Askerler koşarak gelirken Dimitri de dışarı çıktı. Oda halinden kızgın olduğu anlaşılıyordu. Komutan birden ona dönüp:

            -Ne oldu?

            -Karşı geldi. Canlı olarak kendine sahip olamayacağımı söyledi.

            O zaman komutan:

            -Benimki de öyle dedi. Ama ben onları yola getirmesini bilirim.

            -Nasıl yapacağız komutan?

            -Bu çadırda yatacaklar. Dışarı çıkmak yok. Yemek yok. Su yok. Gebersinler iki pislik ortadan kalkar.

            Dimitri bıyıklarını sıvazladı:

            -Çok doğru diyorsun efendim.

            Coni ve John'a döndü:

            -Bunları söylediğim şartlarda bekleyin.

            İki asker birden hazır ola geçtiler. Selam verip:

            -Emredersiniz komutanım.

            -İsterseniz emin olabilmek için daha iyi göz altında tutabilimek için ikisinide bir çadıra alalım.

            -Emredersiniz.

            İki kadın bitkin bir halde aynı çadıra alındılar. Dimitri ve komutan oradan uzaklaştılar.Coni onlar gittikten sonra Arkadaşına döndü ve ona:

            -Bana müsade edersen çadıra gireyim.

            John arkadaşına:

            -Buyur ama rahatsız etmek yok.

            -Peki.

            Dedi ve çadıra girdi. Coni perişan iki kıza baktı baktı hakikaten acımıştı. Bu komutanlarının dini imanı yoktu. Zaten Dimitri de bie haydut değil miydi? Kızlara döndü:

            -Sizi niçin aç bırakıyorlar bilirmisiniz?

            Kızlar bir şey anlamamışlardı. Çünkü Coni İngilizce konuşuyordu. Bu arada içeriye giren John birden arkadaşına:

            -Ne oldu?

            -Soruyorum konuşmuyorlar.

            -Konuşmuyorlar çünkü senin dilini bilmiyorlar.

            -Ne yapacağız?

            -Ben hallederim.

            Yarım Rumcası ile John kızlara sordu. O zaman Cemile:

            -Bak kardeşim bizi aç bıraksalarda bizi öldürselerde namusumuzu bunlara bırakmayız. Bizim bu adetimiz. Kızlığımızı burada bırakmaktansa ölmeyi yeğ biliriz. Bize ne iyilikle nede kötülükle sahip olamazlar. Ancak bizi öldürürseler cesetlerimize sahip olurlarŞunu iyi bil,nki onların düşündükleri ancak ve ancak onların karılarına has olan bir şeydir. Bizde başkalarına teslim olmak diye bir şey yoktur. Benim namusuma kimse sahip olamaz, benim namusum kutsaldır. Ancak bana sahip olacak olan insan benim naikahlım olabilir. Bunu böyle bilin. Bu söylediklerim aynen arkadaşım için de geçerlidir. 

            -İyi ama başka millettensiniz.

            -İyi ahlakın milleti olmaz. İyi ahlak milletlerin fertlerinden ziyade milletlerin fertlerinin vicdanlarıyla ilgilidir. İşte bazı vicdansızlar vardır. Hepsi namussuzdur. Rumların hepsi kötü değildir. İngilizlerin hepsi kötü değildir. Türklerin de hepsi iyi değildir. Ama genellikle bizim insanımız yani Türkler iyidirler. Çünkü vicdan denilen bie nesneye sahiptirler.

            İki İngiliz eri birbirine baktı ve konuşmadan dışarı çıktılar. Dışarı çıkar çıkmaz John:

            -Bana bak Coni...

            -Söyle.

            -Hani bir iddiaya girmiştik ya...

            -Biliyorum.

            -Sözündemisin?

            Coni başını salladı:

            -Elbette.

            -Öyleyse yapacağını söylüyorum.

            -Evet.

            -Bu kızları kurtaracağız.

            -Tamam. Ama nasıl?

            -Bu gece.

            -Nasıl?

            -Bak anlatayım. Şimdi yapacağımızı sana açıklayayım. Bizden biraz sonra nöbeti devralacaklar. Bizde gidip şöyle kırk kulaç kadar ip bulacağız. Eğer bunu bulduksa artık bu kızları kurtardık.

            -İyi ama nöbetçiler ne olacak?

            -Basit.

            John elini boğazına sürdü:

            -Kırt.

            Coni'nin gözleri büyüdü:

            -Yani öldürecek miyiz?

            -Evet.

            -Öldürmesek olmaz mı?

            -Öyleyse bayıltırız.

            -Tamam.

            -İpleri alır. Nöbetçileri etkisiz yaparsak hemen faliyete geçer, kızları deniz kenarına indiririz. Onlar sonrasını bilirler.

            Coni başını salladı:

            -Tehlikeli ama olsun.

            Gecenin karanlığı gittikçe artıyordu. İki arkedaş birden buluştular. Sırtlarında bir sürü ip vardı. Yürüdüler. Çadırların bulunduğu yere geldiler. Arkadan yavaş yavaş yanaştılar. İki nöbetçi oturmuş konuşuyorlardı. Birden adamlara yaklaştıalar. İki adamın başlarını birbirlerine hızla vurdular. Adamlar şaşırmışlardı ki iki tabancanın kabzası birden adamların balşlarına vuruldu. İki adam birden düştüler. İki kafadar iki adamın elini ayaklarını bağlayıp ilerdeki karanlık olan bir ağacın altına koydular. Geri dönüp çadırların arkasına geçtiler.

            Ellerindeki kasaturalarla birden çadırları kestiler. Kızlar bağıracaklardıki birden bugünden beri yanlarında nöbet tutan iki genci tanıdılar. Sustular. Gençler başlarını uzatıp:

            -Sizi bu gece kurtaracağız.

            Kızlar şaşırmışlardı. Birbirlerine baktılar. Birşey demediler. John kızlara:

            -Başarmama ihtimalimiz de var. Bakarsın getirdiğimiz ipler aşağıya uzanmazlar. Orada asılı kalırsınız. Belkide bakarsınız biz sizi aşağı kadar gönderemeden burada yakalanırız. Onuda bilemeyiz. Fakat denemek isterseniz sizinle birlikte deneriz.

            -Her şartınız kabul.

            -Analaştık.

            -Fakat biraz bilgi verin.

            -Aşağıya bir kere indik. At ile dolandık. Bir Türk köyünden geçiliyor. Fakat burası bir köy değil, bir balıkçı barınağı...

            -Tamam.

            Coni birden:

            -Sizden bir isteğimiz var.

            Kızlar bu iki gence minnetle baktılar. Cemile:

            -Buyur.

            -Bizi affediyor musunuz?

            Cemile gülümsedi:

            -Size hiç kızmadıkki...

            -Sağolun.

            Uçuruma yakın bir yerde bulunan ağaca ipin bir ucunu bağladılar. Sonrada John kaputunu kesip kızları oturttuğu ipin üzerine sardı. Kızlar yapılan halkaya oturduktan sonra bellerinden bağlandı. Her iki kızda aşağıya doğru salındı. Yavaş yavaş aşağıya iniyorlardı. İpler tamamen salındı. Artık ipin salınacak yeri kalmamıştı. İki kafadar birbirine baktılar. İnip inmediklerine karar veremiyorlardı. Coni arkadaşına yaklaştı:

            -Ne yapalım.

            -Bilemiyorum ki...

            -Olur mu?

            -Söyle öyleyse.

            -Bu ipleri salalım.

            -Ya aşağı yetişmemişlerse ölürler.

            -Nasıl olsa ölmeyecekler mi?

            -Belki de biri görür.

            -Olmaz.

            -Çünkü bu gece sabaha kadar bu karda kıyamette orada kalırsalarhepsi yarın heykel olurlar. Bu iplerde bizi ele verirler. 

            -Oldu.

            Hemen iplerin iki ucunu birden saldılar. İpler aşağıya doğru kaydılar. Ve gözden kayıp oldular. Artık iki kız kurtulmuşlardı veya ölmüşlerdi. Şimdi iki adamın serüveni bailıyordu. Koşarak gittiler. Yataklarına uzandılar. Uyudular.

            Bu sırada bir telaşi vardı. Herkes bir o yana bir bu yana koşuşuyorlardı. Şaşkındılar. Birden John ve Coni'nin çadırlarının kapısı açıldı. İngiliz komutan kapıdaydı. İki askere bağırarak:

            -Kalkın ne yatıyorsunuz?

            Cni yastıktan başını kaldırdı:

            -Ne var ne oldu?

            John ise sırtını döndü ve sırtna battaniyeyi çekti. Bu hareketten sonra İngiliz komutanın sesi duyuldu:

            -Kalkın.

            İki asker birden ayağa kalktılar. Giyinmeye başladılar. Bu sırada çadırın kapısında çavuş Roberto göründü. Komutana gelip bir selam verdi. Komutana:

            -Buyurun komutanım.

            Komutan düşünceli:

            -Yanına bir müfreze asker al. Şöyle bir etrafı kontrol et. Ama uyanık ol. Belkide etrafımıza kadar gelmiş olabilirler.Ama ne olur akıllı hareket et. Durumu bana acele bildir.

            Bir selam daha verdi:

            -Emredersiniz komutanım.

            Çavuş Roberto koşarak gitti. Yirmi beş askerden kurulmuş bir müfreze ile gecenin karanlığına karıştı. Komutan çadırdakilere:

            -Peşime gelin.

            Diyerek çadırların önünde bulunan iki nöbetçiye gitti. Onların ayınmasını bekliyordu.Evet askerler bir taraftan birliğin doktoru tarafından ayıltılırken, diğer taraftanda yaraları sarılıyordu. İki kafadar geldiler. Adamların kendilerine geldiğini görünce korkmaya başladılar. Ya bu askerler kendilerini tanırsalar ne olacaktı. Ayılan askerlerden biri başını salladı:

            -Ben neredeyim?

            Komutan bağırarak:

            -Cehennemdesin. Nerede olacaksın cephedesin be...

            -Bana ne oldu?

            -Ne bilelim biz? Bizde size ne oldu onu istiyoruz.

            Adam başını sağa sola salladı:

            -Hiç bir şey hatırlamıyorum.

            -Kızlar nerede?

            -Bilmiyorum.

            John veConi birbirlerine baktılar. Seviniyorlardı. Çünkü askerler kendilerinden bahsetmiyorlardı. Ama birden bütün her şeyi alt üst eden bir şey oldu. Yerde bir saat duruyordu. Tam komutanın ayaklarının yanında... Evet Coni bu saati tanımıştı. Bu saat John'un saatiydi. Yerdeki saati almak veya üstüne basmak arasında tereddüt etti. Bu komutanın gözünden kaçmamıştı. Yavaş yavaş Coni'nin kendisine doğru geldiğini görünce:

            -Ne oluyorsun?

            Diye sordu. Dimitri yere eğildi. Komutanın ayağının dibinde bulunan saati uzanıp aldı ve:

            -Bunun için geliyor yanına galiba...

            Komutan Dimitri'ye döndü:

            -Bu ne?

            -Ne olacak bir saat.

            Komutan yüzünü ekşitti:

            -Kimin bu saat?

            Komutanın arkasında duran çavuş Hess bir adım ileri çıktı:

            -Bu saat herhalde Coni'nin komutanım.

            Coni sapsarı olmuştu. Sarı olan yüzü dahada sararmıştı. Bu çavuşta saatin kendisine nasıl ait olduğunu söylüyordu. Halbuki saatte kendisinin değil arkadaşı John'undu. Şimdi komutanı sorarsa ne diyecekti. Bu saat arkadaşımın demek onun ölümüne sebep olmak demekti. Hayır böyle bir şey demesi olmazdı. Ama şimdi komutana bu saatin kendisine olmadığınıda nasıl anlatacaktı. Buradan kaçmayı aklına koydu. Etrafına baktı. Kumandan birden kendisine:

            -Coni bu saat seninmi?

            Coni cevap vermedi. Bekledi. Tam bu anda beklenmedik bir şey oldu. John birden:

            -Bu saat benim.

            Komutan emreden bir sesle:

            -Ne arıyor burada?

            -Bu nöbetçilerden sonra biz nöbetçiydik. Demekki bilmeden düşürmüşüm.

            Komutan kızgın kızgın:

            -Olur mu öyle şey. Olmaz öyle şey.

            O zaman deminden beri sorguya çekilen asker bir şey hatırlamış gibi başını bir daha sallayıp, komutana:

            -Bizim başımız komutanım birbirine vuruldu. Sonrada başımıza sert bir cisimle vuruldu.

            -Kim?

            -Bilemiyorum.

            Komutan Coni'ye baktı ve askere dönüp:

            -Coni olabilir mi?

            -Ee saat onun olduğuna göre elbette olabilir.

            Bu sırada Coni çok korkmuştu. Beklemediği birşey oldu. Evet John ileri doğru çıktı. Komutanına:

            -Saatin benim olduğunu söyledim.

            Komutan ona baktı:

            -Duydum.

            Komutan biraz daha ilerledi. Evet karşısındaki erin bu soğukta kaputunun olmadığını gördü. Komutan birden:

            -Senin kaputun nerede?

            John komutanına bağırarak:

            -Bu işi kimin yaptığını arıyorsun değil mi?

            Komutan birden:

            -Evet.

            Diye bağırdı. John o zaman:

            -Bu kızları ben kaçırdım.

            -Yanındaki arkadaşın kimdi?

            -Kimse yanımda yoktu. Yalnız bana kızlar yardım etti. Ben de bu erleri bayılttım ve kızları kaçırdım. Kaputumu sorarsanonuda kızları kaçırırken ip kızları kesmesin diye ipin üzerine bağladım.

            -Peki niçin yaptın?

            John koşarak uçurumun kenerına gitti. Durdu. Geri döndü:

            -Bak anlatayım komutan. Bir kış günü yolumuzu kayıp ettik. Türklerin eline esir düştük. Öldüleceğimizi söyledin. Ama hiçte öyle olmadı. Çünkü Türk çetesinin sana sorduğu soru şuydu: "Hiç kimsenin -yani Türkün- canına namusuna dokundun mu?". Senin verdiğin cevapta şuydu: "Ben askerim kimsenin ne ırzına geçerim nede kaçırırım." Bize baktılar. En iyisini yedik. İçtik.Ama bize bu insanlar en iyi hizmeti verdi. Dün akşam ise sen tuttun. Burada bir insanın ırzına geçmeye kalktın. Muafak olamadın. Onları aç bıraktın Niyetin onu zorla razı etmekti. İşte orada verdiğin sözü tutturmak için ben bu işi yaptım.

            Komutan tabancasını John'a doğruluttu:

            -Öyleyse bunun cezasının ölüm olduğunu biliyorsun.

            -Biliyorum.

            -Sonrada canı bağışlanan benim. Eğer salmak icabediyorsa ben salarım. Sen bana ait olan bir hakkı nasıl kullanırsın?

            -Ben doğru bildiğimi yaptım. Senden veya birbaşkasından korkmuyorum. Korksam zaten bu işi yapmazdım. Bu sebeple bu iş hakkında sana veya bir başkasına ifade vermek mecburiyetim yok.

            Komutan kızdı. Dimitri'ye dönüp:

            -Ne yapalım?

            -İşkence...

            -Nasıl bir işkence olsun?

            Dimitri gülümsedi:

            -Onu bana bırak.

            O zaman John uçurumun kenarına biraz daha yanaştı ve durdu. Komutanına:

            -Bak komutanım yaptıklarımın doğru olduğuna canı gönülden inanıyorum. Onun için senden affedilmemi beklemiyorum. Fakat bir isteğim var. Onu yap. Yastığımın altında bir mektup var. Bunu aileme ulaştır. İstersen ulaştırmazsın ya...

            Geri döndü. Orada bulunanların şaşkın bakişları arasında kendini hemen kayalardan aşaşğıya saldı. Evet herkes şaşırmıştı. Coni gözlerini tutarak ağlamaya başladı. Evet en iyi arkadaşı artık yoktu. Geri döndü.

            Biraz sonra Roberto yanında askerler olmadan döndü. Heyecanlı idi. Atının hızla komutanın yanına sürdü. Birden durdurdu ve atından indi. Koynundan çıkardığı mektubu uzattı:

            -Bunu sana yolladılar.

            -Kim?

            -Bilmiyorum.

            Mektubu alan komutan hızla çadırına doğru yürüdü.

            * * * * *

            Gecenin sonunda Türkler arasındaki toplantı sona ermişti. Evet bu toplantıya hem Türkler hem de Rumlar katılmış verilen karar şuydu:

            -Rum ve Ermeni çetelerine karşı sürek denilen bir harekat başlatılacak. Bu sürek denilen harekatta ne kadar eşkiya varsa hepsi yok edilecekti, fakat Rum köylerinde talan yıkma yakma gibi her hangi bir girişilmeyecekti. İkinci bir husus ise sürek denilen harekatın başarıya ulaşmama ihtimali azsada, belkide başarı olamazdı. Bunun sonunda Rum ve Ermeni çetecileri Rum köylerini talan edebilirlerdi. Bu sebeple ittifak halinde bulunulan Rumlar bu harekata katılmayacaklardı. Toplantı sabaha kadar sürdü.

            Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. yorgun argın toplantıdan çıkanlar dinlenmek için kendilerini yatacakları yere atıyorlardı. Yusuf'ta gitti. yatağına yatacaktıki, biri geldi:

            -Özür dilerim efendim.

            -Buyur ağa.

            -Bir çocuk yakaaladık illede seni görmek ister.

            -Getirin bakalım.

            -Yorgun Yusuf yatağa oturdu. Çocuğu getirdiler. Çocuk Yusuf'un karşısına geçti. Durdu. Ona baktı. Etrafındakilere baktı. Bu çocuk onaltı yaşlarında bir gençti. En sonunda Yusuf'a sordu:

            -Sen Yusuf musun?

            Yusuf başını salladı ve:

            -Ben Yusuf'um ama sen nasıl Yusf'u arıyorsun?

            -Ben şu Rumları Korkutan Yusuf'u arıyorum.

            -Hah.

            Dedi Yusuf gülümsedi ve çocuğa:

            -Ben oyum işte.

            Çocuk elini koynuna soktu. Yandaki adamlar çocuğun eline sarıldılar. O zaman Yusuf:

            -Salın bakalım.

            Çocuğu saldılar. koynundan çıkardığı bir mektubu Yusuf'a uzattı.

            -Al bunu.

            Yusuf çocuğa:

            -Bu ne?

            -Name.

            -Kimden geliyor?

            -Ayşe abla gönderdi.

            Yusuf bir iç çekti ve yanındaki çocuğa:

            -Sen çık bekle. Ben seni çağırırım.

            Odadakilerin çıkmasını bekledi. Sonrada kapıya baktı. Elindeki mektubu öptü. Yavaş yavaş açtı. Sessizce okumaya başladı. Mektup:

            "Sevgilim" bu sözleri bir kaç kere okudu. Evet dünyada hiç bir şey kendisini bu söz kadar mesut etmiyordu. Sonrada mektubunu okumaya başladı. Bir nefeste okudu. Mektup şöyleydi:

            "Sevgilim

            Seni çok seviyorum. Sevgimi kelimelerle ifade etmemin imkanı yok. Anlamıyorum bu bitmez savaşımız ne zaman son bulacak.

            Bir an önce bu savaşa son verelim. Sende o dağlardan in ve köyüne dön. Evini yap. Sıcak bir yuvan, tüten bir bacan olsun. Oturalım. Artık mesut bir hayat yaşayalım. Sen dünyanın en iyi kalpli insanısın. Yusuf anlayamıyorum seni... Sen nasıl oluyorda insanları öldürebiliyorsun.

            Bir yandanda korkuyorum. Nasıl korkmam. Hergün binlerce cinayet işleyen Rum çeteçilerinin birinin attığı bir kör kurşuna hedef olup hayatının sona ermesinden endişe ediyorum. Böyle öleceksin diye korkumdan uyuyamıyorum. Ah korkmayacağım. Bir tek ölmeyip, her ikimizde hayatımızı sona erdirsek hiçte korkmayacağım.

            Bu sırada buralarda önemli olaylar cereyan ediyor. sizin haberiniz yoktur. İsaklar köyünden bir grup atlı köyümüze geldi.Birinin elindeki bir oduna bir kelle takmış köylerini gezdiriyorlar. Köylülere bu başları gösterip "işte bu Dimitri denen hayinin başı"diyorlardı.

            Yusuf heyecanlanmıştı. Demek Dimitri öldürülmüştü.Gerçi ne kendisi nede arkadaşları böyle bir haberi almamışlardı. Ama bu geceki toplantı sırasında biri tarafından bu iş gerçekleştirilmişte olabilirdi. Bu düşüncelerle seviniyordu. Çünkü böyle bir şey olmuşsa evlenebilirdide. Ama öte yandanda üzülüyordu. Çünkü onun bir vaadi vardı. Dimitri muhakkak kendi elinden ölecekti. Ama sevincine bir diyecek yoktu. Kendi elinden olmasa bile Dimitri bir Türkün elinde can vermiştiya... Bu sevinç kendine yetiyordu. Yusuf mektubu tekrar okumaya başladı.

            "O sırada köyün ihtiyarları geldiler. Hepsi bakıyorlardı. Aralarında bir münakaşa başladı. Kimi Dimitri derken diğerleride Dimitri değil diyorlardı. Bu münakaşalar esnasında Köse İmam diye biri geldi. Gezdirilen insan başına baktı. Orada bulunanlara kim bu diye sordu. Oradakiler Dimitri deyince Köse İmam bir kahkaha attı. Ve oradakilere bu Dimitri'nin başı değil, onun akıl hocası papaz Makarios'un başı dedi. Herkes hayret etmişti. Bu ihtiyar bu adamı nasıl tanımıştı. Oda bunu açıkladı. Zaman zaman çok eskiden birbirlerine gidip geldiklerini ve Dimitri'nin sağ yüzünde bir benin bulunduğunu söyledi.

            Belkide bu konuşmalar uzun sürecekti. Orada bulunan kalabalığa doğru bir atlı kan ter içinde geldi. Atından indi. Ve orada bulunanlara Dimitri ve adamları İsaklar köyü ve Evangelos'un köyünü bastıklarını söyledi. baskında Hacı Mustafa ve eşi şehit olmuşlar. Yine Evangelos ve eşide ölmüşler. Fakat sağ olarak Hacı Mustafa'nın kızı Cemile ve Evangelos'un kızı Marika'nın kaçırıldığını söyledi. Evet meydanda bulunanlar bu habere şaşırdılar. Belkide bu haberi babam size ulaştırır."

            Yusuf iki elinin arasına başını aldı. Tekrar düşünmeye daldı. Demek Dimitri yine bir tezgah kurmuştu. Bunu yalnız başına yapamazdı. Demek İngilizler kendisine yardım ediyorlardı. Demek bu caniyle beraber İngilizlerde Köy basıyor, masum insanları öldürüyor ve insan kaçırıyorlardı. Ah Hasan abi diye içinden geçirdi. İngilizi bir tipili günde yakaladıklarında öldürmüş olsalardı şimdi başlarına böyle bir hal gelmezdi. Ama bu merhamet yüzünden bir sürü sıkıntı çekiyorlardı. Bir gün elbette onlarda ya yok olacaklar veya bu ülkeden gideceklerdi. O mektubunu okumaya devam etti:

            "İşte benim sevgilim. Ben bu mektubu sana sevgimi belirtmek için yazacakken, şimdide başka şeyler anlatıyorum. Sevgilim seni her şeyden kıskanıyorum. Bak aşağıda bu kıskançlığımı bildiren bir şiir yazdım. Oku. Bakalım beğenecek misin?

                                    KISKANIYORUM SENİ

            Kıskanıyorum seni,

            Her şeyden....

            Çevrende konultuğun insanlardan,

            Elinde kokladığın çiçekten...

            Kıskanıyorum seni...

            Gel kaçalım sevgilim,

            Bizi kimsenin görmeyeceği yere...

            Fakat;

            Varmı böyle bir yer dünyada?

            Belki seni kıskandığım

            Sakındığım insanlardan ayırabilirim.

            Ya tabiat...

            Demekki olmayacak,

            İşte görüyorsun ya...

            Bir ömür böyle geçecek.

            İşte sevgilim. Seni sevdiğimin şiirle anlatılması.Yusuf bitsin artık şu dağda gezdiğin. Dağdan inde köyüne gel.

            Allah'a emanet ol."

            Yusuf mektubu bitirdi. Yüzü buruştu. Belliki mektupta yazılanlardan memnun değildi. Öyle ya bütün katliamı yapan Rumlar değilmiydi? Yoksa Ayşe eski tanıdığı Ayşe değilmiydi? Vatan, din, namus ve bayrak mefhumunu ortadan kaldırmak isteyen bir hayinler alayı varken, Ayşe gibi bir kız kendisini nasıl olurduda köye davet ederdi. Bnu nasıl olurduda bu sevgili Ayşe'si yazardı. Sonrada içinden geçirdi. Kendisi kadar en az Ayşe'ninde bu çorbada tuzu bulunması gerekmezmiydi. Yarın Ayşe'nin öocukları olursa onlara kaçmayımı öğretecekti. Yoksa erkekçe vatan için, namus için, din için ve bayrak için ölmeyimi öğretecekti... Bu düşüncelerle kafası allak bullak oldu. Yerinden kalktı. Kağıdı kalemi eline aldı. Kenardaki tahta masanın başına geçti. Oturdu. Düşündü ve mektubu yazmaya başladı:

            "Sevgiliye cevaptır.

            Mektubunda beni çok sevdiğini söylüyorsun. Bende seni çok seviyorum. Lakin sorduğun soru beni cinlendirdi. Bu savaşın ne zaman biteceğini soruyorsun. Bu savaş bitmez. Bu savaş ancak ve ancak Rum eşkiyasının kökü kazılınca vede pis çizmeleriyle bu vatanda gezen düşman atılınca son bulacaktır. Bunun daha önce son bulmasının imkanı yoktur.

            Eğer vatanımız olmasa, eğer namusumuz bulunmasa ve eğer hüriyetimiz olmasa seninle evlensek, evimiz olsa ne çıkar? Seninle bunlar olmadan evlensek mesut olabilirmiyiz acaba. Bunu baban gibi bir vatan severin kızı nasıl düşünür. Eğer bu düşman bu yurtta durdukça ne malımızdan ne canımızdan emin olabiliriz. Rahmetlik babamı götüren, rahmetlik anamı öldüren o zalim bıçaklar bir gün sana ve bana da atılır. Hayatımız son bulur. Sonrada sen ölümden korkma. İnsanın vadesi dolmadıkça, gezdirdiğimiz bu canı Allah almadıkça,Rum eşkiyasının kurşunu bize bir şey yapamaz. Biliyorsun. Hasan abinin yirmi iki kurşun yarası vardır. Hatta Rum eşkiyası onu öldü diye bıraktı. Ne oldu? Şimdi yaşıyor. Demekki Allah'ın alamadığı canı kimse alamaz.

            Bu satırları yazan ben bu satırları yazmakla düşmanın üzerine gözlerim kapalı gideceğim anlamını çıkarma. Ben de elbette tedbirimi alacağım. Fakat takdiri Allah'a bırakacağım.

            Evet bir kör kurşun beni götürebilir. Fakat bana kaçarken arkasından yada karısıyla yatarken yatağında vurldu bir hayindi kimse diyemez. Benim için düşmanlarıyla erkekçe vuruşurken öldü diyebilirler.

            Mektubunda İsaklar köyünde olanları yazıyorsun. Bu feci durumu anlatıyorsun. Bu yazdıkların ne kadar acı değil mi? Kimse garanti veremez ki Cacil'in başına da aynı şey gelmesin, -Allah göstermesin- evinin önünde Hamit Bey ve eşi öldürülüp ve kızları Ayşede kaçırılmış olmasın. Ve bunu bu Rum eşkiyası becermesin. Ama eğer bu vurdum duymazlık devam ederse buda olabilir. Bunu sana söyleyeyim.

            Şiirine gelince, bu şiiirler harp zamanında değil, sulh zamanında yazılacak şiirler. Onlar sulh zamanında söylenir. Sende ninelerin gibi haykır. Sende Türk olduğunu hatırla. Vatanın için savaş. Ve onun için ağla. Bende sana Aşık Söylemez'in bir destanını yazıyorum. Bak dinle:

                                    TARİHİMİN DESTANI

            Saldırsa düşman gitmeyiz geri,

            Yemek, içmesek kalsakta kemik ve deri...

            Olsun vatan toprağı kabirimizin yeri.

            Kaçarsak namusumu kalır?

                        Desturumuz insanlıktır tarihte...

                        Söylendi bizim için neler aleyhte leyhte.

            Yollanınca o şanlı ordu her yerde                         Düşmanı tir tir titretenlerdeniz.

            Atlarının üstünde Türk akıncıları,

            Avrupa ortasında Türk orduları.

            Bırakıpta giderdi imparatorlar karııları...

            Düşmanı kaçıran bir milletiz biz...

                        Hani Kosovada düşman sürüsü...

                        Hacı İlbeyin imanlı küçük ordusu.

                        Türk ordusunun bükülmez süngüsü...

                        Görünce dümanı kaçıranlardanız.

            Çar ordusunu Prut bataklıklarına,

            Sıkışınca diz çöktü önümüzde Katerina.

            O zaman Moskof'un koca Çarı'nada

            Önümüzde yer öptüren bir milletiz...

                        Unuturmu Şeyh Şamilin zaferi,

                        Türk ordusunun her bir neferi,

                        İstanbul'un fethi koca zaferi,

                        Kazanan bir milletin evladıyız...

            Sürü sürü saldırırken ehli Salip,

            Birden düşmanı önüne katıp

            Ehli salipleri bu topraklardan atıp,

            Destanlar yazdıran bir milletiz...

                        Sahi olmazdı bu milletin sonu,

                        Gelsin kahpe orduların beşi, onu

                        Çanakkale'deki o müthiş günü,

                        Düşmana tekrar edecek bir milletiz.

            Bir hafta Balkan orduları,

            Diğer tarafta satılmış oğulları,

            Yurdumuza saldıran haçlı orduları,

            Onları durduran bir milletiz...

                        Susmayan büyük tarihimi,

                        Sağdan sola saldırırdı kimi.

                        Üç kıtanın iklimini,

                        Bir yurtta estiren bir milletiz. 

            -Olur.

            Sana ne desem azdır milletim,

            Helal olsun yoluna kemiğim, etim.

            Kalacakmı evladım evde yetim.

            Sen olmasan ben olsam ne çıkar?

                        Kahpedir düşmanın hepside,

                        Sunarlar zehri altın tepside,

                        İçtede ve dıştada,

                        Susturacağız onları milletim...

            İşte sevgilim bana yazacağın şiirlerdeki hitabın böyle olsun. Ben o zaman senin ninelerine layık bir evlat olduğunu anlayayım.

            Sende Allah'a emanet ol sevgilim." 

            Mektubu itina ile katladı. Çocuğu çağırdı. Ona verdi. Çocuk mektubu aldı. Sıkıca tuttu. Sonrada koynuna yeleştirdi. Yusuf:

            -Bunu götür yalnızca Ayşe Ablana ver emi.

            Çocuk başını salladı:

            -Olur.

            Dedi. Gerisin geri döndü. Yusuf yanında bulunan iki adama döndü:

            -Hemen bu çocuğu takip edin. Bizim köye kadar götürün.

            Çocuk ve iki adam Karanlık mağaradan aşağı doğru atlarını sürdüler.

            * * * * *

            Yusuf birden yorgunluğu geçti zannetti. Artık gözlerindn akan uykuyu unutmuştu. Hemen tekrar kurulun toplanmasını istedi. Bu sırada haber verildi. Hemen akşamkiler toplandılar. Herkes şaşkındı. Çünkü daha toplantı dağılalı iki saat olmamıştı. Uykulu gözlerle gelip hepsi yerlerini aldılar. Yusuf ayağa kalktı ve:

            -Arkadaşlar bir haber aldım doğrumu yanlışmı bilemiyorum. Çünkü tetkik edecek kadar zamanım yok. Bizim işi biraz hızlandırmamız gerekecek.

            Hasan heyecanla:

            -Nasıl bir haber?

            Yusuf başını iki yana salladı:

            -Malesef kötü haber.

            Laskaris birden:

            -Ne olduki?

            -İngilizlerin desteğinde Dimitri piçi ile çetesi Türk köylerinden İsakları ve Evangelos'un köyünü basmış.

            Badessake ayağa kalktı:

            -Zayiat çokmu?

            Yusuf onlardan gözünü kaçırdı:

            -Bilmiyourum.

            Recep iki elinin arasına başını alıp öylece kaldı. Çünkü o Rumların ne yaptığını biliyordu. Şimdi köydeki faciayı hatırlayabiliryordu. Gözleri dolu dolu oldu. Kimse görmesin diye dışarıya hızla çıktı. ve Sava da dışarı çıktı. Onlarda ağlıyorlardı. Recep Badesake'ye döndü:

            -Hayır kabahat bizim.

            Sava Recebi destekledi:

            -Elbette bizim. Sanki hepimizin gelmesine ne luzum vardı?

            O zaman Badesake:

            -Acaba ne yapmışlardır?

            Sava hüngür hüngür ağlayarak:

            -Ne yapacaklar talan etmişlerdir.

            Badesake:

            -İçeri girelim toplantı bitsin ve gidelim.

            Recep:

            -Tamam.

            Üçadam içeri girdi.

            HASan kendine göre bir harita çizmiş. Sadece haritada köy adları var. Bir şeyler anlatıyor. Hepsi oturdular. Hasan sözlerini şöyle tamamladı:

            -Şimdi sürek harekatı başlıyor. Düşmanın üzerine gidiyoruz. Söyleyeceklerimi iyi anlamaya çalışın. Bunları aynen uygulayacaksınız.

            1-Düşmana merhamet yok. Çete harekatına katılan herkesi yerde vuracaksınız.

            2-Silahsız hiç kimseye dokunmak yok.

            3-Yalnız silahsız olmasına rağmen şimdiye kadar bil fiil hadiselere katılmış ve islahı nefs etmemiş şahıslarada merhamet yok. 

            4-Kadınların çocukların yaşlıların canlarına mallarına namuslarına dokunanın kalbini ve beynini ben delerim.

            5-İbadethane olan kiliselere dokunmak yok. Yalnız iyi tedbir alınız. Eğer kiliselerde çete kalıntılarından olacak olursa o zaman çok planlı bir şekilde aleni olmamak şartıyla harekatın içine alabilirsiniz.

            6-Dimitri'yi belkide yakalayabiliriz, onu canlı istiyorum.

            7-Ne bahasına olursa olsun, çizilen sınırın dışına çıkmak yok. 

            8-Bulduğunuz silah ve ganimetleri buraya yollayacasınız.

            9-Bu eminrlere uymayanın yaşama hakkı yoktur.

            Hepinize teşekkür ederim.

            Herkes aceleyle ayağa kalktı ve toplantı dağıldı.

            * * * * *

            İngiliz komutan mektubu okudu. Bir daha okudu. Çavuş Roberto'yu çağırdı. Roberto hızla içeri girdi. Selam verdi. Komutan:

            -Çavuş bu mektubu sana verenler kalabalıkmıydı?

            -Çok.

            -Bak sana güveniyorum. Hemen tedbirleri arttır.

            Komutanın korktuğu anlaşılıyordu. Dururken birden karşılarına düşman kazanmışlardı. Belkide bu Türkler buraları basabilirdide...O zaman ne olacaktı. Hemen nöbetçilerin arttırılması emrini verdi. Dimitri'ye döndü ve ona:

            -Efendi bu akşam yanlış bir iş yaptım.

            Dimitri heyecanla:

            -Nedir ey büyük komutan?

            Komutan kızarak:

            -Senin gibi bir çapulcuya uydum.

            Dimitri sustu. Komutan mektubu açtı. Bir daha okudu. Evet mektup şöyle yazıyordu:

            "Pis İngiliz.

            Seni yakaladılar bir tipili günde. Bırakmadılar seni Türkler karda kışta ve seni kurtlara yem yapmadılar. Sende kalkmış senin canını bağışlayanların kanına girdin. Sen girsen iyiydi. Seni Dimitri gibi bir çapulcu bu işe soktu. Birde tahsilliyim dersin. Ama okuması bile olmayan bir canavarın peşinden gidersin. Sana Hacı Mustafa'nın karısının canları sadaka kızları ise fitre... Haydi Bizimkileri öldürdünüz. Çünkü onların dinleri inançları ve ananeleri sizden farklı, ya o zavallı Evangelos'tan ne istiyorsunuz? Onu niçin öldürdünüz? Seni bir daha hangi Türk eline geçirirse öldürmeyecek. Kaba etlerini kesip közde kızartacak, sana tekrar ölmemen için yedireceğim. Dimitri'ye gelince onun kanını içeceğim. ne kadar zulum yapmışsa onların hepsini çektireceğim. buna inanın. Seni pis İngiliz."

            Komutan aşağıya baktı. Aşağıda Abdi Ağa yazıyordu. Dimitri'ye baktı. Sonrada ona:

            -Bu Abdi Ağa kim? 

            -Bunu bende bilmiyorum. Yeni türedi. Makarios'uda kesip başını gönderen bu imiş. Bilmiyorum.

            Komutan birden:

            -Dimitri.

            Dimitri heyecanla yerinden kalktı:

            -Söyle büyük komutan.

            -Efendi sen başının çaresine bak. Ben askeri birliğimi geri çekiyorum. Sende ne yaparsan yap.

            -Ama bana destek loacaktın.

            -Biliyorum. Ama şimdi destek zamanı değil. Seni de götüremem. Çünkü seni gçtürürsem veya seninle beraber olursam, müttefik kuvvetler seninle birlik olmuş olurki buda bi milletin bir eşkiya ile beraber olduğunun delilidir. Bunun için seninle beraber şimdiden sonra olamam.

            Dimitri korkmuştu. Evet şimdi kendisini tam emniyette hissederken tekrar başına kötülükler gelmişti. Tekrar kötülükler zinciri başlamıştı. Yine Patakos'un hayali gözünden geçti. Evet bu adamın zamanında nede forsluydu. Eğer bu adam sağ olsaydı Başına hiçte kötü şeyler gelmezdi. A ma şimdi kendisini hiçte çukurdan kurtaramıyordu.

            - O bu düşüncelerle dururken İngiliz komutan emrini verdi. Birlik hazırlandı. Tam savaş halinde yürüdü. Evet birlik yürüdü. İhtiyar giden İngiliz birliğine baktı. Sonrada yüksek sesle:

            -Gideceksiniz, gideceksiniz hemde geldiğiniz yerlere gideceksiniz. Öyle şehrin bir kenarından bir kenarına gitmekle rahat edeceğinizi sanmayın. Bu memleketi terk edeceksiniz. 

            Herkes ihtiyara dönüp:

            -Acaba dediğiniz olurmu amca?

            -Yavurm olacak.

            -Peki ne biliyorsun?

            -Aç tarihi oku. Türk milleti hiçbir zaman zelil, esir ve hürriyetsiz yaşamamıştır. Yine yaşamayacaktır. Ve Türklüğüyle şahlanarak düşmanı atacak ve ülke bir baştan bir başa kurtulacaktır. Türkler zor günlerde olmayacak şeyler yaparlar. Onun için bunlar korkarlar. Türk milleti mucizeler yaratır. Görürsünüz...

            Orada bulunanlar bir ağızdan:

            -İnşallah.

            İhtiyar kızdı:

            -Bu işin inşallahı maşallahı yok. Bu iş olacak. Buna inanın. Daha dün her şeye hakim olanlar bugün yok. Neden. Çünkü karşılarında Türk milleti var. Yaşasın Türkler.

            Orada bulunanlar bir ağızdan:

            - Yaşasın Türkler.

            İhtiyar gülümsedi. Sonrada:

            -Ben demedimmi?

            Etrafına bakındı ve konuşmaya devam etti:

            -Türkler mucize yaratır diye...

            -Yine ne oldu?

            -Şu anda şurada bulunan Rumlara ve giden İngilizlere göz dağı verdik. Şimdi size bir şey daha diyeyimmi?

            -De baba.

            -Artık her şey bu gece anlaşılacak. Allah'ını seven silahlansın.

            Evet bu ihtiyar adamın kim olduğu bilinmiyordu. Bu adam müthiş bir çete reisi idi. Bu adam Çakla oğlu diye anılıyordu. Demekki ta buralara kadar kılık Değiştirerek gelen bu adam bir şeylerin peşinde idi. Hemen geri döndü ve ortalıktan kayıp oldu.

            * * * * *

            Gece harekat başladı. Öyle bir harekattıki bu harekata herkes katılacaktı. Katıldıda. Yusuf'un en önemli görevi bir tarafta Gavur Andon çetesini dağıtacak, diğer yandanda yine bu sürek denen harekata katılacaktı. Hasan'la vedalaşıp ayrıldılar. Yusuf arkadaşlarının yanına döndü. Hepsi heyecanla bekliyorlardı. Yusuf arkadaşlarına:

            -Arkadaşlar artık Gavur Andon öldü.

            Hepsi gülümsediler. Kukusiz:

            -Aman ne diyorsun? Adamı öldürmeyelim.

            Yusuf hayretle:

            -Neden?

            -Belkide ilerde lazım olurda ondan. Burada çok işimize yaradı. Ne dersiniz?

            Yusuf düşündü. Evet Kukusiz'in dediği doğruydu. Onlara:

            -Gittiğiniz yerlerde adamı öldürmeyin. Sadece birkaç adamı ile kaçtığını söyleyin. 

            Çete hazırlandı. Verilecek işareti bekliyordu.

            * * * * *

            Evangelos'un evinin önünde bir kalabalık vardı. Badesake ağlıyordu. Savada. hemde hüngür hüngür ağlıyorlardı. Birden atının üzerinde bir heykel gibi Hacı Mustafa'nın oğlu Recep belirdi. Badesake:

            -Görüyormusun?

            -Evet.

            Badesake üzerine doğru gitti:

            -Siz yaptınız bunu.

            -Ben nasıl yapabilirim? Birincisi seninleydim. İkincisi babanı babam gibi severim.

            Badesake başını iki yana salladı:

            -Hiç kimse başkası gibi babasını sevemez. Neyse artık rahat edin. Evangelos gibi bir kayayı yok ettiniz. Sanki iyi yaptınız. Şimdiye kadar rahat rahat evinizde uyuyordunuz. Şimdi nasıl uyuyacaksınız bakalım. Şimdi nereye gideceksiniz?

            O zaman Recep:

            -Sen ne diyorsun Badesake?

            -Siz öldürdünüz babamı.

            O zaman Recep gülümsedi. Badesake onu görmüştü. Birden:

            -Siz öldürmeseniz öyle pis pis sırıtmazdınız.

            -Kötü bir mantık yürütüyorsun Badesake.

            -Neden? İşine gelmiyor değilmi?

            -Hayır. Eğer yapsam böyle bir şey senden korkmayacağımı bilirsin. Ben yapmadım. Yapanıda biliyorum. Yapan Dimitri...

            -Öyle ne yaparsanız Dimitri'nin üzerine atın. En iyi kurtuluş yolu budur. Böylece hep cinayetleriniz faili meçhul kalır.

            Recep Badesake'ye:

            -Yani benmi öldürdüm babanı?

            -Evet.

            -Peki. Benim babamı kim öldürdü.

            Gözleri kocaman kocaman olan Badesake:

            -Babandamı öldürüldü.

            Recep başını salladı. Gözleri sulandı:

            -Evet babamda öldürüldü.

            İki adam birbirine doru koştu sarıldılar. Ağlıyorlardı. Recep birden yanındakine döndü:

            -Bizim köyde canlı bile yok.

            -Öylemi?

            -Evet.

            -Ben yakın köylere haber saldım. Gelir ölülerimizi gömerler galiba... Sende sizin köydekileri topla...

            O zamana kadar ağlayan Badesake Sava'ya döndü. Ağlamasınıda kesti. Sava'ya:

            -Bende katılıyorum sürek harekatına...

            Sava başını salladı:

            -Bende.

            -Haydin arkadaşlar.

            Diyen Badesake atını ileri doğru sürdü. Evet bu sırada işarette gelmişti. Harekat başladı. Adım adım sürülüyordu. Tek Türk veya Rum köyü bırakılmıyordu. İki bine yakın Türk olaylara katılıyordu. Bütün köyler dağlar araştırılıyordu. Yanlarında av köpekleri, çoban köpekleri vardı. Evet bütün Rum çete artıklarının kıstırılanlara orada, kıstırılmayanları ise kaçıyorlardı. Bir tarafta Rum çeteciler Nebiyan dağlarına doğru çıkarken, diğer yanda Miliç'in üzerindeki dağlara doğru ricat ediyordu.

            Dimitri'de bu harekatın başladığını anladı. Haber alır almaz harekete geçti. Ama bütün geçitler tutulmuştu. Şimdi ortada kalmıştı. Yavaş yavaş çete elemanları silahlarını bırakarak ortadan kayıp oluyordu. Kendisi bir ağacın dibine oturdu. Yanında birkaç tane adamı kalmıştı. Adamlarına:

            -Bakın hepsi beni terk etti. Sadece siz kaldınız. Sizde başınızın çaresine bakın. Çok hata işledim. Benim ölümüm çok ağır olur. Bari siz sıkıntı çekmeyin.

            Grivas birden:

            -Hep birlikte öleceğiz...

            Dimitri bir iç çekti:

            -Ah Grivas. Öldürseler canımıza minnet, bunlar bizi öldürmez işkence yaparlar.

            -Öylede olsa canlı ele geçmek yok.

            -Tamam.

            Dimitri yanındakilere döndü:

            -Ne diyorsunuz?

            Adamlar cevap vermedi. Sadece yere baktılar.

            Dimitri Grivas'a baktı. Sonrada:

            -İsteyenler ayrılabilir.

            Geride kalanlarda yürüdü. Dimitri Grivas'a baktı baktı ve:

            -Gördünmü Grivas?

            -Ne oldu Dimitri?

            -Batan gemiyi en son kaptanlar terk edermiş.

            -Doğru.

            -Şimdi biz ne yapalım.

            Grivas düşündü. Dimitri'ye:

            -Bizimde kurtuluş ümidimiz var.

            Dimitri'nin gözleri büyüdü:

            -Nasıl?

            -Hemen kıyafetlerimizi değiştirelim. geçitlere en yakın Rum köyüne gidelim. Orada hareket halinde bulunan bir kervana katılırsakdoğruca gideriz. Anlaştık mı?

            -Anlaştık.

            Hemen silahlarını bıraktılar. Silahların süslü püslü eğerlerini değiştirdiler. Atlarına binip en yakın yerlere doğru hareket ettiler. Şanslarıda yaver gidiyordu. Hemen bir Rum köyüne girdiler. Köyün en zengininin evine girip misafir oldular. adam bunları sorguya çekmeye başladı:

            -Nerelisiniz?

            -Bizmi?

            -Evet.

            -Biz Türkler sürek harekatı diye bir harekata başladılar. Ondan kaçıyoruz. Onun için buralara geldik.

            -Aferin. En emin yere geldiniz. Bizde bu gece yüze yakın arkadaşımızı geçirdik. Şöyle iki saat önce gelseydiniz şimdi kurtulmuştunuz. Gelenler hep biz Büyük Dimitri'nin adamlarıyız diyorlardı. Bizde bu büyük adamın adamlarını kurtarmayı kendimize görev bildik.

            -Sağolun.

            -Peki sizde mi onun adamlarısınız?

            Girivas gülümsedi. İki adam birbirine bakındı. Dimitri'de gülümsedi. Dimitri:

            -Malum ya batan gemiyi en son kaptanlar terk eder.

            Adam oturduğu yerden ayağa fırladı:

            -Yani...

            Dimitri başını salladı ve yanındaki adamlara:

            -Benim adım Dimitri.

            Hepsi ayağa kalktılar. Elerini birbirine bağladılar. Hürmetten kusur etmiyorlardı. Dimitri yanındakini göstererek:

            -Buda yardımcım Grivas.

            Adamlar bu iki adama hayran hayran bakıyorlardı. Adam:

            -Hemen hazırlanalım. Bizim dost kervanlarımızdan biri gelecek.Ona katılırız. Harekete geçeriz.

            -Sen kalsan iyi olmaz mı?

            -Sen emredersen kalırım.

            -Bazı adamlar geride kaldılar. Belkide onlarında geçirilmesi icapederde. Sende onlara yardımcı olursun.

            -Emredersin büyük kahraman.

            -Peki bu iş nasıl olacak?

            Adam burnunu kaşıdı. Sonrada:

            -Bak gelen kervan bizim adamlarımızdan kurulu fakat Türk insanlarından meydana gelmiş bir kervan. Bu kervanın adamları Türk olduğuna göre adlarınızı burada açıkladığınız gibi açıklamayın. Sonra bir şey olabilir. Emin mıntıkaya geçerseniz bunu soyarsınız. Çünkü ben onların geleceklerini karşı taraftaki çetelere haber verdim. Bunlar casusluk yapıp altın kazanan bir grup. Hem soyarsanız ne olacak bizim paralarımızı geri alıyoruz daha...

            -Peki ne zaman gelir?

            -Çok yakında burada olurlar. Eğer önleri kesilmese yakın zamanda burada olurlar. 

            -Biraz uyuyalım mı?

            -İyi olur tabi...

            Aradan bir iki saat geçti. Bir gürültüyle Dimitri ile Grivas uyandılar. Pencerenin perdelerini araladılar. Evet bir kervan geldi. Kervanı durdurdular. Hepsi atlarından indiler. Adam Dimitri ile Grivas'ın yanına girdi. Pencereyi açtı. Sonrada:

            -Kervancı başı 

            Diye seslendi. Adam koşarak pencereye geldi. Pencereye çıktı. Eve girdi. Dimitri:

            -Neden kapıdan değilde pencereden giriyorsun?

            -Benim için zaman çok önemlidir. Benim için vakit nakittir. Onun için pencereden girdim.

            -İyi ettin.

            Bu sırada ev sahibi Rum:

            - Bana bak kervancı başı iki adamımız var. Onları karşıya geçirebilir misin?

            Kervancı dudak büktü. Sonrada:

            -Paraları varsa elbette geçiririm. Karşıya değil Yunanistan'a götürürüm.

            Ev sahibi Rum birden: 

            -Bu bir Rum ağası, bunda para at yükü ile, ama şimdi götüremiyor. Ben kefili olsam götürür müsün? 

            Kervancı ruma baktı:

            -Sen kefil olduktan sonra bütün Rumları götürürüm. Yalnız bir şey var. O da bu sıralar bilirsiniz etraf çok sıkı. Çeteler çok para istiyor. Bu da bu adamların fazla masraflı olacaklarını gösterir. Eğer bu masrafları da kabul edersen hemen yola çıkalım.

            -Neden?

            -Çünkü korkunç bir takip var.Türkler sürek harekatı diye bir harekat başlattı. Rum köylerini Türk köylerini ev ev, dağları taşları arıyorlar. Eğer acele edersek bu efendi de bizde selamete ereriz.

            Dimitri başını salladı:

            -Doğru.

            Adam Dimitri ile Grivas'a döndü:

            -Bana bak silahınız falan olmasın. Çok sıkı arıyorlar. Eğer silah çıkarsa hemencecik vuruyorlar. Ama hatıra silahınız olabilir. Onu bana verin. Öndeki kervan grubuna verelim. Çünkü onları aramıyorlar. Onların silahlı olmasına göz yumuyorlar.

            Dimitri birden:

            -Silah filan yok.

            -Eh gidelim.

            Dimitri ile Grivas'ta kervana katıldılar. Kervan yol alıyordu. Eğer bir an önce karşılarındaki boğazı geçerlerse artık kurtulmuşlardı. Bu düşüncelerle giderken birden bir sesle irkildiler. Bu ses geçiti tutan çetelerin sesiydi. Çete reisi:

            -Kimin kervanı?

            -Torakların kervanı...

            -Önemli yükünüz var mı?

            -Var.

            -Görelim.

            Kervanı çete reisi bakarak geziyordu. Adam şişman bir adamdı. Dimitri ve Grivas'ın yanlarına geldi. Grivas adamı görünce az daha küçük dilini yutuyordu. Çünkü bu karşısında geçiti tutan Gebeş Hasan'dan başkası değildi. Hasan gözlerinin altından baktı. Evet şüphelenmiş bir hali yoktu. Dimitri'nin karşında durdu. Kervancı:

            -İşte bu adam.

            -Kimmiş?

            -Bilimiyorum. Kim olduğunu söylemedi. Yalnız çok önemli biriymiş. Türklerede karşı imiş.

            -Peki. Bir de arkadaşlar görsün. Kimliğini tespit edelim sonrada salalım.

            Dimitri karşıya baktı. Şöyle iki kilometre gitse iş tamamdı. Evet o zaman geçmişti karşıya. Kaçsa olmaz mıydı? Başını etrafa gezdirdi. Evet her kayanın başında bir adam duruyordu. Her yan uçurum. Sadece geçitten geçilebilirdi. Hemen Dimitri ve Grivas'ı aldılar birbirinden ayırdılar. Bir mağaranın önünde durdular. İçeri aldılar. Dimitri'nin gözleri büyüdü. Çünkü kendisinden ayrılan çete elemanları ve yirmiye yakında tanımadığı insan vardı. Hemen kapıda uzun boylu bir adam belirdi. Geldi tam mağaranın kapısında durdu. İçeriye baktı. Sonra ellerini açtı:

            -Rabbim sana bu kulun duacıdır. Artık bundan sonra ölsemde gam yemem. Bana görmem icabedeni gösterdin.

            Bu sırada adamın arkasında biri belirdi. Dimitri bunu tanımıştı. Bu Kukusiz'den başkası değildi. Kukusiz içeri girdi. Arkadanda bir grup girdi. Kukusiz baktı baktı. Geri dönüp gülümsedi:

            -Evet o.

            Sonrada hemen üç kişi gelip Dimitri'nin elini kolunu bağladılar. Dimitri artık tutsak olmuştu. Sonrada Hasan konuştu:

            -Arkadaşlar herşey bitmedi. Biz Dimitri tutulursa her şeyin biteceğini sandık. Ama yanıldık. Baksana bütün çeteler iyi silahlanmış. Çok büyük çarpışmalar oldu. Çok insanımız öldü. Dimitri' de tutuldu. Ama bütün çeteler nebiyan dağlarına ve Miliç sırtlarına çekildiler... Bu iş bitmedi. Yeniden başlıyor. yapacağınız gayet basit. Hep birlikte daha çok tedbir alacağız. Şimdşi Rum çetecilerin yapacakları.vur kaç olacaktır. Peki o zaman onların vurgacı yapmaları için tedbiri arttıracağız. Daha çok uyumayacağız. Bizim burada yaptıklarımızı Kavak'ta Ekrem Beyin çeteleri yapıyor. Hamdi Beyin çetesi de Rumlarla çatışıyor. Bir sel gibi büyüyoruz. Atık durma günü değildir. Daha çok çalışacağız. Başarırsak hep beraber seviniriz. başarmasak ise üzülmek yetmez zelil ve alçak oluruz. Hepinizden isteğim iki saat uyuyan arkadaşlarının uykularını bir saate düşürmesi. Vatan bizden çok şey bekliyor.

            Yusuf bu konuşmadan sonra:

            -Ben şükür için iki rekat namaz kılacağım.

            Hasan gülerek:

            -Ne şükrü Yusuf?

            -Dimitri'yi tuttuğumuz zaman böyle bir şey vaatlenmiştim. Onun için iki rekat şükür namazı kılacağım.

            -Allah kabul etsin.

            -Sağol.

            -Yalnız ne yapacağız?

            -Neyi?

            -Bu Dimitri'yi...

            Yusuf gülümsedi:

            -Ben hazırladım.

            -Neyi?

            -Ne yapacağımızı?

            -Söyle.

            -Bir kanı arabası hazırladık. Bunun üzerine bir kafes yaptık. İçine atacağız. Köy köy gezdireceğiz bu melunu. Hemde Rum ve Türk köyü ayırt etmeden.

            -Yalnız bir şey var.

            -Bunu kaçırmayalım. Bu şeytanın çocuğudur.

            -Tamam kaçamaz.

            Dedi Kukusiz. O zaman Hasan:

            -Nasıl emin oluyorsun?

            -Çünkü akıl hocası Makarios yok. Çünkü akıl hocası ve onun yol göstericisi Patakos'un karısı yok. Kaçamaz. Bu salaktır be...

            -Yine tetbiri elden bırakmamak gerekir.

            Hemen araba hazırlandı. Daha süratli olması bakımından hemde at arabası hazırlandı. Dimitri bu at arabasına yapılan kafesin içine koyuldu. Ve köy köy gezdirilmeye başlandı. On beş güne yakın gezdirildi. Herkes bu adama bakıyor ve tükürüyordu. Evet bu tükürenler sadece Türkler değil ayrıca Rumlar da tükürüyordu. Böylece köylerde gezdirildikten sonra mahkeme etmeye karar verdiler. Bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda; Hasan arkadaşlarına:

            -Şimdi bunu nasıl bir mahkede sorgulayalım.

            Evet Dimitri'nin yanına giderek İngiliz dokroru olan ve Patakos'un çiftliğinin basılmasını sağlayan Hamdi ayağa kalktı ve orada bulunanlara:

            -Arkadaşlar. Bu adam yargılanmaz. Çünkü bu adam suç işlememiştir. Ya ne yapmıştır? Türk devletini ortadan kaldırmaya kalkmıştır. Bunun için bunu kendi yöntemleriyle cezalandıralım. Ben kendisinin yanına gittiğimde her türlü işkenceyi Türk Rum ayırt etmeden kendisine karşı gelenlere yapıyordu. Öyleyse bizde onun yaptığını yapalım. Ben biraz bu adamı inceledim. Bunun yanına yılan salalım. Çünkü bu hayin dünyada yılandan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmuyormuş. Eğer uygun görürseniz uygulayalım.

            Yusuf o zaman :

            -Öyleyse kapalı bir odaya koyalım.Yılanları salalım.

            -Yok be ne lüzüm var. 

            -Ya

            -Patakos'un çiftliğinde büyük bir çukur var.Oraya götürüp çukura atalım.Sonrası kolay. 

            -Peki

            Artık o akşam ilanlar verildi. Cuma günü öğle namazını mütakip Dimitri'nin kendi yöntemleriyle cezalandırılacağı ilan edildi.

            Gerçekten öğlenden sonra halk akın akın Patakos'un çiftliğine gelmeye başladı. Halk geliyor büyük çukurun başında toplanıyordu. Hamdi elinde bir küfe kenarda duruyordu. Hamdiyi tanıyanlar yanında durmuyordu. Çünkü Hamdi'nin bir özelliği vardı. Daima yılanlarla uğraşırdı. En büyüğünden en küçüğüne kadar yılanları boynundan tutar. Sonrada cebine koyardı. Arkadaşlarına yanaşır. Cebimde bir şey var alsana sana getirdim der. Arkadaşıda elini cebine sokar sokmaz soğuk bir şeyle karşılaşır elini birden çekerdi. Aynı zaman da buralarda kullandığı yılanlar da zehirsizdi. Bu genç bütün yılanların hangisinin zehirli, hangisinin zehirsiz olduğunuda çok iyi bilirdi.

            Herkes yerini aldı. Dimitri kuyuya indirildi. Dimitri etrafına baktı. Herkes kendisine kem gözle bakıyordu. Birden çukurun üstünde Hamdi belirdi. Gelip kenarına oturdu. Elinde kocaman bir yılan vardı. Dimitri'nin gözleri büyüdü. Evet bu adamların niyetini anlamıştı. Kendisine işkence yapacaklardı. Korkmuştu. Çünkü dünyada hiçbir şey şu anda gürdüğüm mahluk kadar kendisini korkutamazdı.

            Yukarda bir sıra dahilinde oturanlara:

            -Ne olur beni biriniz Allah rızası için vursun.

            Hasan belinden tabancasını çıkardı:

            -Kaç kurşun?

            Dimitri ellerini ona doğru uzattı:

            -Hepsini.

            Hayır hayatta ölümü bu kadar hiçte istememişti. Şimdi Patakos'un çifliğinde vuruşmadığına kızıyordu. İyi bir müsademe yapıp ölseydi belkide ölüp giderdi ama Rumların gözlerinde kahraman olarak kalırdı. Bu sırada Hamdi yavaş yavaş yılanı aşağıya doğru salmaya başladı. Hayır Dimitri ölümden değil yılandan korkuyordu. beni salın demiyor, kaderine razı oluyor ve ölmeyi istiyordu. Yılan salındı. Yavaş yavaş kıvrım kıvrım geldi. Dimitri'nin gözleri yılan yaklaştıkça büyüyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Birden:

            -Allah'ını seven yok mu? Beni vurun. Şu pis mahluku buradan alın. Ne olur? Yalvarırım size.

            Orada bulunanlar kahkaha ile gülüyorlardı. Hiçbiri bu sözlere aldırış etmiyordu. Dimitri yılanlar yanına yaklaştıkça sanki duvarı delip gidecekmiş gibi patrıyordu.

            Bu sırada beklenmedik bir olay oldu.

            Evet iki el silah duyuldu. Herkes geri döndü. İhtiyar Zekeriya Hoca'nın elinde bir silah Dimitri'ye doğru kurşun sıkıyordu. Dimitri cansız yere yıkıldı. Hiç kimse bir mana verememişti. Zekeriya Hoca geldi. bastonunu yere dayadı ve konuşmaya başladı:

            -Bu davanın başlamasını ben istedim. Allah Hamit Beyden razı olsun. Malı mülkünü ve canını ortaya koydu. Evet bu davanın kazanılması gerekirdi. Dahaca kazanamadık. Ama düşmanı belirli sınırlar dışına çıkardık. Vatanımız düşmandan temizlenmiş değil. Mücadele artık bütün şiddetiyle devam edecek. Peki siz ne yapıyorsunuz? Düşmanınızla savaşın. Onu vurun öldürün. Ama şu anda yaptığınızın insanlıkla ilgisi yok. Allah'a yemin ederim ki siz bunu bir maymun gibi saçlı sakallı kafese koyup gezdirirken kabul etmedim. Fakat moraliniz bozulmasın diye o zaman bir şey demedim. Sizlere başta söyledim. Eğer siz bu Rum çetecilerinin yaptığını yaparsanız sizinde onlardan farkınız olmaz. Onun için böyle yapmak yok. Eğer böyle yapacağınızı bilsem, bu adamı o kafeste zehirlerdim.

            Hasan ayağa kalktı:

            -Ama onlar bize çok yaptı.

            -Halada yapıyorlar torunum.

            Kimse bir şey demedi. Hep beraber ayağa kalktılar yavaş yavaş yürüdüler. Evet bir kalabalık dağılıyordu. Hoca:

            -Yürüyün karargaha... Yarın hepinizi Cacilde bekliyoruz.

            Çeteler gittiler.

            İhtiyar adamda yanındakilerle Cacile döndü.