|
Orada bulunanların hepsi. -Tamam sen ne dersen o olsun. Davaya katılanların sayısı öyle artmıştı ki. Yusuf: -Arkadaşlar sizden bir isteğim var. Bütün arkadaşları: -Söyle istediğini yerine getirelim. Bize öl de, ölelim. -Öyleyse hepiniz abdest alınız. Herkes şaşırdı. Ama soru sormadan abdestini aldılar. Hep beraber namaz kıldılar. Sonrada Yusuf: -Yemin edeceğiz. Diyerek kuranı kerimi getirtti ve : -Yemin şöyle olacak. Orada bulunanlar. -Evet. Cebinden bir kağıt çıkardı. Getirip Cahit'e verdi. Cahit'e: -Ben okumasını bilmem, sen oku onlar tekrarlasın. Cahit elindeki kağıdı sesli, sesli okudu. Herkes tekrarladı. Yemin bitmişti. Herkes birbirine bakıyordu. Yusuf: -Şimdi yemin edeceğiz. Cahit ona baktı: -Ettik ya. -Yok daha etmedik. Onlara öğrettik. Yusuf onlara döndü: -İsteyen bu yemini etmeyebilir. Yalnız aramızdan çıkar gider. Biliyorsunuz bu işin sonunda ölüm var. Ona göre. Verilen vazife yapılacak. Yapılırken belki de ölünecek. Ama yapmadan kaçılırsa o zaman bizim tarafımızdan öldürülecek. Onun için yemin etmek istemiyenler gidebilir. Hiç kimse cevap vermedi. Yusuf: -Dörderli gruplar halinde geleceksiniz. Şu ortaya konulan masanın üzerindeki Kuran-ı Kerime el basacaksınız. Sonrada Cahit abi’nin okuduklarını sesli anlaşılır şekilde tekrarlıyacaksınız. Söylenenler aynen yapıldı. Türk'ler dörderli gruplar halinde gelerek şu yemini yaptılar. "Hepimiz bir yola çıkıyoruz. Bu yoldan dönersem arkadaşlarıma ve vatanıma ihanet edersem namusum, şerefim bütün mukaddesatım yok olsun. Bunun için yemin eder Kuran-ı Kerime el basarım. Yeminden sonra Murat dayının yanına geldiler. Onun elini öptüler. Murat dayı Yusuf'a: -Gidiyormusunuz? -Evet. -Yolunuz açık olsun. -Sağ ol. -Kafile Fettan tepenin yolunu tuttu. Yusuf Cahit'e yanaştı. Ona yavaş bir sesle: -Siz gidin ben size ulaşırım. Diyerek onlardan ayrıldı. Atını köye doğru sürdü. Doğruca Hamit beyin evine gitti. Kendisini kapıda Hamit beyin kızı Ayşe karşıladı. Yusuf'a. -Hoş geldin Yusuf. -Sağ ol Ayşe. Yusuf şaşırmıştı. Çünkü Ayşe'nin elinde bir bohça vardı. Merak ediyordu acaba bu bohçada ne vardı? Yusuf: -Nereye böyle Ayşe. Bu sefer Ayşe şaşırdı. Yusuf'a: -Hiçbir yere gitmiyorum seni karşılıyorum. -Sağ ol baban evde mi? -Babam yok anamda... Gelsene... -Gelemem . babana söyle biz dağa çıkıyoruz. -Olur söylerim. Sende burada kalsaydın olmaz mıydı? -Olmaz. -Neden. -Bir çok sebepi var. Sen bırak bu işleri kendini koru. Ayşe kızardı: -Olur. Hala Yusuf aklındaki soruya cevap bulamamıştı. Çünkü Ayşe'nin elindeki bohçada ne vardı onu düşünüyordu. Aklında hep olmayacak şeyler gezdiriyordu. Diyordu ki Ayşe beni kaçır derse ne yaparım? Ama bu düşünülecek hikayemiydi? Bütün arkadaşları dağa çıkmışken burada böyle düşünmesi doğrumuydu. Ne demişti büyükler. Vatan kurtulmadan hiç kimseye hayat hakkı yok. Evlense kaçırsa ne olacak? Düşman her gün köyleri basarken o sevdiği kadınla rahat mı edecekti. Hayır bin kere hayır. Sonrada içinden, bırak çocukluğu oğlum Yusuf zaman böyle çocukluk yapılacak zaman değil dedi. Ama düşündüğünü de sormadan edemedi. Yusuf: -Bir şey merak ediyorum? -Nedir? Diyen Ayşe kızardı. Kalp kalbe karşıdır derler. Ayşe'de Yusuf'tan bir şey bekliyordu. Yusuf: -Şu elindeki bohçada ne var. O zaman Ayşe eline baktı. -Hay Allah unuttum bunu sana hazırladım. Al diye uzattı. Yusuf: -Bu ne? -Giyecek. -Niçin bana hazırladın bunları. -Bu gece fettan Tepeye gidiyorsunuz. -Kimden Duydun? -Herkes Konuşuyor. , Yusuf düşündü. En gizli işimiz bu? Bunu da duymayan kalmadı. Demek biz gizliyoruz. Oda yalan. Herkes biz ne iş yapacaksak zaten biliyor. Şaşkınlığını gizlemeye çalışarak: -Peki nasıl konuşuyorlar? -Güya silahlı insanın ovada barınması zormuş. Onun için dağa çıkacaksınız. Dağlar hem daha emin, hem de düşmanın önüne set olacakmışsınız. Bütün üç aşağı beş yukarı bunlar konuşuluyor. Birden daldı. Eğer bu milletin konuştuklarını düşman duyarsa, emin olmak lazım duyacaktır. Oda bunun tedbirini alacaktır. Düşündü. Düşman bunu duyarsa fettan tepenin altından geleceğine denizden gelir. Yine Türk köylerini basardı. Dağa çıkmaları kendilerini bu Rum ve İngiliz'den koruyabilirdi. Ya bu dağa çıkmayan silahsız insanlar ne olacaktı. Demek işler düşündüğü kadar basit değildi. Düşmanın önünü kesmek yetmiyordu. Böyle karmakarışık fikirler kafasını daha da karıştırmıştı. Şimdi ne yapmaları gerekiyordu. Şaşırıp kalmıştı. Ayşe Yusuf'a: -Niye daldın öyle? -Bir şey yok. Ayşe elindeki bohçayı Yusuf'a uzattı. Yusuf kendisine uzatılan bohçayı aldı. Ayşe'ye: -Allah'a ısmarladık. -Güle güle yolun açık olsun. Allah'a emanet ol. -Sağ ol. Diyen Yusuf atına bindi. Ayşe'ye el salladı. Tozu dumana katarak oradan uzaklaştı. Yusuf bu karma karışık kafayla dağa doğru tırmanmaya başladı. Sanki yıldırım hızıyla gidiyordu. Birden ağaçlar arasında kendini buldu. Gerçi aşağısıda ormandı ama, bu dağın kokusu başkaydı. Dağa geldi. Oturdu. Akşam olmak üzereydi. Atlara yer hazırlandı. Herkese görevi dağıtıldı o gece deliksiz bir uyku uyudular. Sabah kalktılar. Artık ne yapacaklarına karar vereceklerdi. Kafası hala karışıktı. Ne yaparlarsa herkes biliyordu. Amam bir şey daha vardı. Belki de bundan sonra kimsenin haberi olmazdı. Çünkü burada bulunanlar çok sık olarak karılarına gidemeyeceklerine göre onlara bir şey anlatamazlardı. Öğleye doğru serin bir rüzgar esiyordu. Ağaçlarda yapraklar sallanıyor. Bir hışırtı etrafı sarıyordu. Sanki bir müzikti bu. Dağda yukardan aşağı berrak bir su akıyor. Su şırıl, şırıl ses veriyordu. Ağaçların dallarına konan kuşlar cıvıldaşıyordu. Yusuf birden tekrar daldı . ileriyi düşünüyordu. Kendi vatanlarında kendilerini zor bir çalışma bekliyordu. Evet bu çalışmalar arsında ölüm vardı. İntikam vardı. Ve ömrü billah sakat kalmak vardı. Yavaş, yavaş dağa doğru yürüdü. Sonrada tüfeğini omzuna aldı. Bir avcıyı andırıyordu. Evet kendisi bir avcı idi. Ama vatanını bölmek isteyenleri avlayacaktı. Bu dalgınlık giderken sağ taraftan tok bir ses kendisine: -Davranma. Diye gürledi. Bu sesi duyan Yusuf kendisini yandaki kayalıkların arkasına attı. Bu söylenenler iki saniye içinde olmuştu. Yusuf sesin geldiği taraftan içi oyulmuş asırlık meşe ağacının oyuğundan Kamil başını çıkararak: -Ne o Yusuf korktun mu? Yusuf bir iç çekti: -Korktum. Kamil gülerek: -Ama ben şaka yaptım. -Şakanın tam zamanını buldun. Diğer taraftan atının üstünde bir heykel gibi duran Cahit: -Uyuma uyan. Uyuma zamanı değildir. Düşündüğün işler sonraki işler. O işlerin düşünülme zamanı değildir. Zamanı gelince hep beraber düşünürüz. Hele şu düşmanı önümüze katılalım. Onları bu mübarek topraklardan atalım. Gerisi basit... Yusuf suç işlemiş gibi kızardı. Yoksa Cahit abi dediği bu orta yaşlı adamın her şeyden haberi var mıydı? Ama olamazdı. Çünkü bu adamın öyle şeylerden öyle şeylerden haberi olmasının imkanı yoktu. Çünkü bu adam kadar kabiliyetli olsa şimdiye kadar muhakkak evlenirdi. Düşündü. Kimseye bu konuda bir şey dememişti. Belki de uykuda sayıkladım diye içinden geçirdi. Bu konuda kimse4nin bir şey bilmesinin imkanı yoktu. Kendisi Ayşe'yi içten içe seviyordu. Hatta bu konuda Ayşe’ye de bir şey söylememişti. Bu sebeple onun kimseye bu konuda konuşmasının sebepi yoktu. Sonrada uykudan uyanmış gibi başını salladı. Gözleri ovdu ve konuştu: -Bir şey düşünmedim ki abi. Cahit: -Haydi bırakılım şimdi bunları. Seni bekliyor Murat dayı. Yusuf yine şaşırdı. Murat dayı nasıl olmuştu da hemen gelmişti. Bu adam Cin miydi ne? Bu ihtiyarda olmasa ne yapardı? Her zaman, her derde düşündüğün de ya kendisi geliyor, yahut ta Yusuf ona koşuyordu. Bu ihtiyarın gelmesi hayra alamet değildi. Yine belki de bir şey duymuş onu getirmişti. Ama Allah razı olsun diye içinden geçirdi. Sonrada Kamil orada kaldı. Cahit ile birlikte karanlık mağaranın önüne geldiler. Yusuf ilk defa bu yeri kontrol etti. Hayret etmişti. Bu zamana kadar burayı böyle görmemişti. Evet burası sarp kayalar üzerine kurulmuş bir yerdi. Sanki burası ovayı kontrol etmek için yaratılmıştı. Arkası bir mağaraya açılıyordu. Evet burayı düşünenler iyi düşünmüşlerdi. Burası karargah için en ideal yerdi. Tam mağaranın önündeki düzlüğe çıktılar. Yusuf yine şaşırdı. Çünkü mağaranın on, on beş metre ilerisine kazıklar çakılıyor ve bu kazıkların önüne kocaman, kocaman kütükler koyuluyordu. Bazıları daha ileriye torbaların içine kum koyarak mevzi yapıyorlardı. Üst üste beşer torba koyuyorlardı. Murat dayı koyulan bu kütüklerin, mağaradan yanının eştiriyor. Bir insanın uzanıp yatacağı kadar hendeklerle donatıyordu. Daha sonrada kütükleri yere çakılan kazıklara çivi ile tekrar çaktırıyordu. Yusuf bu yapılanları bir müddet seyretti. Sonrada yanlarına giderek Murat dayıya. -Ne o Murat dayı, ne yapıyorsun? Murat dayı başını kaldırdı. Ona biraz baktı: -Hiç. Diye güldü. Yusuf'a: -Emniyet tedbiri alıyoruz. Yusuf yukarıdan aşağıya baktı. Burada bu kadar tedbire ne lüzum vardı. Zaten mağara sarp bir kayanın üzerine kurulmuştu. Tanrı, tabi olarak zaten onun için emniyet tedbiri almıştı. Bu kadar zahmet çekmenin ne alemi vardı. Sonrada murat dayıya: -Peki bu aldığın tedbirler mağarayı korur mu? -İnsan aklı ve gücü birleştirirse, birde elinizde bu silahlar olursa korur. Yusuf şaşkınlığı gizlemeye çalışarak: -Nasıl korur? Murat dayı ona: -Silahını alda gel. Yusuf biraz önce ağaca yasladığı silahını eline aldı. Koşarak Murat dayının yanına geldi. Murat dayı: -Şu kuytuya otur. Yusuf Murat dayının gösterdiği kuytu yere oturdu. Murat dayı: -Ne görüyorsun? -Yusuf şaşırmıştı. Ova öyle bir görünüyordu' ki ne tarafından bir atlı veya yaya gelse kendileri için açık bir hedefti. Yusuf: -Çok şey görüyorum dayı. -Tamam şimdi peşime gel.
Sonrada onu aldı. Mağaranın önüne getirdi. Şimdi aşağıya bak. Hayır hiç
bir şey görünmüyordu. Murat
-Şimdi atına bin ve ovaya doğru git. Biz siperlerde olacağız. İyice bak ne görüyorsun bakalım? -Peki. Dedi. Cahit ile beraber atlarını ovaya sürdüler. Bir yay çizip geri döndüler. Devamlı gözleriyle mağaranın önüne bakıyorlardı. Hiç bir şey görmüyorlardı. Sonrada mağaranın önüne sürüp çıktılar. Onları Murat dayı karşıladı. Her ikisine: -Ne gördünüz? -Hiçbir şey. -Şimdi ne yaptığımı anladın' mı? -Evet. -Sağ olun bu yeterli. Sonrada orada bulunanları bir araya topladı onlara: -Birbirinizi sevin. Yusuf ve Cahit'i dinleyin. Allah'a emanet olun. Bu yolda ölenler şehit, yaralılar gazi. Kalanlarda bir kahramanda olarak alınacaklar. Bu davayı hepiniz yürütün. Çocuklarınız rahat etsin. Bakın biz kafkas’ya da bu işi başlattık, yarıda bıraktık. Hepimizi oradan sürdüler. Artık gidecek başka bir yerimiz yok. Son cana kadar bu vatanı savunacağız. Düşmanın hakkından geleceğiz. Gelemezde bu vatan onların olacaksa, Allah göstermesin çocuk çoluk hepimiz öleceğiz. Bunu başka çaresi yok. Anlaştık mı? Yaptıklarınızla övünmeyin. Aslında övünmek hakkınız. Ama övünürken de hiçbiriniz ben yaptım demesin. Çünkü bir kişi bir şey yapamaz. Ne demiş atalarımız. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Birlikten kuvvet doğar. Bunlar ata sözü ama hepsi yaşanmış bir hayatın, bir tecrübenin meyvaları. Unutmayalım, bu vatan bizim. Buranın sahibi sizlersiniz. Çünkü atalarımız burayı can vererek, kan vererek aldılar. Eğer buraları elimizden biri alçaksa önce canımızı sonrada bizim olan malımızı alçaktır. Oda elini kolunu sallayarak alamıyaçak. Can verecek, kan akıtacak sonra alabilirse alacak. Ama tek Türk vatandaşı kaldıkça bunlar bizim olacak. Haydi eyvallah. -Gençlerden biri: -Allah seni başımızdan eksik etmesin. Ona Murat dayı: -Hayır yavrum. Allah size önce cesaret, sonrada kuvvet versin. Sizi düşmana karşı muaffak kılsın. Tamam mı? Orada bulunanlar hep bir ağıdan: -Amin. Diye bağırdılar. Yağmur bütün şiddetiyle yağıyordu. Yusuf atının üstünde yolunu bile görmeden gidiyordu. Birden çok üşüdüğü hissetti. Yağmur iliklerine kadar işlemişti. Az ilerde bir İngiliz askeri bilmediği bir dilde kendisine bağırıyordu. Yusuf askerin dediğinden bir şey anlamamıştı. Elindeki silahı kendisine çevirince kendisine davranma dediğini düşünerek elini kaldırdı. Biraz etrafına baktı. Durum müsait olmasını bekledi hakikaten öğle bir an oldu ki. Yusuf durum müsait diyerek elini belindeki tabancasına götürdü. Aynı anda bir silah sesi duydu. Yusuf elini kulağına götürdü. Evet kulağından biri kopmuştu. İşte o zaman atını gerisin geri çevirerek son süratle oradan uzaklaşmak istiyordu. Bu sefer aksi yönde Dimitri belirdi. Yusuf'a: -Oynama. -Diye bağırdı. Yusuf şaşırıp kaldı. Önden İngilizler önünü kesmiş arkasında can düşmanı Dimitri bulunuyordu. Vücudu titriyordu. Hava yağmurlu soğuk olmasına rağmen vücudu terden sırılsıklam olmuştu: Dimitri: -Babanı da ben vurdum, Ananı da ben vurdum. Senide vuracağım. Ama senden önce senin yaşamana sebep olan o Davut' un karısını da vuracağım. Yusuf hırslandı. Dimitri’ye: -Sus sus koca Rum köpeği. Bu sırada Dimitri elindeki silahın tetiğini birkaç kere çekti. Silahlar peşi peşine patladı. Yusuf'un bindiği at yere serildi. Devamlı olarak Dimitri'nin attığı kurşunlar beyaz ata isabet ediyordu. Yusuf'un bir bacağı atın altında kalmıştı. Zorluyor fakat ayağını çıkaramıyordu. Dimitri hala karşısında gülüyordu. Hem de katıla, katıla. Dimitri birden ciddileşti: -seni öldüreceğim. Ama ben öldürmeyeceğim. Seni sizin Rahmi'ye öldürteceğim. Hem de ona çil, çil altınlar verdim. Onunla anlaştım. Seni kalbinden vuracağım. Seni yavaş işkence ederek öldüreceğim.
Yusuf bu Dimitri'nin söylediklerini sessizce dinliyordu. Tam bu anda ilerde
dar yolda Ayşe belirdi. Dimitri
-İşte buna şans derler. Sen bak avım ayağıma kadar geldi. Dimitri böyle konuşurken Ayşe yanlarına kadar geldi. Yerde duran Yusuf,un silahını kaptı. Gülen Dimitri'ye çevirdi. Peşi peşine birkaç el silah attı. Biraz önce mağrur, mağrur duran Dimitri birden cansız yere serildi. Ayşe yavaş, yavaş Yusuf'un yanına geldi. Onun elinden Tuttu ve ona: -Kalk Yusuf kaçalım, kaçalım. Şimdi bize aç kurtlar gibi saldırırlar. Bizi öldürürler. Ne olur kaçalım. Evet Yusuf'ta buradan bir an önce kaçmak istiyordu. Ama kaçamıyordu. Bir bacağı sekiyordu. Ayşe onu son bir gayretle onu omuzuna aldı. Aynı anda etraflarını İngiliz askerleri sardı. Etraflarını saran İngiliz askerleri durmadan ateş ediyorlardı. Hem de Yusuf o seken ayağına... O kadar ateş etmişlerdi ki Yusuf'un bacağı koptu. Az ilerde patrayıp duruyordu. Yusuf büyük bir acı içinde idi acıya dayanamıyordu. Ağlamak için kendini zor tutuyordu. Yusuf sonra ayağına baktı. Hayret çeşme gibi kan akıyordu. Ayşe Yusuf'a baktı. Sonra yamaca doğru kaçmaya başladı. İngiliz askerleri peşine düştüler. Ayşe'yi yakalamışlardı. Onu götürmeye çalışıyorlardı. Ayşe tepiniyor, bağırıyor Yusuf'a: -Yusuf, Yusuf beni kurtar, ne olur beni kurtar. Sonrada tepinerek: -Salın beni. Diye bağırıyordu. Yusuf yerden kalkmak istedi. Hayır kalkamıyordu. Çaresizlik içinde kıvranıyordu. Yapacak bir şeyi kalmadığından aciz bir adamın yapacağını yapıyordu. İngiliz askerlerine yalvarıyordu. -Ne olur götürmeyin onu. Bana bırakın, beni öldürün. Onun suçu yok. Eğer suçlu arıyorsanız benim beni öldürün. Fakat İngiliz askerleri dinlemiyorlardı bile. Tam bu sırada beklenmeyen bir şey oldu. Rahmi Ayşe'nin görüldüğü yolda elinde bir silahla geliyordu. Yusuf sevindi. Rahmi belki de kendisini ve Ayşe' kurtarırdı. Yusuf son bir gayretle bağırdı: -Rahmi buradayım. Gel de kurtar beni. Yusuf'un sesini Rahmi duymuştu. Koşarak yanına geldi. Ne o odamı düşmandı yoksa. Oda elindeki tüfeğin dipçiğiyle Yusuf'un kafasına vuruyordu. 'un kafasına vuruyordu. Yusuf: -Yapma Rahmi biz din kardeşiyiz. Bende Türk'üm. İkimiz hem din, hemde kan kardeşiyiz. İnsan kardeşine kıyar mı? Rahmi gülerek cebinden çil, çil altınları çıkardı. Ona göstererek Yusuf'a şöyle dedi: -Benim her şeyim bunlar. Sende varsa sende ver. Seni salarım. Eğer vermesen seni yok ederim. Yusuf son bir gayretle: -Koş Rahmi Ayşe yi öldürecekler. Hiç değilse onu kurtar. -Sen sus. Neden kurtarayım. Ayşe benim olmadı seninde olmayacak. Onu İngiliziler öldürsünler de sen gör. Sana mal etmeyeceğim onu. Yusuf yalvararak: -Ne olursun Ayşe'yi öldürtme. -Sus sen kendini ne sanıyorsun. Tam bu sırada ağaçlar arasında Ayşe göründü. Yine elinde bir silah vardı. Ağzından burnundan kan akıyordu. Rahmi Ayşe'yi böyle görünce kaçmaya başladı. Fakat iş işten çoktan geçmişti. Ayşe attığı iki el silahla Rahmi'yi yere yıktı. Ayşe Yusuf'a yöneldi. Yanına geldi. Başını Yusuf'un omuzuna koydu. Ona: -Utanmadın mı? Yusuf acıyla kıvranarak sordu: -Neden Ayşe? -Sen bir Türk'sün. Türkler düşmana yalvarmaz. -Ne yapayım. Senin için korktum. -Sen benim için korkma. -Nasıl korkmayım seni İngilizler götürüyorlardı. -Sen korkma. Sen Türk erkeğiysen, bende Türk kadınıyım. Sen mertliğin timsali olursan, ben namus misali olurum. Bun kafandan çıkarma. Bana helalimden başkası dokunamaz. Dokunmadan ölür. Konuşma bitti. Ayşe'nin başı Yusuf'un dizine düştü. Evet Ayşe ölmüştü. Yusuf Ayşe'nin öldüğünü görünce ağlamaya başladı. Elerini havaya kaldırarak: Allah'ım beni Ayşe'mden ayırma. Ama oda neydi Dimitri biraz önce ölmemiş miydi? Evet , evet ölmüştü. Ayşe onu vurmuştu. Cansız biraz önce yerde yatıyordu. Ama yerden kalkan Dimitri kalbini bir eliyle kalbini tuttu. Diğer elinde bir tabanca olduğu halde Yusuf'a doğru geliyordu. Yusuf yanında duran biraz önce Ayşe'nin getirdiği tüfeğe uzandı. Ama başaramadı. Yusuf yere cansız serildi. Tam bu anda birden oturduğu yerde oturdu gerçekten gördüğü bir rüyamı, Yoksa kabus muydu ne? Hayırdır inşallah diye içinden geçirdi. Acaba köyde bir şey mi var dedi. Gerçi her hangi bir işaret almamışlardı. Ama bu rüya hayır değildi. Hemen oturduğu yataktan kalktı. Biraz önce gördüğü rüyanın tesiriyle terlediği elbiselerini üzerinden çıkardı. Yerine yeni elbiseler giydi. Tüfeğini aldı. Dışarıya çıktı. Nöbetçi bir kayanın üzerinde bir heykel gibi duruyordu. Yusuf nöbetçiye: -Ne var, ne yok rahmi efendi? -İyilik. -Bir şey var mı? -Şu anda yok. Sen neden geziniyorsun? -Uyuyamadım. -Bir sıkındın var? -Kötü bir rüya gördüm. -Hayırdır inşallah. -İnşallah ben köye gidiyorum. Cahit'e haber verirsin. -Olur yolun açık olsun. Yusuf karanlık mağaranın önüne döndü. Atına bindi. Yamaçtan aşağı doğru atını sürdü. Karargahtan hızla uzaklaşıyordu. Etraftan çıt çıkmıyordu. Geçtiği yerlerde bulunan karşılaşıyordu. Ve sorulan parolayı cevaplıyordu. Onu tanıyanlar karşısında saygıyla eğiliyorlardı. Oda son süratle yol alıyordu. Son tepeye gelip de ovaya sapacağı zaman, her zaman kinin aksine sola döndü. Ağaçların arasına daldı. Uzak ve biraz dolaşık olmasına rağmen içinden bir ses ona bu yoldan gitmesini emrediyordu. Oda bu emre uydu. Onun şimdiye kadar hisleri yanılmamıştı. Nihayet koruluğun sonuna geldi. atını eğledi. Durdu etrafını dinledi. Büyük ve dalları yere değen bir ağacın altına atını çekip bağladı. Beklemeye başladı. İçinden bir ses orada beklemesini emrediyordu sanki. Gecenin bu saatinde köye gitse ne yapacaktı? Bu düşüncelerle ne kadar orada kaldığı bilmeden bekledi. Ama bu bekleyiş uzun bir bekleyiş değildi. Biraz sonra ters yolda bir ala atlı belirdi. Hızla ovaya doğru atını sürüyordu. Adamın hiçte korkusu yoktu. Yusuf aniden ne olursa olsun bu adamı takip etmeye karar verdi. Ala atlı ovadan ilerlerken Yusuf'ta dağı takip edip onun önünü kesmeye çalıştı. Gerçi ölümle burun buruna gelmesine rağmen bu işi becermişti. Gecenin karanlığında onu tanımıştı. O Rahmi'den başkası değildi. Rahmi hiç acele etmeden hareket ediyordu. Rahmi ovayla dağın birleştiği son noktada atın eğledi. Etrafına baktı. Bu arada Yusuf'ta kenarda büyük bir ağacın altında kendini gizledi. Atını gizleyip bir müddet bekledikten sonra sürünerek Rahmi'nin bulunduğu yere yaklaşmaya çalıştı. Rahmi'nin bulunduğu yerdeki kocaman bir dikenin dibine kendisine bir yer yaparak yerleşti. Etrafında kendisine batan dikenleri yavaş, yavaş kesti. Sonrada Rahmi'nin tarafında onun hareketlerini kontrol edebilecek kadar bir delik açtı. Onun hareketlerini takibe başladı. Rahmi etrafına baktı. Kimsenin olmadığına aklı kanaat gelince havaya bir el ateş etti. Sonrada sesli, sesli saymaya başladı. Elliye kadar saymıştı ki karşısından kendisine cevap verildi. Bu cevap iki el silah sesiydi. biraz sonra elindeki feneri yakan Rahmi onu bir çomağın ucuna takıp sallamaya başladı. On, on beş dakika geçmişti ki, karşıdan on, on beş atlı gözüktü. Atlılardan önde olan. -Kimsin? Gecenin sessizliğinde her şey anlaşılıyordu. Yusuf nefes almadan konuşulanları dinliyordu. Gelen adam: -Bu saate ne işin var. -Ben Rahmi'yim. Çorbacıyı göreceğim. Öyle heyecanlı söylüyordu ki sesi titriyordu. Aynı adam: -Ne istiyorsun? -Hiç önemli bir haber getirdim. -Sizi tanıyor mu? -Kim? -Çorbacı. -Benim adım Rahmi. Beni Çorbacıda tanır. Dimitri'de... Adam yanda duran bir adama işaret etti. Adam atını yanına sürdü. Deminden beri konuşan adam: Papendro sen git çorbacıya haber ver. Ben bunun ifadesini alayım. Sen o zamana kadar gel. Papendro olur anlamında başını salladı. Atını geri çevirdi. kamçıladı geldiği yönde gözden kayboldu. Konuşan Rum: -Önemli bir haber mi var? -Evet. -Kimi ilgilendiriyor? -İngilizleri. -İngilizlerden bize ne? -Dimitriyi ve Çorbacı da ilgilendiriyor. Adam biraz düşündü. Sonrada? -O zaman başka. -Atlı Rumlar'dan biri: -Reis nerede acaba. Adam Rahmi'ye aşağılayarak baktı. Sonrada yanındaki Rum'a döndü. Ağır, ağır konuştu: -Ne olacak. Bunların hepsi aynı. Bilmem kim varmış. Attığını vururmuş. Bilmem Türk'ler bir çete kurmuş. Etrafı kasıp kavuruyormuş. Yusuf diye biri varmış onu anlatırlar. Bunlar sonrada paracıkları alırlar. çeker giderler. -Desene bunlara itimat etmekle hata ediyor bizimkiler. -Haklısın bende senin gibi düşünüyorum. Ama anlatamıyorum ki. -Fakat bize bunlar kazık atamaz reis. -Neden? -Türk'ler can derdinde de ondan. -Olabilirde. Bunlar casus sa? Aynı adam güldü: -Bunlar para için analarını satarlar. Bunlardan Türk'lere fayda gelir mi sanıyorsun? Şunun haline baksana. Böyle köpeklerimiz olmasa Bizi Türk'ler bir gecede haklarlar. Bu köpeklere iki kemik atar bizimkiler. Bunlarda haber getirir bizimkilere. Mecburen İngilizlerde büyük Elenin çocuklarını korurlar. Belki de bu konuşma uzayacaktı. Fakat bu konuşmaları gecenin sessizliğini delen beş el silah kesti. Sanki bu silahlar çok yakından atılmıştı. Bilgiç gibi konuşan Reis denen Rum: -Kabul etmediler galiba. Bir başka Rum: -Niye? Rahmi heyecanla: -Niye kabul etmeyeceklermiş. Reis denen Rum ellerini iki yana açtı: -Ben bilmem ki. Acele ediyordu Rahmi. -Gideyim mi? O zaman Rum'ların Reisi: -Hayır bekle Papendro gelsin. On dakika sonra Papendro geldi. Oradaki Reis'e: -Ne var Papendro? -Çorbacı, biz onu tanıyoruz. Ama şimdi olmaz dedi. Bu gece onunla görüşemezmiş. Daha önemli işi varmış. Rahmi atıldı: -Ama bende çok önemli haber getirdim ama. Reis denen Rum kızdı: -Olmaz dedilerse olmaz. -Sebep ne? O zaman kızdığını belli ederek Rahmi yi azarladı: -Sana hesap verecek değiliz galiba. -Ama bana ne zaman gelirsen seni kabul ederiz demişlerdi. Bende bu akşam bu sebeple geldim. -Olmaz. Bu gece önemli işleri var. -Ama benimki daha önemli. -Öyleyse söyle biz götürelim -Olmaz. -Para içinse biz sana verelim. -Hayır para için değil. - Ya ne için? -Çorbacı ya bana söyleyeceksin, yahut ta Dimitri ye dedi. -İyi öyleyse söyleme. Rahmi kendi kendine bir şeyler söylendi. Adam Rahmi'ye yaklaştı. Ona bağırarak: -Öyleyse git. Sana verilen emri dinle. Yarın akşam gel. Şu önemli haberi ver. paranı al ve geri git. paranı alman ha bir akşam sonra olmuş, ha bir akşam önce olmuş ne çıkar? hadi yavrum yürü boyunu görelim. Rahmi oradan ayrıldı. Ağaçlar arasında kayıp oldu. Reis: -Düşünüyorum. Bet sesli Rum. -Neyi düşünüyorsun. -Bu akşam niye kabul etmediler acaba? Aynı bet sesli Rum cevap verdi.
-Neden olacak belki de getirdiği haberi diğerlerinden almışlardırda ondan.
Bilirsin bizim çorbacı bir kaç
Reis denen Rum güldü: -Çok doğru diyorsun. O ne akıllıdır o? -Bende bilirim akılı olduğunu. -Ha birde İngilizlerle bir toplantıları var. Onun içinde kabul etmemiş olabilirler. Aynı adam kafasını salladı ve: -Çok doğru diyorsun. -İçlerinden bir diğeri: -Biz burada çene çalarken Türk'ler bizi basarsa ne yaparız. -Reis denen Rum: -Burası bizim bölge. Basamazlar. Onlarda o yürek nerede? Yo yanlış söyledim. ayak basabilirler. Buralara kadar gelebilirler. Ancak deminki gibi bizim köpeğimiz olursalar. Siz korkmayın. Gelemezler. Rumların hepsi casus be. Ne yaparlarsa biliyoruz. O zaman diğer Rum: -Çil çil altınları görsen sende casus olursun. Reis bir kahkaha attı: -Haklısın. -Ne haber reis. -Haklısın dedik ya. Bet sesli yine konuştu: -Reis be. -Söyle bakalım. -Anastasi'nin sesi hiç çıkmıyor. -O ne hin oğlu hindir? -Neden be reis? O durur, durur sonrada birden vurur. Rumlar hep birden bir kahkaha attılar. Reis denen Rum: Öyle değil mi? Rumlardan kısa boylu olanı: -Haklısın. Elini sallayan Reis denen Rum: -O Türk'lerin Azrail’idir be. Aynı adam bağırdı. -İsa hakkı için doğru. Yusuf bu sırada bunlara bir kaç el atayım diye içinden geçirdi. Her şeyin berbat olacağını düşünerek vazgeçti. Rumlar atlarını beraberce sürerek geldikleri yöne doğru uzaklaştılar. Yusuf'ta oradan sessizce ayrıldı. Atına bindiği gibi karargahın yolunu tuttu. atını dört nala sürerek karargaha geldi. rahmi hala hiçbir şey olmamış gibi nöbet tutuyordu. Yusuf ne yapması gerektiğini düşündü. Kararsızdı. gerçekten bu akşam duydukları ve gördükleri ancak bir rüya olurdu. Ne yazık ki bu akşam duydukları bir gerçekti. Yusuf şöyle bir gezeyim diye etrafa baktı. Rahmi hala nöbetteydi. ona yaklaştı: -Ne o değişmedin mi? -Hayır ama, sen hala yatmadın mı? -Hayır. -Bende arkadaşlar çok yorgun olduğu için değişmedim. -O zaman Yusuf şaşırdı. Ne diyeceğini şaşırdı. Biraz önce Rumlara giden o olmasa sarılıp boynundan öpecekti. Yine bozuntuya vermeden. Onun omuzun dan tuttu ve ona: -Çok sağ ol. İşte böyle birbirimizi seversek bize kimse bir şey yapamaz. buna devamlı olarak böyle yapalım ve bunu böyle devam ettirelim. Sonrada döndü. Mağaraya gidip yattı. Ama uyuyamıyordu. Yusuf sabahın erken saatinde uyandı. Bu gece başından geçenleri düşündükçe deli oluyordu. Önce rüya sonra Rahmi ve Rumların konuşmakları. Hele en çok güvendikleri bir dava adamının casusluk yapması onu çileden çıkarıyordu. Sonra birden Nurettin hoca ezan okumaya başladı. Arkadaşları da uyandılar. hep beraber abdest alıp namaz kıldılar. Namazda Rahmi Yusuf'un yanında durdu. Yusuf deliriyordu sanki. görmek istemiyordu onu. Bir şeyde yapamıyordu. abi dediği Cahit'i yanına çağırdı. ona: -Ağabey. -Yine ne var? Bir derdin mi var? -Ne biri. bin derdim var. Anlat hele. -İçimizden birinin casusluk yaptığı duysan veya görsen ne yaparsın ona. bana anlatsana. -Bu adam kime casusluk yapacak. -Kime olacak Rumlara. Cahit hiç düşünmeden cevap verdi. -Onu hemen vururum. -Peki hiç ifadesini almaz mısın? Kafasını her iki yana hayır manasına salladı -Hayır. -Peki bunu ben gördüm, ben duydum ne yapayım? Cahit bir müddet düşündü. Cevapta gecikince Yusuf: -Söyle bana ne yapayım? Cahit gülümsedi: -Ben ne bileyim. Sen bizim liderimizsin. Sen ne istersen onu yap. Neyi doğru bilirsen onu yap. O zaman Yusuf: -Sana bir şey diyeyim mi Cahit abi? -De?
-Bak benim aklım o kadar çalışmaz. Biliyorsun ben bilmediğimi ya sana sorarım.
Yahut ta Murat dayıya. Murat dayı olmadığına göre sana soruyorum. Senden
benim gizlim kapaklım yoktur. Beni ne kadar sevdiğini de bilirim. Bu akşam
Rumlarla konuşanın sen olduğunu görsem dinim üzerine yemin ederimki
şüphe etmezdim. Ama bu gördüğüm şüphe edeceğim biri.
-Birincisi o aramızda yabancı. İkincisi aramıza sonradan girdi. -Anladım kim olduğunu . -Kim? -Rahmi. -Nereden biliyorsun?
-Çünkü onu bende takip ediyorum. Bende ondan şüphe ediyorum. Fakat onu
bizim olan biri göndermese dinim hakkı için bende onu vuracaktım. Ama onu
bize Hasan gönderdi. Onun emanetine hıyanet etmeyelim. Söylendiği gibi
ise çok yakında burada olacakmış. Oda gelirse birde Lazoğlu ile irtibat
kurarsak vallahi de, Billahi de bizi burada ne İngilizler, Ne de Rumlar
tutabilir. onların hepsinin hakkından geliriz.
-De bakalım.
-Ben artık bundan şüphe etmiyorum. Bunu kulaklarımla duydum. Gözlerimle
gördüm. Yemin etsem başım
-Doğrudur. -Ne yapalım? -Sen karar ver. -İyide nasıl karar vereyim? -Şimdi yanındakilerle gidiyorsun. Bende yanında yokum. -Evet. -Düşman etrafı sardı. -Evet. -Beni beklersin, yoksa kurtuluşumu ararsın? -Elbette kurtuluşu ararım. -Öyleyse burada ne yapacağını sen bul. -Tamam. Bu sırada yanlarına kamil geldi. Onlara: -İki adam ne dedikodu yapıyorsunuz? -Bilemem. Dedi Cahit. Noksanlarımızı tartışıyoruz. O zaman Kamil: -Yinemi Rahmi? -Yusuf başını salladı: -Malasef yine o? -Ne oldu yine? Cahit konuştu: -Bu gece yine gitmiş. Yusuf görmüş onu. Kamil bir iç çekti. -Bitirelim şu işi. Cahit güldü. -Olmaz. Benim fikrim bekleyelim -Bekle, bekle ne olacak. -Belki bir şey olur. -Ben zannetmiyorum ya? -Siz beni dinleyin. -Biz seni dinlerken rahmi bizi öteki köye yollamasın? -Kaderde olan ne ise olur.
-Eh benim için düğün, bayram. Ne olacak Tanrıya bir can borcum var onu
veririm. Ha bir gün önce, ha bir gün sonra fark etmez.
-Nöbetçilerden hariç şunları bir toplayalım. Kamil bağırdı: -Herkes toplansın. -Nöbetçiler hariç, orada bulunan Türk'ler toplandılar. toplantının bulunduğu yere Cahit ile Yusuf'ta geldiler Yusuf orada bulunanlara:
" -Arkadaşlar hepiniz biliyorsunuz ki biz bir mücadele içindeyiz. Gayemiz
kendimize bir şey sağlamak
Rahmi öne çıkarak: -Kimse meydana çıksın meydana çıkarılsın. Yusuf ona dönerek: -Evet oda yapılacak ama zamanı var. -Öldürülsün. -Evet öldürülecek. Rahmi hiçte oralı değildi. Sanki dün gece gidip Rumlarla konuşan o değildi. Yusuf şaşırıp kaldı. bir insan nasıl bu kadar soğuk kanlı olabilirdi. Cahit ile Kamil de ellerindeki silahları çenelerine dayamış düşünüyorlardı. evet onlarda şaşırmışlardı. bir İnsanın bu kadar soğuk kanlı olmasını onlarda açıklayamıyorlardı. içlerinden geçen bunun uyur gezer olmasıydı. başkada mana veremiyorlardı. Topluluk biraz sonra yanlarından yavaş, yavaş ayrıldı ve dağıldı. Yusuf bu düşünen iki adamın yanına geldi. Oturdu. Rahmi de yavaş hareket ediyordu. Yusuf onu yanına çağırdı: -Rahmi biraz gelsene. Rahmi yanlarına geldi. Cahit: -Rahmi. -Ne var abi. -Ben devamlı olarak nöbete bıraktıklarımı kontrol ederim. -Biliyorum. -Sen bu gece ihtiyar Katip emmiyi uyuttun. -Evet onun yerine nöbet tuttun. -Evet. Ama bir ara nöbet yerini terk ettin. Nereye gittin? -Hiç. -Hiç olur mu senin nöbet yerini terk etmen, şurada bir çok insanın hayatına mal olur. İnsanın hayatı önemli değil diyelim. Başlattığımız bu kutsal dağva başlamadan sona erer. Eğer ayrılmak icap ediyorsa haber verecek öyle ayrılacaksın. Haber bırakmadan ayrılmak yok. -İyide çevrede bir çok nöbetçi var. Her şey bana bağlı olsa vallahi terk etmem, billahi terk etmem. ama benden başkaları da nöbet tutuyor da ondan terk ettim. O zaman Yusuf: -Tamam anladık terk ettin. Nereye gittin? Rahmi cevap vermedi. Bir müddet bekledi. Yusuf bu sırada belinden bıçağı çıkarmış yeri eşiyordu. sinirli olduğu her halinden belli idi. sonrada yerden bir dal parçası aldı. Onu kesmeye başladı. Cahit: -Ama niçin terk ettiğini söylemedin. Sonra rahmi karnını tuttu: Niçin mi. Karnım ağırıyordu da ondan. -Geçmiş olsun. -Sağ ol. Yusuf sert bir sesle: -Çıkabilirsin. Rahmi dışarıya çıktı. Diğerleri aralarında konuştular. Cahit: Şimdi bizimde yapacaklarımız var. Kamil: -Ne yapacağız. -Tedbirli olalım. Yusuf sesini yükseltti: -Nasıl tedbirli olalım. Adam gidiyor resmen casusluk yapıyor. Biz sadece onunla konuşuyoruz. Bizimle dalga geçiyor be... Yok karnım ağırdı. Yok bilmem elinin körü oldu. Biz hala bekliyoruz. tedbir alalım diyoruz. Bu böyle giderse biz Rumlara hiç bir şey yapamayız. -Kamil Yusuf'u destekledi. -Çok doğru diyorsun Yusuf. -O zaman Cahit onlara: -Bakın size bir şey söyleyeyim mi. Yusuf burada Rum'lar Ananı, Babanı öldürmeseler biz bu davayı belki de başlatamadan yok olacaktık. Ama bu gebeş Hasan denen adam çete olmasına rağmen vatanın durumu bozuk olunca, haremi ismetine el uzatılınca Rumlarla savaşmaya başladı. Onların korkulu rüyası oldu. böyle bir adam casus bir adamı bize yollar mı? -Bilemiyorum. O adamı tanımıyorum. Ama casusluğunu gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Kamil: -Bende tanımıyorum. Ona da güvenmiyorum. Yusuf bir daha Cahit'e: -Ben bu işte sana tabiyim. Günahı da bu işin sana ait, sevabı da. Sen şu planı bana anlat hele. -Bundan sonra yapılacak olanları üçümüz bilelim. -Çok doğru. Biz herkese söylüyoruz. onlarda dedikodu yapıyorlar. böylece bizim yapacaklarımız bir hafta önceden Rum'lara ulaşıyor. Onlarda bizden önce gerekli tedbirleri alıyorlar. Her ikisine de Cahit: -Tamam mı. -İkisi de başını salladı. Yusuf: -Tamam. -Bundan sonra aramızda konuşacağız. bu konuşulanlar dışarıya çıkarsa bunu üçümüzden biri söylemiş olur. Tamam mı? Kamil gülerek: -Tamam. Yusuf Cahit'e: -Peki arkadaşlara hiç bir şey söylemeyecek miyiz. onlardan her şeyi gizleyecek miyiz? Cahit Yusuf'a şöyle bir baktı. Sonrada: -Değil arkadaşlara anamıza, babamıza ve de varsa olanların karısına bile söylemeleri yasak. Yusuf başını yana eğdi. Ve: -Tamam anlaştık. Kamil: -Tamam her şeyi üçümüz bileceğiz. Ama arkadaşlara ne zaman haber vereceğiz. yapacaklarımızın onların ne zaman haberi olacak? -Yapacağımız işten bir saat önce haberleri olacak. Buda her gurubun başkanına haber verilecek. başkanlar mahiyetleriyle yola çıkınca ne yapacaklarını mahiyetine haber verecekler. -Anlaştık. -Tam bu sırada ali Koşarak yanlarına geldi: -Geliyorlar, geliyorlar. Diye bağıyordu ., geliyorlar. Yusuf: -Kim geliyor? -Ali ovayı göstererek: -Onlar geliyor. -Onlar kim? -Rum çeteciler. -Buz gibi bir hava esti. Herkes koşuyordu. Mevzilerde yerlerini alıyordu. hakikaten kuzeyden tozu dumana katarak bir kafile geliyordu. Yusuf dürbünü gözüne taktı. Baktı, baktı. Sonrada Cahit'e vererek. -Bak bakalım ne görüyorsun? Cahit'te baktı: -Rumları. - Yusuf başını salladı: -Mealesef bunlar Rum'lar. Demek burayı sarıyorlar. -Galiba. -Şimdi ne yapalım. -Yaptık bile. -Ne yaptık. -Kaya bir uyguluyoruz. Arkadaşlara haber verdik. -Peki. Bu sırada Rumlar epey yaklaşmışlardı. beyaz bir bez sallıyorlardı. Yusuf Rahmi yi çağırdı: -Rahmi. Koşarak gelen Rahmi: -Söyle. -Atına atla git, öğren. ne istiyorlarmış? -Olur. Diyen Rahmi atına bindi. Dört nala aşağıya sürmeye başladı. Bu sırada orada heykel gibi durup aşağıya bakan Kara Hamit’i çağırdı. Ona: -Hamit efendi sende peşine git. -Tamam. Dedi. Atına atladığı gibi peşinden aşağıya inmeye başladı. Evet Hamit'in bir niyeti vardı. Oda bir an önce Rahmi’ye yetişmekti. Bu sebeple atını kestirmeden aşağıya indirmeye başladı. Herkes az daha küçük dilini yutuyordu. Aha şimdi düştü, şimdi düşüyor derken çoktan aşağıya inmişti. Ve de Rahmi'nin önünü çoktan kesmişti. Rahmi: -Hamit sen nereye gidiyorsun. -Senin peşine geldim. -Neden? -Çünkü gelenler Rum'sa sana zararı dokunmasın diye. -İyi, seni kim gönderdi? -Hiç kimse ben kendim düştüm peşine. Salak görünmesine rağmen kafası çok çalışıyordu. Rahmi bu soruyu sormakla Kara Hamit’e seni Cahit'mi yolladı, yoksa Yusuf'mu yolladı demek istiyordu. O bunu anladığından kendi kendine geldiğini söylemişti. Yusuf gözlerini dürbüne gözüne dayamış onları seyrediyordu. Cahit'te dürbünü gözüne götürdü oda yukardan kontrol ediyordu. Hiç ses çıkarmadan konuşmadan gelenleri takip ediyorlardı. Tam bu anda Rahmi ile Kara Hamit Rum'ların karşısına geldiler. Öndeki Rum reisi başındaki bereyi çıkardı. Rahmi bu Rum reisine doğru atını hızla sürdü. Atlarının üzerinde kucaklaştılar. Bunu bütün Türk'ler görmüştü. Kara Hamit " davranmayın " diyerek onlara tüfeğini doğrulttu. Kalabalık gruptan iki atlı Kara Hamit’e doğru atını sürdü. Atlı atının üstünde birden kayıp oldu. Evet düşmüştü. Demek Kara Hamit vurmuştu onu. Ama silah sesi duyulmamışlardı. Demek heyecandan olacak diye içlerinden geçirdiler. Ama o da ne? Beyaz atın üzerindeki adam Kara Hamit’in karşısında birden belirerek, onu belinden tutduğu gibi alıp geri götürdü. Herkes şaşırmıştı. Cahit yerinden kalktı. Yusuf'a: -Bunlar Rum. Ben etrafı geziyorum. Sen gerekli tedbiri al. Bunlar Rum olamaz. -Neden? -Çünkü bu yapılan hareketlerin çoğunu Murat dayı bize anlatırdı. Bu ancak bir Türk yapabilir. Cahit güldü: -Olur mu onlar insan. Onlarında aklı fikri var onlarda yapabilir. Sen aklından bu işi çıkar. Belki de Türk olabilirler. Yine biz tedbir de kusur etmiyelim. -İyi ben biraz daha bakayım -Tamam. Bu sırada Kamil'de kalktı. Beraberce oradan uzaklaştılar. Önde biraz önce kucaklaşıp Rahmi ile öpüşen adam Kara Hamit'e: -Ne yapmak istiyorsun? -Rumların serbestçe girmesine engel olmak istiyorum. -Biz Rum değiliz. Ya nesiniz? -Biz Türk'üz. Sen çete Hasan'ı duydun mu? İşte çete Hasan çetesi şu gördüklerin. -Ama ben sizi tanımıyorum ki. -Olsun. Beni yukarıda tanıyanlar bulunur. -Öndeki Rum kıyafetli adam arkaya döndü: -Ben bununla gidiyorum siz kalın. Ben sizi yukarı alırım. Az öne çıkan biri: -Tamam. Kara Hamit: -Rahmi sen yukarı geliyor musun? O zaman yanındaki Rum kıyafetli adam: -O benim yerime rehin kalıyor. -Eeee sen çete hasan değil misin? -Evet. -Rehine ne lüzum var? -Olsun. Kara Hamit güldü. Bu Hasan'ın gözünden kaçmamıştı. Ona: -Niye güldün? -Hiç. -Hiç olur mu güldüm işte. Beraberce tırmandılar. Tam mağaranın önündeki düzlüğe Yanaşmışlardı ki Kara Hamit Yanındaki Rum'a döndü: -Silahını ver. -Niye? -Dost olduğunu bilelim. O zaman Hasan güldü ve: -Olmaz. -Çünkü er kişi atını, avradını, silahını vermez ve de veremez. Bize böyle öğrettiler. Biz böyle biliriz. -Ee... peki ne olacak?
-Bir çaresi var.
-Söyle nedir çaresi? -Kamamı, fişeklerimi ve üzerimdeki bombaları sana vereyim. Kara Hamit olur anlamında başını salladı. Hemen Çete Hasan'ım diyen Rum kıyafetli adam söylediklerini yaptı. Sonrada Kara Hamit'e dönerek: -Gidelim. Atlarını sürüp kara mağaranın önüne geldiler. Yusuf bir kayanın başında onları bekliyordu. Kara Hamit: -Bu seninle görüşmek görüşmek istiyor. Gelen yaşlı adam: -Demek sen Yusuf'sun. -Evet ben Yusuf'um, ya sen kimsin? Adam başındaki Rum beresini çıkardı: -Ben çete Hasan'ım. Evet bu adamı duymayan kalmamıştı çevrede. Bu namlı adamı tanımayan yoktu. Ama Yusuf'a onu tanımak nasip olamamıştı. Bu adam sadece Rum'ların değil İngilizlerin de korkulu rüyasıydı. çünkü İngilizlere de ilk kurşunu bu adam atmıştı. Yusuf bu destan adamı yukardan aşağıya şöyle bir süzdü. Kocaman göbeği sanki öne oturtulmuştu. Dazlak kafası kocaman burnu vardı. Ama o bakışları insanı korkutuyordu. Sonrada Yusuf düşündü. Acaba söyledikleri gibi attığını vuruyormuydu? Onun için çevre şöyle diyorlardı. Şimdiye kadar boşa kurşun atmamıştır. acaba bunun aslı varmıy dı? Sonrada konuştu: -Peki ben senin hasan olduğunu nereden bileyim? Hasan bir daha güldü ve ona: -Benim bazı özelliklerim vardır sana tanıtırım. Ama buna lüzum yok. Sen şöyle orta yaşlı birini bulsan o beni tanır. Ama bu anda meydana Cahit girdi. atını Meydanın ortasında duran Yusuf ve Rum giyimli adamın yanına sürdü. Evet Cahit Heyecanlanmıştı. nasıl heyecanlanmazdı. gerçekten bu çete Hasan'dı. Hemen atını sürerek ona yaklaştı. Onu kucakladı. Çete Hasan'a: -Hoş geldin abi. -Sağ ol. Nasılsın? -Sende sağ ol. Seni bekliyorduk ama bu kadar erken geleceğini beklemiyorduk. Belki Ay başında gelirsin diyorduk. Onun için bu kadar tedbir aldık. Kusura bakma. -Yok canım ne kusuru? Beni sizin tedbirleriniz bayağı sevindirdi. Çok güzel, çok iyi. Hala atının üzerinde duran Çete Hasan şaşkın, şaşkın etrafına bakınan Yusuf'a döndü: - Yusuf bey kardeşimiz. kahramanlığın bazı şartları vardır. Kahraman olmak isteyenler bunları yerine getirmek mecburiyetindirler. -Nedir bu şartlar? -Birincisi hürmettir. Yusuf koşarak atının dizginlerini tuttu: -Özür dilerim. Hürmette kusur ettim. -İkincisi izzettir. Gelenlere izzeti ikramda bulunmak gerekir. gelenler iyi şekilde rahat etsin ki seni hayırla ansın. -Üçüncüsü tedbirdir ki. Bunu sende gördüm. Bunu asla bırakmamak gerekir. Bunu bıraktığın anda sonun ölümdür. -Bu kadar mı? -Hayır dahası var. Dördüncüsü ırza, namusa ve silahsız olan suçsuza dokunmamaktır. Eğer bu insan söylediklerimi yaparsan kahraman olur. Her hangi bir yerde sıkışırsa yardım görmez. Tabi çok kısa bir zamanda yok olup gider. Beşinci merhamettir. Merhamet ikiye ayrılır. Bir gerçek düşküne yardım. Diğeri de düşmanla karşılaşırsan veya içimizden biri düşmanla birlik olurda ona merhamet edersen sonun iyi olmaz. Anında hemen onu cezalandırmalısın. -Peki daha var mı? Hasan başını salladı: -Var, var. Altıncısı kendine has olan hasetlerdir ki, bunlarda cesaret ki, delice olan cesarettir. Ancak deli olursan, normal insanların yaptıklarından başka şey yaparsan sana kahraman derler. birde bu cesarete birazda şans eklenirse o zaman daha iyi olur. Birde iyi koku alacaksın ne zaman ne olacağını iyi tespit edeceksin. Arkadaşlarını canından aziz bilip onları seveceksin. daima bir iş yapılacaksa o yapılacak iş için önde sen gideceksin. Sana arkadaşların güvenirse canlarını senin için vermekten çekinmezler. Onların dertlerine kaderlerine ortak olacaksın. İş tamam. -Tamam affınıza sığındık. Dedi ve atının dizginlerini tutarak attan inmesine yardım etmek istedi. Ama bu şişman vücut attan atlayarak indi. Sonrada Yusuf'a: -Arkadaşlarım aşağıda. -Şimdi onları getireceğim. Siz buyurun istirahatinize bakın. -Olur. Cahit orada duran atına atladığı gibi aşağıya inmeye başladı. Aşağıya indi. Aşağıda bulunan Hasan'ın Arkadaşlarını aldı ve yukarıya çıkarttı. Hepsi karanlık mağaranın önündeki düzlükte atlarından indiler üstlerindeki Rum elbiselerini çıkardılar. Aşağıda akan derede yüzlerini gözlerini yıkadılar. Hepsi yorgunluktan sanki ölüyorlardı. Gelenler mağaranın kapısından içeri girdiler. Yatakları görünce sevindiler. İnce uzun boylu olan genç: -Ah hana mı geldik ne?
Hepsi güldüler. Bu sırada biri dışarı çıktı. Attıkları elbiseleri bir gençin
topladığını gördü. Bunları toplayan
-Yeğenim ne yapıyorsun. -Elbiselerinizi topluyorum ve asıyorum. -At onları. -Olur. Diyen Ali elbiseleri atmak için toplamaya başladı. O zaman yağlı kayış İhsan: -Atma onları yak, yak. -Neden? -Çünkü Rum’ların olan her şeyi yakacaksın, atacaksın. yanında bulunmayacak. Çünkü onların illeti insana geçer. Bunları dinleyen Hasan: -Peki o kadar Rum köylerini nasıl geçtiniz. -Biz Rum'lardan korkmayız. Elimizi kolumuzu sallayarak geldik. -Tamam korkmazsınız. Sırtındakileriniz Rum elbiseleriydi
Ali şaşırdı. Biri yakın. Diğeri saklayın diyordu. En iyisi en yaşlısı oların
reisi, onun sözünü dinlemeliydi.
Bu sırada Hasan tekrar içeriye girdi. içeride şamata devam ediyordu. Uzun boylu çete elemanlarından biri: -Yaşadık be. Hasan ona gözlerinin altından baktı sonrada: -Neden? -Neden olur mu şef sırtım bir aydır yatak görmedi. Hasan gülerek. -İşte şimdi yatak gördün şimdi yat bari. -Tamam. Adam uzaktan kendisini yatağa attı. Sonrada: -Ah anam. Dedi Hasan: -Ne oldu? Adam kızarak: -Bu yataklar hep samanmış be. Hasan tekrar güldü. Ne yapalım yani yün yatak mı serelim altına. harpteyiz yavrum harpte. İnsan harpte rahat ederse savaşmaz. zaten rahat etse ona harp denmez. Eğlence olur oğlum Eğlence olur. |