|
Ve sustu. Doktor Yorgi Bey çok kızıyordu. Bu burnundan solumasından anlaşıyordu.
Odada bir o yana bir bu yana olta atmaya başladı. Bu sırada Yorgi Beyin
yanındaki iki Rum kapıdan ayrılmış kenerda duran iki iskemleye oturmuşlardı.
Tüfeklerine de başlarını yaslamış sevgili doktorlarını izliyorlardı. Hasan
Beyin durumuna acıyarak bakıyorlardı. Hasan Bey gözlerini yummuş dudaklarını
kıpırdatıyordu. Belliki bir şeyler okuyordu. Birden kapı tekme ile açıldı.
Yorgi Bey geri döndü. Hayret tepeden tırnağa silahlı iki adam kapıda belirdi.
Yorgi bey elindeki silahını attı. İki Rum hala hareketsiz bekliyorlardı.
Gelenlerden zayıf olan gitti iki rumun elindeki ve belindeki silahları
aldı. Rumlar hala hareketsiz yerlerinde duruyordu. Yorgi Bey ellerini başının
üstüne koymuştu. Yorgi Beyin yanına geçtiler.
Türkleri hiç kale almamalarının cezasını şimdi çekiyorlardı. Doktor Yorgi Bey kızdı. Neden Dimitri denen adamın sözünü dinlemişti. Eğer silahının tetiğine dokunsaydı şimdi sağdılar. Bu iki adamda nereden çıkmıştı. Belkide bunlar kadın kılığına girerek buraya dün akşam gelenlerdi. Ama bu olamazdı. Çünkü Dervent’in en büyük Rum çetecisi Avengelos hepsine baktığını, onların hepsinin kadın olduğunu kendisine söylemişti. Yalan olmasına imkan yoktu. O birinin ihtiyar bir kadın, birinin bir genç kız, diğerinin de sancısı olan bir gelin olduğunu söylemişti. Onun için önem vermemişti içerdekilere. Bunlar onlar olamazlar diye içinden geçirdi. Diğer iki Rumda Doktor Yorgi Beye kızıyorladı. Çünkü eve girer girmez işi bitirseydi. Başlarına bir şey gelmeyecekti. O Türk ile kötü mahalle kadınları gibi dedikoduya oturunca şimdiki durumun başlarına gelmesine sebep olmuştu. İki rum birbiriyle Rumca olarak konuştu. Odaya giren adamlardan biri onlara yaklaşarak: -Ne konuşuyorsunuz hacılar? İri yarı usratsız Rum:İsa hakkı için bir şey konuşmuyoruz. -Ya ne dediniz bir birinize. -Bizim hiç suçumuz yok. -Ya suç kimin? İki rum birden işaret ettiler. Her ikisi birden Doktor Yorgi Beyi gösteriyorladı. İkisi birden: -Bütün suç bunun. -Ama sizde birliktiniz. -Doktor Yorgi Bey yanındakilerin kendilerini kurtarmak için her çareye baş vuracaklarını anlamıştı. O da paçayı kurtarmak için planlar kurmaya başladı. Çete Hasan’a yanaştı. Sesine bir yumuşaklık vererek: -Yemin ederim benim hiç suçum yok. Hasan güldü: -Anlayamadım. -Neyi Paşam? -Neyi olacak sen diyorsun benim suçum yok. Sonra eliyle köşede duran iki rumu gösterdi: -Bunlarada diyorki bizim suçumuz yok. Peki bu geceki suç kimin? Bana bunu söyle... Doktor Yorgi Bey Çete Hasan’ın bu mülayim halinden cesaret alarak yanına yanaştı ve: -Suç şunun. Diyerek şişman pala bıyılı Rumu gösteriyordu. Hasan: -Neden suç onun? -Çünkü o Dimitri’nin adamı. Onu buraya Dimitri gönderdi. Planları yaptı. Beni de zorla getirdi. -Peki sen kimin adamısın? -Hiç kimsenin. -Peki buarada ne arıyorsun? -Ben gelmezdim. Demin söyledim. Beni zorla getirdiler Hasan orada bulunan iki Ruma: -Doğru mu? Diye sordu. Adamlarbir ağızdan: -Hayır doğru değildir.Bu zalim adam kendisini kurtarmak için bizi yem yapıyor. Buna inanmayın. Bu sizin doktoru da öldürmek için yemin eden zalimdir. Buna inanırsanız sonunuz kötü olur. Hemde bize acıyın. Bizim çocuğumuz çoluğumuz var. Hasan kızmıştı. Burnundan solumaya başladı: -Sizin basarak öldürdüğünüz Türklerin çoluğu çocuğu yok mu? Onlar ağaç kovuğundan mı çıktılar. Pezevenk herifler. Sizinkiler can da o ölen Türklerinki patlıcan mı? Biraz utanın.Deminden beri şu kapının aralığından sizi dinliyorum. Hepiniz erkektiniz. Şimdi size ne oldu? Biz de senin oynadığın oyunu oynayacağız. Bu hakkımız. Yorgi Bey Çete Hasan’ın ayağına kapandı. Ona: -Siz Türkler merhametli insanlarsınız. Kahramansınız. Bizim gibi aciz insanlara kıymayınız. Bizleri af ediniz. Sizlere yakışan hareket budur. Doktor Hasan Yorgi Beye baktı baktı ve ona: -Seni af edebilirdim ama şimdi asla olmaz. -Neden ey büyük kahraman. Bağışla beni ayağının bağı olayım. Beni sal sana malımı mülkümü vereyim. O zaman Çete Hasan: -Seni iki sebeple salamayız. -Nedir bunlar? -Birincisi biraz önceki gururun. Bu senin ölmen için yeterli sebeptir. İkincisi seni salsak sen bir saat geçmeden hemen bir Türk bulursun. Ona vampirler gibi saldırırsın. Yine bir Türküm kanını içersin. Bunun için seni asla af edemem. -İnannınki yapmam. İsa hakkı için yapmam. -Siz o İsa hakkı için ne melanetler yaptınız. Halada yapıyorsunuz. Sanki dininiz özel olarak sizlere Türklerin öldürülmelerini emretmiş gibi sanki Hazreti İsa’nın Türkleri öldürünüz gibi bir vasiyeti varmış gibi hepiniz Türklerle uğraşıyorsunuz. Bunu yaptıranlarda sizin papazlarınız. Bunu ben ne Rumların yeminlerine ne o dönek sözlerine inanmam. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Yalnız kurtuluşunuz için bir yol var. -Söyle ne yapmamız lazımsa onu yapalım. -Peki milletine ihanet et dersek edermisin? -Ederim. Benim zaten milletim yok. Ben Rumluktan zaten döndüm. Pişmanım yaptıklarımdan. Utanıyorum. -Yalan... -İsa hakkı için doğru sölüyorum. -Sen kimi kandırıyorsun. Kurtulana kadar dedikilerin doğru. Sen Rumluktan dönsen asla Rum gibi yenim etmezdin. -Sizin gibide yemin ederim. Yeterki beni salın. Çete Hasan ona döndü. Sesini yükselterek: -Seni zaten ben salamam. Yalnız bir kişi salabilir. -Kim o? Çete Hasan Doktor Hasan beyi göstererek: -Sadece şu salabilir. Doktor Yorgi meslektaşı Hasan Beyin ayaklarına kapandı ona: -Beni af et... -Af ederim ama bir şartla. -Söyle şu şartını. -Yaptıklarımızı bir bir şu İngiliz komutanına anlatacaksın. Anlaştıkmı? Bu teklife Doktor Yorgi Beyin gözleri açıldı.Artık bu durumda kurtulabilirdi. Hele bir şu evden çıksa gerisi kolaydı. Hemen dışarıdaki Rumlara haber verir. Bu evide yerle bir ederdi. -Ne diyorsun? -Kabul. -Öyleyse canını bağışlarım. -Sal gideyim. -Nereye? -İngiliz karargahına... -Gideceğiz ama sen,n düşündüğün gibi değil. Doktor Yorgi Bey kızardı. Meslektaşına: -Ben ne düşünüyorum ki? -Bak anlatayım dostum. -Anlat bakalım. -Şimdi sen diyorsun ki bu salak Türkler beni salarlar giderim. Şu dışarıda bulunan gürültü yapan Rum eşkiyasına haber veririm. Sonrada bu evi içindekilerle beraber yakarım diyorsun. Öyle değilmi? -Hayır ben samimiyim. -Öyle bir milletsinizki zoru hörünce samimisiniz. Şöyle bir rahata ererseniz o zaman da zalim olursunuz. Sadece bize karşı değil birbirinize karşıda böylesiniz. Demek bu sizin mayanızda var. -Beni sal sen asil bir insansın. -Benim asilliğe masilliğe aklım ermez. Bu gece bana çok işkence yaptın. Bir oyun da ben oynayacağım. Eğer kurtulursam bunu yapacağıma yemin ettim. Ama belkide kurtulursun. oyunu kurallarına göre oynamak kaydıyla. O zaman seni salacağım. Yemin ederim. Git o zaman. -Söyle nasıl oyun oynayacağız. Kuralları ne? -Anlatayım. Hasan Bey kenarda duran tabancalardan birini aldı. Bir mermi koydu.Topunu çevirdi. Yorgi Beye uzattı: -Al bu silahı şakağına dayaTetiğe beş defa çök. Eğer silah ateş almazsa kurtuldun zaten. Alır ise öldün. Tamam mı? -Benim bildiğim Türkler asil, merhametli ve alicenap millettirler. Asil insanlar asla işkence yapmazlar. Onun için sizin bize yapacağınız bizi salmanızdır. Doktor Hasan bey gülümsedi. Ona: -Bak Yorgi Bey sen aslan gibi kuvvetli sandın kendini... Sonrada ecderha kesildin başımıza... Şimdide Tilki gibi kurnaz hareket ediyorsun. Belkide bu uz Türkleri kandırırım diye... Ama aldanıyorsun. Çünkü sizin bildiğiniz uz Türkler akıllandılar. Artık bir daha onları kandıramazsınız.Sizin sonunuz geldi. -Ben hakikat konuşuyorum. -Artık bu işin hakikati makikati kalmadı. Şimdi benim dediğimi yapıyormusun onu söyle. Hasan Bey yürüdü. Masanın üzerindeki aletlerini topladı. Bir çantaya koydu. Kendisine lazım olan özel eşyalarını da aldı.Bir çuvalada onları doldurdu. Tekrar doktor arkadaşının yanına döndü. Ona: -Sayın meslektaşım Yorgi Bey ben hazırım. Sen de hazır mısın. Hazırsan başlayalım. Dedi. Yorgi Bey yalvarır bir vaziyette: -Bunu yapmasak olmazmı? -Olmaz. -Başka bir yol bulsak olmaz mı? -Olur tabii. Sen hangi yoluu bulursan onu uygularız. -Sal beni öyleyse, senin kölen olurum. -Köpeğim de olsan bu iş bitti. O zaman Hasan Bey yanındaki Çete Hasan’a yanaştı. -Hasan bunu öldürmeye çok istekliyim. Ama bu işi ben yapamayacağım. Bunu sen tamamla. -Doktor sen bu yörenin en büyük cerrahısın. Şimdiye kadar binlerce adam elinde ölmüştür. Gel sen tamamla. -Hayır. Sen tamamla. Çete Hasan kahkahayla güldü: -Böyle işlerde benim için yaratılmış. Sen canını sıkma onun ve arkadaşlarının işini ben tamamlarım. Çete Hasan yanındaki Rahmi’ye döndü: -İşi uzatmayalım. Onların başına gelenler bizim de başımıza gelebilir. Hemen Tamamlayalım şu işi... -Şimdi ne yapalım? -Hemen mahzene götürelim şunları. Üç Rumu önüne katan Rahmi onları aşağıya mahzene götürdü. Tam kapıya gelmişlerdi ki durdular. Rahmi kapıya zorladı. kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye girdiler. Rumları duvarın kenarına dizdiler. Yanan mumun ışığında Rumların dudakları titiriyor, gözlerinden yaş akıyordu. Hasan biraz sonra odaya girdi. Elindeki tüfeğin tetiğine peşipeşine dokundu. Odayı silah sesleei kapladı. Rumların üçüde yere yılıp kaldı. Ölüyorlardı. Hemde patrıyarak. Doktor: -Bakın ölmemiş. Şunlara müdahale edeyim. Dedi. Çete Hasan Doktor Hasan Beye: -Bırak şimdi müdahaleyi. Adamları öldürüyoruz. Yaşatacaksan ne lüzumu var bu kadar merasime... Baştan salsaydık. Biz onlara merhemet edersek onlar bizim kökümüzü kazacaklar. Bu gece Zekeriye Hoca bizi seni almaya göndermeseydi, şimdi meslektaşın Yorgi Beyin yerinde sen olacaktın. Şimdi burada sen pıtrıyacaktın. Onun için yeter. Zaman kayıp ediyoruz. Artık bağırtılar yaklaşıyordu. İhtiyar Cafer Dayı aşağı mahzene indi. Arkadaşlarının yanına geldi. Onlara: -Bir Rum seli eve doğru geliyor. Onun için gidelim. Bu ihtar üzerine üç adam Rumların ölülerini mahzende birakarak dışarı çıktılar. Eşyalarını ellerine alarak doğruca gizli yolun bulunduğu kapıya geldiler. Bir fener yakıldı. Sonrada gizli yolun kapısı açıldı. Bu sırada Rumlar kapıya dayanmışlardı. “Yaşa Yorgi Bey, Yaşa doktor Yaşa” diye bağırıyorlardı. Bu sırada dört erkek ve bir kadından meydana gelen Türkler mahze yoluna girdiler. Eski kapıyı sıkıca kapatıp yavaş yavaş ilerlemeye başladılar. Bu sırada dış kapıya şiddetle vuruluyordu. Beş kişi sürünerek yol almaya çalışıyordu. En önde doktor gidiyordu. Çünkü bu yolu en iyi o biliyordu. En arkada Hatice vardı. Böylece bir saat kadar gidildi. Çok az yol almışlardı. Biraz sonra yol genişledi ve yükseldi. Artık ayağa kalkarak yürüyorlardı. Akşamın alaca karanlığında kumluk olan bir yere çıktılar. Kıyıda bir kayık duruyordu. Hemen kayığı hazırladılar. Denizden hafif bir rüzger esiyordu. Dalgalar kıyıya vuruyorrdu. Rahmi: -Ben sizinle gelemem. Çete Hasan kızdı: -Neden? -Ben bu dalgalardan çok korkarım. -Kes, bin. Dalga mı geçiyorsun? Seni Rumlar eline geçirirse öldürürker. Derini yüzerler -Ben ölümden korkmuyorum. Denizden korkuyorum. -Haydi yürü. Yoksa Rumların eline düşeceğiz. -Siz gidin. Hakikaten çok korkuyorum. -Yani bizimle gelmeyeceksin. -Hayır gelmeyeceğim. O zaman Cafer Dayı: -Ben bilirim. Sen ölümden korkmazsın. Rahmi ona döndü. Başını salladı: -Ölümden elbette korkmam. -Haydi yürü öylese. -Hakikaten gelemem. Çünkü dalgalar kabarıyor. -Olsun sana bir şey olmaz. Sen yürü... Rahmi gerçekten bu eski kayıkla denize açılmak istemiyordu. Hasan kızıyordu. Aniden onu yere yıktı. ellerini ayaklarını bağladı. Bu sırada silah sesleri geliyordu. Kayığa bindirdiler Rahmi’yi... Kendileri de bindiler. Ve denize açıldılar. Dalgalar devamlı olarak artıyordu. Rüzgarda şiddetini artırıyordu. Çürük kayık dalgaların ve rüzgarın etkisiylebir sağa, bir sola doğru yatıyordu. Rahmi’nin dudakları kıpırdıyordu. Belliki bildiği duaları okuyordu. Biraz açılınca dalgalarda artmaya başladı. Kayık çatırdıyordu. Gıcırdıyordu. Herkes gerçekten korkuyordu. Dalgalar adam boyu geliyordu. Kayık bir yükseliyor bir alçalıyordu. Sacede Çete Hasan: -Korkmayın. Ne derdi Zekeriye Hoca... Olacakla öleceğe çare yoktur. Buna inandiktan sonra gerisi mesele değil. Doktor Hasan Bey: -Ben de ölümden korkmuyorum ama, bu gece korkuyorum İhtiyar Cafer Dayı: -Korkma doktor. Ne korkuyorsun? Nasıl olsa Rumlar bizi şimdiye kadar öldürmüşlerdi. Bizim şimdi yaşadığımız kardır. Şimdi deryanın üzerindeyiz. Gerçi karadan uzaktayız ama yine yaşıyoruz. Canınızı sıkmayın. Gerçi size akıl verirken ben korkudan titriyorum ama mühim değil. Kayık neredeyse devrilecekti. Adamlar ne olacağını bilmiyorlardı. Doktor arkadaşlarına: -Gecenin karanlığında fazlaaçıldık galiba... Kayığın küreklerine asılan Çete Hasan: -Biliyorum. -Öyleyse kıyıya yanaş. -Yanaşamam. -Ama öleceğiz. -Nasıl olsa bizim için farketmez. Biz bu gece bir çok varta atlattık. Birincisi Rumların öldüeceği bir zamanda kurtulduk. İkincisi kenara gitsek yine bizi Rumlar öldürür. Öyleyse burada ölelim de köpekbalıklarına yem olalım. -Yanaş yahu belkide ölmeyiz. -Doktor ben buraları avucumun içi gibi bilirim. Buralar Rum eşkiyasının en kuvvetli olduğu yerlerdir. Kenara yanaşı veya çıkarsak muhakkak ölürüz. Bizi Rumlar yaşatmazlar. Hele bütün bu kıyılar zaten tutulmuştur. Hele şimdi doktorları da öldürüldü ki bizim kafamızın derilereini vallahi yüzerler. Doktor seni öyle öldürürlerki her gün bir organını keserler. Öyle acı duyarsın ki asla unutamazsın. Bu sırada kayık sallanarak gidiyordu. Rüzgarın şiddetide artıyordu. Dalgalar daha da kabarıyordu. Sonunuda şiddetli bir dalaga geldi. Birden bindikleri kayık devrildi. Evet bindikleri kayığın birden üstü altına, altı üstüne dönmüştü. İçindekiler denize düşmüşlerdi. Doktor Hasan Bey yüzmeye çalışıyordu. Rahmi ve ihtiyar Cafer Dayı dalgalar arasında birden kayıp oldular. Çete Hasan yanında bulunan Hatice’yi kolundan tuttu. Hatice: -Sen beni sal. -Neden? -Sen doktoru tut. Onu kurtar. O bizden bizim için önemli. Beni düşünme kurtarabileceksen onu kurtar. Ben kendimi kurtarırım. Çete Hasan kızı saldı. Biraz uzağında bulunan kurtulmaya çalışan Doktor Hasan Beyin yanına kadar yüzdü. Onu kolundan tuttu. Artık Rhmi ve cafer Dayıdan ses yoktu. Artık onlar kayıp olmuşlardı. Her üçü sanki dalgalarla güreşiyorlardı. Biraz yüzdüler. Hayır dalgalar devamlı olarak yükseliyordu. Çete Hasan çok yorulmuştu. Doktora: -Doktor sen yoruldun mu? -Hayır ben çok yoruldum. Seni salsam. Olur mu? -Olur. -Öyleyse sen çırpınmaya devam et. -Olur. Çete Hasan Doktor Hasan Beyi salarak olduğu yerde dikildi. Hayır buradaki su insan boyunu geçiyordu. Hemen tekrar yüzmeye başladı. Doktoru yine kolundan tutmuştu. Bir müddet daha dalgalarla boğuştular. Sonrada neye uğradıklarını anlayamadılar. Bayılmışlardı. Suyun üerine kendilerini salmışlardı. Öylece kaldılar. * * * * * Çete Hasan gözlerini açtı. Bulunduğu yer bir odaydı. Etrafına baktı. Duvarda bir lamba yanıyordu. Hayal, meyal gördüğü yaşlı bir kadın ocakta yemek yapıyordu. Kendi kendine ben nerdeyim diye geçirdi. Yaşayıp yaşamadığını, gördüklerinin bir rüya olup olmadığını kontrol etti. Parmağını ısırdı. Hayır gördükleri rüya değildi. Olduğum yer neresi acaba diye içinden geçirdi. Yanındaki ihtiyar kadına inleyen bir sesle: -Ben nerdeyim? Kadın derinden gelen bir sesle: -Emin ellerde. -Sen kimsin? -Allah’ın kulu... -Benden başka kim var? -Bir kızla, orta yaşlı bir adam var. Çete Hasan tekrar daldı. Bayılmıştı. Biraz daha zaman geçti. Tekrar uyandı. Bu sefer yattığı oda değiştirilmişti. Gün ışığı odaya vuruyordu. Kulağına ayak sesleri gelmeye başladı. Çete Hasan uyanmış yatağına oturmuştu. Etrafına baktı. Evet bellki burası bir türk eviydi. Çünkü yattığı odanın duvarında hasırdan bir namazlık asılı duruyordu. Artık rahatlamıştı. Demek Rumların eline düşmemişti. Kalkmak istedi. Hayır kalkamıyordu. Gözleri kararıyordu. Başı dönüyordu. Şakakları zonkluyordu. Kapı açıldı. İçeriye üç adam girdi. Hasan hiç birini tanımıyordu. Gelenlerden ihtiyar biri: -Nerelesin? -Bilemiyorum. -Nereden geliyorsun? -Onu da bilemiyorum. Yanındakilere döndü: -Hafızasını kayıp etmiş galiba. Kısa boylu sarışın biri cevap verdi: -Bu Rumlar yüzünden insan aklını da kayıp eder. fikrini de ve hatta canını da kayıp eder. -Ne yapalım? Hiç bir şey hatırlamıyor. Dedi ve Çete Hasan’a yanaştı. Öyle iki tokat attı ki Çete Hasan’ın aklı başına geldi. Adama: -Ne vuruyorsun yahu? Dedi. İhtiyar gülerek: -Adın ne? -Çete Hasan. İhtiyar yanındakilere döndü: -Mübarek dayak cennetten çıkma... Delinin aklını başına getiriyor. Konuştu ve kim olduğunu söyledi. Çete Hasan’ı bir korku aldı. Şimdiye kadar hiçte böyle hata yapmamıştı. Neden kimliğini açıklamıştı? Yinede söylemese olmazmıydı? Neyse ben bu gece ne de olsa öldüm. Mühim değil. Eğer bunlar Rumlara haber verecek olursa hemen kendimi öldürürüm diye için den geçirdi. ihtiyar: -Sen kimsin? -Bir ademim. -Adın ne senin? -Hasan. -Çetesi var mı? -Çetesi olsa beni Rumlar kaçırıp hanımımla ağabeyimide denize atabilirmiydiler? Benim adım Hasan... -Peki hangi köydensin? -Kirazlıbahçe‘den. - Kaç haneli bir köy? -Otuz haneli bir köydü. -Şimdi ne oldu? -Rumlar köyü haritadan sildi. -Bilemem ama sizden başka köyden kurtulanlar vardır. -Belkide bizim bildiğmiz biz üç kişi. Peki burası neresi? -Burası da Yusuf’lu köyü. Bizide bastılar Rumlar. Boylarının ölçüsünü aldılar. Ama bize de çok zaiyat verdiler. Epey adamımız öldü. Çete Hasan tekrar uykuya daldı. Günler ne çabuk geçiyordu. Aradanbir hafta geçti. Artık eski kuvvetini almasa bile kendine gelmişti. Köylülerde o kadar kaynaştılar ki artık arkadaştan da öte samimi olmuşlardı. Doktor köylülerin hastalarına yaralılarına yardım ediyordu. Köylüler bu sevimli adamın gelmesinden sonra acılarının dinmesi ona mistik bir şekilde bağlanmalarına sebeb olmuştu. Hasan gerçi Çete Hasan‘dı ama ne silahı, ne de tüfeği vardı. Artık kendini çıplak bir adam gibi görüyordu. Şöyle köyü gezdi. Hayır bu zavallı adamlarda kendisinin beklediği gibi bir tüfek, bir tabanca olmasının imkanı yoktu. Evleri topraktan evlerinin damı kamışlarla kaplıydı. Bu insanların silaha değil yiyeceğe ihtiyaçları vardı. Yanında bulunan ihtiyara: -Peki sizin bu köyü bu zıkkım Rumlar niye bastı? -Ah neden bastı olur mu? İçimizde bir casus çıktı. Bizim Türklere silah sağladığımızı Rumlara haber verdi. işte bu sebeple köyümüz Rumlar tarafından basıldı. -Bana darılma ama siz silahı nereden bulupta alıyorsunuz? -Rum kaçakçılar var onlardan. -Peki ama size silah veren Rumlarda ihbar etmiş olabilir. Siz birbirinizden niye şüphe ediyorsunuz? -Yeğenim benim irtibat kurduğum insanlar senin bildiğin gibi insanlar değil. Onlar öyle ağızları sıkı ki şaşarsın. Bak geldim senin ben kim olduğunu bilmediğim halde çene çalıyorum. Onlarda bu da yoktur. Görevi alan bilir. Tabi içlerinde bizim tanıdığımız Türklerde var. Biz kimin ihbar ettiğini bulduk. Ama canlı olarak değil. Ölüsünü bulduk. Her zaman olduğu gibi işleri biten Türkleri öldürüyorlardı. -Peki sen parayı nereden buluyorsun? -Kemal Bey, Hamit Beyi tanırmısın? -Evet. -Onlar gönderiyor. -Peki ama sen bana neden her şeyi anlatıyorsun? -Neden anlatmayım? -Tetbirli olman gerekmez mi? -Gerekir. -Ama sen tetbiri elden bıraktın. -Ah ğlum ben tetbiri elden bıraksam bu zamana kadar yaşayabilirmiydim sanıyorsun? -Peki benim kim olduğumu biliyor musun? -Evet. -Peki ben kimim? -Çete Hasan derler sana. Sen doktor beyi kaçırmak için gittin. Ve görevini yapıp döndün. -Peki sen bunları nasıl biliyorsun? -Bunlar benim sırlarım. Ama sizin Çete Hasan ve doktor olduğunuzdan emin olabilmek için adamlarıma haber verdim. Geldiler sana ve doktora baktılar. İkinizide tanıdılar. Kızda onların dediğini doğrulayınca inandık sizin bizden olduğunuza. Yoksa böyle şeylei davamıza can vmeye hazır olmayanlara anlatır mıyım sanıyorsun? -Sağol. İlk defa bu kadar tetbirli bir Türke raslıyorum. -Sen de sağol. -Çok canım sıkılıyor. -Neden? -Kendimi elbise giymeyen bir adama benzetiyorum. -Sebeb ne? -Çünkü silahım yok. Ben silahsız yaşayamam. Parasız, yemeden, içmeden yaşarım da silahsız ve atsız kendimi garip hissederim. İhtiyar adam gülümsedi:Sen korkma en iyisinden buluruz. Peki bizim iki arkadaşımız daha olacaktı. Onlardan bir haber yok mu? Onların cesetleri bulunmadı mı? -Metin olmasının. Bulundu. -İkiside bulundu mu? -Evet -Neredeler? -Camide. -Görebilirmiyiz. -Evet. Yürüdüler. Köyün ortasında bulunan ahşap bir binanın önünde durdular. Rahmi ile İhtiyar Cafer dayı upuzun uzanmış yatıyorlardı. Çete Hasan bu iki cesedi görünce gözleri yaşardı.Ona gaddar demelerine rağmen o şimdi ağlıyordu. Sebebi ise çok sevdiği arkadaşım dediği Rahmi’nin ölümünden kendisini sorumlu tutmaktaydı. Belkide onu orada bıraksaydı Rahmi kendini kurtaracaktı. Belkide kollarını bağlamasaydı kendini yinede kurtarabilirdi. Böyle karışık düşüncelerle bir middet iki ölünün başında durdu. Hasan orada bulunanlara: -Bunlara köyün mezarlığında iki mezar kazın ve bunlar gömülsünler. Bu iş en kısa zamanda tamamlansın. -Sen olmayacak mısın burada? -Olacağım ama gelemem. -Neden? -Kalbim dayanmıyor Rahmi’nin ölümüne... İhtiyar adam: -Neden? -Kardeşimdi. -Öz mü? -Öz olsa ancak bu kadar severdim. O zaman ihityar adam: -Dayanmalısın. Şu anda seni Rahmi kadar sevdim. Sen Rahmi’nin anasını babasını tanır mısın? Hasan gözyaşlarını silerek: -Hayır. İhtiyar hıçkırarak ağlamaya başladı. Sonra da Hasan ‘a: -Ağlama metin ol. dedi Hasan ihtiyarı kucaklayarak: -Bana metin ol diyorsun ya sen niçin ağlıyorsun. -Çünkü burada yatan Rahmi benim oğlum. Ağlamayacaktım. Ama senin ağladığını görünce hislendim. Kimseye söyleyemeyecektim ama beni mecbur ettin. Bize sizin beş kişi olduğunuz haberi geldi. O zaman ben de iki cesedin olduğunu anladım. Onları aradım. ve oğlumun cesedini buldum. Ağlamadım. Daha Türkçesi ağlayamadım. Çünkü ben kaç gündür babaları, kardeşleri, evlatları ölenlere ağlamayın diyordum. Onun için ağlamadım. Seni ağlarken görürken ben de ağladım. İş bu kadar basit. -O kocakarı kim? -Hanımım. -Yani Rahmi’nin anası mı? -Hayır. Rahmi’nin analığı. -Peki Rahmi’nin anası nerede? -Rahmi’nin annesi rahmetlik oldu. Bizde baba oğul bu işe koyulduk. Vatanımızı kurtaracaktık. Benim görevim bizimkilere silah sağlamaktı. Hemen buraya geldim. Bu kimsesiz kocakarı ile nikahlandık. Yani ben iç güveyisi oldum. Buralara yerleştim. Anlayacağın benden şüphe etmesinler diyerek işe girdik. Devam ettiriyoruz. Kocakarının kulakları pek duymaz. Söverim, sayarım. O Allah razı olsun bana çok şey anlattın der. -Peki beni şu çıplaklıktan kurtarsana. -Hemen. Geri dönüp eve geldiler. Bir odaya girdiler. İhtiyar: -Senden bir isteğim var. -Nedir o? -Oğlumun cenazesinde bulunacaksın. -Evet. -Ağlamayacaksın. -Dayanabilirsem evet. -İyi düşün ağlayacaksan sakın gelme. Beni de ağlatırsan buralarda rezil olurum sonra. -Peki. Adam evin döşemesine oturdu bir iki tane tahta söktü. Altından pırıl pırıl silahlar çıkardı. Hasan’a birini uzatıp: -Al bunu. Hasan tüfeği eline aldı. Güzelce kontrol etti. İhtiyara: -Peki tabanca ve mermi yok mu? İhtiyar döşemeleri yerine koydu. Çaktı. Sonra da kenarda duran yatakları döktü. Sonra da evin döşemesinden bir insanın girebileceği kadar bir yer açtı. Altına girdi. Bir arma çıkardı. Güzel gıcır gıcır yeni bir tabanca. Hasan’a verdi. Hasan’a: -Yeter mi? -Şimdilik yeter. -Giderken heybeni mermi ile doldururum sen korkma. -Bir bizim tarafa geçsem silah mermi gani olur ama. -Tamam Artık Hasan zevten dört köşe oluyordu. Şimdi artık silahı vardı. Mermi de... İhtiyar adam Çete Hasan’a: -Şimdi senden bir isteğim daha var. -Söyle. -Ben sana zamanı geelince söylerim. -Peki. Yalnız ben buradan bir ayrılırım. Bir daha birbirimizi görmek nasip olmayabilir. Belkide ölürüm. -Sen gençsin. Ölmezsin inşallah. -İyi sen bilirsin. -Şimdi bir iş daha var. -Nedir? -Buralar tehlikeli oldu artık. Hemen bizde sizinle yola çıkıyoruz. Bugünden tezi yok buradan ayrılıyoruz. -Peki silahlar ne olacak? -Artık burlara bir daha silah çıkarılmaz. Çünkü Rumlar buraları kontrol ederler. Şimdi biz de gidelim ki Rumlara buralar kalsın. Onlar buraları beklerken biz silahlarımızı başka yerlerden rahat rahat çıkarırız. -Demek ricat ediyorsunuz. -Ne sayarsan say. O sırada Doktor Hasan Bey geldi. Çete Hasan’a: -Bak adaşım, ben çantasız bir şeye yaramam. Sen nasıl kendine silah arayıp bulduysan bana da bir çanta içinde alet edevatlarım lazım. Şimdi ne yapacağız. İki genç ileri doğru çıktı. Çete Hasan’a: -Bize müsade edin biz gidelim. -Nereye? -Aletleri almaya. Çete Hasan: -Nereye gideceksiniz? -Sizin geldiğiniz yoldan bu gece gider geliriz. Çete Hasan güldü. Gençlerin bu haline sevinmişti. Gençlere: -Gençler bu alacaklarınız balta keser gibi ustalık aletleri değil. Bunlar doktor takımları. -Siz müsade edin biz gidelim. Biz buluruz. -Nereden? -Çalarız diğer doktorların muayenehanesinden. Çete Hasan güldü. Gençlere: -Siz gerçekten gitmek istiyor musunuz? -Evet. -Peki sizi göndereyim. Belkide Rumların eline düşersiniz. O zaman sizi yavaş yavaş öldürürler.Dayanabilecek misiniz? -Sen o yanına karışma. Bize görev ver. -Anlaştık. -Bakın size bir şey diyeyim. Biz beş kişi eski bir kayığa bindik. Beraberce geldik. Ben tabi başımıza böyle bir şeyin geleceğini bilmiyordum. Sadece kayık sallanırken düşmesin diye Doktorun çantasını kayığın iki yanına bağladım. Kayık kıyıya çıkmıştır. Yahutta kumlara gömülmüştür. Bir görev yapacaksanız gidin bir arayn bakalım. Doktorun aletlerini belkide bulursunuz. Bizlere bir iyilik yapmış olursunuz. Gençler bunu duyduktan sonra gittiler. İki saat sonra geliriz diyenlerden beş saat geçtiği halde ses seda yoktu. Hasan uyumuyor bulunduğu odada volta atıyordu. Canı çok sıkılıyordu. Böyle tehlikeli bir görevi bu çocuklara vermesini hiç de affetmiyordu. Bu on gün içinde yaptığı ikinci hataydı. Hatta üçüncü hata. Alnında biriken terleri sildi. İhtiyarlıyordu demek. Bunamaya mı başlamıştı ne? İkinci gün öğle oldu. Gençler yine yok. Bu sırada orada bulanları toplayan Hasan: -Arkadaşlar. Ben sizin çocuklarınızı gönderdim. Çocuklar yok. Sizden af diliyorum. Ben şöyle bir bakayım. Çocuklardan birinin babası: -Sen sus Hasan efendi. Bu benim ilk acım değil. Meraklanma. Belkide döner gelirler. Bu adamın çocukları bu millete helal olsun. Bir tek benim çocuklarım değil her şeyim bu vatana helal olsun. -Sağol ben bir bakayım. -Eğer bakmaya lüzüm varsa biz bakacağız. Sen değil. Sen zaten gerktiği kadar kendini tehlikeye atmışsın. Sen git bu gece de uyumadın. Kendini harap etme. Biraz uyu. Hasan gitti. Uzandı. Uykuyla uyanıklık arasında duruyordu. Bir bağırtı koptu. Silahını kaptı. Dışarıya çıktı. Güneş batmak üzereydi. Fakat bir kalabalık köyün öte başından şaka şamata geliyordu. Gitmedi. Döndü avluya girdi. Bir kütüğün üstüne oturdu. Bekledi. Birbirine bağlanmış bir sürü hayvan geliyordu. Gelen hayvanların önlerindeki genci tanımıştı. Bu çantayı aramaya giden gençlerden biriydi. Hayvanlar yaklaşınca arkadakini de tanıdı. O da onun yanında giden gençti. Gelenler durdular. Gençlerden arkada olan atını öne doğru sürdü. Atını Hasan’ın önünde durdurdu. Eğerine bağladığı çantayı aldı ve Çete Hasan’a uzattı. Çete Hasan çantayı aldı. Bu sırada yanına gelen Doktor Hasan beye verdi. Hasan bey çantasını bulunca çocuklar gibi sevindi. Sanki uçuyordu. Çete Hasan gençlere: -Çantayı getirdiğiniz için sağolun. Yalnız bunlar ne? Çete Hasan gençlerin getirdiği hayvanları gösteriyordu. Gençlerden biri: -Bunlar Rumlardan aldığımız ganimetler. Hasan kızdı. -Yaptığınız doğru mu? -Bilemiyoruz. Biz doğru diye yaptık. -Peki bizim için bu çantanın önemini biliyormusunuz? Biri: -Açtık çantayı... İçinde bir kaç şişe bir kaç makas. Biraz bez biraz pamuk ve bir kaçtane iplik vardı. Biz bunları burada da buluruz. Onun için önem vermedik. Rumlara geldiğimizi hatırlatmak için hatırlı bir Rum’un çiftliğini bastık. Paralarını aldık. Hayvanlarını da önümüze kattık geçtik geldik. Gelmeden onlara ne dedik biliyormusun? Çete Hasan merakla: -Ne dediniz? -Onlara Çete Hasan beşyüz kişiyle geldi. Bu akşam buralarda ne kadar Türk köyü varsa onlardan da eli silah tutanları alacak. Hepinizin evini barkını başınıza yıkacak dedik. Yüz hatları gerili duran Çete Hasan birden bir kahkaha attı. Gençlerden biri: Vallahi doğru diyoruz. -İyi yaptınız. Çete Hasan aslında gençlere kızıyordu. Çünkü dün geceden beri kendilerini sıkıntıda bırakmışlardı. Ama bu işe şevkle, hevesle başlayan bu gençlerin moralini bozmakta doğru olmazdı. -Yaşayın gençler. Sizlerden bundan başka bir şey beklenmez zaten. Bir insan cesaretli olmalı. Ama sadece gittiği görevi tamamlamalı. Siz başka işlerde tamamladınız. Sağolun. İyi bir gözdağı verdiniz Rumlara. Köyde kim var kim yok herkes oraya toplanmıştı. Kadın çoluk ve çocuk. Hasan orada bulunanlara: -Zaman kayıp etmeyelim. Hemen yola çıkalım. İhtiyar adam: -Evet hemen yola çıkalım. Kafile hazırlandı. Hayvanları da alarak yola çıktılar. Gecenin karanlığı basmıştı. gündüz gibi ay ışığı önlerini aydınlatıyordu. Gidenler arkalarına bakıyorlardı. Yıllarca bulundukları yerlere, evlerini, tarlalarını ve akrabalarının mezarlarını bırakarak oradan ayrılıyordu. Bazıları ağlıyorlardı. Hasan: -Ne oluyoruz yahu. Memleketi terk etmiyoruz ya. Üç beş aya bilemediniz üç beş yıl sonra yine geleceksiniz. Ağlamayın. Biz şimdilik bizim vatanımızda esir hayatı yaşıyoruz. Ama onlar buralarda kalmayacak çekip gidecekler. Kimse cevap vermedi.Koca ormana doğru daldılar. Dar ve patika yollardan geçerek ilerliyorlardı. Kafile çok yavaş hareket ediyordu. Hasan yanındakilere: -Belkide bu mallar olmasaydı daha çabuk hareket ederdik. İhtiyar başını salladı. Hasan: -İlk çattığımız köye bunları bırakalım. -Olur. Üç saat sonra ormanın sonuna geldiler. Hasan: -Kafile dursun. Kafile durdu. Yanındakilere: -Benimle gelecek iki kişi lazım. Bugünkü gençler: -Biz geliriz. -Haydi. Diyen Hasan atını düzlükte hızla sürmeye başladı. Arkasından iki genç onu takip ediyordu. Bir tepeye gelip durdular. Hasan tepenin arkasını kontrol etti. Bir köy görünüyordu. Ama manzara sevinilecek gibi değildi. Çünkü gecenin karanlığında etrafı aydınlatıyordu. Demekki orasını daha rumlar yeni basmış ve çekip gitmişlerdi. Hasan yanındakilere: -Bakın daha yeni basılmış. Hala yanıyor. -Evet. -Demek rumlar önümüzde. Çatışma olursa ne olacak? İnsanlarımız az. Bizi yok ederler. -Biz önden gidelim. -Olmaz Kuvvetimiz azalır. Yanımızda nekadar fazla insan olursa bizim için iyidir. Bu sırada bir çıtırtı geldi. Hasan kulağını dikti. Etrafa bakındı. İlerde bir diken oynuyordu. Oyana doğru ilerledi. Dikeni kaldırdı. Hayret on iki yaşlarında bir çocuk korku içinde kendilerine bakıyordu. Sanki bir kirpi gibi iki büklüm olmuştu. Belliki çok korkmuştu. Hasan: -Adın ne yavrum senin. Çocuk el kol hareketleri yapıyordu. Belliki bir şey anlatmak istiyordu. Hasan: -Hangi köydensin? Çocuk yanan köyü gösteriyordu. Hasan: - Anan, baban yok mu? Çocuk boğazını keser gibi yaptı. Kalktı Hasan’ın bu dostça haline güvenerek onun elinden tuttu. İleriye doğru yürümeye başladı. Biraz sonra Hasan gözlerini kapattı. Evet ağlıyordu. Çocukta ağlamaya başladı. Gençler de ağlıyorlardı. Bir kadın, bir genç kız ve de bir adamı rumlar İsa gibi çarmıha gererek öldürmüşlerdi. Ama nasıl işgence ederek. Çocuk birden Çete Hasan’a: -İşte babam, anam ve ablam. -Neden seni rumlar öldürmedi? -Saklandım. -Peki bunları gördün mü? -Evet. -Peki siz buralarda ne arıyorsunuz? -Biz yanan köyün çobanıydık. Ailece köyün hayvanlarına bakıyorduk., hayvanları alıp geri döndük ve burada onlarla karşılaştık. Bizi bu hale getirdiler. -Peki tanıdığın kimse varmıydı yanlarında? Çocuk dah sesli ağlamaya başladı; Hasan: -Kimdi o? -Dayım. -Dayın mı? -Evet. -Yani sizin köyde rumların casusu dayın mıydı? Çocuk yaşından beklenmeyen bir cevap verdi: -Ben senin dediğinden anlamam. Dayım anamı babamı ve ablamı öldürdü. Ama bir elime geçerse onu diri diri gömeceğim. Bunu yapmazsam anamın babamın kanı yerde kalmış olur. -Peki bu vahşeti yapanlar nereye gitti. -Şu yana. Diyerek eliyle rumların çetelerinin gittiği yönü gösteriyordu. Hasan çocuğa: -Peki hayvanlarınız nerede? -Onları da rumlar götürdü. Hasan yanındaki gençlere döndü: -Ödeştik. Bakın onlarda sizin yaptıklarınızı yaptılar. Çocuk bağırarak: -Onlar da öyle diyorlardı. Hasan başını salladı. Hemen yanındaki gençlerden birine: -Gitte ormandakileri alda gel. Genç atını ormana doğru sürdü. Ormandakileri alıp geldi. Çocuk hayvanları görünce sevindi. -Amca amca demek hayvanlarımızı aldınız ger. Artık bizim köylüler bana kızmazlar. Hasan çocuğun saçlarını okşadı. Ona: -Sen korkma sana kimse bir şey diyemez. Sen büyük bir kahramansın. Bu mallarda bizim değil. Rumlardan alınmış... -Peki bu mallar kimin? -Kimin olacak senin tabi. -Demek bizim malların yerine aldınız. -Evet. -Peki ben bu malları nasıl böleceğim? -Niçin bölüyorsun? -Sahiplerine vermek için. -Haydi onu beraber yaparız. Diyerek onuda terkisine aldı. Beraberce yanyana köye doğru atlarını sürdüler. Köye girdileri. Yine kolları yanan, bacakları kesilen, gözleri oyulan insanlara rastladılar. Köyde tavu ve köpek kedi gibi hayvanlardan başka canlı yoktu. Çocuk: -Amca. Hasan çocuğa dönerek: -Ne var oğlum? -Bunlar hep ölmüşler. -Evet. -Ben şimdi ne yapacağım? -Bizimle gelirsin. -Malları sahiplerine nasıl vereyim? -Mallar senin olur. Kafile açlıktan ölüyordu sanki. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı... Hasan şöyle bir köyü gezdi. Arkadaşlarının yanına döndü Onlara: -Yemek yerine yine kan gördük. Kimse cevap vermedi. Hasan: -Gidelim. Kendilerini derenin kenarına attılar. Dere boyunca ilerliyorlardı. Şırıl şırıl akan derede bir insan cesedi gördüler. Bu altmış yaşlarında bir ihtiyara aitti. Gençler suya dalarak cesedi çıkardılar. Hasan düşünüyordu. Cesedi böyle bırakamazdı. Gömmeye de çok zaman gerekirdi. Ama gömülmesi gerekirdi. Hemen derenin kenarındaki kumları bir anda bir insanın sığacağı kadar eştiler. İhtiyarı burayaa gömdüler. Bütün bu işleri elleriyle ve kamalarıyla yapıyorlardı. Bir söğüt dalı kestiler. Onu da mezar taşı olarak başına diktiler. Sonrada kalkıp yollarına devam ettiler. Önlerinde bir kaç ev gözüktü. Gerçekten sevindiler. Çok yorgun ve açtılar. Köyün köpeklerinin sesleri geldiğine göre asla bu köy de yıkılmış olamazdı. Ama belli de olmazdı. Şimdiden kendilerini yıkılmış yakılmış bir köyü bulmaya hazırlamalıydılar. Köye yanaştılar. Evet bu köy basılmamıştı. Köye girişte nereden çıktığını anlamadıkları bir sürü silahlı adam önlerini kesti. Silahlı adamlardan biri: -Kimsiniz? Hasan atını ileriye doğru sürdü. Aynı adam: -Dur. Kimsiniz? Hasan atının dizginlerini çekti. Karşısındakilere: -Rumlar tarafından yakılıp yıkılan bir köy halkıyız. -Kaç kişi kayıp ettiniz. -Bilemem. Köyün yarısından çoğu öldü. Yolda yok edilen bir köyden de bize kalan bu çocuk. Yanındaki çocuğu gösterdi. Adam yanındakilere: -Şöyle yedi sekiz kişilik bir grup söylediğim gibi tetbirli olarak şunları Ömer Beyin evine götürün. Drurumu onlarada anlatın. Hemen yedi kişilik bir grup onları alarak Ömer Beyinevine götürdüler. Yorgun argın eve gelmişlerdi. Hemen karşılandılar. Yemek verildi. Kimse gördüğü manzaralar karşısında zaten yemek yiyemedi. Kadınlar ve çocuklar hemen düşüp uyudular. Hasan pencereden baktı. Köyde gecenin karanlığında koşuşmalar oluyordu. Hasan uzandığı yerden kalktı. Aşağıya indi. Ömer Bey yanında bir kaç kişi oturmuş bir şeyler konuşuyordu. Çete Hasan’ı görünce sustular. Çünkü bu tanımadıkları adamın yanında konuşmakta doğru olmazdı zaten. Hasan oradakilere: -Ne var? Ne oluyoruz? -Sen yorgunsun istirahat et. Biz gerekeni yapıyoruz. -Ne olduğunu söylemeyecek misiniz? Adamlar birbirlerinin yüzlerine endişeli endişeli baktılar: -Tetbir alıyoruz. Dediler. Adamların bu endişeli halini görmüştü Çete Hasan, ama fazla da üzerlerine gitmedi. Hasan: -Her akşamki tetbirler mi? -Hayır. Olağanüstü tetbirler alıyoruz. -Sebeb. -Rumlar bizim köyü basacaklar. -Kim dedi size? -Bizim çocuklardan biri duyup haber getirdi. -Peki nasıl duymuş? -Bugün bizim çocuklardan biri ormana gitmişti. Rumların oradan geçtiğini görünce hemen bir kürüzün altına saklanmış. Rumlarda kürüzün önünden geçerken bizim köyü bu gece basacaklarını söylemişler. -Demek yine aynı oyun. -Ne oyunu? -Bu gece Rumlar sizi basmayacaklar. -Ne biliyorsun? -Ben bilirim. -Ya nereyi basacakşar? -Sizin köyün aksi istikametinde bir köyü basacaklar. Bana ne biliyorsun diyorsunuz. Söyleyeyim. Bir gece bizim köyü basacaklar diye haber aldık. Tetbir aldık. Sabah bir de baktık ki bir başka köyü basmışlar. Bunların oyunu bu. Bir Türkü orman da yalnız görecekler de salacaklar bunun imkanı yok. Bunların bir Türkü salmaları için iki sebep var. Biri oTürkünü onnlara doğru haber getiren bir casus olması, diğeri de Türkler arasında güvenilir olupta, ona böyle yalan haberleri göndermeleridir. Siz şimdi tetbirinize devam edin. Hiç kimseye bu konuştuklarımızdan bahsetmeyin. Bana gözü pek yol bilir birini katın. Ben onunla Köklük köyüne gideyim. -Tamam. Dedi. Ömer Bey oğlunu çağırdı: -Oğlum. Bir genç koşarak geldi. Ve: -Ne var baba? -Oğlum bu amcanla beraber Köklük köyüne gideceksin. -Olur baba. Çete Hasan ona dönerek: -Belkide ölürüz. Ömer Bey gülümsedi: -Bütün buölenlerin yanında o da ölsün ne olur? Sonrada Ömer Bey oğluna: -Bu amcanın dediğini dinle. -Olur baba. Dedi. Ömer Bey oğlunu kucakladı. Oğluna: -Bak benim oğlum, bu köyde bir sürü adam var. Senden iyi yol, iz bilen de var. Ama ben seni gönderiyorum. Çünkü ölebilirsin. Onun için tehlikeli görevi sana verdim. Nasıl anlaşacağınızı biliyorsunuz. Hakkını helal et. Yolunuz açık olsun. Çete Hasan: -Biz gidiyoruz Ömer Bey. Arkadaşlarım kalkarsa geleceğimi bir işimin çıktığını söylesiniz. Aralarındaki kır saçlı da doktordur. Onunla ilgilenin. Hastalarınız varsa muayene etsin. Ömer Bey gülerek: -Sen merak etme. Yolunuz açık olsun. -Sağol. Sonrada yanına iki genci alan Hasan atını sürdü ve gecenin karanlığına karıştı. Dört kişi atlarını hızla Köklük köyü tarafına doğru sürüyorlardı. Dereyi aştılar. Köklük köyüne ulaşmışlardı artık. Kendilerini üç kişi karşıladı. Kim oldukları soruldu. Ömer Beyin oğlunu hep tanıyorlardı. Gelenleri bu üç kişi alarak köyün ortasında bir yere götürdüler. Silahlı kişilerin bulunduğu bu yerde herkes uyuyuyordu. Hasan: -Uyuyanları uyandırın. Sanki bir emir veriyordu Çete Hasan. Orada bulunanlar kızmıştılar. Bu adam da kimdi? Hangi hakla kendilerine emirler veriyordu. Şu ana kadar kendilerine emir verecek adam daha doğmamıştı. Orada uyanan gençlerden biri ayağa kalktı. Çete Hasan’a: -Sen kimsin? -Adım Hasan. -İyi ama neden bize emir veriyorsun? -Ben emir filan vermiyorum. -Ama sesinizin tonu çok yüksek geldi bana. Kulağımın zarını patlatacaksın sandım. -Bak kardeşim benim emir memir verdiğim yok. Sizin köyü bu gece Rumlar basacak. Tetbir almaya geldik. Genç alaylı alaylı: -Hele. Bizim köyü Rumlar basamaz. -Neden? -Çünkü Rumlarda o cesaret yoktur. -Öyle deme. Yanınıza gelirler. Anlıyamazsınız. Ben onları çok yakından tanırım. Deminden beri konuşan genç yanındakine: - Bu kim yahu Kani? -Kim olacak köyleri basılıp bizim köye sığınanlardan biri. Genç alaylı alaylı gülümsedi. Çete Hasan’a: -Beyim o kadar biliyordun da neden köyünü koruyamadın? -Sizin gibi uyuduğum için. Artık köyün ihtiyarları yavaş yavaş gelmeye başladılar. Kör Bekir Dayı da geldi. Bu Kör Bekir Dayı koca ormanda Rumlar tarafından tutulmuş gözleri oyulmuştu. Hasan ile çok eskiye dayanan ahbaplıkları vardı. Hasan konuşurken sesinden onun olduğunu tanımıştı. Bekir Dayı: -Bu konuşan kim? Dinim hakkı için o? Çete Hasan da tanımıştı bu sesi... Bu meşhur ekmekçi Bekir Dayı idi. Nereden bu lakap geliyordu bilmiyordu. Ama babasının pek dostu idi. Herkes şaşırmıştı. Kör ihtiyar nasıl da sesinden tanımıştı onu. Deminden beri kurulmuş saat gibi çalışan genç: -Kim o dediğin Bekir Dayı? -Hasan, Hasan, Gebeş Hasan. Nerede o? Herkes şaşırmış durumdaydı. İhtiyar: -Hasan Hasan ses ver nerdesin? Çete Hasan ona doğru koştu elini öptü. Ona: -Buradayım. -Gel hele gel. Kör Bekir Dayı Hasan’ı elinden tuttu. Ona: -Bu Rumlardan intikamımız ne zaman alınacak? -Bilmiyorum dayı. Herkes kendi başına hareketten hoşlanıyor. Fert fert bir şey yapmamız imkansız. Çünkü nerde birlik orada dirlik biliyorsun.Herkes bildiğini yaparsa bunlardan intikam almak zorlaşıyor. Bak sen şimdi gözlerinin intikamını alınmasını istiyorsun değil mi bizden? -Evet. Bana aydınlık dünyamı karanlık yaptılar. -Eğer bu vurdum duymazlık devam ederse gezdirdiğin canı da alacaklar.O zaman da kalanlar ölenlerin intikamını almak için başkalarına yalvaracaklar. Onun için tetbir alınsın. O zaman İhtiyar Kör Bekir Dayı: -Demek öyle ha. Sana o kadar inanıyordum ki, bu işi muhakkak becerecek diyordum. Senin gibi namlı bir çete dahi ümidini yitirmişse bu iş bitti demektir. Çete Hasan kolay kolay pes etmez Ama sen bu akşam ümitsiz konuşuyorsun. -Yok be dayı. Ben ümitsiz konuşurmuyum? Nasıl olsa onların hakkından geleceğiz. Onları yok edeceğiz. Yalnız herkes böyle kendi başına olursa işimiz gecikecek diyorum. O zamana kadar kendisiyle dalga geçen genç Çete Hasan sözünü duyar duymaz koşarak geldi ve Çete Hasan’ın eline sarılarak öptü. Mahçup bir vaziyette: -Senden özür dilerim. -Tamam özürün kabul edildi. Bu sırada yatanlar kaldırıldı. Kırk kişilik bir grup oluşturulmuştu. Hasan bu kırk kişiyi beşer kişilik gruplara ayırdı. Bu gruplardan ikisini köyün girişinde diğer ikisini de karşı yönde girişe göre çıkışta tetbir almak için gönderdi. Diğer kalan dört grubu da ikiye ayırdı. bu dört gruptan ikisi devamlı olarak köyde devriya gezerken iki grupta karargahta bekleyecekti. Herkes yerini ve görevini alırken havada birden bir ışık belirdi. Bu atılan bir havai fişekten başka bir şey değildi. Birden Hasan: -Bunu kim attı? Orada bulunanlar: -Bilmiyoruz. Bu sırada on onbeş yaşlarında bir çocuk yanlarına geldi. Çete Hasan’a yanaşarak: -Bunu mu soruyorsun? -Evet. -Hacı Salim atıyor. Torununu eğlendiriyormuş. Çete Hasan: -Oraya kadar gidelim. Hemen köyün üst başında bulunan Hacı Salim’in evine kadar atkarını sürdüler. Hacı Salim evinin balkonuna oturmuş, yanında dilenci kılıklı biriyle torunuyla oynuyordu. Gelenleri görünce: -Buyurun. Dedi. Hasan atını ileriye sürerek: -Buyurmayacağız. Fakat bu ne? Onu öğrenelim. -İyi de sen kimsin? -Ben köyleri Rumlar tarafından yakılmış biriyim. -Sen bu ne diye neyi soruyorsun? -Bu havaya attığınızı soruyorum. -O mu torumu eğlendiriyorum. -Tam zamanı. İyi ediyorsun. Peki bu yanındaki kim? -Bu da benim Tanrı misafirim. Biliyorsunuz bu günlerde Rumları zulmüne uğrayanla kaçarak bizim gibi basılmayan köylere sığınıyorlar. Bu da böyle bir Türk. -İyi geçmiş olsun -Sağol. -Biz gidelim arkadaşlar. Hasan ve arkadaşları geri dönmüşlerdi ki Hasan’ın aklına bir şey gelmiş gibi geri döndü. Hacı Salim’e: -Bu havai fişeği kim attı? Hacı Salim yanındakini göstererek: -Bu attı. -Sen şunu göndersene buraya kadar. -Kes be... Ben sana da mı hesap vereceğim. Çek git. Hacı Salim yanındaki adama döndü: -Abdullah Efendi. -Ne var Hacı? -Bir tane daha atsana... -Olmaz. -Neden olmasın? Adam Çete Hasanı gösterek: - Baksana Ağa kızıyor. O zaman Çete Hasan belindeki tabancasını çıkardı. İhtiyar adam birden kalktı. Kıllı göğüsünü açarak: -Vur, vurda rahat et. Rumların bana yapmadığını sen yap. Sizin gibilerin Rumlara gücü yetmez. Bizim gibi gariplere gücü yeter. Hasan ihtiyara: -Sen ne diyorsun inbakalım aşağıya. İhtiyar inmek için ayağa kalktı. Hacı Salim onu kolundan tutarak oturttu. Ve ona: -Nereye gidiyorsun? -İneceğim. Baksana beni çağırıyor. -İnmeyeceksin. -Ama çağırıyor. -Çağırsın. Çete Hasan: -Bak Salim bey, ben şimdi senin beynine iki kurşun sıksam, benden hiç kimse hesap soramaz. Ama ben birbirimize düşmeyelim diye bunu yapmıyorum. Fakat şu senin zavallı dediğin misafirin gelsinde ondan bildiklerini öğrenelim. -Olmaz. Bu zamana kadar benim yanımdan insan alınmamıştır. Hasan kızmıştı. Hacı Salim’e: -Burada on dakika beklerim. Gelirse gelir. Gelmezse de seni de, evini de, çocuğunu da, coluğunu da yakarım. Vallahi de yakarım billahi de yakarım. Sen ne konuşuyorsun? Hacı Salim ve yanındaki misafiri işin ciddiyetini anlamışlardı. İhtiyar adam ayağa kalktı Hacı Salim de ayağa kalktı. Kendi kendine kızıyordu. Nasıl kızmazdı? Eline bir silah alan eşkiya oluyordu. Zaten memlekette kanun da yoktu. Bu adamlara bunu göndermese bu adamlar gerçekten acımadan evini, ocağını yakarlardı. bunlardan kimse de hesap soramazdı. Yanındaki ihtiyara: -Bende seninle beraber geliyorum. Burada benim canım sağ oldukça bu eşkiyalardan sana zarar gelmez. Bunların başına köyü yıkarım. -Sağol. Beraberce inerek kendilerini çağıran adamın yanına gittiler. Hacı Salim: -Buyur ne istiyorsun? -Bu ihtiyar bizimle gelecek. -Bende geliyorum. -Gel bakalım. Salim’in aylıkçısı koşarak iki at hazırladı. Getirdi. Efendisi ve garip ihtiyarı atlarına bindirdi. Hep beraber köyün ortasındaki karargaha geldiler. Herkes atından indi. Çaete Hasan adamı karşısına aldı: -Adın ne ? İhtiyar durakladı. -Abdürrahim -Nerelisin? -Karahamzadan. -Rumlar Karahamzayı bastılar mı? -Evet bastılar. -Peki senden başka canlı kaldı mı? -Var tabi -Onlar neredeler? -Onlar başka köye gittiler. -Peki sen niçin böyle geldin? -Buraları Rumların baskınına göre daha emin görüyorum da ondan bu yöne geldim. |