|
Bu sırada iki atlı göründü. Herkes tanımıştı bu ihtiyarlardan birini. Bu
yakın köydeki Ömer bey idi. Yanındaki ihtiyarı kimse tanımamıştı. Sadece
Çete Hasan taınımıştı. Bu Kirazlıbahçeden İshak Dayı idi. Gelenler selam
verdiler. Atlarından indiler. İhtiyar İshak Dayı:
-Ne o yine ne var? Çete Hasan eliyle yanındaki adamı işaret ederek: -Bu adam Karahamzadanmış. Köylerini basmışlar. Bu da buralar daha emin yerler diye buralara gelmiş. İhtiyar dudak büktü: -Demek Karahamzadanmış. -Evet. -Şunu bana müsade etde biraz ben konuşturayım. -Buyur. İhtiyar adamın karşısına geçti. Ona baktı. Hayır göremiyordu. Çete Hasan’a: -Kuvvetli bir ışık getirttir. -Olur. Adama ihtiyar sordu: -Karahamza ne zaman basıldı? -Bir hafta oluyor. -Ciddi misin? -Ciddiyi tabi. -İyi. Oradakilere döndü, ihtiyar: -Size bazı sorular soracağım. Çete Hasan: -Buyur. -Bunun ifadesini aldınız mı? -Aldık. -Şimdi cevap verin. Bu çocukların büyük dostudur. Onları oynatır. Eğlendirir. Bu sırada havaya ışık saçan birşeyler atar. Bunu yaptı mı? -Yaptı. Biz onu bunun için sorguya çekiyoruz. -Peki kaç tane attı. -Tek. -İyi tamam. Şimdi bunu size açıklayayım. Bu gece hiç bir Türk köyü basılmayacak. Çünkü attığı tek fişek onun Rum eşkiyasına tehlikenin olduğunu bildiren şifresi verildi. Gelmezler. Ama iki tane atsaydı. Burayı basmayın yakındaki başka bir köyü basın demekti. Üç tane atsaydı buralarda tedbir yok, basın anlamına gelecekti. Gerçi su uyur düşman uyumaz prensibinden giderek siz yine de tedbiri bırakmayın ama, bu önce Karahamzadan değil. İkincisi bunun adı Abdürrahim değil. Üçüncüsü bu bir casus. Hacı Salim kızdı: -Yeter artık. Bu zavallı adamı geldiğine pişman etmeyin. Bu zavallı bizim misafirimiz. İnsan kendisine sığınan tanrı misafirini bu kadar üzer mi? İhtiyar adam acı acı gülümsedi. -Evet o sizin misafiriniz. O misafir değil. Ah o ne kafir. Onun adı Abürrahim değil Onun adı Yakovas. O bir papaz. Hemde kanlı bir papaz. o çizer planları. O bir mimardır. Ustası Dimitri denen melundur. O uygular planları. Bu adam bize de geldi. O zaman adı Zaimdi. Sakalı da yoktu. Sonra da havaya o attıklarından attı. Adamları geldi. O önce misafir olduğu hanenin insanlarını yok etti. Sonra da diğerleriyle bize. Bizden şanslı olanlar kurtuldu. Diğerleri öldü. -Bu akşam yalan söylemese ona inanırdım. Çünkü böyle Türk köyleri basılıyordu bu sıralar. Her köy basılır. Fakat Karahamza basılamaz. Eğer Rumların Karahamzayı basacak kadar kuvveti olsa bir saat beklemeden hepimizi yok ederler. -Şunu arayın. Üstünü arayın. Heybesini arayın. Vallahi de haç vardır billahide... İki genç koşarak geldiler. Hemen boynuna baktılar. Gelen lüksün ışında baktılar. Hakikaten boynunda altın bir haç vardı. İhtiyar adam: -Hala adın Abdürrahim mi? Herkes şaşkın şaşkın adama bakıyordu. İhtiyar adam ellerini havaya kaldırdı. ve açtı. Sonra da: -Ya Rabbi dün geceki rüyamı hakikat ettin. Sana şükürler olsun. Bu koca gavuru bulacağımı biliyordum. Biliyordum bana bunu bulduracaktın. Ama bu kadar çabuk olacağına inanmıyordum. Şimdi bu garip kulunun taşıdığı emanetini alabilirsin. Ya Rabbi bu garip kulunu önce üzüyorsun sonra da sevince boğuyorsun. Sana şükürler olsun. Ellerini indirdi. Papaz Yakovas’a yaklaştı. İhtiyar adam o zaman beklenmeyen bir şey yaptı. İhtiyar İshak dayının ayaklarına kapanarak ağlamaya başladı: -Ne olun beni salın, bana acıyın. İhtiyar İshak Dayı: -Seni salmak mı? -Seni salmak bir Türk köyünü yakmak yıkmak demektir. Biz Türk köylerini yakmak için değil yaşatmak için mücadele veriyoruz. Seni öldüreceğim Yakovas. Şimdiye kadar öldürdüğün Türklere yaptığın gibi hergün bir azanı keseceğim. karşına geçip köpeklere atacağım. Yaralarına sizin yaptığınız gibi tuz basacağım. -Benim ne suçum var? -Bilmiyorum. Ama en büyük suç senin. Her pazar büyük kilisede neler söylüyorsun o zavallı insanlara. Yıllarca kardeş gibi yaşadığımız bu ülkede sizin gibi elleri kanlı papazlar olmasaydı bugünkü durum olmayacaktı. Yıllarca kardeş gibi yaşadığımız, kötü günlerimizi, iyi günlerimizi paylaştığımız bu insanlar bizi öldürecek kadar düşman olmayacaklardı. Sen bizim köye geldin. Çocukları oynattın. o sevimli yavrulara ne kadar da yakındın. sonra da soyunun sana verdiği o zalimliği ele aldın. Gündüz dilenci olarak oynattığın çocuklara gece birer mezar kazdın. Bunları yapmadın mı? İhtiyar adam Ömer beye: -Bak Ömer bey, o ışığı görünce sana ne dedim? Ömer bey: -Bunu atan Yakovastır dedin. -Çıktı mı? -Evet. Bu sefer ihtiyar adam Hacı Salim beye: -Bu nezaman geldi? -İkindide. Bu sefer oradakilere döndü: -Bunun atı yakınlardadır. O zaman Hacı Salim: -Ne yapacaksın atını? -Sana vereceğim. Hacı Salim herkesin kendisine baktığını görünce sustu. İhtiyar adam iki genci çağırdı. Onlara: -Etrafı arayın belkide bulursunuz. İki genç oradan uzaklaştılar. Papaz Yakovasın bıraktığı atı aramaya gittiler. O zaman papaz Yakovas ümitsizce: -Beni bırakın ben de size yardım edeyim. Çete Hasan yanına yaklaştı: -Nasıl? -Ne isterseniz yaparım. Bir ip getirildi.Hemen asırlık dut ağacının dalından geçirildi. Bir ucu imlek yapıldı. Papaz Yakovas’ın boğazına geçirildi. Birkaç genç geçip ipin diğer ucunu tuttu. Papaz Yakovas son bir ümitle: -Beni salın ne olursunuz. İhtiyar İshak Dayı: -Salmayı aklından çıkarda, bir vasiyetin, son bir arzun var mı? Onu söyle. Mektup yazacak mısın? Papaz istiyomusun diye sormuyorum. Sen zaten papazların padişahısın. Gerekli dini işlemleri yaparsın. Biz senin işini tamamlayınca hemen seni kralınız Dimitri’ye göndereceğiz. Belkide Dimitri’ye bir haber göndeririz. Yaz müsade ederiz. Artık Türklere gözyaşına merhamet vermediğini anlayan Yakovas konuşmadı. Bir istavroz çıkardı. İhtiyar İshak dayı: -Çekin. Gençler ipi şiddetle çektiler. Papaz Yakovas’ın ayakları yerden kesildi. Pıtrıyordu. Sonunda pıtraması durdu. Upuzun kaldı. İhtiyar adam ipi çeken gençlere döndü: -Şuna iki kurşun sıkın. Gençlerden biri: -Ölen insanlara kurşun atılmaz. İhtiyar belinden tabancası çıkardı. Hiç beklemeden peşi peşine tetiğine dokundu. Attığı her kurşun hedefini buluyordu. İşini bitirince silahını kaldırıp attı. Herkes şaşkın şaşkın bakıyordu. Oradakilere dönerek: -Yaptığım doğru değil. Belkide suç. Ölmüş insanlara kurşun da atılmaz. Bu Türkün töresinde yoktur. Fakat ben bütün suçları kabul ederek bunu yaptım. Cezası neyse çekmeye hazırım. Benim bir yeminim vardı. Yeminimi yerine getirdim. Ölen dostlarımın, komşularımın ve de o gece oynatıp öldürdüğü o sabilerin intikamını aldım. Köylülerimin yaptığı vasiyeti yerine getirdim. Onun için ne yaparsanız yapın. Ben bu dünyada yapacaklarımın hepsini yaptım. Bu sıra Hacı Salim Bey. -Benim bildiğim ölen insanlara kurşun sıkılmaz. -Biliyorum ama bu insan değil. Bu bir canavar. Yedi canı vardır. Öldürdüm dersin belkide canlanır. Sonrada ne olur bilirmisin? Bütün Türklerin canına okur. Ben işi oluruna bırakmam. Ben bir işi salam yaparım. -Öyle de olsa olmaz. Gerçekten orada bulunanlar Hacı Salim’in fikirlerini destekliyorlardı. Herkes olmaz diyordu. Hacı Salim bundan cesaret almıştı. Yalnız Çete Hasan’ın fikrini öğrenmek için can atıyordu. Bu sırada Çete Hasan: -Hacı çok doğru diyor. Ölmüş bir adama kurşun atılmaz. Hacı Salim herkesin kendi fikrinde olduğunu görünce: -Öyleyse bu ihtiyar cezalandırılmalı. Çete Hasan gözlerinin altından baktı. Ona tekrar sordu: -Senin adın ne? Hacı Salim kızdı. Ona: -Akşamdan beri devamlı olarak bana adımı soruyorsun. Bende devamlı sana adımı söylüyorum. Adım Salim. Hacı Salim derler bana. -Sen bu Rumlardan hiç zulüm görmedin mi? Bundan sonra konuşma. Kes ve otur. Bu gece biz olmasaydık bu adam bir yerine üç mermi atsaydı, Rumlarda gelip bu köyü bassaydı, o zaman ne yapacaktın? Belkide senin o çok sevdiğin torunun şimdi ölebilirdi. Belki sende ölebilirdin. Bakın bu davaya inanıp yardım etmiyenler, bu davaya inanıp çarpışanların ayağına bağ olmasınlar. Bunu sizden istemek hakkımız galiba.Ağzından bir daha bir söz çıkarsa seni anandan doğduğuna pişman ederim. Gördün işte... Adam bir rum. Kendi ağzıyla itiraf ediyor. Boynundan kocaman bir haç çıkıyor. Sen hala oturmuş konuşuyorsun. Bu adam ne biliyormusun?Rumların akıl danesi. Peki ne olacaktı? Salalımmı bu kanlı papazı? Bu adam gerçekten yapılması gerekeni yaptı. Ona huzurunuzda teşekkür ederim. Hasan oradakilere döndü. Şunun atının üstünde olanları indirin. Bir başka eğer koyun. Eşyalarının içinde neler var bakın. Gençler indirdiler. Aman bu at değilde sanki cephanelikti. Silahlar, fişekler daha neler neler. Eski elbiseler. Bir Kuran-ı Kerim vardı. Kuran-ı Kerim’i tam oturduğu yere koymuştu. İhtiyar Hacı Salim: -Bakın Kuran-ı Kerim taşıyor. Çete Hasan ona döndü: -Neden taşıyor acaba? Belkide dönmüştür. -Olabilir. -Niye gezdiriyor bu Kuran-ı Kerim’i biliyor musun? -Hayır. -İnandığı için değil. Çünkü müslüman olan bir insan boğazında o çıkardığımız hacı taşımazdı. Senin gibi saf ve bir şey bilmeyenleri kandırmak için taşıyor bu kitabı. Başımızın üstünde gezdirmemiz gereken, abdestsiz ellemememiz gereken bu kutsal kitabımızın üstüne oturuyor. Bu hıristiyan bile değil, bu kafirin biridir. Papaz Yakovas’ın atına cesedini koydular. Güzelce bağladılar. Okunaklı bir mektup yazıp atı Patakos’un çiftliğine saldılar. * * * * * Yine Rumların bir Türk köyünü basacakları haberi geldi. Rumlar muhakkak Papaz Yakovas’ın intikamını alacaklardı. Türkler bunu biliyorlardı. Türk köylerinde devriyeler arttırılmıştı. Eli silah tutan herkes silahına sarılmıştı. Etrafta Papaz Yakovas’ın öldürüldüğü haberi birden dilden dile yayılıyordu. Bu türklere şevk ve hız verirken Rum tarafında şaşkınlık yaratmıştı. Çünkü bu adam Pontus İmparatorluğu’nun gerçekten bir ideloğuydu. O bu devletin kurulmasına bir ömür vermişti. Bu sırada bir atlı Köklük’ten çıktı. Hızla Karanlık Mağaraya doğru gidiyordu. Bu yolda belkide elli defa durdurulmuştu. En sonunda karanlık mağaraya ulaşmıştı. En sonunda Karanlık Mağaraya çıkan yolda durduruldu: -Adın ne? Diye sordu durduran adam. Gelen genç: -Adım İdris. -Nerden geliyorsun? -Köklük’ten. -Ne istiyorsun? -Yusuf’la görüşeceğim. Daha soru sormadılar. Bu genci alıp Yusuf’un olduğu yere götürdüler. Yusuf bu gelen gence: -Buyur beni görmek istemişsin. -Evet. -Buyur. -Beni biri gönderdi. Sana haber vermemi söyledi. -Söyle bakalım haberi. -Sadece “balık denizden çıktı” dedi. -Yemin eder misin? -Ederim. -İhsan. Diye seslendi. İhsan koşarak geldi. Ona: -Biliyor musun İhsan. -Ne var? -Balık denizden çıkmış. -Ciddi mi? -Ciddi. Yağlı Kayış İhsan elini açtı: -Rabbim sana şükürler olsun. Yusuf ona: -Hemen Cahit’e haber verin. Bizim gittiğimizi söyle o tetbiri alsın. Sen iyi bir grup hazırla. Tetbirler arttırılsın. Bugün kulağıma bir haber ulaştı. Aslı varsa Rumlar bir şey yapabilirler. Yağlı Kayış İhsan durakladı: -Nedir? -Papaz Yakovas öldürülmüş. Öyleyse Rumlar etrafa kuduz köpekler gibi saldırırlar. Çok dikkatli olalım. Gelen genç: -Evet Dün gece öldürüldü. -Kim öldürdü? -İshak Dayı diye biri. Sonrada bir mektup yazılıp atakoyuldu. Patakos’un çiftliğine gönderildi. -Tamam. Cahit’e tetbirli olmasını söyle. -Olur. Yağlı kayış ihsan dışarıya çıktı. Yusuf gelene: -Otur. Genç önce oturmak istemedi. Sonrada israr karşısında oturdu. Yusuf ona: -Peki seni göndereni sen gördün mü? -Gördüm. -Peki başka bir şey demedi mi? -Demedi. -Yanında kimse var mı? -Bilmiyorum. Ben onu hep yalnız gördüm. Ama söylendiğine göre bir genç kızla, bir de doktor mu diyorlar baytar mı diyorlar biri varmış, ben bu söylediklerimi görmedim. Yusuf orada bulunan nöbetçiyi çağırdı. Ona: -Ben gidiyorum. Cahit’e söylersin. İhsan da hemen peşime bir ekiple Dereköy’e gelsinler. Misafirimizle ilgilenin. Bu da onlarla gelsin. -Olur. Yusuf atına bindi. Süratele oradan uzaklaştı. Yusuf’tan az sonra peşine bir kafile takıldı. Hem gidiyor hem de etrafı kontrol ediyordu. Gerçekten Cahit ve İhsan iyi tetbir almışlardı. Yusuf hiç durmadan Dereköy’e ulaştı. Zekeriya Hoca’nın kapısına vurdu. Kapıya üç defa tık tık vurdu.Çocuklarından biri: -Kim o? İçerden Zekeriya hoca’nın sesi geldi: -Aç, aç bu benim torunum. Hocanın oğlu kapıyı açtı. Yusuf’a: -Buyursana... -Sağolun abi. Hoca amcayı göreceğim. Bu sırada Zekeriya Hoca gözüktü: -Gelsene torunum. -Hocam arkamdan arkadaşlar geliyor. Çok heyecanlıyım. -Neden? -Balık denizden çıkmış. -Öyle mi? -Evet. -Yarabbi çok şükür. -Ben yola çıkıyorum. -Bekle hazırlanıyorum. Hemen gidelim. -Peki. Zekeriya Hoca oğluna döndü: -Oğlum şu benim atımı hazırla. Oğlu koşarak gitti. Atını hazırladı. Getirdi geldi. Zekeriya Hoca o zamana kadar giyindi. Getirilen atına bindi. Oğluna dönerek: -Amcanlara haber ver benim gittiğimi. -Olur baba. -Uyumayın gözlerinizi dört açın. Bakın hemen gelebilirler. Ölenin yerine kan isteyebilirler. Onun için çok uyanık olun. -Tamam baba. Bu sırada diğerleri de geldiler. Hemen Zekeriya hoca ve yanındakileratlarını Köklük yönüne sürdüler. Önce ırmağı geçtiler.Sonrada köklük denilen düzlüğe geldiler. Burayı geçip Köklük köyüne ulaştılar. Öyle tedbir alınmıştı ki, sorgu ırmağı geçer geçmez başladı. Köye girene kadar beş kere sorguya çekildiler. Parola söylenmeden kimse alınmıyordu. Yusuf yanındakine dönerek: -Bu kadar tetbir alınırsa buralarda Rumlar değil bataklıktaki sinekler bile uçamaz. Yağlı Kayış İhsan’ın neşesi yerine gelmişti. Yusuf’a: -Böyle olmasaydı balığın denizden çıktığına inanmazdım. Şimdi tam inandım. Çünkü bu haber gelmesine rağmen inanmıyordum. -Ben de öyle ama inandım. Kafile doğruca karargaha gitti. Atlarından indiler. Gelenler durmuş Hasan’a bakıyorlardı. Hasan da durmuş gelenlere bakıyordu. Zekeriya Hoca bağırdı: -Ne mart balığı gibi birbirinize bakıyorsunuz. Kucaklaşın. Öyle sarılıyorlardı ki iki taraf birbirine, orada olanlar göz yaşı dökmeye başladılar. İhsan üç beş kere öptü kucakladı ve gidip dut ağacının dibine oturdu. Başladı sesli sesli ağlamaya. Herkes şaşırıp kalmıştı. Kazık kadar adam ağlıyordu. Orada bulunanlar teselli etmeye kalkınca Çete Hasan: -Bırakın ağlasın. Açılır. Sonrada Hasan’ın aklı başına geldi. Zekeriya Hoca’nın yanına koştu. Onu kucakladı. Elini öptü. Zekeriya Hoca: -Ne yaptın? -Doktoru kurtardım. -Arkadaşların nerede? -Hatice kurtuldu. Doktor da kurtuldu. Cafer Dayı ile Rahmi sizlere ömür. Boğuldular. -Allah rahmet eylesin. Ne yapalım kader. Hasan başını iki yana salladı: -Belki kader ama benim de suçum var. -Bırak şimdi yeisi. İnsanı kızdırma. Hepimiz öleceğiz. Ne yapalım onların vadesi o kadarmış. Haydi unutalım. Aradan bir saat geçti. Doktor Hasan Bey geldi. İhtiyarı görünce ağlamaya başladı. Zekeriya Hoca: -Yahu ne kadar da sulu gözlüsünüz. Bu akşam bulduğum ağlıyor. Birazda gülün. Ne yapalım ölüm bizim için. Doktor Hasan Bey ağlamayı kesti. Hoca’ya: -Hocam görüştük şükürler olsun. Hoca başını salladı: -Çok şükür. -Benim yaşadığım artık fazladan. -Hele şu sapık konuşmaları bir yana bırakın. Sizin vadeniz gelmeden ölmezsiniz. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Gidelim. Hasan Beyle Zekeriya Hoca beraberce oradan ayrıldılar. Köklük köylüleri kendilerine çok ısrar etmelerine rağmen oradan ayrılarak tekrar Dereköy’e geldiler. * * * * * Onlar ayrıldıktan sonra Yusuf ile Hasan onbeş günlük hasreti gidermek için hemen başbaşa kalacakları bir yer aramaya başladılar. Beraberce köyün aşağı tarafına doğru yol aldılar. Bu sırada Yusuf: -Onbeş gündür hiç uyumadım. -Neden uyumuyorsun? -Sana bir şey oldu diye. Hiç durmadan on gündür Yağlı Kayış İhsan ağlıyordu.Bu ise benim moralimi bozuyordu. Kimsenin bir şay anlamasını istemiyordum. Hemen İhsan’a bir görev uyduruyor karargahtan uzaklaştırıyordum. Onu gönderdikten sonra ben efkarlanıyordum. Bu onbeş gün devam etti. İçimizde en metin olanı kimdi biliyor musun? -Cahit mi? -Evet. -Demek siz beni tanımıyorsunuz. Ya ben dokuz canlıyımdır. Şimdiye kadar üç defa esir oldum. Bir sürü işkence gördüm. Kaçtım. Bak ben yine böyle bir Hasan’ım. -İyi de ne öldüğünü, ne esir olduğunu ve de ne kurtulduğunu haber alamadık. Onun için canımız sıkılıyordu. Öldüğüne iyice inansak o zaman kendimizi alıştıracağız. Hayır esir olduğunu bilsek Patakos’un çiftliğini basacağız. Sağ olduğunu bilsek yanına varacağız. Bunun hiç birinden emin haber alamadık. Bu sebeple sıkıntı içinde kaldıkBizim bu dururmumuzu Zekeriya Hoca Amca duymuş geldi. Bize ”Bakın delikanlılar Hasan sağ ve esir de olmadı. Olsaydı bunu duyardık. Bunu merak emeyin. Bazı dedikodular kulağımıza geliyor. Sanki Rumlar Hasan ve arkadaşlarını öldürmüşler. Buna inanmayın. Bunlar Rumların sizin moralinizi bozmak için uydurdukları propagandalar. Sonra Hasan da ölebilir. Hatta öldürülebilir. Bizim davamız sadece Hasan veya Yusuf’a bağlı mıdır ki hemen moralinizi bozuyorsunuz. Her gün bir iki kişi ölür. Arkadan gelen sağlar ölenlerin yerini alır. Bakın size bir tecrübemi daha söyleyeyim. Çete Hasan’ı Rumlar öldürseydi buna muvakkak olsalardı şimdi Rumların düğünü olurdu. Size tecerübeme dayanarak söylüyorum. Hasan gittiği görevi başardı. Bu sırada Rumlara da büyük bir darbe vurdu” dedi. Hepimizin morali düzelmişti. On gün hep güzel bir haber bekledik. Sonunda haberi aldık. Balık denizden çıktı. İşte o zaman senin sağ olduğunu ve de aramıza katılacak kadar yakınımızda olduğuna inandık. Adam bana “balık denizden çıktı” dedikten sonra ne yalan söyleyeyim arkasını bekledim. Çok şükür ki gelmedi. -Bize birşey olmaz inşallah. Çete Hasan daldı. Sonrada: -Evet ben ölmedim ama canım gitti. Canım diye bahsettiği Rahmi’den başkası değildi. Yusuf: -Rumlar mı vurdu? -Keşke Rumlar vursaydı. Belkide o zaman bu kadar üzülmezdim. Çünkü intikamını er geç alırdım. -Ya nasıl oldu? -Doktoru kurtardık. Doktorun evindeki üç Rumu öldürdük. Rumlar kapıya dayanmış bağırıyorlar. Gizli yola gfirdik ve kendimizi güneş batmaya yakın denize attık. Deniz hafifi dalgalı idi. Kayığı hazırladık. Aman efendim bizimki ben korkarım gelemem diye tutturdu. Rumlar arkamızdaydı. Bunu biliyordum. Yalvardım olmadı. Tehdit ettim olmadı. Canım nuh diyor peygamber demiyordu. Birden onu altıma aldım. Yanımdakilerin yardımıyla elini kolunu bağladım. Kayığa bindik. Rumlar kıyıları tutmuştur diye biraz açıldık. Bu sırada Rahmi’nin ellerini de salmadım. Bir delilik yapar kendini deryaya atar diye. Tam bu sırada dalgalar kabarmaya başladı. Rüzgar arttı. Kayık eski. Dayanamadı. Dağıldı. İşte ondan sonra herkes kendi canının derdine düştü. Cafer Dayı ile Rhmi gitti. Biz üçümüz kurtulduk. -Onlarda kurtulsa iyi idi. Ama olmadı. Sağlık olsun ne yapalım? Senin bunda hiç suçun yok. -Biliyorum Rahmi’nin babası da öyle dedi. -Demek babası da cenazesine geldi. -Hayır o bizi zaten orada bekliyordu. Bize silah sağlayanların arasında imiş. Neyse kapatalım bu işi senin bir suçun yok. Bu konuşmalar uzayacaktı. Fakat bu sırada öğlanin sıcağında bir atlı tozu dumana katarak yolda göründü. Her iki adam da hemen ayağa kalktılar. Tüfeklerini omuzlarına alarak beklemeye başladılar. -Atlı adam tam yanlarına gelmişti ki Hasan önüne çıkarak: -Dur. Adam atını durdurdu. Hasan adama: -Nereye gidiyorsun? -Cacil’e. -Ne yapacaksın? -Söyleyemem. -Niçin? -Çünkü beni görevlendirenler yakalanırsan canını ver bildiğini söyleme dediler. -Peki kime götürüyorsun haberi? -Hamit Beye. -Bu haber kim tarafından gönderiliyor? -Kara Hamza’lı Hacı Kazım tarafından. -Peki ne haberi getiriyorsun? Adam bilgiç bilgiç konuşmasına devam etti: -Ben bile bir şey anlamıyorum ki, siz ne anlayacaksınız. -Madem ki bir şay anlamıyoruz öyleyse söyle. Adam tereddüt etti. Sonrada: -Hacı Kazım Hamit Beye “Bu gece ay erken doğacak” diye haber gönderiyor. Adam sende bu gece ay erken doğacakmış. Bana ne? Adam karşısındakilere baktı. Hayır onlarında bir şey anlamadığına inanmıştı. Adam: -Allaha ısmarladık. -Güle güle yolun açı olsun. Hasan adam gittikten sonra Yusuf’a döndü: -Bu haber o köyün bu gece basılacağı haberidir. Çok emin kaynaktan alınmıştır. -Hayırlısı. Bizde akşam şöyle bir tur atarız. -Oldu. Diye geri döndüler. Tekrar karargaha geldiler. * * * * * Akşam otuza yakın atlı hazırlandı. Ayın ışığı gündüz gibi etrafı aydınlatıyordu. Bu atlılar Kara Hamza tarafına yol alıyorlardı. Çete Hasan elini kaldırdı. Bütün atlılar durdular. Attan aşağıya inen Hasan kulağını yere dayadı. Sonrada kalkarak yanındakilere: -Birileri bu yana geliyor. -Ne biliyorsun? -Bilmiyorum. Onları görüyorum. Hemen hepsi atlarından indiler. Atlarını kenerdaki çalıların arasına çektiler. Yolun iki tarafına siper alıp beklemeye başladılar. Sonra bir kafile yolda belirdi. Gelenlerin konuşmalarından Rum oldukları anlaşılıyordu. Gelenlerden biri: -Türkler Kara Hamza köyünde tetbir alsınlar biz burada işimizi görelim. Hepsi birden kahkaha attılar. Biri: -Ya şimdi şu sırada Türkler çnümüze çıksalar ne yaparsınız?Bizi yakalasalar ne dersiniz? Öndeki reisleri olduğu konuşmalardan anlaşılan Rum: -Sen ne diyorsun? -Olamaz mı yani? -Olamaz. -Nasıl böyle emin oluyorsunuz. Şimdiye kadar kaç kere oldu. -Bu gece iki sebeple olamaz. Hepsi birden atlarını eğlediler. Adam konuşmasını sürdürdü: -Birinci sebep Türkler saftır. Hile bilmezler. Biz ne dersek, onlara hanfi yalan haberi yollarsak hemen inanırlar. Ve bizim dediğimiz yeri tutarlar. Bizde her zaman olduğu gibi aksi tarafa gideriz. Güzelce bir Türk köyünü basarız. Yapacağımızı rahat rahat yaparız. Buradan hiçbir şeyle karşılaşmadan gideriz. Adamlardan biri: -İkinci sebep ne? -O da Hamit Beyle Zekeriya Hoca... Bu ikisi ölmesin de Türklerin hepsi ölse Türkler için mesele değil. Bu Hamit Bey denen adam malını mülkünü bu mesele için harcıyor. Bir pusuya düşürsek onunişini bitireceğiz. Zekeriya Hoca ise bunların hepsini kandırıyor. Ne diyor biliyor musunuz? Güya bu uğurda ölenler şehitmiş kalanlar ise gazi. Kandırıyor. Türklere cennete gideceksiniz diyor. Türkleri cennete alırlar mı?Onların yeri Papaz Yakovas’ın dedidği gibi cehennem. Zekeriya Hoca ikinci bir şey daha söylüyor. Diyormuş ki vatan olmadıktan sonra ne din olur, ne iman olur vatan olmayınca nede namus olur diyormuş. Bu sebeple Türkler bize karşı savaşıyorlar. Bastığımız gece evde yoktu, yoksa biz onu çoktan cehenneme göndermiştik. Ama olmadığı için canını kurtardı. Ama siz korkmayın bir daha elinize geçer. Bütün Türklerde onları dinlesinler. Üzerimize gelsinler sonrada hepsi gebersinler. Bizde rahat edelim. Büyük Dimitri’nin dediği gibi Büyük Pontus İmparatorluğunu kuralım. Buralar bizim olsun. Konuşması bitmişti ki Rumlardan biri: -Hey. Aynı adam: -Ne bağırıyorsun? Türkleri mi gördün yoksa? -Yok be. -Öyleyse sıçan görmüş kedi gibi ne bağırıyorsun? - Bu gece Hacı Ali’nin kızı benim. -Tamam. Ama bu pis Türklerle kanını bozma. -Yahu şef Yeğlı Kayış Hasan gibi konuşuyorsun. -Ah ulan ah. Adam atını yine eğledi. Yanındakilerde eğlediler. Adam: -Onu bir elime geçirsem sen görürsün ne yapacağımı. Rumlardan biri: -Şef be. Adam ona dönerek: -Ne var? -Ağzından bal akıyor be. Şeker gibi konuşuyorsun. -Ona da zehir akıtacağım. -Neden o kadar kızıyorsun? -Neden olur mu? Bize o kadar hakaret ediyor. Adam birden konuşmasını kesti. Yanındakiler etraflarına baktılar. Aynı adam konuşmasına devam etti: -Bakın aslında ona da kızmamak gerekir. Çünkü o bir maşa, asıl bizim uğraşmamız gereken beyinler olmalı. Beyinlerin ikisibiraz önce söyledim. Üç kişidaha var. Biri Çete Hasan, diğeri Yusuf piçi ve birde şu dokor Hasan denen pis adam, bu beş kişiyi ortadan kaldırabilirsek o zaman önümüzde hiç bir engel kalmıyor. Arkada duran biri: -Şef be... -Ne var? -Bu Türkler beş kişi değil ya. Onları öldürsek bile yenileri gelir. Size bir şey diyeyim mi? -De... -Benim içimde bir sıkıntı var. Ne olduğunu bilmiyorum ama bu akşam iyi şeyler olmayacak. -Bu ermiş mi? Rumlar bir ağızdan bağırdılar: -Ne ermişi bu korkak. Korkağın biri. Her zaman bir işi yapacağımız vakit moralimizi bozar. Şimdi bu Çete Hasan veya Yusuf önümüze çıkarsa görürsünüz , der durur. -Bırak şu adamların adını. -Neden? -Çünkü o adamların adını duyarsam moralim bozuluyor. Bu sırada şefleri olan Rum: -Haydin gidiyoruz. Diyerek elini salladı. Onlar yollanmıştı ki bir ıslık çalındı. Bütün Rumlar şaşırmışlardı. Durakladılar. Karşıda tepenin üzerinde bir adam belirdi. Gelenlere: -Herkes elini başının üzerine koysun. Rumlar söyleneni yaptılar. Birbirleriyle Rumca bir şeyler konuştular.Kararvermişlerdi. Arkaya dönüp kaçaklardı. Ama aynı anda arkada bir grup belirdi. Yanlardan da kaçamazlardı. İki yan da kaçmaya müsait değildi. bir taraf kayalık diğer taraf ise alçak bir yerdi. Aşağısı ise bataklıktı. Adamlar öyle bir yere pusu kurmuşlardı ki azilerde veya geride birkaç ölü verirdi ama kutulabilirlerdi de. Yine Rumca bir şeyler konuştular. Aynı anda bir karışıklık oldu. Tepenin üzerindeki adam: -Durun. Ve silahlarınızı atın. Rumlar söyleneni yaptılar. Aynı anda birkaç el silah ayaklarının dibine atılmıştı. Rumlar korkmuşlardı. Söylenenleri aynen yapıyorlardı.Hiç beklenmedik bir anda kapana kısılmışlardı. Sonrada aynı adam: -Ey atılarınızdan inin. Şöyle dağ tarafınada sıraya geçin. Rumlar söylenenleri yaptılar. Dağa yüzleri dönük olarak ellerini kayalara yaslayıp beklemeye başladılar. Bu sırada bir ıslık daha duydular. Koşarak üç kişi geldi. Bir taraftan üzerleri aranırken diğer taraftan elleerini arkadan bağlıyorlardı. Bu iş bitmiştiki etraflarını yirmi beş otuz kişilik bir grup sardı. Hemen atlarda dizginlerinden tutularak sayıldılar. Yirmi iki at vardı. Rumları sayıyorlardı, yirmi bir kişi çıkıyordu. Buna bir mana verememişlerdi. Rumlar da birbirlerine küfürler ediyorlardı. Hepsi can derdine çoktan düşümüştü. Kendilerini yakayanların çok iyi yetiştirilmiş elemanlar olduğu belliydi. Kurdukları pusuyu çok iyi ayarlamışlardı. Ama hepsi bir fazla altın derdine düşmüşlerdi. Bunlara ne yalan söylemeliydiler... Eğer kaçan arkadaşları kurtulursa iş tamamdı. Kendilerinin kurtulma imkanı da belirebilirdi. Hemen deminden beri kayalık üzerinde duran adamın yanına bir kişi daha geldi. Onlarda yanlarona geldiler. Deminden beri ahkam kesip atan adama: -Ey sen. Rumlar birbirine baktılar. Aynı adam: -Şef denen sana söylüyorum. O zaman adam çne doğru çıktı. Aynı adam: -Siz yirmibir kişisiniz. -Evet. -Yirmi iki atınız var. Bunu nasıl açıklarsınız? -Ben biz tetbirli adamız. Belkide birimizin atı sakatlanırsa yerine onu kullanırız diye getirdik. -Beni tanıdın mı? Adam baktı baktı: -Hayır. Tanımadım. -Adım Çete Hasan. -Ne? Çete Hasan mı? -Evet. Konuşmadı. Titiriyordu. Hasan: -Niye konuşmuyorsun? Neden dut yemiş bülbüle döndün? Hasan yanındakilere döndü: -Şu etrafı iyice arayın. Bu atın sahibi kaçmaya çalışabilir. Bu sırada Rumlar Hasan’ın önüne doğru geliyorlardı. Çete Hasan yılların verdiği tecrübeyle bir şeyler sezmişti. Önündeki Rumlara: -Deminki gibi yerlerinize. Bütün Rumlar verilen emre uydular. Tekrar kayanın karşısına geçerek arkalarını dönüp ayakta durdular. Çete Hasan: -Hepiniz yatın. Rumlar hemen yere yattılar. Çete Hasan kıyıya doğru gitti. Ay ışığı gündüz gibi ortalığı aydınlatıyorduaşağıda bir karartının sürünerek hareket ettiğini görmüştü. karartıya doğru iki kurşun sıktı. Sürünen olduğu yerde kalmıştı. Bu sırada kaçanı arayanlar koşarak geldiler. Aşağıya inerek orada vurulan Rumu hemen yukarı çıkardılar. Baktılar. Çete Hasan’a dönerek: -Ölmüş. -Gebersin. Tohumuna para vermedik ya. Kıçı kınalı da mum göndermedik. gebermek istemeyenler buraya kadar gelmezler. Artık bir fazla Rumun sırrı çözülmüştü. Hasan rumlara döndü: -Nereye gidiyorsunuz? Rumların hiç biri cevap vermedi. Çee Hasan yanındaki Türke: -Git şu gavuru getir buraya. İşaret ettiği Rumların deminki palavracı liderlerinden başkası değildi. İki adam alıp getirdiler. Çete Hasan: -Nereye gidiyorsunuz? Rum önce cevap vermek istemedi sonrada isteksiz isteksiz: -Hiç. -Hiç olur mu? Nereye gidiyorsunuz? Adam hiç de oralı değildi. Çete Hasan’a: -Biz mi? -Evet. -Biz Rumuz. Dimitri’nin gazabına uğradık. Onun şerrinden kaçıyoruz. Türklere sığınmaya geldik. -Peki biraz önce böyle konuşmuyordunuz. -Nasıl konuşuruz. Peşimizden belkide Dimitri geliyordur diye korktuğumuzdan öyle konuştuk. Çete Hasan başını salladı. Sonrada karşısındaki Ruma: -Adın ne? -Miço... -Piçi de var mı? -Var. -Desene şu zalim Piç Miço... -O bir zamanlardı. Artık ben de zalimlik filan kalmadı. -Neyse hesabını görelim hele. -Kıymayın bize. Yusuf güldü: -Şu gördüğünüz masum insanları geri getireceğinizi bile bilsem, haydinonu bırakalım gerçekten ıslahı nefs edip bir daha Türklere saldırmayacağınızı bilebilsem, bir inanabilsem hemen sizi salarım. Ama yok ayrılır ayrılmaz hemen salyalarınız akar. Yine etrafa saldırırsınız. Ben köpeklerimin huyunu bilirim. B sırada Yusuf: -Miço. Piç Miço ses vermedi. Yusuf üç defa daha Miço’ya seslendi. Miço duymazlıktanm geliyordu. Çete Hasan kızarak: -Ses ver be... -Piç Miço halsiz bir vaziyette: -Paşamız ne söylerler? Yusuf hiddetle: -Ölünün körünü... Piç Miço cevap vermedi. Yusuf: -Adını söyleriz işte. -Deminden beri adımızı sizlere söyleriz. -Bilirsin bizi... Çok severiz adını her an duymak isteriz. Onun için durmadan, yorulmadan adını tekrarlarız. Senin adını duymak bizim için bir zevktir. Sık sık adını söyleriz ki adını duyalım kulaklarımızın pası silinsin. Hasan Yusuf’a döndü: -Bırakalım bu konuşmaları. Hemen bitirelim şu işi. -Bunları bir sorguya çeksek. -Sorguya çekipte ne olacak? Hep aynı martaval. Yenisini söyleyen yokki. Dimitri’ye kızan, ondan kaçan bize sığınıyor. Biz yakalrsak böyle, yalamazsak ilk çattıkları köylerin insanını öldürür, hayvanlarını önlerine katar, götürürler. Çocuk çoluk demeden insanların canına kıyarlar. Bunların hepsi böyle şimdiye kadar bize gelipte doğru söyleyen üç kişi çıktı. Onların da ömrü vefa etmedi. yaşayamadılar. Sonrada bunların hepsi geri dönüyorlar, birer kahraman oluyorlar. Bunlarla konuşupta vakit geçireceğimize hemen işlerini tamamlayıp şu bataklığa atalım. Yılanlara çıyanlara, yem olsunlar. Biz de vakit geçirmekten kurtuluruz. Piç Miço başını önüne eğmiş iki adamın konuşmalarını dinliyordu. Konuşmalar bitince ayağa kalkmış iki adama: -Bizi öldürecek misiniz? Hasan Piç Miço’ya döndü: -Bana kalsa ben şimdiye kadar sizi konuşturmadan öldürürdüm. Ama bu adamlar benim elimi kolumu bağlıyorlar. Benim Rum denen millete ne itimadım, ne de merhemetim vardır. Ben Rumu bulunca hemen öldürürüm. Bu benim karakterim. Çünkü ne söylerlerse riya vardır söylediklerinde... Konuşurlarsa yalan, hile ile konuşurlar. Bunların adetleri böyle. Piç Miço o zamana kadar ki durumunu bıraktı. Çete Hasan’a: -Bizi bırak diyorum. Ama yanlış anlama. Size yalvarmıyorum. Kurtulmak isterim tabi. Ama eşit şartlarda. Sizn merhametinizle kurtulmaktansa ölmeyi tercih ederim. Yusuf ile Hasan birbirlerine baktılar. Hasan: -Biz senin gibilerle pazarlık yapmayız. -Analaşırsak sizde karlı çıkarsınız bende. -Peki bu iş nasıl olacak? -Eşit şartlarda. -Yani sen bizimle eşit misin? -Biz salın. -Peki lşu şrtları konuşalım. Hangi şartlarda seni salalım. -Siz söyleyin. -Dimitri’yi öldürün. Bu sözü duyan Rumların renkleri kaçtı. Kurnaz Piç Miço’nun gözleri parladı. Bu onun kurtuluşu demekti. Hemen: -Tamam. -Bu nasıl olacak? -Sen beni sal. Ben Dimitir’yi öldüreyim. Sonrada sen bu esirleri salarsın. Anlaştık mı? Bütün Rumlarhomurdanmaya başladı. Rumlardan biri: -Miço, Miço sen ne diyorsun? kendini kurtaracaksın bizi yem yapacaksın öyle mi? Piç Miço cevap vermedi. Bir başka Rum: -Salmayın onu. O kendi canını kurtarmaya çalışıyor. Siz onu salar bizi rehin tutarsanız sşize yazıklar olsun. O zaman Hasan Piç Miço’ya: -Senin gitmeni arkadaşların bile kabul etmiyor. Sen gidemezsin. Onun için sen burada rehin kalacaksın. Piç Miço iki elini açtı. Çete Hasan’a:
-Beni görevlendirmezseniz içlerinden birini görevlendirin. Kim kendisine
güvenirse gitsin. Söyle onlara...
-İçinizde bunu yapacak var mı? Rumlardan biri: -Bu iş olmaz. Bizim içimizde onu öldürecek adam yoktur. Piç Miço gülümsedi.Ben demedim mi* Bunların içinde bunu yapacak adam yoktur. Aynı rum: -Bunu salmayın. Bunu salarsanız bizi kurban edersiniz. Yusuf o zaman: -Piç Miço gidemez zaten. Piç Miço bir kahkaha attı: -Eh ölürüz öyleyse. Bütün Rumları bir korku almıştı. artık ölümü hissetmişlerdi. İlk defa ölüme bu kadar yakındılar. Nasıl korkmasınlardı? Adamların hepsi bu gece canavar olmuşlardı. Elbette hakları da vardı. Çünkü kendileri binlerce cana çoluk çocuk demeden kıymışlardı. Köyleri yakmışlardı. Böyle olmasına rağmen son bir ümitleri daha vardı. O da Türklerin bitmeyen merhametleriydi. Trklerde kendileri gibi olsalardı silahlı silahsız demeden bütün Rumları öldürselerdi, bu iş bu kadar uzamazdı. Yusuf makarızmayı çevirdi. Piç Miço gözlerini yumdu. Dudakları titriyordu. Silahın patlamasını bekledi. Hayır silah sesi duymuyordu. Biraz daha bekledi. Gözlerini açmaya korkuyordu. Gözlerini açar a.maz silahın patlayacağına inanıyordu. Biraz sonra silah sesi duydu. Ama acı duymuyordu. Birden içini bir sevinç kapladı. Belki bu sırada Dimitri duymuş gelmiştir, türkleri basmıştır. Kendilerini belki kurtarabilir diye düşündü. Sonra birden hayır Dimitri gelmemiştir dedi. O gelemezdide. Çünkü o artık Türk köylerini bamıyordu. Artık böyle işleri kendilerine bıtakmıştı. Birde ölümün olduğu yerde Dimitri yoktu. Şimdi Dimnitri aralarında olsaydı, kim bilir ne diller dökerdi. O zaman Yusuf: -Anlaştınız mı Miço? -Ne anlaşacağız? Yanındakileri gösterdi: -Bu beylerin içinde öyle yürekli yok. Siz beni göndermiyorsunuz. Öyleyse bu iş olmaz.Belkide bunlar razı olsalardıkendilerini kurtarabilirdim. Ama razı değiller. Ne yapalım bizde kadere razı olduk. -Demek kadere razı oldunuz. -Evet. -Bka Miço sana bir şey diyeyim mi? -Söyle. -Ben düşmanımın mertinden hoşlanırım. Sana ilk rastladığım zamanlar seni de o Rumlardan biri sandım. Ama zaman geçtikçe aldandığını gördüm. Sen cesaretli bir adamsın. Sana aferin. Ölümden de korkmuyorsun. İlk defa elime bir esir düşüyorda korkmadan durabiliyor. Şu sefil arkadaşlarına bakıyorum. Bir de sana. Sen mert, cesaretli bir adamsın. Belkide seni öldüreceğim. Belki ben de öleceğim. Ama yaşarsam senin mertliğinden bahsedeceğim. Bundan emin ol. -Ben de sana bir şey diyeyim mi? Yaptıklarımızın doğru olmadığına inanıyorum. Ama bir pis yola girdik. Dönsen Dimitri yaşatmaz. Dönmesn bir sürü masum ölüyor. Ama İsa hakkı için yemin ettim dönemem. -Dönme. Zaten çok kısa bir ömrün kaldı. Dakikalar sonra öleceksin. Bu işte bitecek. Ama mert ve delikanlı adamsın. Papaz Yakovas bile ölürken ağladı. Ama sen ağlamıyorsun. Tebrik ederim. Bu işte anlaşmadık ama bir başka konuda anlaşabiliriz. Çete Hasan: -Hangi konuda anlaşırız? -Bakın şu rumlardan biraz beni ayırın. Sizinle bazı konularda konuşayım. Ondan sonrada isterseniz kabul etmeyin. -Peki. Çete Hasan küfür ederek yanındakilere: -Şu pezevengi alın götürün, biraz ona işkence yapalım. Dedi. İki genç Piç Miço’yu alıp ileride bir ağacın dibine götürdüler. Çete Hasan ve Yusuf peşine gittiler. Çete Hasan: -Neden onlardan ayırdın kendini? -Bakın onlar beni bir kahraman biliyorlar. Ben onların beni bir kahraman bilmesini isterim. Aslında sizin yerinizde olsaydım bu kadar oyalanmazdım. Ben bu işi şimdiye kadar hallederdim. Gerçi etmediğinizde iyi oldu. Bakın biz bir sürü Türk esir ettik. Onlar elimizde... Hepsi bir çok sıkıntı içindeler. Onlarla bizi değişin. Yusuf Piç Miço’ya: -Peki bu iş nasıl olacak? -Gayet basit. -Nasıl? -Şimdi ben bir mektup yazarım Dimitri’ye... Sizin esirleri nerede değiştireceğinizi yazarım. Önce esirleri onlar getirirler. Siz önce esirlerinizi alırsınız. Sonrada bizi salarsınız. -İyi de Dimitri senin bu söylediklerini yapar mı? -Yapar. Yapmazsa zaten bizi öldürürsün. Sadece içimizden birisi kurtulmuş olur. Elbette bu ben değilim. Ben sizin elinizde esir kalırım. Şimdi anlaştık mı? İyide bizim elimizde Dimitri’nin nerelerden esir aldığını, esir sayısının kaç tane olduğunu gösteren bir belge yokki. -En az yüz esir var. -Peki de bu olur mu? Çee Hasan: -Deniyelim. Çete Hasan -Tamam deniyelim. Çete Hasan: -Ulan MiçoRumlardan bu akşam yaptığın teklif en iisi gelmedi şimdie kadar. Seninle anlaştık. Piç Miço’ya kağıt kalem getirildi. Dimitri’ye bir mektup yazdı. Mektubun yazması bitince mektubu Hasan’a uzattı. Hasan mektubu aldı. Açtı okudu. Piç Miço mektubunda esir olduklarından bahsediyordu. Buradan kurtulabilmeleri için muhakkak ellerinde bulunan Türkleri salmala gerekiyordu. Eğer esir Türkler salınmazsa Türklerin kendilerini öldüreceği yazıyordu. Papaz Yakovas’ın da esirler arasında bulunduğunu, Türklerin ellerinizde bulunan esirlerin sayısını ve de adlarını bilmediklerini, salınmazsa hepimizin öleceğini size bildiriyorum diyordu. -Çete Hasan mektubun okumasını bitirdi. Piç Miço'ya: -Peki Papaz Yakovas hanginiz? -O aramızda yok. -Peki yalan yazıyorsun. Bu olmadı. -Dimitri ne bilecek bizim yalan yazdığımızı. -Bilir. Bilir. Ve elindeki Türkleri salmaz. Bu bizim yazdığımızı sanır. Bu işte olmaz. -Anlamıyorsunuz. Papaz Yakovas Dimitri’nin canı cigeridir. Onun adını duyunca hemen onu kurtarmak ister. -Ama kurtaramaz. Çünkü Papaz Yakovas bizim tarfımızdan iki gün önce idam edildi. Cesedide Patakos'un çiftliğine gönderildi. -Eyvah eyvah çok yazık. Hep ussunuz. Yapıyorsunuz bir şey ortalığı karıştırıyorsunuz. Ne lüzum varda gönderiyorsunuz? Adamı öldürdünüz bırakın cesedini. Size ne, niçin gönderiyorsunuz? -Haklısın ama Türklerinde uyumadığını ona gösterdik. -Siz bilmiyormusunuz? Sizin o uyumadığınızı biliyor. Onun için Patakos'un çiftliğinden kurtulamıyor. Yanlış söyledim galiba. O Patakos'un çiftilğinden dışarıya çıkmıyor. Sonrada Piç Miço mektubu Hasan'dan aldı. Değiştirdi. Bu sefer Papaz Yakovas'tan bahsetmiyordu. Ama kendilerinin esir edildiğini yazıyordu. Türkler gelmediği an kendilerinin öldürüleceğini yazıyordu. Şimdi adamın tesbitine iş gelmişti. Piç miço : -Kimi göndereceksiniz? -O senin adamın. -İyi yapıyorsunuz. -Tamam. İyi yapmaya uğraşıyoruz. -Ama bir şey var. Onun benim adamım olduğunu bütün Rumlar biliyor. Yine çeşitli şekilde itiraz edeceklerdir. -Ersinler. Mühim değil. Burada rum eşkiyasının dediği değil, bizim dediğimiz olur. Bunu bilirler galiba. -Bilmesine bilirlerde...Buradan gidenin kurtulduğunuda bildikleri için, her türlü numarayı yaparlar. Bizim canımız kıymetlidir. Adamların bana ölseler bile inanmasını istiyorum. Bunlar bana lazımlar. -Türk köylerini basmak için mi? Piç Miço cevap vermedi. Çete Hasan piç Miço'nun adamı olan rumu çağırdı. Kısa boylu şişmanca rum koşarak geldi. Kendisine atı verildi. Bütün silahları alındı. Adam atına bindi. Sevindiği belli oluyordu... Neden sevinmesindi? Bu onun kurtuluşuydu. Piç Miço adamına : -Bak sağda solda oyalanma. Dimitri’nin karşısında fazla konuşma. Görüyorsunuz esiriz. Bunlarında pek merhameti yok. Türkler eski türkler değil. Hepimizi öldürecekler. Sadece bunu görüyor ve biliyorsun. Dimitri'ye anlat. Bizi kurtarmak için esir türklerin salınmasının şart olduğunu söyle. Bizi çabuk kurtarsın. Ona birde Papaz Yakovas'ın türkler tarafından öldürüldüğünü söyle. -Oldu reis. -Bak oyalanma. Gideriz sonra. Haydi güle güle. Iki adam kucaklaştı. Rum haberciyi götürecek olan iki türk atlarına binip yanlarına geldiler. Beraberce yola çıktılar. Yusuf Çete Hasan'a: -Hemen bizde yola çıkalım. -Evet. -Buluşma yerimiz Koca Ormanda Doğan dibi. -Tamam. Bu sırada Çete Hasan Piç Miço'yu tekrar çağırdı. Piç Miço geldi. Rumlar şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Bir haberci gitmişti. Piç Miço aralarına gelirken tekrar çağrılmıştı. Piç miço Çete Hasan'a: -Buyur. -İkinci bir adam lazım bize. -Ne olacak? -Dimitri'ye göndereceğiz. -Peki iyi ama, bunlar şimdi yine azarlar. Siz çağırın. -Hangisine güvenirsin? -Birini çağırın işte. Yaşı genç bir rumu çağırdılar. Rum geldi. Çete Hasan: -Sende gidiyorsun. -Nereye? -Dimitri'ye... Oda sevindi. Çete Hasan: -Buluşma yerimiz Koca Orman'da Doğan dibi meydanı. Yine iki türk katıp onuda rumların sınırına kadar gönderdiler. Piç Miço arkadaşlarının arasına döndü. Arkadaşları heyecanla: -Ne var ne oldu? -Türklerle kıyasıya bir pazarlık yaptım. -Peki kurtulacakmıyız? -Bilemem. Yine rumları ölüm sarası tutmuştu. Hemen biri: -Sen ne diyorsun? -Artık bundan ornrasını bilemem. Dimitri’nin bizi nek kadar sevdiğine bağlı. Eğer elindeki esir Türkleri salarsa bizde kurtuluruz. Salmazsa toptan ölürüz. Bizim işimiz bu kadar basit. Adam acı acı güldü. Sonra da: - Bizi bir ayakkabı gibi kullanır. İşimiz biter atar. Biz ne biçim milletiz. Hep buralarda merhametle mi yaşayacağız.? Önce Türklerin merhametine sığındık. Olmadı. Şimdi Dimitri’nin merhamet sahasındayız. Bana bakın burada ölürüz. Çünkü Dimitri’yi tanırım. O sizin dediklerinizi yapmaz. Biz birer istavroz çıkaralım. Sonrada ölürüz. Bu arada Piç Miço: - Türkler bana bir şey söylediler. Rumlar merakla: - Ne söylediler. Yoksa bizi salacaklarmıymış? - Hayır Papaz Yakovas’ı... Bu adı duyan rumlar oturdukları yerden jalktılar. Birer İstavroz çıkardılar. Piç Miço bir müddet bekledi. Rumlarden biri: - Peki neredeymiş? Piç Miço: - Ölmüş ve cesedi bizimkilere gönderilmiş. Deminki ihtiyar rum bir kahkaha attı:
- İşte o olamaz. O dokuz canlıdır.
Bu sırada yirmi atlı köklükten ayrıldılar. Bunların gittikleri yeri iki kişi biliyordu. Biri Yusuf, diğeri de Hasan... Giden kafilenin başında Çete Hasan vardı. Gülerek şakalaşarak yol alıyorlardı. Kafilede bulunan herkes devriye gittiklerini biliyorlardı. -Öğleye doğru ikinci bir kafile yola çıktı. Bunlar Koca Orman’a doğru gidiyorlardı. Başlarında Yusuf ve Yağlı Kayış İhsan vardı. Kafile uzun yolu katederek Koca Orman’daki Doğan Dibi denen düzlüğe geldi. Yusuf etrafına baktı. Her hangi bir aanormallik yoktu. Yağlı Kayış İhsan’a atını sürerek: -Her şey tamam. -Yağlı kayış başını sdalladı. Bu sırada bir rum kafilesi rumların tarafından Doğan meydanı denen düzlüğe girdi. Haydın işaretini yaptı. Türkler ve yanlarındaki esirler olduğu halde meydana girdiler. İki kafile karşı karşıya geldiler. Yusuf baktı baktı, Yağlı Kayışa : -Bunlar çocuk, çoluk be... -Yağlı Kayış İhsan -Büyükler arkadadır belkide ... Yusuf ve yanındakiler tam meydanın ortasına gelip durdular. Rumlarda karşılarına gelip durdular. Öndeki rum: -Etrafınız sarılı.Teslim olun. Yusuf güldü: -Kime? -Bize tabi, Bu sırada etraflarını rum çetecileri sarmıştı. Aynı adam: -Etrafınız sarılı teslim olun. Yusuf yine gülerek : -Biz millet olarak teslim olmayız. Ölürüz. Ancak sizin yüreğiniz varsa teslim alın. Aynı adam : -Kan dökülmesini istemiyorum -Bizde bir söz vardır. Bir ata sözü ...Ne der bilirmisin? -Hayır. -Dinle öyleyse”Gıç ıslanmadan balık tutulmazmş” d. Ayn adam: -T amamda bu sizin dediğiniz iki tarafta aynı şartlara sahip olursa olur. Sizin etrafınız sarılı teslim olun . Bdavadan kan dökülmesin. -Ne zaman beri böyle kan dökülmesini istemiyorsunuz. Çocuk, çoluğu öldürüyorsunuz. Bu olacak işmi yani? -Bırak sen onu. Biz harpteyiz. Haydin teslim olun. -Olmaz siz teslim alın. -Artık bizden günah gitti. Bu sırada Yusuf bağırdı: -Siz teslim olun. Ellerinizi başınızın üstüne koyun. Silahlanızı atın. -Demek hala dalga geçiyorsun. Sana gösteririz. Başları olduğu anlaşılan rum arkadaşlarına dönerek: -Arkadaşlar. Büyük Dimitri hepsini canlı istiyor. Öbürleriyle beraber oynatacak bunlarıda... Yusuf karşısında hala gülüyordu. Aynı adam: -Hala korkmuyorsunuz demek. -Hayır. -Birazdan teslim alırsak sizi çok yalvarırsınız ama iş işten geçmiş olur. -Olunda bizi canlı teslim alamassınızki, bizimde ölülerimiz bir şeye yaramaz. Bizi teslim alsan ne olacak yani?.. O zamana kadar sakin olan rum bağırdı: -Hala konuşuyormusunuz? Şunlara bakın be... -Yusuf gülerek -Yani etrafımız sarılı diye ağlıyalımmı? Yoksa size yalvaralım mı? Ayaklarınıza kapanıp ağlıyalım mı? Bizim felsefemiz nedir bilirmisin? -Ne olacak adam öldürmek? -O sizin işiniz. Biz hak etmiyeni öldürmeyiz. -Belli,
Bu sırada çocuk ve kadınlar konuşulanları dinliyor ve tiril tiril titriyorlardı.
Zavallı kadın ve çocuklar perişan haldeydiler.
-Bunlar Türk değil mi? -Türk. -Peki neden böyle korkuyorlar? -Bak bunlar çoluk, çocuk .Elbette korkarlar. Fakat sizin erkekliğiniz böyle silahsız insanlara söküyor. Silahlı bir türke çatıncada hemen etek öpüyorsunuz. Rum hiddetlendi.Karşısındakine: -Biz asil bir milletiz. Bizim kada dünyada bi asaletli millet yok. Biz ne el, nede etek öperiz. -Ciddimisin? -Tabi sen ne sandın ya? -Biz sizin yüreğinizi biliriz. -Yani biz korkakmıyız. -Siz korkak değil, aynı zamanda alçaksınız.Yalançısınız.İki yüzlüsünüz. Riyakarsınız.Rüzgara göre yelken açarsınız. -Birazdan sen bu söylediklerin için ayaklarıma kapanacaksın. Ama seni asla affetmiyeceğim. Seni muhakkak öldüreceğim. Bunu İsa hakkı için söylüyorum. -Gerçekten Çete Hasan’ın sizin hakkınızda verdiği hüküm çok doğru imiş. Siz bu hazreti İsa namına ne melanetler işliyorsunuz. Siz Hristiyanda değil, dindarda değilsiniz. Sizde din ahlakıda yok, dinsizin durumuda yok. Zalimin birisiniz siz. Bu sırada bir genç atını meydandaki iki adamın olduğu yere sürdü. Karşısındaki ruma: -Beni tanıdın mı? Panaayet adlı rum şefi ona baktı baktı ve: -Hayır tanımadım. -Bakın ben sizi tir tir titreten Yusuf’um. Panayot şaşırmıştı. Aslında esas Yusuf’ta şaşırmıştı. Bunun manası neydi? Panayot aynı gence sordu: -sen Yusuf’musun? Genç başını salladı: -Ee uzattın, kes be... Rum heyecanla bağırdı. -Arkadaşlar, Bütün rumlar Panayot’e baktılar. Eliyle o genci göstererek: -Bu Yusuf’muş ,şimdi ben elimi havaya kaaldıracağım , yere indirir indirmez hemen herkes bunu kurşunlasın. -Panayot elini havaya kaldırdı. Aynı anda bir silah patladı.Panayot denen rum bağırarak elini indirdi. Diğer rumlarda şaşırmışlardı. Bu tüfek nereden çıkmıştı? Görünürde kimse yoktu? Ama bir ttüfek patlamıştı.Acaba şeytanlaar mı atmıştı? Tam bu anda meydandaki koru dikenler hareket etti. Her şeyi anlamıştılar rumlar. Daha önceden gelen türkler demek burada tetbir almışlardı. Nasıl da gafil davranmışlardı? Onlar türkleri uz sanıtorlardı . Demek türklerde saf ve temiz değillerdi. Hemen pusular kuruyor kendilerinin düşünmedikleriyle karşılarına çıkıyorlardı. Bunlar yetmiyormuş gibi Doğan meydanını iki yanındaki tepelerdende silah sesleri gelmeye başladı. Rumlar hem korkuyor,hemde ne olduğunu anlamıyorlardı. Birincide kayıp etmişlerdi İkincide türkler kazandı. belkide dimitri adamlarını göndermişti. Kendilerini kurtarmaya diye düşündüler ,ama bu türklerde hiç endişe yoktu .Kaçmak veyaa saklanmak. Karşısındaki konuşan hala devamlı olarak gülüyordu: Panayot bu adamın gülmesine sinir oluyordu. Artık şu anda onları kızdırmasıda olamazdı. O zaman hem kendi, hemde arkadaşlarının canını tehliye atardı.Nasıl kurtulmalıydılar? Ama bu iştede Piç Miço’ya güveniyordu. O bir yolunu bulabilirdi. Beklemekten başka çare yoktu. |