|
Hemen kafile ikiye ayrıldı. Önce birinci grup, sonrada ikinci grup namazını
kıldılar. Hemen toplanarak atlarına bindiler. Yola koyuldular. O vakit
Zekeriya Hoca onlara:
-Şu mağarayı size biraz anlatayım. Kimse cevap vermedi. Herkes can kulağıyla bu ihtiyarı dinliyordu. Ama Hasan duramadı galibaki: -Anlat hocam anlat. -Bu mağaranın dört girişi dört çıkışı vardır. Bu giriş ve çıkışlardan biride o size gösterdiğim yerdir. Her ağızdan girişte bir meydana çıkılır. Bu meydanlarda üç kol daha vardırki girilen yere göre çıkışlar ayrı ayrıdır. Şimdi buradan girdiğinizi düşünelim. Birisi bizim köye, Diğer ikincisi Patakos denen gavurun çifliğine üçüncüsüde sizin karargah kurduğunuz -yerin yakınlarına bir yere... Hepsi şaşkın şaşkın ihtiyarın verdiği bilgileri dinliyordu. Şimdi rum çetelerinin bu kadar tedbire rağmen Türk köylerini nasıl bastıklarını anlıyorlardı. Çünkü bunlar hocanın bildikleriydi. Ya Türklerin bilmeyip Rumların bildikleri yollar acaba kaç tane idi. Bu sırada Yusuf: -Hoca amca müsade edersen konuşacağım. Hoca ondan tarafa döndü. Ona: -Buyur yavrum. -Yanılmıyorsam veya yanlış duymadıysam mağara girişinden sonra önümüze çıkan üç yoldan biri Patakos’un çiftliğine gidiyor değilmi? Zekeriya Hoca evet anlamında başını salladı. O zaman Yusuf Hasan ve Rahmi’ye dönerek: -Gördünüzmü bizim iş yarı yarıya oldu demek. Hasanda anladım manasında başını salladı. O zaman Zekeriya Hoca onlara dönerek: -Ne o mal bulmuş mağribi gibi neler fısıldaşıyorsunuz? Hasan hocaya: -Biz Patakos’un çiftliğine gitmek için planlar yapıyoruzda. İhtiyar adam gülümsedi: -Galiba bu yoldan giderek Dimitri’yi ortadan kaldırmak istiyorsunuz gibime geldi. -Hasan ihtiyardan yana atını sürerek: -Evet niyetimiz öyle. -Bu iş söylediğiniz yahutta düşündüğünüz kadar basit olsa o işi ben yaparım. Size bırakırmıyım. -Neden basit olmasın. Mühüm olan bizim için o çiftliğe ulaşmak. Sizin söylediğinize görede bu yol bizi oraya ulaştıracak. Eh bizde gerisini halledecek kadar kafa bulunur her halde. -Haklısınızda, bu iş bu kadar basit değil. Girerseniz tamam ama, nasıl gireceksiniz. Mühim olan bu. Bakın Rumlar o kadar deli değil. Çünkü adamlar olmayacak hayalin peşinde gerçek diye gidiyorlar. İmparatorluk kuracaklar. Peki tek başlarınamı? Hayır. Onlar Sokrat’ın torunları. Öyleyse onlara bildiğmiz dostumuz düşmanımız bütün devletler sahip çıkacak. Peki siz oraya gideceksiniz ne olacak? Ben söyleyeyim. İngilizlerin kucağına düşeceksiniz. Nasılmı onunda anlatayım. Gittiniz. Ağaçlıkla kaplı bir düzlüğe veya dünya cenneti bir yere çıkacaksınız. Kim var orada? İngilizler. Ne olacak sizi Patzakos’un çiftliğine gitmeden öbür dünyaya gönderirler. Ey gidi yavrum ey. Sen Rumları yalnımı sanıyorsun. Öyle olsa onları iki saatte buradan süreriz veya ortadan kaldırırız. Rum denen mahlukları İngilizler koruyorlar. Rumlar yaptıkları bütün şirretlikleri İngilizlerin koruyucu kanatları altında yapıyorlar. Ey gidi yavrum ey. -Ama bu işin bir çaresi olmalı. Hoca başını salladı: -Var varda acele yok. Zamanın gelince bende sizinle bu can bu tende olursa gelirim. onları analarından doğduğuna pişman ederiz. Acele yok. Yoksa bir çuval inciri berbat edersiniz. Yahutta kaş yapayım derken göz çıkarırsınız. Hele bir gidelim. Şu Grivas denen mahluk bize ne haber verecek onu bilelim. Sonrada bazı pürüzlü noktakar var orayıda halledelim. Gerisi kolay. İhtiyar atını hızlandırdı yanındakilere: -Geç oldu. Haydin gidelim. Herkes atını hızlandırdı. Yavaş yavaş patika yollara girmeye başladıkları için tek sıra oldular. Bu yerler tekin yerler değildi. Hasan yanındaklere döndü: -Bir gönüllü istiyorum. Bir genç öne doğru çıktı: -Ben varım başkan. -Öyleyse gel. Genç ve Hasan kafilenin önüne doğru atlarını sürdüler. Hocaya ulaştılar. Hasan hocaya atını yanaştırarak: -Atını eğlermisin. -Neden? -Bu bir emir değil. Hoca atını eğledi. Hasan: -Şu sırtındaki cübbe ve sarığı bize ver. -Neden? -Bunları bu gönüllü kardeşimize giydireceğiz. Senin yerine bu bunun yerine sen geçeceksin. Zekeriya Hoca gülümsedi: -Olmaz çocuklar. -Neden olmasın? -Ben yaşımı başımı aldım. Şimdi bu gencin hayatta çok göreceği var. Onu yerime koyupta ölümüne sebep olursam yaşayacağım iki günü vicdan azabıyla geçiririm. Bakın size bir şey diyeyimmi? Siz ne yapacaksınız yani takdirimi değiştireceksiniz. Yusuf ile Hasan birbirine baktılar. Akşamdan beri bu adam devamlı tedbirden bahsediyordu. Şimdi takdirden bahsetmesi İkisini şaşırtmıştı. demek bu gencin yerine girmesini istemiyordu. Ona:
-Biz ne takdiri değiştire biliriz. Nede tedbiri. Bizim aldığımız tedbirin
senin hayatınlada ilgisi yok. Bakın biz bir haber aldık. Rumlar şimdi altı
Türkü öldürmek istiyorlar. Bunlar sırayla birincisi en birincisi sensin.
Eğer sen ölürsen bu davanın sona ereceğine inanıyorlar. Çünkü sen bu davanın
manevi mimarıymışsın. İkinci sırada Hamit Bey. Oda bu davanın maddi mimarıymış.
Üçüncüsü ben fakir. Dördüncüsü Yusuf diyorlarmış. Beşincisi Laz Oğlu, altıncısı
da Kemal Bey. Bunlar ölürse bu dava biter diyorlarmış. Şimdi bizlerin ölümü
belkide o kadar önemli değil. Senin ölmen bize büyük darbe olur. Onun için
tedbir alıyoruz. Sen ihtiyar adamsın belkide giderken ecelinle ölürsün.
Ne yapacağız yani?
Gecenin karanlında birden sağanak yağmur başladı. Zifiri bir karanlık etrafı sarmıştı. Gidenler ne yollarını nede birbirlerini görüyorlardı. Sadece gittiklerini atlarının nal sesleri bildiriyordu... Hasan yanındakilerden birine: -Hemen fenerler yakılsın. Zekeriya Hoca:Tehlikeli olur. Düşmana hedefini gösterir. Hasan hocaya: -Onada elbette bir çare düşüneceğiz. -Peki siz bilirsiniz. Bu sırada hoca cübbesini çıkarıpgönüllüye verdi. İki fenerde yakıldı. Hasan fenerleri tutanlara ve yakanlara: -Yaktığınız fenerleri güzelce uzun bir ucuna bağlayınız. Kendinizden uzak tutunuz. -Olur. Dedi yakanlar. Hasan bu sefer Zekeriya hocanın yerine geçen gönüllüye baktı. Sonrada: -Maşallah iyi yakışmış. Tekrar kafile yola çıktı. Biraz sonra dar olan patika yol sona erdi. Büyükçe bir meydanlığa çıktılar. İhtiyar köylerine giden yolu kontrol etti. Bir anormallik görmüyordu. Yola girdiler. Biraz daha yol aldılar. İhtiyar kafileyi durdurdu. Etrafı bir daha dinledi. Etrafına baktı. Sonrada yanındakilere: -İyi seçemiyorum ama size söylediğim bizim köye çıkan mağaranın olduğu yere yaklaştık. Yani şimdi önümüzdeki dağların sol tarafında bir yerde bu mağaranın bizim köye açılan kapısı var. Tetbirli olalım. Malum ya belkide adamlar bir şey yaparlar. Bir de bakarsınız adamlar birden ortalığa çıkarlar. Bizi gafil avlamasınlar. Şimdi üç gönüllüde ben istiyorum. Hemen üç gönüllü ileriye doğru çıktı. Hoca: -Biriniz şu sağ tarafınızdaki hendeğe girip sürünerek gidecek. Eğer biri varsa zaten haberimiz olacak. bu haendeğin uzunluğu tahmini üçyüz adım kadardır. Diğer iki gönüllü ise birerleş Yusuf ve Hasan’ın önünde duracaklar. Eğer olmaz ya, olursa düşmanın attığı ilk kurşuna hedef olacaklar. Anlaştıkmı? Üç kişi birden: -Anlaştık. Dediler. İlk gönüllü hendeğe girdi. Sürünerek hendeğin sonuna kadar gitti. Hiç bir şey yoktu. Ama yinede tetbiri elden bırakmamak için sürünerek geri geldi. Oradakilere: -Birşey yok. Hndek boş. Hoca tekrar: -Şimdi yapacağımız şu. Önce fenerkleri karartalım. Sonra tek sıra olalım. Hasan ve Yusuf’un önüne iki gönüllü geçsin. Ben önden gideyim. Hasan o zaman: -Olmaz. Önden bizim gönüllü gidecek. -Çocuklar siz korkmayın bana bir şey olmaz. -Hayır gönüllü gidecek. Hemen gönüllü öne geçti. Oda: -Ölmek varsa bu akşam oda benim hakkım. Hakkımı kimseye vermem. Onun için önden ben gideyim. Zekeriya Hoca: -Eh anladık torunum sen gideceksin. Zaten benim bu akşam ne dersem tersi yapılıyor. Bari sen şu atımıda alda benim atım yolu en iyi bilir. Sende öyle önden git. Ata vurma. Sadece dizginleri gevşek tut. O yapacağınıda bilir, yolunuda bulur. Diğer iki gönüllü de Yusuf ve Hasan’ın önüne geçtiler. O zaman Yusuf Zekeriya Hoca’ya: -Hoca amca ne luzum var bu kadar merasime. Kaderde ölmek varsa ölürüz. Ne olacak yani? İhtiar adam ona döndü: -Yok oğlum yok. Müslümanlıkta böyle kader anlayışı yok. Biz tetbirimizi alalım. Takdiri yaratana bırakalım. -Peki sen bilirsin. -Şimdi en önde benim vekilim. Ortada Yusuf, en arkadan bir önde Hasan sırasıyla dizilelim. İki gönüllü Hasan ve Yusuf’un Önünde gitmeye başlayalım. O sırada atını ileri doğru süren Rahmi Zekeriya Hoca’nın yan tarafına geçti. Hoca: -Ne o oğlum? -Bende sana fedailik yapacağım. Hoca cevap vermedi. Fenerler çoktan sönmüştü. Denilen gibi dizilen kafile yol almaya bşladı. Artık hendeği ortalamışlardı. Herkes kurtulduk bir şey olmadan geçiyoruz diye içinden geçirirken birden silahlar patlamaya başladı. En önde olan genç” ah anam vuruldum” diyerek kendini hendeğe attı. Diğerleride hendeğe atladılar. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Ne yaapacaklarınıda bilmiyordu sanki herkes. Tecrübeli Hasan: -Herkes siperde sessiz kalsın. O sırada karşıdan bir ses. -Alah’ını seven atsın. Daha şiddetli kurşunlayın. Sahipsiz köylüleri basmak ne demekmiş öğretelim şunlara. Etrafları sarılsın. Tek bir tanesinin sağ olarak gitmesini istemiyorum. Ya hepsini öldürelim. Yahutta hepimiz ölelim arkadaşlarım. Adam hem yanındakilere bağırıyor. Hemde durmadan küfürler ediyordu. İhtiyar adam hendekte zorla sürünerek bir müddet yürümeye, yer değiştirmeye çalıştı. Kamburu çıkmış İhtiyar sürünemiyor. Kambur kambur yürüyordu sanki. Hasan: -O yan açık gitme hoca amca. -Siz durun. -Vurulacaksın ama. -Sen sus ve dur. -Buradan bağıralım. -Olmaz o zaman daha çok kurşun atarlar. Yerimizi belli ederiz. Buda sonumuz olur. Hasan bu inat ihtiyara meramını anlatamıyordu. Sustu. İhtiyar biraz daha ilerledi. Hendeğin ilersinde kendisine derin bir yer buldu. Çömelip oturdu. İki elini iki kulağına götürdü. O davudi sesiyle ezan okumaya başladı. Birden silah sesleri kesildi. Herkes heyecanlanmıştı. Karşı tarafta bir kargaşalık oldu. Herkes sesin geldiği yere koşmaya başladı. Gelenlerden biri: -Allah’a and olsunki bu ses onun sesi. Diyordu. Sesler daha net anlaşılıyor. Öndeki adamda karanlıkta belli oluyordu. Sağanak yağmur geçmiş.Yerini ay ışığına bırakmıştı. ince uzun yüzlü bir adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu: -Zekeriya hoca, Zekeriya Hoca nerdesin? Zekeriya Hoca ayağa kalktı. Gelen adama: -Buradayım Murat buradayım. Zekeriya Hoca’yı gelenler tek tek kucaklıyorlardı. Onu öpüyorlardı. Vede her kucaklayan ve öpen ağlıyordu. Neden sonra hendekte duranların şaşkınlıkları geçti. Hepsi ayağa kalktılar. Zekeriya Hoca: -Ne var? Ne oldu? Murat hala ağlıyordu: -Kahpeler Köyümüzü bastı. -Ölü çokmu? -Bilmiyorum. Bakamadık. Biz onları kovaladık. Birden kayıp ettik. Ne olduklarını şaşırdık. Zekeriya Hoca başını salladı: -Edersiniz. Çünkü onlar cin oğludurlar. -Peki nasıl oldu? -Akşam Grivas bize onlar Cacil’i değil burayı basacaklar tetbirimizi alalım dedi. Bizde gerekli tetbiri aldık. Sonradan bizde anlayamadık. Birden köyü bastılar. Bir anda senin evi ateşe verdiler. Senin ev her taraftan yanıyordu. Şaşkınlığımız geçene kadarda kayıp oldular. Bizde anlayamadık. Zekeriya Hoca iç çekti: -Demek altmış yıllık emeklerim yandı ha... Herkes bir şey anlamamıştı. Bu adamın altmış yaşında oğlu yoktu. Altmış yıllık emeği neydi? Gelenlerden biri : -Nedir bu altmış yıllık emeğin? -Kitaplarım -Sen çoçuklarını sormuyorsunda kitaplarınımı soruyorsun. Adam bu ihtiyara karşı böyle konuşmazdı. Sadece o adam değil o çevredeki hiç kimse Zekeriya Hocaya karşı öyle sesini yülseltemezdi. Bu adamın çok kızdığının bir deliliydi. Zekeriya hoca: -Çoçuklarımın aklı var. Onların bacakları var. Kolları var. bu organlarını kullanarak kurtulabilirler. Ya kitaplarım. Onlarda öyle bir şey yok. Onlar nasıl kurtulurlar? O zaman Zekeriya Hoca diye bağıran adam: -Hepsi kurtuldular. Hem kitapların hem çoçukların. Zekeriya hoca şaşkın: -Nasıl? -Grivas bunlar bu gece bu köyü basarsalar, ilk saldıracakları yer hoca amcanın evi. Hoca amcanın evini boşaltalım. Kitaplarını alalım. Odalara ateş yakalım. Duman çıksın. Birde lambaları yakarsak. O zaman onlar evi yakar ve hocayıda yaktık diyerek çeker giderler. Çünkü zaman kayıp etmek onların işine gelmez. Böylece en az zararla olayı kapatırız. Bu sebeble senin her şeyini Şerif Dayının oraya taşıdık. Hemde akşamın karanlığında ki onlara kimse habar vermeye fırsat bulmasın diye. -Peki siz mağaranın ağzını tutmadınızmı? -Tuttuk. -Öyleyse bu baskın olmamalıydı. Biz gelene kadar şu yolda en az on yerde durdurulduk. Adımız esamemiz anlaşılmadan salınmadık. Rumlar ovadan gelmediklerine göre oradan geldiler.Sizde orayı tuttuk diyorsunuz. Yoksa bizim bilmediğimiz bir yol mu var. -Tutmasına tuttuk. İki kişi bıraktık. Zekeriya Hoca başını salladı. Kızdığı belliydi. Çünkü devamlı olarak dudaklarını oynatıp duruyordu. Sonrada muhatabına : -Kimdi bu iki kişi? -Ömer Dayı ile Garip Hasan. -Eyvah eyvah olmadı. Şu koca köyde bu iki kişiden başka adam yokmuydu. Siz düşmanı adeta davet etmişsiniz. Akan seli durdurmanın iki yolu vardır. Biri önüne bent set yapmak diğeride yolunu değiştirmek. Siz hiç birini yapmadınız. İşte sonucu gördünüz. -Biz şöyle düşündük. O ikisi orada bulunacaklar. Her hangi bir yabancı görürseler hemen havaya ateş edeceklerdi. Biz müdahale edecektik. Ama biz onların nasıl geldiklerini, nasıl gittiklerini anlıyamadıkki... O zaman Zekeriya Hoca: -Eyvah eyvah perişan oldu gariplerin evi ocağı... Yandılar garibanlar. Evlerinin önünü görmek istemem. Bağırıp çağırırlar garipler. Eyvah maf oldular. Adam güldü. Oraada bulunan herkes bu duruma bozuldu. Adam herkesin suratından anlamıştı durumu. Hocaya: -Hiçte senin düşündüğün gibi değil. Bu ev halkı sevinç içinde. Seviniyorlar. Biz şehit oğlu olduk. Ailemizden bizimde bir şehit var. Çok şükür diye seviniyorlar. İki evdede bayram var sanki. Orada bulunanların yüz hatları birden gevşedi.Hoca: -Biliriz bizim millet vefakardır. Cefakardır. Elbet onlar şehit oğlular. Bizim millet unutmaz inşallah onları. İnanıyorum buna. Bu millet kendisine kötülük yapanlarıda unutmaz, iyilik yapanlarıda... Hasan hocaya dönerek: -Bizde öyle deriz. Herkes unutsa biz unutmayız. -Biliyorum. Unutmayız. Sağ olursak. Bu vatan bizim. Çoçuklarda bizim. Bakarız onlara. Tabi sağ olursak. Bu sırada herkes yürümeye başladı. Sanki köylerinin üstünde bir ışık yanıyordu. Her taraf aydınlanıyordu. Köylerinin üstünü bir kızıllık kaplamıştı. Hoca yanındakilere: -Bu yanan yer neresi? Karşıdan gelenlerden biri: -Köyün camii. Hoca kızarak: -Bu başka kitaplılar yakacak başka bir yer bulamadılarmı? -Ellerinin değdiği yetişebildikleri her yeri yaktılar, yıktılar. Buldukları sahipsiz yavruları, kadınları ve de garipleri kırıp geçirdiler. Netice gerilerinde bir harabe bırakmadılarsada, acı bir yara bırakarak gittiler. -Allah hepsini kahretsin. Orada bulunanların hepsi “amin” diyerek bağırdılar. Bütün bu konuşmaları Yusuf ve Hasan sessizce dinliyorlardı. Yusuf bu arada Hocaya yavaş yavaş yanaştı. Ona: -Müsade edersen konuşacağım. Herkes ona baktı. Ortalığı bir sessizlik kapladı. Acaba bu genç ne diyecekti. Hoca ona dönüp: -Buyur torunum. Yusuf orada bulunanlara dönerek: -Peki şimdi Grivas nerede? Adamlar şaşkın şaşkın bu gence baktılar. hiçbiri kendisini tanımıyordu. Bu genç ne demek istiyordu. Biri ileri çıkarak: -Burada nerede olacak? -Ne bileyim belkide kaçmıştır diye düşündüm. -Genç kardeşim inşallah Grivastan şüphe etmiyorsun. -Neden etmeyelim? -Etmeniz için bir sebep yokta. -Var efendim. Eğer bu adam rumsa etmeliyim. -Yanlış düşünüyorsunuz. Hemde iki sebeble. Bu sebebelerden biri bu zavallı adam rumlar tarafından yaralandı. Şimdi zavallı ya ölmüştür. Yahutta ölmek üzeredir. İkincisi bu adam olmasaydı. Şimdi bu köyde belkide bizim cesetlerimizide bulamazdın. Onun içinm kötü düşüncelerden kendinizi kurtarın. Anlaştıkmı? Bir üçüncü sebebte benim tarafımdan söyleyeyim. Bakın Türk olupta bize ihanet edenlerle vallahide billahide rum olupta bizimle olanları değişmem. Yusuf adama: -Demek sizinle savaştı. -Evet. Ama savaştı ne demek bizi kurtardı. O olmasa bizim işimiz tamamdı. O kurtardı diyebiliriz bizi... -Peki şimdi kendisi nerede? -Kara Hasan’ın evinde. Hasan o zaman: -Gidelim. Zekeriya hoca orada bulunanlara: -Evet gidelim. Gidelim ne var görelim bakalım? Kafile hep beraber yürüdü. Köyün girişinde ilk kadınlara rasladılar. Kadınlar ağlaşıyorlardı. Zekeriya Hoca: -Ne bağırışıp duruyorsunuz? diye bağırdı. Kadınlardan biri: -Ne çekiyoruz memleketimizde. Esirmiyiz biz? Kurtarın bizi. Bu masum insanların bilhassa çoçukların günahı ne? Ya bu zalimleri yok edelim. Yahutta buradan çekilip gidelim. Zekeriya Hoca kadınlara baktı. Sonrada: -Bakın yerden göğe kadar haklısınız. Bizim elimizde sihirli bir deynek yok. Bütün millet zalimlerden ve zalimlerin koruyucularından kurtulmak için seferber olmuş. Ne yapalım? Gidin dememizle gitmiyorlar. Durun deyince durmuyorlar. Biraz sabredin. Bu millet istiklalini namusunu vede dinini kurtaracaktır. Burada sizede görev düşecek. Şimdi ağlama zamanı değildir. Susun... Ağlamayın. Ağlayıpta bizide burada olanlarıda bu yörede şehit veren aileleride perişan etmeyin. Onlarıda dertlendirmeyin. Sabırlı olursanız. Biraz dayanırsanız. Emin olun kurtuluş yakındır. Bunu görüyorum. Yapacağınız iş ağlamak değildir. Yapacağınız iş ölenlere rahmet okumak, kalanlara yardım etmektir. Bunun başka çaresi yok. Haydi yavrularım. Şimdi evleriniz yanmadıysa evlerinize gidin. Hoca sustu. Daldı. Sonrada ağır ağır konuşmaya başladı: -Kardeş gibiydik bunlarla. Bunları kendi dindaşlarımızda ayırmadık. Aç kaldılar ekmek verdik. Dindaşlarının, ırkdaşlarının yapmadıklarını yaptık. Hasta oldular koştuk. Onların dinleri dilleri vede mabetleri ayrı olmasına rağmen saygılı davrandık. Ezmedik. Onları aramızda kardeş gibi yaşattık. Şimdi bunlar cani olmuş evlerimizi camilerimizi yakıyor. Yıkıyor. Canlarımızı alıyorlar. Bizim çoçuklarımızı, çoluklarımızı vede kardeşlerimizi öldürüyorlar. Evet bunlardan kurtulmamız farz. Dinimizde adam öldürmek günah. Daha öncede defalarca bunu söyledim. Ama şimdi bu durumda, uğurda ölmekte, öldürmekte sevapların en büyüğü. Hepiniz bu yolda ölünüz ve öldürünüz. Sebebi ise bu davayı biz başlatmadık. Onlar başlattılar. Başka ne diyelim? Hep beraber yürüdüler. Gece yağan şiddetli yağmurdan sonra ay yavaş yavaş bulutlar arasında görünüyordu. Kafileden bazıları hayal meyal belli olan bir şey gördüler. Herkes o yana doğru koştu. Bunun beş altı yaşlarında bir çoçuk olduğu ve sırtından yaralı olarak yattığını gördüler. Evet bu çoçuğun başı cesedin yanında değildi. Hemen başını aramaya koyuldular.Çocuğun başını cesetten kırk elli metre ilerde buldular. Kim olduğuna baktıklarında bunun Garip Hasan’ın en küçük oğlu olduğunu anladılar. Burada bulunanlardan birkaçı sağa sola koşuştular. Küçük çocuğun cesedini koymaya bir şey arıyorlardı. bu sırada Zekeriya Hoca koşuşanların ne aradığını anlamıştı ki sırtından eksik etmediği büyük paltosunu hemen çıkardı. Koşuşanlardan birine: -Alın, şunun içine cesedi koyunuz. Paltoyu alan genç adam: -Sonra ne yapalım? -Hemen Garip Hasan’ın evine götürün ve babasının yanına koyunuz. galiba yürekleri bunada dayanır. Allah göstermesin buna yürek dayanmaz ama... Gençler cesedi hocanın büyük paltosuna koydular. Hemen alıp Garip Hasan’ın evine götürdüler. Zekeriya Hoca ve yanındakiler yürüdüler. Doğruca Grivas’ın yaralı yattığı Kara Hasan’ın evine geldiler. Grivas yaralı ve hareketsiz bir halde Kara Hasan’ın toprak zeminli evinde yatıyordu. Kapı açıldı. Zekeriya Hoca içeriye girdi. Grivas doğrulmak istedi. Fakat beceremedi. Yarası çok ağırdı. Zekeriya Hoca: -Yerinden oynama Grivas. Grivas’ın acı çektiği belli idi. Birden: -Allah Allah... Diye bağırdı. Gözlerini kapattı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Zekeriya Hoca’ya döndü: -Hoca amca bundan fazlasını yapamadık. Zekeriya hoca baş ucuna oturdu. Alnında biriken iri iri ter tanelerini sildi. Ona: -Zorlanma. Yaptıklarınız yeterde artar. Grivas ağır ağır kısık bir sesle: -Siz ölülerimizi toplatın. Bu konuşmalar içerde bulunanları hayretler içersinde bırakıyordu. Nasıl hayret etmesinlerdi? Bir rum ölülerimizi toplayın diyordu. Evet belkide yaraların tesiri ile böyle sayıklıyordu. Zekeriya Hoca yerinden kalktı. Yere yakın pencereye gitti. Kapıda oturup duranlara: -Haydin bakalım. Sizler şöyle gruplar halinde dağılın. Şehitlerimizi toplayın. Gerekli tetbirlerde alınsın. Yine gelebilirler. Herkes dağıldı. Zekeriya Hoca geri dönüp yerine oturdu. Grivas’a yaklaşarak eğildi: -Grivas. Grivas gözlerini açmaya çalışarak: -Ne var hoca amca. -Bak Hasan ile Yusuf’u getirdim. Tekrar gözlerini açmak için zorlandı: -Sağol. Sana çok zahmet oldu. -Sende sağol. Burayı basan kimdi? -Dimitri’nin adamları. Peki Cacil’i bastılarmı? Hamit beye bir şey oldumu? -Hayır. Grivas elini açtı: -Yarabbi sana şükürler olsun. Şimdi taşıdığım canı benden alabilirsin. Yarabbi sana şükürler olsun. Şimdi emanetin alabilirsin. Herkes susutu. Grivas konuşmasına kesik kesik devam etti. -Bakın hepiniz tedbirli olun. hepinizi fırsat bulsalar tek tek öldürmeye çalışacaklar. Önce önder olabilecekleri öldürecekler. Bu biterse sonrada toplu halde hepinizi katledecekler. İlk hedefleri sendin. Şimdi seni öldürdüklerini sanıyorlar. Yahutta gelenler öyle diyecekler Dimitri’ye. Sonrada Hamit Bey. Yusuf ve Hasan. Fırsat kolluyorlar. Her kılıkta, her ne pahasına olursa olsun sizi öldürmeye azmetdiler. Baskınla, parayla, pulla, kadınla. Velhasıl aklımıza gelen her yolla sizi öldürecekler. Bundan emin olunuz. Eğer diyorlar bir çobanı yok edersek sürüyü yok etmek basitleşir diyorlar. Bunu muhakkak becerecekler. Hasan başını salladı. O zaman ona dönen Zekeriya Hoca: -Niçin sen başını sallıyorsun? -Bizdeki bilgilerle aynıda ondan. Grivas gözlerini açtı. Zekeriya Hoca’yı sakalından öptü: -Ne olursa olsun bana inanın. Ben son nefesinde olan bir insanım. Benim dünyadan beklediğim hiç bir şey yok. Hasan’da yanına yanaştı. Alnında biriken iri iri ter tanelerini sildi. Ona: -Sana inanıyoruz. Senden bize inan... -Hepiniz inanın. Orada bulunanlar: -Hepimiz inanıyoruz. Diye bağırdılar. Grivas’ın dudakları gülümsedi. Sonrada: -Size anlattığım hiç bir şey yalan değil. Artık ben ölüyorum. Şimdi benim intikamımıda siz alın. Onlar beni vurdular. yalnız benim burada olduğumu bilmiyorlardı. Onlar beni Türk sanıp vurdular. Eğer benim burada olduğumu bilselerdi beni öldürmeden asla gitmezlerdi. Ve benim cesedimi muhakkak götürüp Dimitri’nin aylarının altına atarlardı. Bundan emin olun. Sonrada benim intikamımı alırken Dimitri’yi iki kurşun sıkıp öldürmeyin. Herkes bu söze bir mana verememişti.Bir birinin yüzüne baktı. Dimitri’yi öldürmeyin ne demekti? Yusuf ona doğru eğildi. Grivas’a: -Asıl ölecek olan o... -Biliyorum. -Biliyorsunda neden iki kurşunla öldürmeyin diyorsun. Ah mümkün olsa da o koca gavuru tek kurşunla öldürebilsem. O zaman Grivas gülümsedi: -Çünkü ona tek kurşun sıkıp öldürmek onu mükafatlandırmak demektir. Onu öldüreceksiniz elbette... Ama öyle tek, iki, beş kurşunla değil yavaş yavaş öldürün. Ölürken ölümü duymalı. Ölümün ne olduğunu anlamalı. Bir gün kolunu, bir gün bacaklarını, bir gün kulaklarını velhasıl hergün bir organını kesmelisiniz. O işkencelerini öyle yapar. Sizde onu kendi ölüm şekliyle öldürün. O esirlerini vede bütün tutsak ettiği Türkleri öyle öldürmekten zevk alır. Orada bulunanlara Yusuf alçak bir sesle: -Aslına rücu etti. Grivas duymuştu bu sözü. Yusuf’a: -Evet ben rumum. Benim gibi yüzlerce binlerce rum var. Zannediyormusunuzki rumların hepsi Dimitri gibi... Onların bir kısmı bu yapılanları hoş karşılamıyor. Ama bir karşı gel. O vakitki senin derini yüzerler. Kimin canı kıymetsiz? Size yaptıkları işkenceleri aynını rumlarada yapıyorlar. Bu Dimitri denen adamın dini yok, imanı yok... Bu adam kan içen bir vampirdir. Hasan gülerek: -Her sözün doğru. Ama son söylediği sözün üzerine münakaşa bile edilmez. O zaman zekeriya Hoca iki elini kaldırdı: -Efendiler herkes sussun. Bu odada benimle Grivas’tan başka kimseye konuşma izni vermiyorum. Susun. Daha kimse konuşmadı. Zekeriya Hoca Grivas’a döndü: -Sen devam et Grivas anlat hele... Grivas tekrar gözlerini zorla açtı ve hocaya: -Sus hocam sus. Duymak istemiyorum o adı. Zekeriya Hoca şaşkın: -Neden Grivas değilmi adın? -Hayır. -Öyleyse adın ne? -Bundan böyle aadım Mustafa... -Öyleyse şahadet getir. Eski adı Grivas olan bu rum yeni adı Mustafa olarak şahadet getirdi. Orada bulunanlar seviniyordu. Mustafa devam etti: -O papazıda öldürün. Hasan birden: -Kim o papaz? -Papazların hepsini öldürün. Ama Yakovas denileni yavaş yavaş öldürün. Hergün bir parçasını keserek. Böyle öldürünki oda nölümün ne olduğunu anlasın. Çünkü o cemiyet düşmanı bir hayindir. Bu din adamı kisvesine bürünmüş bir canavardır. Onun dünya üzerinde hak veya hak olmayan her hangi bir dinle ilgisi yoktur. Unutmayın onu dediğim gibi öldürün ve etlerini köpeklere yem yapın. Elini kalbinin üstüne götürdü. Daha yavaş daha derinden kesik kesik konuştu: -Ölüyorum galiba. Artık gözlerim bir şey görmüyor. Kulaklarım bir şey duymuyor. Hislerimi kayıp ettim. Ölüyorum. Allah’ım... Zekeriya Hoca: -Şahadet getir, şahadet getir Mustafa... Bu sırada Grivas denen dönme Rum şahadet getirdi. Ve sustu. Herkes öldü zannediyordu. Zekeriya hoca ona baktı baktı ve yanındakilere: -Ölmedi. Bayıldı. Siz şu benim evden bazı ilaçlarım var. Getirin biz bunun yarasına bir şeyler yapalım. Acısı çok dayanamıyor demek . Bu sırada içeriye bir genç girdi. Oradakilere: -Ölüleri topladık. Yusuf: -Kaç kişi? -Yirmi kişi. Çoçuk çoluk, birazda aralarında büyük var. Zekeriya hoca ayağa kalktı. Orada bulunan herkese: -Efendiler bundan böyle Türklerin ölülerine ölü demenizi yasaklıyorum. Onlar masum suçsuz insanlar. Onlara ölü denmez. Onlar şehittir. Bundan böyle bunlara herkes şehitlerimiz diyecek. Kimse cevap vermedi. Zekeriya hoca devam etti: -Eli silah tutup eline silah almayan, bu vatanı müdafa etmiye katılmayan müslüman değil. Sen ne biliyorsun? Allah’ın vekilimisin diyen zındıklar çıkacaktır. Elbette ben Allah’ın namına karar verecek değilim. O her zaman en doğruyu en iyi bilir. Madem dinimizde insanlar kardeş. Mademki kardeşlerden bir kısmı öldürülüyor. O zaman onlara yardım etmeyen kardeş olamaz. Ama şunu söyleyebilirim. Kimki bu davada silaha sarılmaz. Kimki bu davadan kaçarsa ne Türktür nede müslüman. Çünkü elden giden sadece can değil. Din ve vatanda elden gidiyor. Kimki bu vatan bu din için ölmese onun kanında bir karışıklık vardır. bundan böyle kadın ihtiyar çokluk çocuk herkes silahlanacak. Eli tutan silaha sarılacak. Artık vatanın namusunu korumak istemeyenler dinlerini korumak istemeynler bu diyarı terk edecekler. Biz bir şey yapacağız Rumların hemen haberi oluyor. Bu nasıl iştir? Bu adamların aramızda köpekleri olmasaonlar duyabilirmi? Artık şunu şöyle biliniz. Bundan sonra Rumlarla iş yapanlar hemen öldürülecekler. Bunun vebalide günahıda benim... Yeter be... Her gece masum insanların kanına giriyorlar. Zavallı çocukları öldürüyorlar. Bunların burada casusları var elbet. Yoksa nerden tetbirin az olduğu yeri bilecekler. Kimseye af yok. Bir işi yapıp bizden merhamet dilenmeye gelmesin. Aklınızı başınıza toplayın. Son pişmanlık para etmez. Ben bir din adamıyım. Kimse sizi öldürmese Rumlarla iş birliği yaparsanız ben öldürürüm. Unutmayınız. Yok eğer milletiniz için, memleketiniz için bir şey yapmıyorsanız bari yapanlara engel olmayınız. Onlara ayak bağı olmayınız. Orada toplanan kalabalık sessizce dinliyordu. Hoca tekrar konuştu: -Yarın şehitlerimizi gömeriz. Fakat ondan önce bir iş yapacağız. Bunun için Yusuf ve Hasan gelsinler. Yusuf ve Hasan koşarak Zekeriya Hoca’nın yanına geldiler. Zekeriya Hoca kalabalıktan uzaklaştı. Yusuf ve Hasan’da onu takip etti. Hoca kimsenin duyamayacağı kadar kalabalıktan ayırılınca etrafını kontrol etti. sonrada Yusuf ve Hasan’a: -İki fedai arıyorum. -Biz emrindeyiz. -Bu işin arkasında muhakkak olmasa bile ölüm var. -Olsun. -olsa bile bu ikiniz birden olamaz. Biriniz gideceksiniz. Biriniz ölse bile diğeri bayrağı eline almalı ve taşımalı. Yusuf: -Ben gideyim. Zekeriya Hoca hayır anlamına başını sağa sola salladı. Ve konuştu: -Olmaz. -Neden? -Senin vazifen var. -Hiçbir vazifem yok. Ben canımı veririm. Bu yolda ölmeliyim. Zekeriya Hoca ona yaklaştı. Onu omzundan tuttu. Ve: -Bak benim torunum. Sen gözüpek vatanını seven bir insansın. Bilirim bu vatana, bu dine, bu kardeşlerine can veririsin. Yalnız bir şey var. Bana kızma sen daha az tecrübelisin. Belkide elinde olmayarak fevri bir hareket edersin. Halbuki bu tecrübenin fazlası Hasan’da var.O kolay kolay heyecanlanmaz. Kızmaz. Yeri gelince yapılması lazım olanı yapar. Bu konuda anlaştık mı? Sen bizim yanımızda kal. Senin buralarda yapacakların var. Biliyorsun daha babanın intikamı alınmadı. Ananınkide... Sen intikamını alırsın. Hasan’da gittiği görevde şehit olursa sen bu davayı yürütürsün. Her ikiside meraklanmıştı. Ne diyecekti acaba bu ihtiyar. Bu kadar çnemli ve tehlikeli görev ne idi. Her ikisi bir noktayı düşünüyorlardı. Acaba Dimitri’nin öldürülmesi görevinimi verecekti. Çünkü bu akşam bu konuda uzun uzun konuşmuşlardı. Yusuf hayır diyordu. Eğer bu akşam Dimirti öldürülmeye gidilecekse gitmeme kimse engel olamaz diye içinden geçirdi. Hasan heyecanla: -Peki ne yapacağız? -Doktor Hasan beyi kaçıracak buraya getireceksiniz. Bu iş zor. Her taraf Rum çetecilerle dolu. İngilizlerin himayesinde durmadan kimlik soruyorlar. Onun için bu çok gizlilik vede çok cesaret isteyen bir iş... -Yanına kimi almak istersin? -Rahmi yeter. -Peki. O zaman Rahmi’yi çağıralım. Hasan Rahmi’yi çağırdı. Rahmi koşarak geldi. Aralarında bir şeyler gizli gizli konulmaya devam ettiler. Herkes ne var diye merak ediyordu. Acaba yine bir şeymi vardı. Zekeriya hoca Rahmi’ye: -Gönüllü olarak Hasan ile gidermisin? -Evet. Giderim. Arkasında ölüm olsa bile giderim. Zekeriya Hoca başını salladı: -Malesef peşinde ölüm var. -Olsun. İlerde yıkılmış bir ağaç vardı. Oraya doğru yürüdüler. Ağacın üstüne oturdular. Sonrada hoca: -Şimdi bir plan yapalım. Hasan: -Evet. Diğer ikisi Rahmi ile yusuf hiç konuşmadan ihtiyar adamı dinliyordu. İhtiyar tane tane konuştu: -Birincisi bu iş çok gizli olmalı. Çünkü tehlikeli. Bunun sonunda Hasan ve gönderdiğim arkadaşları ölebilir. Bu sebeple hemen şurada yalan bir haber yayalım. Diyelim ki Hasan ve arkadaşları diğer köyleri teşkilatlandırmaya gittiler. Tabi bu haber Rumlara ulaşacak. Böylece onlar bizden şüphelenmeden bizimkiler doktora ulaşacaklar... İkinci bir hususta ben yanınıza iki kişi katacağım. Biri Cafer. Saftemiz azkonuşur. Heyecanlanm. Sanki Allah onu böyle işler için yaaratmış. Birde kızımı vereceğim yanınıza. Onun adıda Hatice. Kızımızın özelliği cesatli. Korkmaz. Sizinle sonuna kadar olur. Ağzı sıkıdır. -Şimdi ne yapalım? Rahmi:Bir fikrim var.Söyleyayimmi? Zekeriya hoca başını salladı. Rahmi: -Bizimle bir bacımız geliyor değilmi? -Evet. -Öyleyse şöyle yapalım.Ben ve Hasan kızımız gibi birer kadın elbisesi giyelim. Cafer Hasan’ın beyi olsun. Ben Cafer amcanın gelini diğer bacımızda kızı olur. Beraberce gideriz. Ben hasta olurum. Sorularada hep bacımız cevap verir. Zekeriya Hoca güldü: -Allah nazardan korusun. Şeytani bir kafa var. Bu işi becereceğiz. Bu işi olmuş biliyorum. Bu söylediğiniz yapılsın. Siz hemen Cafer’in evine doğru gidin. Biz geliyoruz. Yusuf’a döndü: -Sen gel. Diyerek kalabalığın bulunduğu yere gittiler. Giderken yolda hoca Yusuf’a: -Yalanı ne kadar iyi söylersek burada bulunanları ne kadar inandırırsak o kadar arkadaşlarımıza yardım etmiş oluruz. Eğer münafıklardan biri hissederse hemen onlara ulaştırır. Biraz etrafı heyecana veririz, Ama yalan söyleyelim. Dinimizde yalan günahların en büyüğüdür. Ama söyleneceğide yerler vardır. Burada söylenecek yerlerden biridir. Çünkü düşmanı kandıracağız. Buda yalanın söylenmesi için dinimizin müsade ettiği bir durumdur. Ne kadar maharetliysen o kadar yalan söylemeye çalış. Anlaştıkmı? -Anlaştık. Bu sırada kalabalığa ulaştılar. Hoca orada bulunanlara: -Böyle toplu bulunmak yok. Silaholun her zaman. Rumlar yine bazı baskınlar yapacakmışlar. Hasaan ve Rahmi diğer köylere gidiyorlar. Yusuf’ta birazdan gidecek.Oda teşkilatlanmaya yardım edecek. Herkes Yusuf’a bakıyordu.Onun ya Zekeriya hocayı desteklemesini veya yalanlamasını ister gibi bir halleri vardı.Yusuf bunu anlamıştı. Hemen söze girdi: -Kardeşlerim. benden siz her hangi bir şey söylememi beklemiyorsunuzdur. Çünkü bir din büyüğümüzün yalan söylemesine imkan yoktur. Söylenenler malesef doğrudur. Biz cenazelerde bile bulunamayacağız. Şehitlerimize son görevimizi yapamayacağız. Ne yapalım? Bizimkide görev. Herkes doğru anlamına başını sallıyordu.Zekeriya hoca ile Yusuf yürüdüler. Karanlığa karıştılar. Doğruca Cafer’in oraya gittiler... Hatice oradaydı. Hasan Rahmi elbiselerini çoktan hazırlamış ve giyinmişlerdi. Hepsi hocanın elini öptüler. Yusuf Hasan ve Rahmi ile kucaklaştı. Yusuf bir tuhaf olmuştu. Bu görüşmeleri son görüşmemiydi ne? Daha bu iki adam birbirini tanıyalı bir ay olmuştu. Ama Yusuf Hasan’ı bir baba, bir abi gibi sevmişti. Hasan’da Yusuf’u aynı duygularla seviyordu. Yusuf adeta onunla gitmek için can atıyordu. Hasan’a: -Bende gelsem olmazmı? -Hayır. -Ama neden? -Biz bir davanın adamıyız. Vatanımızı kurtarmak için milletimize söz verdik. Gerçi bu dava sadece bizimle yürümüyor. Biz olmasakta bu dava yürüyebilir. Ama biraz gecikebilir. Bu işin sonunda ölüm var. Belkide Allah korur ve doktoru kurtarır döneriz. Belkide ölürüz. Allah gecinden versin, ikimiz gider ve ölürsek olurmu bu iş? Onun için birimiz burada kalacak. Bu işte bana düşer. Çünkü ben senden tecrübeliyim. Yusuf cevap vermedi. Sadece daldı ve gözleri sulandı. Hasan: -Ağlıyormusun yoksa? -Ne bileyim içimde bir sıkıntı varda. -At o sıkıntayı içinden. Bana bir şey olmaz. Sen korkma. Birde kahramanlarımız bizim birbirimizi ağlarken görürseler bize inanmazlar. Onun için şu göz yaşlarınıda sil. İnşallah dediğin gibi olur. -Sen yinede Çaltı taraflarına devriyeler çıkar. Biz belkide koca orman taraflarından döneriz. -Olur. Hasan orada bulunanlara döndü: -Hepinize Allah’a ısmarladık. Hepiniz Allah’a emanet olun. Orada bulunanlarda: -Güle güle sizinde yolunuz açıkolsun. Sizi Allah korusun. O vakit Zekeriya Hoca Hasan’a yaklaştı. Ona: -Sakın ha dönüşte gündüz yol almayın. -Hasan başını salladı. Ona dönerek: -Olur. Bundan sonrasını bana bırak.Sen hiçmerak etme. Zekeriya Hoca cebinden saatini çıkardı. Ona verdi. Hasan’a: -Eğer onunla yalnız karşılaşırsan bu saati Zekeriya Hoca gönderdi diyerek ona ver. Sonrada Zekeriya Hoca seni istiyor diyerek onu alın gelin. Gelmem diyebilir. O aman ona Rumlara görünmeden nasıl gideceğiz derseniz o size gizli bir yol bulur. Siz yolu bulduktan sonra onu salmayın. İcap ederse, inşallah etmez. Zor kullanın. -Olur. -Güle güle... Diyerek Hasan’ın atına bir şaplak vurdu. Kafile gecenin karanlığında yola çıktı. Ve karanlığa karıştı. * * * * * Hasan, Rahmi, Cafer ve Hatice karanlıkta hızla yol alıyorlardı. Cafer yanında kadınlardan birine yüksek sesle: -Kızım sancın çokmu? Kadınlaradan biri: -Yengemin durumu çok kötü baba. -Sıksın kendini biraz, biraz sonra doktora ulaşırız. Böyle sesli sesli konuşuyorlardı. Devamlı olarak hiç durmadan yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada Dervent mevkiine gelmişlerdiki, Birden kayaların birinin üstünde heykel gibi biri belirdi. Giden dört kişilik kafileye bağırdı: -Durun. Kafile durdu. Adamın konuşmasında Rum olduğu belli idi. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyordu. Adam tekrar: -Kimsiniz? Ne arıyorsunuz? İhtiyar Cafer dayı gayet yumuşak bir sesle cevap verdi: -Bir Türk ailesiyim. Hastam var doktora götürüyorum. -Hastan kadınmı erkekmi? -Kadın. -Kaç kişisiniz? -Dört kişi -Hastanızı hangi doktora götüreceksiniz? İhtiyar durakladı. Adam daha sert bir sesle: -Size soruyorum. Hangi doktora götürüyorsunuz? -Doktor Yorgi Beye götürüyoruz. Arkadan biri ilerledi. Şu soruyu sordu. -Hangi doktora deyince neden durakladınız. Adam yine durakladı. O zaman adam: -Neden cevap vermiyorsun? -Belkide Türksünüz diye. Adam bir kahkaha attı. Onlara: -Ula buralarda Türk olurmu? Hiç biri cevap vermedi. O zaman aynı adam: -Buralarda Türk olurmu? Diye aynı soruyu sordu. İhtiyar korkarak: -Olmaz vede olmaz. -Peki neden hastanı Yorgi Beye götürüyorsun? -Çünkü doktor Yorgi Bey iyi insandır. Yardım severdir. İnsanlara o şevkatli elleriyle elleyince, insanlar iyi olur. Adam bu sözlerden memnun olmuştu. İhtiyara: -Ya Hasan Bey. -Allah onu kahretsin. -Neden böyle konuşuyorsun? Sen Türk değilmisin? -Türküm ama böyle konuşuyorum. Çünkü o Hasan Bey denen zalim benim çocuğumu iyi edeceğim diye öldürdü. Param olmadığı için beni döğdü. Ama doktor Yorgi Bey böyle bir şey yapmazmış. -Artık ondan korkmanız için sebep yok. Bundan sonra sizi döğemez. Siz ondan korkmayın artık. Adam sevinerek: -Neden? -Çünkü bu gece sabaha karşı işi tamam. İhtiyar adam ellerini birbirine vurdu: -Oh oh intikamım alınacak desene. -Evet alınacak. -Sağolun. Bizim hastamızın durumu ağır. Müsadenizle... -Müsade sizinde bir durum var. İhtiyar saf saf: -Nedir o? -Yanındakiler hep kadınmı? -Evet. İhtiyar korkmuştu. Ama belli etmemeye çalışarak: -İsterseniz bakın. -Bakalım. -Kocakarıyımı göndereyim. Yoksa genç kızımı? -Canım kocakarıyı ne yapayım? Sen gencini gönder. Hatice atını Rumlardan yana sürdü. Yüzündeki kara çarşafı çıkardı. Gülerek onlara: -Gördünüzmü? Rum ona bakarak: -Gördük, gördük. -Halamla yengemde gelsinmi? -Yok yok senin gibi bir çiçeğin üzerine öyle dikenlere bakılırmı? İhtiyar ve yanındakiler rahat etmişlerdi. Fakat adamlar aralarında Rumca bir şeyler konuşuyorlardı. İhtiyar arkalarındakilere: -Korkmayın. Diye seslendi. O zaman Hasan: -Sen korkma ve renk verme. -Oldu. Rumlar Türklerin kendi aralarında konuştuğunu görünce: -Ne konuşuyorsunuz? Diye bağırdılar. İhtiyar üzgün üzgün: -Malesef gelinin sancısı bir daha tuttu. -Ne dediniz birbirinize? -Ben geline sen korkma şimdi seni Yorgi Bey’e teslim ederim. Ondan sonra korkma. Onun dost ellerinde iyi olursun dedim. Adamın her Rumun olduğu gibi bu methiyler hoşuna gidiyordu. -İyi dedin. İçlerinden biri dazlak kafalı bir Rum: -Diğerlerinede bakalım. Şefleri olan Rum: -Olmaz. -Neden? -Çünkü bu dört kişiyi bu kadar irdelemek bizim korkaklığımızı gösterir.. O zamanda rezil oluruz. Bizim gibi kahramanlar karı elbiseleri içinde gezenlerin, erkek bile olsalarbu kadar üzerine gitmeyi kendim için bir utanç kabul ederim. Aynı adam ısrar etti: -Ya bunlar casussa... Rum bir kahkaha attı. Yanında deminden beri ısrar eden Rumun omzuna vurdu: -Sen korkma bunlar ateş olsalar. Bu gece düştükleri yeri yakamazlar. Sen ne diyorsun? Ben bir bakmaya casusu tanırım. Bir bakmayada kadınla erkeği birbirinden ayırırım. -Anastasi’de senin gibi konuşuyordu. Sonrada ne oldu? -Sen korkma bir şey olmaz. -Haydi senin dediğin olsun. Rumların şefi kızdı. Evet bu Türklerin karşısında küçük düşmüştü. Sesini yükselterek: -Elbette benim dediğim olacak. Senin dediğinmi olacak sandın. Bunlara bakacaktım. Ama bakmıyorum. Benimle böyle konuşmanın cezasını biliyorsundur galiba... Adam arkasındakilere işaret etti. Hemen atlarını sürdüler. Dağlar arasında kayıp oldular. İhtiyar adam ve yanındakiler yollarına devam ettiler. Şöyle bir yüz metre sonra bir ses: Durun. Diye emretti. Giden dört kişi birden atılarının dizginlerini çekrek durdular.İhtiyar adam yanındaki kadınlara: -Siz biraz öne geçin. Bir şey olursa kaçarsınız. Dedi. Kadınlar bir on metre daha atlarını sürdüler. İhitiyar adam atını kendilerine durun diyenin tarafına doğru sürdü. Aynı adam sesini yükselterek bağırdı: -Dur ve fazla yanaşma... İhtiyar adam atını dizginlerini çekerek durdurdu. Ona: -Ne istiyorsun? -Hiç... Nereye gidiyorsun? -Doktora... -Ne zaman döneceksiniz? -Yarından sonra. -Gecemi gündüzmü? -Gündüz. -Neden şimdi gece geliyorsunuzda o zaman gündüz döneceksiniz. Bunun sebebi ne? -Şimdi durumumuz acil, hastamız var. -Saat kaçta döneceksiniz. -Bilemem ama... -Aması ne? -Öğle üzeri. İhtiyar bu manasız soruları cevaplandırmaktan sıkılıyordu. Ama bir şey demeside doğru olmazdı. Adam: -İyi gidebilirsiniz. Dedi. İhtiyar atını sürerek kendisinden ayrılan kadınlara ulaştı. Yollarına devam ediyorlar. Artık hiç konuşmuyorlardı. Oradan epeyi arılmışlardıki bir daha kendilerini bir ses durdurdu: -Kimsiniz? Dedi. Bu sefer soruyu soranın Türkçesi güzeldi. Diğerleri gibi bozuk bir Türkçe ile konuşmuyordu. Yanında resmi kıyafetli askerler vardı. Sivil devamlı olarak sorular souyordu. Sonrada onlara geri dönerek İngilizce olarak durumu açıklıyordu. O açıklama yaptıkçada İngiliz elbiseli adamların yüzü gülüyordu.Sivil ile giden dört kişi arasında şu konuşmalar geçti: -Kimsiniz dedim. -Bir Türk ailesi. -Nereye gidiyorsunuz? -Doktora. Hastamız var. -Nereden geliyorsunuz? -Dereköyden. -Gecenin bu saatinde yola çıkmak tehlikeli değilmi? -Tehlikeli olmasına tehlikeli ama, demin söylediğimiz gibi bizim hastamız var. İnsanımızı tehlike var diye öldüremeyiz ya...Mecburen hastamızı doktora ulaştırmak için tehlikeyi göze aldık. -Peki hangi doktora gidiyorsunuz? -Doktor Yorgi Bey’e... Adam yanındakilere döndü. İngilizce bir şeyler konuştu. İngilizce bir şeyler konuştu. Askerler güldüler. Adamın elini dostça sıktılar. Ve oradan ayrılıp çekip gittiler. Adam yanlarına takıldı. Bu giden dört kişinin canını sıkmıştı. Adaam tekrar sordu: -Siz Rummusunuz? -Hayır. -Ya nesiniz? -Türküz. -Esasen hangi köydensiniz? -Demin söyledik ya... Dereköydeniz. -Cacil’i bilirmisiniz? -Evet. -Peki o yörelerde Türklerin morali nasıl? -Çok bozuk. -Neden? -Büyük Dimitri devamlı baskın yapıyorda ondan. -Sizin insanınız, sizin erkeğiniz yokmu? -Var. -Neden sizde savaşmıyorsunuz? -Kiminle? -Rumlarla. -Bizmi? Biz Rumlarla savaşacağız öylemi? İnsanı güldürme. Biz artık savaş değil barış istiyoruz. Ölmeye niyeti yok Türklerin. Sen ne diyorsun? Büyük Dimitri insanın kökünü kazır be... Birde görüyormusun onların koruyucusu İngiliz milleti var. Büyük İngilizlerle savaşmak bizim haddimizemi? Adam kızdı. -Yemin ederim siz Türk değilsiniz. -Neden? -Türkler asla sizin gibi konuşmazlarda ondan. Sizin gibi Türk olamaz. -Biz Türk oğlu Türküz. Adam sesini yüksetti: -Türkseniz nasıl konuşuyorsunuz böyle? Rumların koruyucusu varmış. Kimmiş İngilizlermiş. Türklerin koruyucusu yokmu? İhtiyar adam şaşkın şaşkın: -Hani nerede? -Siz Türksünüz vede müslümansınız değilmi? -Evet amenna ve seddakna. -Öyleyse sizin koruyucunuzda Allah. -Ona sığınırız. Eğer öyle olmasaydı buralara gelmezdik. -Öyleyse mücadele edin. -Biz senin dediğinden anlamayız. -İyi iyi anlamayın bakalım. Anlamasanız o zaman böyle ezilirsiniz. Kul olursunuz. Köpek olursunuz. Ve nihayet rezil olursunuz. İşte buna kurtulmak denirse kurtulmuş olursunuz. -Ezilelim. Ne olacak yani? Adam başını salladı: -Ezilin ezilin. Böyle düşmanlara böyle ezilimek yakışır. Hasan yüzündeki peçayi araladı. Evet bu adamın yüzü gözü hocanın tarif ettiği doktora uyuyordu. Ama bir yanlışlık yapmakta işi berbat edebilirdi. Konuşmakta doğru olmazdı. Biraz daha yol aldılar. Adam ne kendilerini bırakıyordu. Nede konuşmadan duruyordu. İhtiyar adam ve yanındakiler huzursuzdu. Bir şeyde diyemiyorlardı. Adam: -Neden doktor Yorgi Beye gidiyorsunuz? -İyi doktorda ondan. -Bence Hasan Bey daha iyi doktordur. -O sizin görüşünüz. Artık ihtiyarın yanındakilerinde canı sıkılmıştı. Hasan sesini inceltmeye çalışarak çerkezce olarak yanındakilere: -Şöyle karanlık bir tarafa sapın. Ben bunun hakkından geleyim. Dedi. O zaman yanlşarındaki yabancı: -Siz evet Türksünüz. İhtiyar kızdı: -Ne sorup duruyorsunuz. Söyledik işte Türküz. -Öyleyse Zekeriya Hocayı tanıyorsunuz. -Evet tanırız. Yanlarındaki yabancı cebinden saatini çıkardı. Hasan yüzündeki peçeden onu takip ediyordu. Evet bu çıkardığı saat aynen hocanın verdiği saate benziyordu. Ama saat saate benzer diyerek bir şey demedi. Böyle giderken bir binanın önünde durdular adam: -Bu ev doktorun evi. İhtiyar adam: -Hangi doktorun? -Hasan Beyin. Etrafı süzdüler. Ağaçlardan mezarlık olduğu anlaşılan bir yere benziyordu burası. Eğer bu adam Rumsa onu öldürür. Sonrada ağaçlar arasına karışırız diye düşünerek adama: -Peki doktor evdemi -Tabi. Hemen atlarından indiler. Evin arkasındaki ahıra atlarını çektiler. Ahırda bulunan fenerlerden birini adam yaktı. O zaman Hasan ve Rahmi giydikleri kadın elbiselerini çıkardılar. Hasan adamı boğazından sardı. Ve sıktı. Adama: -Bağırırsan seni keserim. Adam bağırmayı bırak konuşamıyordu. Dili tutulmuştu sanki. Hasan bıçağı dahada boğazına yanaştırdı. Ona: -Adın ne? -Hasan. Doktor Hasan derler bana. -Şu cebindeki saati bir daha göster. Adam korkuyla cebinden çıkardığı saati onlara verdi. Hasan işaretle Rahmi’ye tut dedi. Rahmi adamın arkasına geçti. Boğazından tuttu. Hasan fenere yaklaştı. Arkasını dönerek iki saati kontrol etti. İhtiyarla kız etrafı gözlüyordu. Hasan doktorum diyene döndü. Ona: -Bu saati ne zaman aldın? Kim vardı yanında? -Beş yıl oluyor. Zekeriya hocayla beraber aldık. Aynısı ondada var. Hasan kendi saatini çıkardı. Ona verdi. Adam altına üstüne baktı. Bu saatin kapağını açtı. Sonrada Hasan’a vererek: -Bu saat ne benim nede Zekeriya Hocanın. Sonrada Hasan iki saatin Zekeriya Hocaya ait olanı verdi. Ona: -Peki bu kimin? Adam saati açtı. Baktı. Sonrada: -Bu saat Zekeriya Hocanın. Doğruydu adamın söylediği. Hasan: -İki saatte birbirine benziyor. Peki nasıl anladın? -Çünkü saatlerimize sadece ikimizin bildiği yerlerine isimlerimizi yazdıdık. -Tamam sen doktorsun. Bundan şüphemiz yok. Haydi eve girelim. Hasan ve Rahmi tekrar kadın çarşaflarını giyerek eve girdiler. Hasan doktora: -Peki şimdi buraya geldik. Birazdan Rumlar gelir bizi ararlar. Peki rumlara görünmeden nasıl gideceğiz? -O basit. -Nasıl? -Şimdi anlatırım. Peki bu zamanda böyle ne derdiniz varda geliyorsunuz? Bu yaptığınız sizin intiharınızdır. -Doktor. İşi uzatmayalım. Bizim bir canımız var. Bu Zekeriya Hoca. Canımızın bir canı var. Oda sensin. Bizi canımız, canını getirmek için gönderdi. Bizde geldik. -Ben sizin anlattıklarınızdan bir şey anlamadım. -Aman doktor. Senin gibi tahsilli adamlar bizim konuştuklarımızı anlamasalar, biz o zaman kime sözümüzü anlatırız. -Bakın ben çetrefilli laflardan anlamam. -Ben anlatayım öyleyse. - Anlat. -Zekeriya Hoca bir haber almış. Rumlar bu gece seni öldürecekmiş. Onlar öldürmeden biz seni götüreceğiz. Doktor başını kaldırdı. Sağa sola salladı. Sonrada: -Olamaz. -Malesef olacak doktor. Bunu bize Rumlarda söyledi. -Hayır olamaz. Çünkü Rumlar İngilizlere söylemeden tuvalete bile gitmezler. Çünkü İngilizler benim dostum. Beni öldürmelerine izin vermezler. Doktor Hasan beye bir müddet bakan Çete Hasan konuştu: -Sen beni tanımazsın doktor. Benim adım Çete HasanBen yıllardır dağlarda gezerim. Adam vururum. Adam soyarım. Bir yıldır islahı nefs ettik. Artık Rumlara karşı vatanımızı korumaya çalışıyoruz. -Allah razı olsun. -Aman sende. Allah razı olmaz ama. Neyse? Sana bir şey anlatayımmı? Ben yıllardır ne öğrendim dağlarda biliyormusun? -Hayır ne bileyim? -Öğren öyleyse. Ayıdan post gavurdan dost olmazmış. -Ama ben onların dostuyum. Çünkü o İngiliz komutanını ölümden kurtardım. -Öylede olsa ölümden bu seni kurtaramaz. Senin bir şanssızlığın bir Türk olarak doğman. -Hayır bu sizin dediğiniz olmaz.Peki nasıl dost oldun şu gavurlarla? -Bir gün İngiliz komutanı hasta oldu. Doktorların hepsi koştu. Doktpr Yorgi Bey, doktor Artin Bey. Hepsi. Adam iyi olmuyordu. Tabi ben akıllarına geldim. Bu sebeple beni çağırdılar. Gittim. Adamı önce Allah, sonrada ben iyi ettim. Bu sebeple beni iki akşamda bir İngilizler görmeseler duramazlar. Bu geceki gibi beni alır gezdirirler. Ben bu sizin dediğinizin bir tevatür olduğuna inanıyorum. Çete Hasan belinden bir bıçak çıkardı. Doktora: -Hemde böyle bir bıçakla. Bu bıçak şimdiye kadar Türklerin öldürüldüğü bir tipiydi. O zaman doktor Hasan Bey yine: -Peki beni öldürecekleri bıçağın tipini bile bildiğinizi söylüyorsunuz. Bunu bu kadar emin nasıl söylüyorsunuz? -Biz bu kadar emin olmasak bu güne kadar yaşayamazdık. -Ama benim burada farkım var. -Doktor senin hiç bir Türkten farkın yok. -Öyle demeyin. -Bakın Rumlar bir şeye karar vermişlerse sende olsam bir başkasıda olsa İngiliz komiserliği onu onaylar. -Size şunu söyleyeyim. Beni Rumlar öldüremezler. -Denemeyi kurt yemedi ya deneyelim. -Nasıl? -Sen evinde durursun gerisi basit. -Ben hazırım. -Tamam bizde hazırız. Hasan bey misafirlerimi başka bir odaya aldı. Duvarın kapısında kol gibi bir şey tuttu. Çekti. Kapı gibi bir yer açıldı.Hasan Bay bir mum yaktı. Burası kayaların altında büyük bir odaydı. Hasan Bey yanındakilere açıklamada bulundu: -Babam bu evi yaptırnca burayıda yaptırdı. Burada bir mahzen yolu vardır. Sizi doğruca denize götürür. Belkide bu denemede bana bir şey olursa Buradan kaçarsınız. Denize ulaşırsınız. Orada bir kayık var. Biner denize açılırsınız. Bu yolu kimse bilemez. Bir babam birde ben bilirim. Hocayada bahsettim. Hatta gösterdim. Buradan denize açılırsınız. İlerde Türk köylerine çıkarsınız. O zaman kurtuldunuz sayılır. Hasan başını salladı. Doktora: -Sen heyecanlanma. Sana bir şey olmaz. Onları oyalamaya çalış. Gerisi kolay. Belkide seni yarın yerler diyeceğim ama. Bırakmazlar. Çünkü biz doktor Yorgi beye uğramadık. Bizim casus olduğumuza çoktan karar vermişlerdir. Şimdi gelirler. İfadeni alırlar. Doktor kendinden emin: -Sen akıllı bir adamsın ama bu akşam yanılıyorsun. -İnşallah senin dediğin gibi olur. Bu gariban da utanır. Rahmi doktora: -Buradan kaçabilirmiyiz? Doktor başını salladı: -Evet. Dedi doktor yanındakilere döndü: -Siz yatın. Dinlenin. Hele bakalım şu sizin faldan ne çıkacak. Hasan gülerek: -Doktar biz bindiğimiz eşeği tanırız. Sen ne diyorsun? Gelirler. Sen hiç meraklanma. Çıktılar. Evin üst katında bir odaya yattılar. Yukarı çıkarken, Hiçte ışık götürmeişlerdi. Işıklar alt katta yakıyorlardı. Yorgun misafirler yataklarına girdiler. Yatar yatmazda uyudular. Doktor hasan bey misafirlerini rahat ettikten sonra aşağıya indi. Zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Doktor muayene hanesinde bir şeylerle meşgul oluyordu. İçinde sebebi olmayan bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntı hayremi yoksa şerremi alamettiki?.. Şimdiye kadar buraya çıktıkları gece bile korkmamıştı. Ama şimdi içinde belirli birkorku vardı. Acaba diyordu. Rumlar gerçekten böyle bir karar almışlarmıydı? Oda Rumları tanıyordu. Aldılarsa muhakkak uygularlardı. Alnında iri iri taneler birikti. Bu biriken iri ter damlalarını kolunun tersiyle sildi. Zaman sanki akıp gidiyordu. Güneş yeni doğuyordu. Zaman kuşluk vaktini bulmuştu. Kapının sert sert çalındığını duymuştu. Kapıyı çalanlar sanki evi yıkıyorlardı. Şimdiye kadar kapı çalınır çalınmaz tereddüt etmeden gidiyor ve kapıyı hemen açıyordu. Ama bu gün öyle değildi. Ayakları kapıyı açmaya gitmiyordu. Demekki şartlanmıştı. Çünkü hocanın gönderdiği adamlar kendisinin öldürüleceğini söylememişmiydiler. Dışardakiler adeta evi yıkarcasına kapıyı bir daha çaldılar. Birden daldı. Hayır gelenlerbugünün gecesi öldürüleceğini söylemişlerdi. Halbuki o şimdi korkuyordu. Korkması içinde bir sebepte yoktu. Yinede terler alnında kocaman kacaman birikiyordu. Duvarda asılı duran peşkiri aldı. yüzünü gözünü sildi. Yaavaş yavaş beş basamaklı merdiveni inerek kapıya yaklaştı. Kapıyı açma ile açmama arasında tereddüt etti. Sonrada düşündü. Ya düşündüğü gibi bir şey yoksa ayıp olur diyerek kapıyı açtı. Önünde eli kolu ve yüzü sarılı bir hast a vardı. İki yanında iki adam koltuklarondan tutmuş onu taşımaya çalışıyorlardı. Bu adamın bu kadar yüzü gözü sarılı olmasına rağmen hiçte acı duyar gibi bir hali yoktu. Hasta adam şöyle konuştu: -Hasta kabul ediyormusun doktor? Sesi içten ve derinden geliyordu. Doktor Hasan Bey’in şaşkınlığı dahada arttı. Bir hastanın bu kadar sargının içinde bu kadar rahat konuşması imkansızdı.Akşam konuşulanlar aklına geldi. Evet Rumlar işi geceye bırakmıyorlardı. Demek işi erkene almışlardı. Ama bu hasata numarasının altndan ne çıkacaktı? Hasan Beyin şaşkınlığı geçti. Yukardakilere sesini duyurmak gayesiyle yüksek sesle konuştu: -Tabi kabul ederim. Buyurun. Hasan Bey konuşmadı. Yukarıyı dinledi. Hazyır ne bir ayak sesi, nede bir hareket duyulmuyordu. Hasan Beyin korkusu arttı. Adamlar içeriye girdiler. Muayene haneye oturdular. Doktor muayene haneye girerken odanın önünde bulunan masanın üstündeki vazoyu düşürdü. Vazo büyük bir şankırtıyla kırıldı. Rumlar silahlarını doğrultarak Hasan Bey’e döndüler. Ve doktora: -Ne var? Ne oldu? -Hiç. -Ya bu ses ne? -Gelirken masadaki vazoyu düşürdüm. Yüzü gözü sarılı hasta yanındakilerden birine başıyla işaret etti. Adam dışarıya çıktı baktı ve geri döndü. Hasta adama: -Tamam doğru diyor. Masada bulunan vazoyu düşürmüş. Bu sırada Hasan Beyin evine doğru sesler yaklaşıyordu. Rumlar sanki dışarıda düğün yapıyorladı. O zaman hasta: -Korkmayın. -Hayır korkmuyoruzda tetbirli olalım. -Doğru. Siz şöyle kapıyı tutun. İki adam kapıyı tuttular. Sonrada kapıyı tutanlardan biri koşarak geldi hastanın sargısını çözmeye başladı. Hastanın önce ellerindeki, sonrada bacaklarındaki sargıları çözdüler. Adamın çıplak olan ayaklarında ve kollarında her hangi bir yara emaresi görülmüyordu. Sonrada yanındaki adam hastanın yüzünü çözdü. Doktor Hasan Bey gördüğü manzara karşısında şaşırıp kaldı. Rengi birden kaçtı. Elindeki, gazlı bez kestiği makas ve gazlı bez parçası düştü. Doktor Hasan Bey: -Hayır olamaz bu iş. Karşısındaki adam gülerek: -Oldu bile... Hasan Bey bu akşamdan beri konuşulanları aklından geçirdi.Demek Zekeriya hocanın aldığı haberler hakikatti. O kendisinin öldürüleceğine yüzde yüz inanmasa bu dört kişinin hayatını tehlikeye atmazdı. Şaşkınlığı gören meslektaşı Yorgi Bey ona bakarak gülüyordu. Hasan Bey sesini tekrar yükselterek: -Bu ne demek oluyor. Bu nasıl iş? Yorgi bey meslektaşının bu haline hala gülüyordu. Evet doktor mesklektaşı sudan çıkmış tavuklara benziyordu. Hasan Bey hala bağırıyordu. Maksadı yukardakileri uyarmaktı. Tekrar bağırarak konuştu: -Ben size gösteririm. Doktor Yorgi Bey gülerek: -Ne göstereceksin beyimiz. Sözlerinde bir alay havası vardı. Gerçekten Hasan Beyin durumuda alay edeilecek kadar vardı. Eli ayağı dolaşıyordu. Doktor hasan bey: -Şimdi ben İngiliz komutanıyla görüşürüm. Siz görürsünüz gününüzü. O zaman ne yapacaksınız bakalım? Yorgi Bey bir kahkaha attı: -Seni artık İngiliz komutanı değil İngiliz devleti kurtamaz. Bu iş bitti artık. Sen şu vasiyetini yaz. -O zamana kadar korkak davranan Hasan Bey birden: -Ben sizin gibilerin beni öldüreceğine inanmam. Ben bir Türküm. Siz ne diyorsunuz yani? Benim sizden farklı olmam Türklüğümden ileri geliyor. Benim ceddim tarih boyunca hür yaşamış. Sizin gibi üç çapulcuya memleketi bırakacağımızımı sanıyorsun. Bizi koca Rus devleti esir edemedi. Sizin gibi üç Rum korkağamı esir olacağız sanıyorsunuz yani. Ben ölümden korkmam. Doktor Yorgi Bey kızdı. Meslektaşına: -Tamam. Sağır değiliz. Benim kulaklarım duyuyor. Bağırman için sebep yok. Burada şimdi ben hakimim, sen ise sanık. Senin canını kurtarmam için bana yalvarman gerekir. Doktor Hasan Bey güldü. Doktor Yorgi Beye: -Ben kimseye yalvarmam. Hele sana asla. Sana yalvarmaktansa ölürüm daha iyi. Adam kafasını salladı: -Zaten birazdan öleceksin. -Ölürüm fakat eğilmem. Doktor Yorgi Bey yanındakilere döndü: -Ne kadar da cesur değilmi? İki Rum birden: -Öyle ama baksak acaba altına pisledimi? -Öyle olur mu? Bu koca adam. -Rumlardan biri: -Bunların büyük adamı olmaz. ölümü duyunca hemen pislerler. Hele bizim gibi gözünü budaktan esirgemeyen kahramanları görünce hemen dediğimi yaparlar. Üç Rum birden kahkaha attılar. Doktor Yorgi Bey: -Sen bu Türkleri bu kadar tanıyormusun? -Tabi. O kadar tanırım. Çoğunu karşıma getirip ağlattım. Hasan Bey ona döndü: -Evet ağlatmışsındır sen Türkleride... Ağlattıkların çocuktur. Sen kendini ne sanıyorsun? Doktor Yorgi Bey: -Bağırma sağır değiliz. Buranın hakimiyiz. Burası bizden sorulur. Sen fazla konuşacağına vasiyetini yaz. Şimdi malını servetini sevdiğin İngilizleremi yoksa bizemi bırakıyorsun? -Hiç birinize bırakmıyorum. -Olurmu? Birine bırakacaksın bu malı. Alıpta öte dünyaya götürmeyeceksin ya... Doktor Hasan gülerek: -Öyleyse birine bırakalım. -Kim bu biri? Rumlardan biri kıllı göğsünü açarak: -Belkide bana bırakıyordur. Hasan Bey hayır anlamında başını iki yana salladı. Sonrada: -Bütün malımı mülkümü sizin zulmünüzden ölen Türklere bırakıyorum. Doktor Yorgi Bey ayağa kalktı. Şiddetli bir tokat attı Hasan Beye... Belliki Hasan Bey bunu beklemiyordu. Sendeledi. Birden Hasan Bey biraz önce şaşkınlığından yere düşen makası kaptı. Doktor meslektaşının üzerine yürüdü. Adamlar hemen silahlarını çektiler. Biri: -Sakın ha doktor bir hata hayatına mal olur. Doktor Hasan Bey elindeki makası yere attı. O zaman meslektaşı doktora: -Pek beni niçin öldürüyorsunuz? -Senin ölümüne sebep sorulmaz. -Ama sebepsiz yere adam öldürülmez. -Sayayımmı sana sebepleri. -Say bakalım. -Birincisi Türksün. İkincisi vatanını çok seviyorsun. Üçüncüsü Türklere yardım ediyorsun. Dördüncüsü her zaman işin olmadığı yere başını sokuyorsun. Hele son yaptığın senin ölümfermenın oldu. -Nasıl? -Biliyorsun. Geçen gece İngiliz komutanı hastalandı. Seni çağırdılar. Bizim ve İngiliz doktorun yaptığı müdahaleden sonra sen o müdahaleyi yapmamalıydın. Ama yaptın. İngiliz doktorda kızdı. Bizde karar verdik öleceksin. Önümüzdeki geceki İngiliz komutanı da uygun gördü. Ama dün gece gelip seninle görüşüp geri dönen casusları haber aldıktan sonra akşama bırakmanın bir manası kalmadı. Bugün işin tamam. -Ama nasıl olur? Ben İngiliz komutanına kötülük yapmadımki. -Biliyoruz. Sen yapmadın. Biz yaptık, sen yaptın dedik. -Nasıl? -Senin o şifalı dediğin otlardan yaptığın o ilaçlara zehir katarak. -Sizin yaptığınız insanlıkmı? Yaptığınız meslekle bağdaşıyormu yaptıklarınız? -Bilemem. Biz harpteyiz. Senin gibi milliyetçilik yapan bir Türkün İngilizleri avucunu içine almasına müsade edemezdik. Biz burada kutsal bir dava uğruna çalışıyoruz. -Ne imiş sizin bu kutsal davanız? -Büyük Pontus İmparatorluğunu kurmaktır. Doktor Hasan Bey güldü. Yorgi Beye: -Bak Doktor sen mürekkep yalamış bir insansın. Bunun hayal olduğunu sende biliyorsun. Bir eşkiya ile görmemiş bir zenginin peşine düştünüz gidiyorsunuz. Bu işi yapamazsınız. Bunu size bu millet müsade etmez. Sen bunu aklında çıkarma. Bu söylenenler sadece hayal olmakla kalmıyor. Bir sürü cana mal oluyor. Sen bunların olmayacağına inanıyorsun. Doktor Yorgi Bey gülümsedi: -Olacak. Senin işinde bu gece tamam. son duanı yap. Doktor Yorgi Bey cebine elini attı. Cebinden bir bıçak çıkardı. Hasan Beye göstererek: -Bunu Dimitri gönderdi. -Niçin? Ne olacak? -Seni öldürmemiz için. Evet Doktor Hasan Bey bıçağı tanımıştı. Akşam Çete Hasan’ın kendisine gösterdiği bıçağın aynısıydı. Morali yeniden bozuldu. Hayatında bu kadar ölümü hiç ensesinde hissetmemişti. Bağırıp çağırmasına rağmen yukarıda olanlara sesini duyurmamıştı. Onları uyartamamıştı. Evet biraz önce düşündüğünü birdaha içinden geçirdi. Belkide bu rumların rahatlığının sebebi onları öldürmüşlerdir. Evet çok büyük bir hata yapmıştı. Gece hemen onların peşine takılmıyacaktı. Belkide onları rumlar veya İngilizler takip etmişlerdi. Kendilerinden önce gelip eve yerleşmişlerdi. Adamlar uyuyunca öldürmüşlerdir. Onun için bu doktor meslektaşı bukadar rahat olabiliyordu. Yorgi bey: -Bunu Büyük kahramanımız Dimitri niçin gönderdi bilyor musunuz? -Hayır bilmiyorum. -Öyleyse öğren. -Söylede öğreneyim. -Bu bıçaklar çok keskindir. Seni zahmetsiz öldürmek için gönderdi. Senin eza, cefa çekmene büyük kahramanımız razı olmadı. Doktor Yorgi bey bir kahkaha attı. Oturduğu yerden kalktı. Elindeki bıçağı doktor Hasan Beyin ağzına dayadı ve: -Seni öldürmek benim için bir şereftir. Sonra da sağdan sola, soldan sağa bıçağı gözlerinin önünden geçirmeye başladı. Gittikçe bıçağını yaklaştırıyordu. Hasan Bey başını geriye doğru çekti. Yorgi bey o kadar eziyeti yeterli görmüştüki gitti yerine oturdu. O zaman Doktor Hasan Bey: -Ben sizin bu şeref anlayışını bilemiyorum ve aklım da ermiyor. Bu nasıl şeref anlayışıdır. -Ne varmış bizim şeref anlayışımızda. -Ne olacak? Birtaraf silahlı diğer taraf silahsız. Böyle şeref olur mu? Bunun adına şeref denirmi? Benim bildiğim şerefli insanların iki tarafıda silahlı olur. Mücadele ederler. Neticede bu mücadeleyi kazananda kayıp edende şerefli olur. Doktor Yorgi bey yanındakilere Rumca bir şeyler söyledi... İri yarı Rum elini kuşağına attı. Bir tabanca çıkardı. Hasan beyin korkusu artmıştı. Acaba bu adam kendisini mi vuracaktı? Hayır düşündüğü olmuyordu. Rum kuşağından çıkardığı silahı Hasan Beye uzattı. Hasan Bey bu silahı almakta tereddüt etti. O zaman meslektaşı: -Korkma al. Hasan Bey çekinerek silahı aldı. Bu sırada Doktor Yorgi Bey iç cebinden bir silah çıkararak Hasan Beye: -Şimdi ikimizde eşit şartlar altındayız. İkimizde silahlıyız. Sen atacaksın bende atacağım. Sende vuracaksın bende vuracağım... Hasan Bey elindeki silaha baktı. Gıcır gıcır bir silahtı...Yorgi Bey Hasan Beye: -Sana bir imkan daha tanıyacağım. Bu işte silahın tetiğine ilk sen çökeceksin. Eğer şansın varsa beni vurursun. O zaman arkadaşlarım seni salacaklar. Eğer vuramazsan ben seni vuracağım. Hasan Beyin alnında iri iri ter taneleri birikmişti. elinin tersiyle bu terleri sildi. Doktor Yorgi Bey: -Biz böyle kahramanız. Bak şartları eşitledik. Sanada ilk fırsatı veriyoruz. Görevini başarırsan da seni salıyoruz. Ama doktor senden bir istediğim var. -Nedir? -Beni yaralarsan acılarımla bırakma. Ya tedavi et yahutta öldür öyle git. Sonrada arkadaki Rumlara döndü: -Bu adam görevini başarırsa muhakkak salın. Oradaki Rumların ikisi birden: -Olur doktor bey. Yorgi bey tekrar doktor meslektaşına döndü: -Başla. Doktor Hasan Bey elindeki silaha baktı baktı. Sonrada silahın tetiğine peşi peşine çekti. hayret silah ateş alımıyordu. Karşısında hala doktor meslektaşı gülüyordu. Hasan Beyin rengi kaçtı. Dizlerinin bağı çözüldü. Yine adamların oyununa gelmişti. Son bir gayretle kendini toparladı. Doktor Yorgi Bey: -Niçin rengin kaçtı? -Yine şartlar eşit değil. Doktor Yorgi Bey güldü: -Neden? -Çünkü benim silahımda mermi yok. -Ya mermi olacakmıydı? -Bilemem. Yorgi bey elindeki silahı salladı. Sonrada bıçağı göstererek Hasan Beye: -Bari bunu vereyim. -Yok canım ne luzumu var? Yorgi Beyin yüzünün hatları gerildi. Hasan Beye: -At o oyuncağı elinden. Doktor Hasan Bey, meslektaşının emrine itiat etti. Elindeki silahı attı. O zaman Yorgi Bey: -Artık oynadığımız pyun yeter. Seni öldüreceğim. Tabancasının topuyla oynamaya başladı. Silahındaki mermilerden birini alıyor, diğerini silahına koyuyordu. Hasan Beye dönerek: -Şimdi sıra bizde. Rumlardan iri yarı olanı: -Ne yacaksın doktor? -Ben de yedi kere silahımın tetiğine çökeceğim. -Olmaz. -Neden olmasın? -O zaman kaide bozulur. -Ne kaidesi? - Şimdiye kadar böyle doktor gibi öldürdüklerimiz özeldüşmanlarımızı hep bıçakla öldürdük. Şimdi tabanca kullanırsak olur mu? Onun için bununda işini bıçakla bitirelim. Eğer sen yapamazsan bana bırak. Ben onun hakkından gelirim. Yorgi Bey kızdı: -Ben şimdiye kadar bin kişi kestim. Ameliyat ettim. Bu pis Türkü mü yok edemeyeceğim. Hakaret bana... -Doktor sen şimdiye kadar kurtarmak için kestin. Bu gece öldürmek için keseceksin. -Biliyorum. Vede böylede keseceğim. Doktor Yorgi Bey meslektaşına döndü: -Sana iki soru soracağım. Dedi. Hasan bey ona: -Sor bakalım. -Ama doğru cevap verecesin. Hasan Bey bu tehdide dudak büktü: -Sor bakalım. -Eğer bana doğru cevap vermezsen senin boğazını bir tavuk gibi keserim vallahi... Soru bir... -Sor. -Dün gece gelen bir ihtiyar üç kadın neredeler. -Ben ne bileyim. -Burada olduklarını sanıyoruz. -Belkide senin muayene hanene gitmişlerdir. -İyi diyorsun da gelmediler. -Bilmem öyleyse. Ama belkide bir handadırlar. Belkide bir akrabaları vardır. Onun yanına gitmişlerdir. -Şimdi sen palavrayı bırak. Şimdi nerelerde onu söyle. -Ben bilmiyorum. -Bak Hasan Bey bir daha eline geçmeyecek olan yaşama şansını kaybediyorsun. -Ben bilmiyorum. -Ama dün akşam görüştün. -Evet. -Evet ama bilmiyorum diyorsun. -Görüştüm ama yanımda İngilizler vardı. -Bizde biliyoruz. Ama görüştükten sonra hemen İngilizlerden ayrılmışsın. -Evet ayrıldım. Onlardan müsaade istedim. Ayrıldım. Yorgundum eve geldim. -Yalnız mı geldin? -Evet. -Yine yalan söylüyorsun. Peki yalnız geldin de senin atın yanındaki diğer dört atın nereden çıktığını söylermisin? -Onlar benim. -Onları nereden aldın? -Pazardan. -Yalan söylüyorsun. -Niçin yalan söyleyeyim? -Çünkü korkuyorsun. Hasan Bey sustu. Yorgi Bey kızarak: -Şimdi sizin evi arıyacağım. Hasan Beyin rengi kaçtı. Birden heyecanlandı. Yorgi Bey: -Eğer bu evde bir yabancı çıkarsa seni vatan haini ilan ederiz. Seni vatan hainliğinden dolayı idam ederiz. Hasan Bey kızdı. Doktor Yorgi Beye: -Bu vatan sizinmiki size yalan söylemem vatan hainliği olsun. Bu topraklar bizim. Sizin bu topraklarda işiniz ne? Kendinize medeni dersiniz, bizede barbar. Ama silahsız insanları çoluk çocuğu öldürürsünüz. Sonrada yaptıklarınızın adına kahramanlık koyarsınız. Bu vatan bizim. Bizim atalarımız bu vatanı kan vererek can vererek kazandılar. Böylece bu vatana sahip oldular. Biz de bu vatanı size kolaykolay teslim etmeyiz. Sizi bir gün kimse koruyamayacak. Buraya sahip olacaksanız eğer. Buraya büyük müdür nedir? Bir devlet kurmak istiyorsanız sizinde kan vermeniz gerekecek. Ya hepiniz gidecek yada Türklerin hepsini yok edeceksiniz. Bu topraklar bizim. Sen şimdi vatan arıyorsan şu Yunanistan’a git. Orası sizin vatanınız. Yorgi bey gülümsedi: -Demek bu vatan sizin. Biz Yunanistan’a gidelim öylemi? -Öyle. -Eğer ben Yunanistanlıysam sende kafkasyalısın. Ne demek? Benim eğer Yunanistana gitmem gerekirse, seninde Kafkasya’ya gitmen gerekir. Ben buralarda elsem en az sende benim kadar elsin. Bu işin başka türlüsü olmaz. -Evet doğru diyorsun. Ben de kafkaslardan kovuldum. Kendi kardeşlerimin arasına geldim. Bana kucak açtılar kardeşlerim. Ben de bu vatana yerleştim. Ben bu vatanın bir ferdiyim. Devletim bana ölderse ölürüm. Vatanım için ölürüm. Siz ne yapıyorsunuz? Başka devletlerle bir olup vatanınızı satıyorsunuz. Kardeş bilmeniz lazım gelen insanları öldürüyorsunuz. İşte ikimiz arasındaki fark bu. Benim Türk olmam bu vatan için ölmem: Senin Türk olmaman bu vatanı işgal edenlerle birlikte olman. Benim bir başka özelliğimde senden sonra bu topraklara gelmeme rağmen bu vatanı canımdan çok sevmemdir. Ben bu milletin ferdlerini kardeş bilirim. Öyle olmasa Bizim insanlarımız hep birlik olurmuydu. Ben burada yaşıyanlarla aynı kanı taşırım. Benim kanım bozuk değil.Senin gibi bozuk kan taşımıyorum. Doktor Hasan Bey sustu. Yorgi Bey konuştu: -Hadi bu senin dediğin gibi olsun. Senin dediklerini doğru kabul edelim. -Elbette benim dediğim doğru kim doğruyu kabul etmez? -Peki doğru olsun. Fakat unuttuğun bir şey var. -Nedir? -Biryerin hakimi kim olur? -O yerin sahipleri. -Yok öyle şey. -Ya kim? -Kuvvetli olanlar. Bizde burada kuvvetliyiz. Öyleyse buranın sahipleride biziz. Buraların hakimi de biziz. -Bunu kabul etmiyorum. -Sen ne dedin biraz önce? -Ne dedim? -Doğruyu değiştiremeyeceğimizi söyledin. Şimdi bunu kabul et. Benim dediğim doğru. -Artık şunu küçük kafanıza sokun ki bu hakimiyetiniz geçici. Bir gün ogün çok yakın buralara biz hakim olacağız. O zaman da biz hakim oluruz. Sen canını sıkma. -O günleri rüyanızda bile göremezsiniz. -Neden? -Çünkü bizim milletimiz kararlı sizin zürriyetinizi kurtaracağız. Artık buralarda hiçbir Türk yaşamayacak. Bu sırada Doktor Yorgi Bey alaylı alaylı ona baktı. Hasan Bey kızdı. Evet o bakışın manasını anlamıştı. Sen de zaten koruyacak zürriyet yok diyordu. Çünki orta yaşın çok üstündeki bu adam hala bekardı. Sanki Yorgi bey Hasan Beyin kalbinden geçenleri bilmiş gibi: -Gerçi sen üzülme. Zaten sende koruyacak zürriyet yok. Ama belkide sende bırakılırsın merhametimizle yahutta seni buradan bir mucize kurtarırda sen tohumluk kalırsın. -Sizin merhametinizle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. -Canım zaten öleceksin. Bir Türke biz merhamet edemeyiz. Ama yaşayabilirdin. O şansını da kaybettin. Senin yüzünden intihar eden o güzel merkürü ile evlenseydin bütün bunlar başına gelmezdi. Sen de bizim damadımız olurdun. Şimdi gelir kayınpederin kurtarırdı. Sende rahat rahat yaşardın. Hasan bey güldü: -Ben kanıma sizin pis kanınızı karıştırmam. Sizin o pis kanınızdan kanıma karışacağına böyle zürriyetsiz olayım daha iyi... -Doğru karıştırmazsın ama böyle koyun gibi ölürsün. -Ölürüm. Yorgi Bey düşündü: -Bir soru daha -Sor bakalım. -Gerçi şimdiye kadar sorduklarıma cevap alamadım ama. Biz nasıl olsa biliyoruz ki o ihtiyarla o üç pis Türk kadını burada. Şimdi bir de şu var sizin Türkler hertarafa teşkilat kuruyormuş. Sende onlara yardım ediyorsun öyle mi? Hasan Bey kızdı? -Evet. Çok kısa zamanda sadece buralarda değil Anadolunun her tarafından teşkilatlanıyoruz. Demek siz de duydunuz. Sizden yaptıklarınızın intikamını tek tek alacağız. Hesabını soracağız. -Neyse seninle bu meseleleri konuşmaya gelmedikya. Sen benim sorduğum en önemli soruya cevap ver. Senin ne kadar paran ne kadar altının var? Söyle bakalım şunların önce miktarını sonra da yerini... -Bilmem. Bilemem. -O nasıl söz. İnsan parasının yerini miktarını bilmez mi? sonra da koyduğu yeri bilmez mi? Bilirsin bilirsin. Tıpış tıpış gidersin. Alırsın ve de bana verirsin. O zaman yanında bulunanlardan biri: -Doktor sana paranın ne gereği var. Senin dağda domuzun eksik bize veririsin biz onları kullanırız. Doktor Yorgi Bey onlara: -Olmaz bölüşürüz. Bizim de boğazımıza bir Türk parası nasip olsun. Dörde böleriz. Bir hakkı benim, bir hakkı senin, bir hakkı da kalan arkadaşımızın. Diğer kalan hak da Büyük Pontus İmparatorluğu’nun olur. Onu da ben alırım. Saklarım. Lazım olursa veririm. Daha Rumlar bulmadıkları parayı bölüşüyorlardı. Hasan Bey: -Yorgi beni öldürecek misin? Yorgi Bey bir kahkaha daha attı: -Elbette. Bundan şüphen mi var? -Öyleyse sana paralarımın yerini niçin söyleyeyim? -Biz buluruz sen söyleme Bir şey daha söyleyeyim mi? -Söyle. -Hiç param yok. -Ya... Paşa babanın bıraktıkları nrede? -Onu kardeşlerimi verdim. -Ya senin de kardeşlerin mi var? -Desene bizim bilemediğimiz ve ya bilmediğimiz bir anan daha var öyle mi? -Evet. -Nerede bu kardeşlerin? -Ülkenin her yanında düşmanla savaşanlar benim kardeşim, benim ırkdaşım, benim dindaşım, şimdi anladın mı? Yorgi Bey kızdı: -Demek öyle. Söylenenler hep hakikatmiş. Sen çok küstahlık ediyorsun. Niçin böyle hiç yoktan paranı veresin?Yine tutmayan bir yalan söyledin. Sne çok yalancısın. Bu gece senin bir yanını daha keşfettim. Yalancının tekisin. Ayak üstü yalan kıvırıyorsun. Demek yalan söylüyorum. Ben size karşı bayrağı açanlarla beraberim. Sizi atana kadar da beraber olacağım. -Eğer yaşayabilirsen. -Yaşarım sen hele meraklanma. Ben de bu can durdukça yaşıyorum sayılır. Belkide ummadığınız bir mucize olur kurtulurum. Rum bir kahkaha attı. Hasan Beye: -Ne yapacaklar sizin Türkler parayı? Hasan Bey gülümsedi: -Size vereceklerdir. Ne yapacaklar, sizleri gebertmeye yeni silah alacaklardır. -Demek bizi gebertecekler. Sizi öyle kandırıyorlar işte. -Olabilir. Sizin meşhur bir Anastasi’niz vardı. O da kendini dev aynasında görüyordu. Türklerin hepsini öldürecekti. Zavallı kendisi geberdi gitti. Sonra meşhur bir Hiristos Efendiniz vardı. O zavallı da geberdi. Siz de onların akıbetine uğrayacaksınız. -Ne yazıkki sen bunları göremeyeceksin. Yorgi Bey oturduğu yerden kalktı. Hasan Beye yaklaştı: -Artık senin bu dünyada yaşamana tahammülüm kalmadı. Hasan Bey kadere razı olmuştu. Çünkü gelenler sağ olsaydı şimdiye kadar çoktan inerlerdi.Demek onları öldürmüşlerdiki bu Rumlar bu kadar cesaretli konuşuyorlardı. Yoksa bu tabansızlar yukarda insan olduğunu bilseler böyle palavra atıp, tutamazlardı. Korkarlardı. Yorgi Bey elindeki bıçağı yine Doktor Hasan Beyin yüzünün önünde gezdirmeye başladı. Meslektaşına: -Ayaklarıma kapan. Şimdiye kadar konuştukların için benden özür dile. Özür dile de seni af edeyim. Doktor Hasan Bey birden Doktor Yogi Beyin yüzüne tükürdü: -Ben aciz insanlardan özür dilemem. Yorgi Bey burnundan soluyarak: -Ben mi acizim? -Evet. -Kapan ayaklarıma seni af edeyim. -Kes ulan. Ben bir Türküm senin de milletininde Allah belasını versin. Kesin ulan pezevenk herifler. sizin ayağınıza neden kapanayım. Beni öldüreceksiniz öyle mi? Ben Allahın bana verdiği ömrü ne bir dakika uzatabilirim, nede kısaltabilirim. Öyleyse kaderim ne ise öyle olacak. Senin pis ayaklarına neden kapanayım. |