İnçe uzun boylu Rum genci belinden çıkardığı bıçağı göstererek:

            -Bununla hallettik be reis.

            O zaman Grivas elindeki feneri yere yaklaştırarak konuştu:

            -Yerde kan izi de yok.

            O zaman iri yarı Rum:

            -Belki de Türk’ler silmişlerdir.

            -Olmaz bu imkansız.

            O zaman ince Rum:

            -Ama bu Türkler imkansız olanı yaparlarmış.

            Grivas güldü. Sonrada aniden sertleşerek:

            -Kim söyledi bu saçmaları size?

            Şefleri olan iri yarı olan Rum:

            -Hiç, hiç kimse bir şey demedi.

            Grivas kızarak:

            -Bak bir kişi öldürecektiniz onu bile beceremediniz. İri yarı Rum, bet sesini tatlılaştıramaya çalışarak:

            -Öldürdük be reis.

            -Öldürdünüz ama ne ceset var, nede kan?

            -Bilemiyorum. Türk'ler bizi takip etmiş olabilir. Biz işimizi tamamladıktan sonra gelmişlerdir. Belki de leşlerini alıp gitmişledir. Bunlar böyle insanlar zaten.

            -Öyle olsa bende sevineceğim.

            -Öyle be reis.
 

            Grivas orada bulunanlara baktı, baktı ve sert bir sesle:

            -Doğru söyleyin.

            Dedi: Rum'lar bir ağızdan bağırdılar:

            -Doğru diyoruz be reis.

            Grivas onlara:

            -Bakın bu Türk bir yalan söyledi. Dimitri ona hayatıyla ödetti. Sizde yalan söylerseniz hayatınızla ödersiniz.

            Biraz önceki Rum'ların başı olan iri yarı Rum:

            -Biz yalan demiyoruz.

            -Anlayacağız.

            -Nasıl?

            -Ya cesedi yahut ta kanı gösterirseniz.

            Bu söylediklerinizi Türk'ler kayıp etmiştir.

            Grivas denen Rum kızarak:

            -Tamam bu iş bitti.

            -Hangi iş be şef?

            -Siz onu bu akşam onu öldürmediniz.

            Rum'ların hiç biri cevap vermedi. O zaman Grivas:

            -Doğru söyleyen kazanır.
            Rum'lar birbirlerini yüzüne baktılar. İri yarı olan:

            -Durumu anlatalım arkadaşlar.

            Grivas onlara:

            -Anlatın bakalım.

            İri yarı Rum:

            -Ben anlatayım.

            Diye ileri doğru yürüdü. Sonrada:

            -Anlatırken bir yanlışı olursa diğer arkadaşlar düzeltsin.

            Pala bıyıklarını sıvazlayan Grivas:

            Tamam oldu.

            Dedi. İri yarı olan Rum biraz durakladı. Sonrada ağır, ağır konuştu:

            Ben ve arkadaşlarım Bakkal Tepeden aşağı indik. Bu sırada Rahmi atının üstünde şu koruluğun 
kenarında görüldü. Bizi görünce birden durdu. Biz önce bir mana veremedik. Fakat bizim bölgeye Türk'lerin girmeyeceğini düşünerek tedbirsiz davrandık. Atlarımızı aklımıza bir şey getirmeden Rahmi'nin olduğu yere doğru sürdük. Ama oda ne. Türk'ler aniden karşımıza geçtiler. Bizi kurşun yağmuruna tuttular. Bizde kendimizi atlardan aşağı attık. Onlara mukabele ettik. Tabi bizim böyle mukabele etmemiz Türk'leri korkuttu. Onlarda hemen kaçtılar. Tabi onar kaçarken Rahmi'de onlarla beraber kaçtı.

            Grivas pala bıyıklarını bir daha sıvazladı. Sonrada orada buluna Rum'lara:

            -Bu büyük bir yalan. Hem de büyük bir yalan.

            Rum'lar hep bir ağızdan:

            -İsa hakkı için hakikat.

            -Peki diyelim ki siz doğru söylüyorsunuz. Peki o kadar silah attınız da ben şuracıkta nasıl duymadım. Eğer söyledikleriniz doğru olsa ben duymaz mıydım.

            Rum'lardan biri:

            -Belki de rüzgar sesleri size ulaştırmamıştır.

            O zaman Grivas kızdı:

            -Kes be sen çocuk mu kandırıyorsun?

            Dedi. O vakit Rum'lar sustular. Grivas:

            -Kurtulmak isteyenler parmak kaldırsınlar.

            Rum'lar hep beraber parmak kaldırdılar. Grivas:

            -Öyleyse doğru söyleyin.

            Zayıf kısa boylu bir Rum konuştu:

            -Bütün kabahat bu koca hayinde.

            Biraz önce Rahmi'nin ifadesini alan iri yarı Rum'u gösterdi. Grivas ona dönerek konuştu:

            -Peki neden ne yaptı bu kahraman?

            -Bir merasimdir diye tutturdu. İlle de bir Türk'ü öldürürken merasim yapılacakmış dedi. Sonrada bizi oyaladı. birden ağaçların kovuğundan çıkan Türk'ler bizim elimizden avımızı aldılar. Bizi de kaçırdılar. Gittiler.

            Grivas denen Rum dizlerine vurdu:

            -Vay anasına canlı kaçtı ha... Bu çok büyük bir suç. Biliyorsunuz. Bunu cezası hepinize ölümdür. Fakat cezanızı ben mi vereyim yoksa büyük Dimitri'yemi bırakayım. Siz söyleyin.

            Suçlanan iri yarı Rum Grivas'ın ayaklarına kapanarak:

            -İsa hakkı için beni koruyun. Ne olur bizi kurtar.

            Grivas biraz düşündü. Sonrada orada buluna Rum'lara:

            -Sizin kurtulmanız imkansız.

            Rum'lar bir ağızdan:

            -Bizi kurtar ne olur.

            -Konuştunuz mu?

            Yine hep bir ağızdan:

            -Hayır.

            Grivas gülümsedi. Sonrada:

            -Bir düşüneyim.

            -Bizi kurtar ne olur?

            -Tamam sizi kurtarırım.

            Rum'lar hep beraber sevince boğuldular. Birbirlerine sarılıp öpüyorlardı. Grivas devam etti:

            -Hemen o kadar sevinmeyin. Yarın akşam Cacil'e siz öncü kuvvet olarak gideceksiniz.

            Beni kurtar diye yalvaran Rum:

            -Nereye, nereye bir daha söylesene?

            -Cacil'e.

            İri yarı Rum söylendi:

            -Desene bizim için ölüm ha bu akşam ha yarın akşam ne fark eder.

            Grivas burnundan solumaya başladı:

            -Ne dedin?

            -Sen bizi kurtarmıyorsun ki.

            Grivas Rum'lara dönerek:

            -Sizin cezanız ölüm biliyorsunuz?

            -Ama suçumuz yok.

            -Biliyorsunuz sizin suçsuzluğunuza bende inanıyorum. Ama siz silah attık demeseydiniz bende inanacaktım. Fakat silah attığınızı söylediniz. Bu hususta benim elimden bir şey gelmez elimden.

            Rum'lar bir ağızdan Grivas'a yalvararak:

            -Kurtar bizi.

            Grivas bir daha bıyıklarını sıvazladı. Sonrada ellerini ovuşturarak konuştu:

            -Ama bunun bir karşılığı olmalı.

            -Sana altınlarımızı veririz.

           -Ben altın filan istemem.

            Bizi kurtar ne istersen veririz. İcap ederse uğruna canımızı veririz. Bizi bu seferlik bu beladan kurtar.

            -Öyleyse söyleyeyim.

            -Söyle.

            Beni hangi şartlar altında olursa olsun destekleyeceksiniz.

            Rum'lar hep bir ağızdan:

            -Tamam.

            -Yemin edin bakalım.

            -İsa hakkı için yemin ederiz.

            -Peki

            -Yalnız bir şey var.

            Dedi iri yarı Rum. Grivas:

            -Söyle bakalım nedir o bir şey.

            -Peki her şeyi hal ettik. Dimitri'ye ne diyeceğiz?

            -İlk söylediğiniz yalanı.

            -Çarpıştık mı?

            -Evet.

            -Ya biz silah sesi duymadık derse.

            -Sen onu bana bırak. Ben duydum. Bütün bakkal tepe ahalisi duydu. Sen ne diyorsun? Ne büyük müsademe oldu. Türk'ler kaçtılar. Siz çok büyük kahramansınız. Sizin yaptıklarınız asla unutulmayacak.

            -Sağ ol. Senin hakkın yendi. Sen Dimitri'nin yerinde olacak adamsın. Aslında Rum'ların lideri sen 
olmalıydın.

            Grivas gururlanarak:

            -Haklısın.

            Rum'lar koruluktan çıktılar. Atlarını süratle Patakos' un çiftliğine doğru sürdüler. Çok kısa bir zaman sonra 
oraya vardılar. Rum'lar korkuyorlardı. Belki de Grivas onlara bir oyun yapar, hepsi ölürdü. Ama korktukları olacağa benzemiyordu. Çünkü bu akşam Grivas hiçte öğle iki yüzlü görünmüyordu. Dimitri oturmuş içiyordu. Dostlarının geldiğini görünce elinde bir şarap şişesi olduğu halde onları karşıladı. Ve gelenlere ağzından salyalar akarak:

            -Hoş geldiniz. Gelin benim kahramanlarım.

            Dedi. Grivas:

            -Maalesef kahramanların verdiğin vazifeyi yerine getiremediler.

            Biraz önce sarhoş vaziyetteki Dimitri birden geldi. Evet o sarhoşluk hali geçmişti. Kızarak:

            -Neden?

            -İşler ters gitti.

            Dimitri yüzünü buruşturdu. Sonrada:

            -Sebep ne?

            -Pis casus yalnız gelmedi.

            Dimitri başını salladı. Sonra:

            -Tabi sizde elinizden tedbiri bıraktığınız için elinizden avınızı kaçırdınız. Öyle değil mi?

            Dimitri biraz düşündü. Oradaki Rum'lara:

            -Öyleyse yarın akşam iki mislini yaparsanız.

            İri yarı Rum bağırdı:

            -Yarın akşam kanlarını içeceğim onların.

            Dimitri güldü. Eliyle iri yarı adamı işaret ederek:

            -İşte bir gönüllü.

            Adam kızardı. Söylediğine pişman olmuştu. Ama ok yaydan çıkmıştı:Dimitri diğerlerine dönerek:

            Sizde yarın akşam hazırlanın.
 

            -İri yarı Rum arkadaşlarına yaklaştı.

            -Grivas'ın dediği oldu.

            Dedi. İnce yapılı Rum cevap verdi:

            -Olsun.

            -Olsun olur mu?

            -Neden yaşıyoruz ya?

            -Evet yaşıyoruz ama yarın akşam ölümlerden ölüm beğen.

            -Belki de ölmeden döneriz.

            İri yarı adam imkansız anlamında başını iki yana salladı ve:

            -O biraz zor.

            -Belki de zor olan becerilir.

            -Toprağı bol olsun. Anastasi'de öyle demişti ne oldu? Sesi soluğu kesildi.

            -Sen görürsün. Ortalığa birden çıkar.

            -inşallah.

            -Ben inanıyorum.

            Dimitri kadehini doldurdu. Yanındakilere:

            -Kahramanlarımıza içelim.

            Herkes kupasına şarap doldurdu. İçtiler. Dimitri yanındaki Rum'lara döndü. Sesli, sesli konuşmaya başladı.

            -Demek kaçtılar.

            İri yarı Rum:

            -Evet reis kaçtılar.

            -Kaçsınlar bakalım. Yarın akşam ne yapacaklar bakalım. Dedi Dimitri. İri yarı Rum iç çekti. Yanındaki zayıf Rum:

            -Neden iç çektin?

            İri yarı Rum gülümsedi:

            -Dimitri yine boldan atıyor.

            -Hakkı değil mi yani.

            -Hakkı, hakkı canım.

            -Öyleyse konuşmaman gerekir.

            -İyide bir kusuru var.

            -Nedir bu kusuru?

            -Bende Dimitri gibi kahraman olurum.
 

            -Evet olursun. Ama avını bu geceki gibi elinden alırlar.

            -Evet doğru benim avımı düşmanlarım orada elimden alıyorlar. Halbuki bu Dimitri hiçte bu çiftlikten çıkmıyor

            -Haklı.

            -Neden haklıymış yani.

            -O çatışırken sen neredeydin?

            -Ben buradaydım.

            -Peki sen niye çatışmadın?

            -Ben mi? Ben savaşırdım. İşin böyle olacağını bilemezdim. Bakın size bir şey anlatayım mı?

            -Anlat bakalım.

            -Dimitri savaşmış itirazımız yok. Ama onun o zaman yaptığı savaşı bende yaparım. Ne olacak yani. Türk'ler silahsız. Kendilerini müdefa edemiyorlar. Muhterem Dimitri Türk'leri öldürüyor. Haydi şimdi gitsin de görelim. Şimdi Türk köylerini bassında anlayalım kahramanlığını...

            -Senin neyine gerek. Sen yine fazla konuşma. Başına bir kötülük gelebilir. Daha ölümden yeni kurtuldun. Neyine gerek. Sus sen...

            iri yarı Rum başını salladı. Sonrada:

            -Olur. Çok haklısın.

            -Sonrada bir kadeh içmekle sarhoş olma.

            -Olur.

            Rum'lar yerlerine çekilerek yattılar.

            Cahit, Rahmi ve yanındakiler atlarından indiler. Gözlerinden uyku akıyordu. Yorgunluktan uyku akıyordu. Yorgunluktan ayakta duramıyorlardı. Koşarak Ali geldi. Cahit:

            -Ali şu atları dolaştır çok terlediler.

            Ali üç beş kişi çağırdı. Hemen atları aldılar. Cahit bağırdı:

            -Terleri soğuyunca yerlerine bağla.

            -Tamam abi.

            -Üstlerine birer çuval at.

            -Olur abi.

            Cahit sonrada Rahmi'ye döndü.

            -Sende şu boynundaki ipi çıkar.

            Rahmi önce şaşırdı. Sonrada aklı başına geldi. Ve Cahit'e:

            -Çok sağ ol.

            -Sende... Gördün işte dostlarımız sana bir yular hediye ettiler. Seni bizim koca öküze benzettiler.

            Allah kahretsin öyle dostları.

            Cahit gülümsedi:

            Öylede deme.

            Rahmi durakladı:

            -Neden böyle konuşuyorsun Cahit?

            -Aklını başına toplasın diye.

            -Benim aklım başında.

            -Ama biz olmasak bu gece gidiyordun.

            -Biliyorum. Bu gece beni kurtardınız. Size hayatımı borçluyum. İnşallah bir gün ödeşiriz. Ölmemde önemli değil. Vatan sağ olsun.

            -Öylede casusluk yapıyorsun yada casusluk oynuyorsun.

            -Öyle ben vatan için her şeyi yaparım ve de her röle çıkar, her rolü oynarım. Buna inanın.

            -Peki bu oyunun içinde düşman lada birlik olunur mu?

            Rahmi kafasını salladı:

            -İcap ederse evet.

            -Sırda verilir mi?

            -Herkesin her gün konuştuğu şeylerse evet.

            -Peki bunları nasıl tespit ediyorsun?

            -Çünkü benim onlara söylediğim her gün ortalıkta konuşuluyor. Kadınlar konuşuyor. Erkekler konuşuyor. Herkes.

            -Öylede olsa söylememelisin.

            -Doğruda benim söylediklerimi zaten Rum'lar biliyor. Tabi Yusuf'ta aynen senin gibi düşünüyor.

            -Doğru söyle. Senin hakkında Yusuf değil hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz. Bundan hiç mi hiç şüphen olmasın. Hatta geçen akşam seni Yusuf takip etti.

            -Biliyorum.

            Cahit'in gözleri fal taşı gibi açıldı:

            -Biliyor musun?

            Dedi. Rahmi başını sallayarak:

            -Biliyorum elbet.

            -Demek biliyorsun.

            -Evet.

            -Ya seni vursa ne olacaktı?

            -Biraz önce ne dedim?

            -Ne dedin?

            -Canım kurban bu vatana.

            -Ama adam seni vuracak.

            -Vursun. biz ölümden korksak bu yola çıkmazdık.
 

            -Yani sen Rum'lara casusluk yapmıyorsun öylemi?

            -Önceden söyledim bu husus da konuşmam.

            -Neden?

            -Emir böyle.

            -Peki bu emir kimden çıkıyor?

            -Bu gün aramıza katılandan.

            -Yani seni Hasan mı gönderdi?

            -Rahmi başını salladı:

            -Evet.

            Dedi o zaman Cahit:

            -Peki bunu bize neden söylemedin?

            -Çünkü ağzınızda bakla ıslanmıyordu. bu gün burada ne konuşuluyorsa. bu konuşulanlar şu çevre köylerde aynen konuşuluyordu. Bu sebeple size bir şey demedim. eğer size bu hususta bir şey söyleseydim. Şimdi çoktan ölmüştüm. Bu son haftaya kadar açık vermedim. Ama son hafta açık verdik. Ne yapalım kadermiş. Sizin kötü niyetli olmasa bile konuştuklarınızı Rum'lar duyuyor. Ona göre tedbir alıyorlar. Bunu defalarca söyledim. Ama hiç birinizi anlatamadım.

            -Senin bu halini gördükten sonra sana casus diyemiyorum ama yine senden şüpheleniyorum. Belki de sen bunları bu akşam kendini kurtarmak için söylüyorsun.

            -İnanmamakta haklısın. O zaman Hasan'a soracaksın.

            -Hele ben önce Hasan'a değil Yusuf'a söyleyeyim. Sonrada Hasan'la bu hususta konuşuruz.

            -Oda olur. Nasıl işinize geliyorsa öğle yapın.

            Cahit Rahmi'den ayrıldı. Silahını omzuna attı. Yamaçtan yukarı doğru yürüdü. Doğruca bir ağacın dibine oturdu. Biraz sonra Yusuf yanına geldi. Ona sarıldı. Yanına oturdu. Cahit:

            -Ne o düşüncelisin?

            -İçim sıkılıyor.

            -Benimde.

            -İnşallah hayırdır.

            -İnşallah.

            -Peki sen ne yaptın?

            -Hiç.

            -Rahmi nerede?

            -Burada mağaraya gitti. Yatıyor. Yattığı yerin önüne de iki nöbetçi diktim. Bu gece Rum'larda öldürüyordu onu. Rum'ların elinden kurtardım. Aldım geldim.

            -Çatışma oldu mu?

            -Hayır.

            -Ya nasıl kurtardın Orası onların bölgesi. Biliyorsun her horoz kendi çöplüğünde öter.

            -Bunlar ötecek horoz değil. Bizim burada nasıl tabansızlar orda da öyleler. kaçtılar. Bizde Rahmi'yi alıp geldik.

            -Peki nasıl oldu?

            -Çıktım ortalığa davranma dedim. Hepsi bizimkini bırakıp kaçtılar. Bende onu alıp geldim.

            -Korkak herifler. Bari kurtaracağına öldürseydiler.

            -Bende öldürseler dedim. Ama Rahmi'nin ve Rum'ların konuşmalarından onun casus olmasına imkan olmadığına inandım.

            -Neyine inandın. İkimizde şahit olduk. Gördük. Bol bolda yalan söylüyor. Ona inanılır mı?

            -Ben casus değilim. Vatanım için ölürüm diyor.

            -Kim suçu kabullenir. " Suç altından kürk olsa yine sahibi olmazmış " Bunu atalarımız yılar önce söylemiş.

            -Bana da aynı şeyi söyledi. Bu kendinden çok emin.

            -Neyine güveniyor anlamıyorum.

            -Kendisinin bu işi yaptığını Hasan biliyormuş. Dahasıda var. Geçen akşam senin kendisini takip ettiğini de biliyor.

            -Zannetmiyorum.

            -Öyle dedi.

            -Şimdi iki durum var. Birincisi Hasan biliyor da bize niye söylemedi. ikincisi kendisi casus değil de canını böyle hiç yoktan neden ortalığa attı. Biraz daha tedbirli olabilirdi. Ama öğrenelim. Ne dersin?

            -Çok doğru. Düşünülecek konular var. Hasan'a soralım.

            -Bak abi bu durumu Hasan biliyorsa ve de bu casus değilse öyleyse doğru konuşuyor. Yani bir 
Anastasi'nin hariç tutarsak Rum'ların yapacaklarımızı bilmediği. Karşı tedbir almadıkları her hangi bir durumla karşılaşmadık. Belki de Anastasi'nin işi de gizli kalmazdı eğer aniden olmasaydı.

            -Cahit başını salladı:

            -Evet çok doğru.

            -Biraz önce bize aynı şeyi Hasan söyledi. Malum buraya geldiğimiz de Murat dayıda aynı şeyleri söylemişti.

            -Peki Hasan ne dedi?

            -İşlerin gizli olması gerektiğini söyledi. Bir işi iki kişiden fazla bilen varsa o iş gizli değildir diyor.

            Cahit başını salladı. Sonrada:

            -Doğru tabi. biz bir işi yapacaksak bir hafta önceden bu iş biliniyor. Hem de çoluk çocuk herkes tarafından biliniyor. Herkes bu bildiğini her yerde anlatıyor. elbette onlarında adamları var. Alıp götürüyorlar. Onlarda tedbirlerini alıyor. O zaman biz başaramıyoruz, Yahut ta onlar bize zayiat verdiriyor ve yahut ta onların yerinde bulamıyoruz. İş böyle sürüncemede kalıyor.

            Yusuf ve Cahit yerlerinden kalktılar. Mağaranın önüne yürüdüler. Artık konuşmuyorlardı. Mağaranın önüne gelmişlerdi ki Hasan ile Rahmi baş başa vermişler konuşurken gördüler. Hasan başını Rahmi'ye yaklaştırmış bir şeyler anlatıyordu. Yusuf ile Cahit'in geldiğini görünce.