Türklerin bu çok planlı baskını Rumları şaşırtmıştı. Nede gafil avlanmışlardı.Ta yanlarına gelen adamlar kendilerini İngiliz olarak yutturmuştu. Hiç kimse bu işten bir şey anlamamıştı. Bazı Rumlar selameti kaçmakta bulurken Bir kısmı da Laskaris'in tarafına geçerek Türklerle anlaşmaya karar vermişlerdi. Hepsinin düşündüğü bir şey vardı. O da bir daha Türklerle eski hale dönmeselerdi, Türkler tarafından öldürülmeden kurtulurlardı.  

            Herkes bu düşüncelerle bir yana gidiyordu. En çok gidilen yan da herkesin gittiği yandı ki, bu da Türklerden ırak Rumlara yakın olan kısımlardı. İşte bu kafilelerden biride Dimitri ve Patakos'un karısının kafilesiydi. Karanlıkta gidiyorlardı. Ama nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Çünkü kar buram buram yağıyordu. Gözleri değil yollarını, bindikleri atlar tayin ediyorlardı. 

            -Epey yol almışlardı. Artık silah sesleri de gelmiyordu. Atlarını büyük bir kavlan ağacının altına çektiler. Durdular. Tipinin geçmesini, rüzgarın durmasını bekliyorlardı. 

            Dimitri bindiği atın üzerinde birden daldı. Kendi kendine düşündü. Ne günlerdeydi. Bu gece ne günlere düşmüştü. Astığı astık kestiği kestikti. Şimdi ise at üstünde göçebe bir adam durumuna düşmüştü. Bir sürü adamı ya esir edilmişti yahutta öldürülmüştü. Buna da şükür diyordu. Çünkü canını ve sevgilisini kurtarmıştı. Ya canını kurtarmasaydı ne yapacaktı. Ama kabahatin büyüğü sevgilisindeydi. Onu cezalandırmayı düşündü. Kadına birden: 

            -Bütün suç senin. 

            Kadın feryat etti: 

            -Benim ne suçum var? 

            Dimitri başını salladı: 

            -Senin suçun büyük. Aslında seni getirmemeliydim. Seni bizim orayı basan Türklere bırakmalıydım. Çünkü onlar şimdi senin nazik tenini ve de yumuşak yerlerini kesmekle meşgul olurlardı. Gördün Oscar Wilson'un ne biçim adam olduğunu... 

            -Bana o bir şey yapamazdı. 

            -Tabi yapamazdı. Çünkü benim yanımdasın. Şimdi kendinden ve canınıdan eminsin. Ah onların yanında olsaydın. Kabahat senin. 

            Kadın birden: 

            -Neden? 

            Dimitri söylendi: 

            -Senin cezalandırılman gerekir. 

            -Beni burada bırakmayı düşünmüyorsun ya... 

            Dimitri kadına: 

            -Aslında bıraksamda olur da, ne yapayım seni seviyorum. 

            Kadın atını sürdü. Dimitri'ye yaklaştı. Ona sokuldu: 

            -Ne olur beni sev, beni yalnız bırakma... 

            -Birde akıllı geçinirsin. Sende akıllısın. 

            Kadın cevap vermedi.  

            -Bir Türk ile bir İngiliz'i ayıramadın be... 

            -Nasıl ayırayım? 

            -Ben olsaydım, senin kadar yanına sokulsaydım onun İngiliz mi, yoksa Türk mü olduğunu anlardım. 

            -Ama nasıl? 

            -Nefesinden, elinden anlardım. 

            -Bilemiyorum ne dersen haklısın. 

            -Bir şey demiyorum çünkü bende de kabahat var. 

            Kadın birden: 

            -Sus yeter birbirimizi suçlayıp durmayalım. 

            -Evet haklısın. Ama benim ve senin düşlerin yıkıldı. Artık sıfırdan başlamak gerekir ki bir daha Büyük Dimitri adını alayım. Bu iş de kolay değil artık. Bir daha bana kimse Büyük Dimitri demez. Artık benim adım korkağa çıkar. Ben Rumlara bile kendimin bir kahraman olduğuna inandıramam Ah benim kafam eğer kafamı kullansaydım. Ah kafam. 

            Kadın heyecanla: 

            -Yine ne oldu. 

            -Eğer bizim eğlencede o Türk ihtiyarına sahip çıktığında kafamı çalıştırsaydım, bu gece böyle yollarda üşüyüp, Donup uğraşmayacaktık. 

            -O kadar ketum olma. Belki de Türkler başaramamıştır. 

            Dimitri bağırdı: 

            -Sen ne diyorsun. 

            -Hiç. Belkide başaramamıştır Türkler diyorum. 

            -Ah öyle olsa. İlk kurşundan sonra bizimkiler silahları bırakmıştır. Bunların hepsi korkak. 

            Birden Dimitri düşündü. Evet onlarıda suçlamaya hakkı yoktu. Çünkü can pazarına insan düştümü hemen canını kurtarmanın yolunu arıyordu. Bu gece arkadaşlarını ve çok sevdiklerini bırakıp da kendi de kaçmamış mıydı. Ama kendisi haklıydı. Çünkü bu davanın yürümesi kendisine bağlıydı. Kendisi kaçmasaydı Türklerin esiri olurdu. O zaman da Büyük Pontus İmparatorluğu diye bir şey kalmazdı. Her şey son bulurdu. Bütün bunları düşünmesi gerekirdi. Hem de kendi arkadaşlarının bu sebeple kendisini mazur görmeleri gerekirdi. Şanını ve söhretini kaybetmişti ama sevgilisini ve canını korumasını bilmişti. Bu da kendisine her şeyi unutturuyordu. 

            Tipi biraz dinmişti. 

            Yanındaki arkadaşlarına döndü: 

            -Yolumuza devam edelim mi? 

            -Edelim ama... 

            Dedi biri durakladı. Dimitri o zaman: 

            -Aması ne? 

            -Doğru yoldamıyız? 

            Dimitri havaya batı. Sonrada: 

            -Batıya doğru gittiğimizi sanıyorum. Eğer bu kar beni aldatmıyorsa batıya doğru gidiyorsak doğru yoldayız demektir.  

            -Gidelim öyleyse. 

            Atlarını sürdüler. Çok ilerlememişlerdi. Birden bir sesle irkildiler. Ses kendilerine: 

            -Durun. 

            Atlarının dizginlerini çektiler. Dimitri ve arkadaşları sağa sola baktılar. Evet görünürde kimseler yoktu. Dimitri'nin rengi birden değişti. Demek yanlış yola gidiyorlardı. Batıya gidiyoruz derken doğuya veya güneye yol almışlardı. İşte böyleydi. Bir insanın işi bir kere ters gitmesindi. Hep ters gidiyordu. Evet ölümden bir kere kurtulmuşlardı. Ama artık burada hayatları sona erebilirdi. Atını çevirip kaçmak istedi ama bu yanlış olurdu. Çünkü ya bu kendilerini karşılayanlar Rum iseler o zaman mahvolurdu. Artık bir şeye karar verdi. Kaderine razı olacaktı. Ve razı da oldu. Karşısındaki ses: 

            -Kimsiniz? 

            -Benim. 

            Diyebildi Dimitri. Sesi titriyordu. Adam daha gür bir sesle bağırarak konuştu: 

            -Sen kimsin? 

            -Ben... 

            Dedi kaldı. Hayır Dimitri diyemezdi. Çünkü bunlar Türkseler o zaman kendisini ağaçlara asarlardı. Bunu iyi biliyordu. Adam bir daha konuştu: 

            -Kimliğini açıkla yoksa seni delik deşik ederiz. 

            O zaman Patakos'un karısı: 

            -Konuşsana Dimitri. 

            Karşısındaki ses: 

            -Hangi Dimitri. Şu Büyük Dimitri mi? 

            Adam gülümsedi: 

            -Şu Büyük Dimitri mi? 

            Dimitri o zaman korkuyu unuttu. 

            -Evet Büyük Dimitri. 

            Birisi ayağa kalktı. Onlara: 

            -Önce silahlarınızı atın. 

            Dimitri'nin kafilesi silahlarını attı. O zaman adam: 

            -İnandım ki siz Türk değilsiniz. 

            -Ne biliyorsun? 

            -Çünkü siz Türk olsaydınız böyle bir teklife silahınızı ateşlerdiniz, bırakmazdınız. Anladım siz Rumsunuz. Ama Dimitri misiniz bilemem. Hemen atlarınızı sürün. Hiçbirinizin yanlış hareket etmeyeceğini düşünüyorum. Gidelim. Muhakkak sizi tanıyanlar çıkabilir. 

            Kafile yürüdü. Gidiyorlardı. 

            Bir başka gruba yolda rastladılar. Kendilerini götüren adam birden gelenlere: 

            -Burada birini yakaladık. 

            -Kimmiş? 

            -Büyük Dimitri olduğunu söylüyor.  

            Adam hemen Dimitri'ye döndü: 

            -Hoşgeldiniz kahramanımız. 

            Dimitri adama: 

            -Hoşbulduk. 

            Dimitri adamlara baktı baktı. Sonrada aklından şöyle geçirdi. bu adamların bir düşündüğü vardı. Bu da kendisinin Dimitri olup olmadığını tesbit etmekti. Bunu tesbit edeceklerdi. Sonrada kendisini dar ağacına çekeceklerdi. 

            Adam atını Dimitri'nin yanına sürdü. Dimitri tir tir titriyordu. Adam Dimitri'nin titrediğini görünce konuştu: 

            -Üşüyor musun? 

            Dimitri cevap vermedi. Patakos'un karısı konuştu: 

            -O sizin gibi emin yerlerde durmuyor. Göğsünü düşmana siper ediyor. sizde gelmiş onun üşüdüğünden bahsediyorsunuz. Daha dün beş altı tane Türk köyünü bastı. İşte orada yaralandı. Dalga geçeceğinize şefinize götürün. Yaralı zaten bir an önce tedavi edilsin. 

            Adam özür diledi. Dimitri'ye: 

            -Buralarda asayiş tamam koca kahramanımız. 

            Dimitri kendisiyle eğlendiklerine kesin olarak karar verdi. Bunların niyeti kendisiyle eğlenmekti. Hemen adama:                         -Sana asayişi soran oldu mu? 

            -Yok koca kahraman. 

            -Peki burasını Türkler, barbarlar basmadı mı? 

            -Hayır. Senin gibi bir kahraman başımızda dururken buralara kadar Türkler gelebilir mi? Nasıl olurda sen varken Türkler buraları basmaya kalkabilirler. Bunu nasıl düşünüyorsun. Zaten buralarda çok Türk köyü yoktur. Sadece bir kaç tane onların da sesi çıkmaz. Türkler bu yöne doğru Bakkaltepe'yi bu yana geçemezler. 

            Bu zavallı Rum demekki Dimitri'nin gözüne girmek için neler söylüyordu. Halbuki bilmiyordu. Dimitri rahat olsa gecenin bu saatindebir kadın yanında gezer miydi? Demek bu Rum kendisinden rütbe ve makam istiyordu. Bilmiyordu zavallı ki, kendisinin rütbe ihtiyacı vardı. Konuşacaktı ki Dimitri'nin yanına Patakos'un karısı yanaştı. Atını durdurdu. Ona çok yavaş bir sesle: 

            -Sersem olma... 

            -Ne yapayım? 

            -Kendini büyük göster. Orada yıkılan durumunu burada yaparsın. Böylece işi halledersin. 

            Dimitri düşündü. Patakos'un karısının söylediği doğruydu. Kendisi ricat etmiyordu ya... Karargahını daha emin bir yere götürüyordu o kadar. Yapacağıda buydu zaten. Fakat daha fazla Türklerin Patakos'un çiftliğini bastığını gizlemesi doğru olmazdı. Hemen: 

            -Buralarda haberiniz var mı? 

            Adam heyecanla: 

            -Neden? 

            -Türklerin Patakos'un çiftliğini bastığından. 

            Adam heyecanla: 

            -Patakos'un çiftliği mi basıldı. Kör olası talih. 

            -Öyleyse benden duyun. Türkler Patakos'un çiftliğini bastılar ele geçirdiler. Biz de buraya geldik. Şimdi en kısa zamanda Gavur Andon ile irtibat kuralım. Hemen Türklerden intikamımızı alalım. Bunun başka yolu yok. Çok adamımız öldü. 

            Adam birden: 

            -Sizde çiftlikte miydiniz? 

            Dimitri bu soruya cevap vermedi. Patakos'un karısı birden söze karıştı. Adama: 

            -Sen ne diyorsun? 

            Adam şaşkın. birden: 

            -Ne dedim ki? 

            -Dimitri oradayken gelecekler ha. Bunun imkanı var mı? Dimitri'nin bulunduğu yere Türkler gelebilir mi? Hepsi onun adını duysalar kaçarlar. Ama bu Türk köylerini basmaya gittiğinden içimizdeki casuslar sayesinde Türkler bastı. Kuvvetlerimizin olmadığı bir bizi gafil avladılar. 

            Adam başını salladı: 

            -Demek öyle ha. Zaten aldığımız haberlerde Türklerin Patakos'un ölümünden sonra azdıklarını bildiriyordu. Bunu hissettik ki. Kaç defa adamlarımızı yolladıysak Gavur Andon ile irtibat kuramadık. Bakalım bu işin sonu ne olacak. Biz siz varken Türkleri Bakkaltepe kadar gelebilirlerse gelirler diyorduk.  

            O zaman Dimitri: 

            -Geldiler işte. 

            Adam etrafına baktı. Elindeki silah yere düştü. 

            -Ne diyorsun sen? 

            Diye sordu. Dimitri heyecanla: 

            -Ne oldu yavrum. 

            -Ne olacak koca kahraman hem geldiler diyorsun, hem de kolun kıpırdamıyor. 

            Dimitri bir kahkaha attı: 

            -Sen korkma. 

            -Canavarlardan mı? 

            Dimitri o zaman: 

            -Canavar hani? 

            -Türklerin hepsi canavardır. Bunu geçen pazar kiliseden dinledim. Bizim Türklerle dost olmamızın imkanı yok. 

            Kadına döndü: 

            -Bu ruh bizim çocuklarda oldukça bizede İngilizler destek verdikçe bu iş başarılır. 

            Kadın Dimitri'nin elini tuttu: 

            -Sen kurtuldun ya bu dava yürür. 

            Rumlara Dimitri: 

            -Bizi karargahınıza götürün. 

            Adamlar kendileri ve yanındakilerle birlikte karlı yoldan yürüyorlardı. Birden Dimitri "ah anam" diyerek atından aşağıya indi. Hep Rumlar korkmuştu. Onlarda atlarından indiler. kendilerine birer siper bulmaya çalışıyorlardı. Sadece atının üzerinde kalan Patakos'un güzel karısıydı. 

            -Etraflarındaki Rumlar yok olmuşlardı. Kadın atından indi. Dimitri'yi tuttu ve kaldırdı. Dimitri: 

            -Yine yaralarım azdı. 

            -At üstünde gittin ya ınun içindir. 

            -Bilemiyorum. 

            -Senin de kabahatin var. 

            -Neden sevgilim? 

            -Çocukları korkutmaya bire birsin. 

            Dimitri de etrafına bakındı. Evet kimseler yoktu. Bir kahkaha attı. Sonrada orada bulunanlara: 

            -Ne kaçıyorsunuz korkaklar? Gelin bakalım. 

            Rumlar saklandıkları yerlerden bir bir çıktılar. Dimitri yanındaki kadınına döndü: 

            -Dimitri tek başına ne yapsın. Dimitri'nin etrafını korkaklar ordusu sarmış. Sanki kendisini yalnız bırakmak için sözleşmişler. Ha babam kaçıyorlar. Ben ne yapayım.  

            -Sevgilim sen büyüksün. Adınla namınla büyüksün. Onun için böyle şeyleri hoş karşılaman gerekir. 

            Kadına: 

            -Haklısın sevgilim. 

            Dedi. Saklanan Rumlar yerlerinden kalktılar. Ama hepsi de kıpkırmızı olmuşlardı. Dimitri'nin yanına geldiler. Biraz önce çok konuşan Rum birden: 

            -Özürdilerim ey büyük kahraman. 

            Dimitri elini salladı. Kızmıştı: 

            -Özrün kabul edildi. 

            Adam yaptığını mazur göstermek için Dimitriye: 

            -Siz birden "ah" deyince Türkler sizi vurdu sandım. 

            Dimitri gülümsedi. Adama döndü. suratı birden asıldı: 

            -Ulan sen salak mısın? 

            -Efendim ben öyle sandım. 

            -Salaksın. Buna inandım. Çünkü sen salak olmasan benim ah dememle kendini sipere atmazdın. Burada silah patladı mı? Sen uyuyor musun? Öyleyse kendini niçin yere atıyorsun? 

            Adam boynunu büktü: 

            -Biz sizin gibi kahramanı ilk defa görüyoruz. 

            Dimitri bayağı gururlandı. Kendisini hala bu Rumlar kahraman olarak görüyorlardı. Bu da iyiye işaretti. Birden: 

            -Peki ama korkmayın. 

            Düşündü. Türklerin akıl hocası Zekeriya Hoca onlara bir akıl veriyordu.Gayet güzel bir akıldı. Hemen bulduğunu satmak isteyen bir adam gibi: 

            -Felsefeniz şu olsun. 

            Adam heyecanla: 

            -Evet. 

            -Olacakla öleceğe çare yoktur. 

            Sonrada daldı.Bu felsefe gerçekten doğruydu. Baksana kendisi kaçmış ve kurtulmuştu. Demek olacaktı bu iş, fakat kendisi kurtulacaktı. Patakos'un karısı Dimitri'nin ayağına vurdu. Dimitri kadına döndü: 

            -Bakıyorum Türkler gibi konuşuyorsun. Bakıyorum feylesof gibi konuşuyorsun. 

            Dimitri cevap vermedi. Sonrada adama döndü tekrar: 

            -Geldiler. 

            Dedi. Artık Rum Dimitri'nin deli oldupuna karar verdi. Gerçekten bu adam deliden başka bir şey değildi. Bu adam kahraman filan olamazdı. Dimitri adama birden döndü Onu yakasından tuttu ve: 

            -Sen beni deli mi sanıyorsun? 

            Adam heyecanlandı. Bu adam müneccim mi diye içinden geçirdi. Evet ne düşündüğünü biliyordu. Rum korkmuştu. Çünkü Dimitri'nin şekli şemali değişmişti.Gözleri büyümüştü. Kulakları ve burnu kızarmıştı. Bu da gazaba geleceğine delalet edebilirdi. Adamın aklına Türklerin yaptığı numaralar geldi. Bazen basacakları çetelerin arasına sanki Türkler tarafından basılıp yok edilen bir çetenin elemanı gibi gelip giriyorlar, sonrada burada bulunanların hesabını görüyorlardı.Dimitri'nin şeklindende böyle bir şey olmasından korktular. 

            Evet bu adam muhakkak Türktü. Bunun başka türlüsü olamazdı zaten. Sebebi ise; Bu adam geldiğinden beri Türklerden bahsediyordu. Bunun Ruma benzer yanı sadece giyimi ile dilinden başkası değildi. 

            Bu sırada Dimitri biraz önce yakasından tuttuğu adama öyle bir tokat attıki adam sırt üstü karların üstüne düştü ve öylece kaldı. Adam artık jesin olarak bunun bir Türk olduğuna karar verdi. Çünkü biraz önce ah anam deyipte sancıya dayanamayan bir adam böyle balyoz gibi bir yumruğu nasıl atardı. En iyisi bunu kestirme yoldan hemen Badesaka'ye götürmekti. Badesake akıllı adamdı. Onun Türk mü Rum mu olduğunu hemen bilebilirdi. 

            Dimitri karların üstünde kendine gelipKalkmadan yatan adamın üstüne yürüdü. Boğazına sarıldı. Adama: 

            -Cevap ver bakalım cevap ver. Soruma cevap ver. 

            Kuşağındaki bıçağı çıkardı. Boynuna dayadı. Keskin bıçağı boğazına sürdü. Hafifçe kesmişti. Beyaz karın üzerine doğru kırmızı kan akıyordu. Adam korkmuştu. Bu deli kendisini kesiyor muydu ne? 

            Rum artık kurtuluşu olmadığına inanmıştı. Bu deliye ne demeliyim diye içinden geçirdi. Bu delinin sorusuna hala kendisinde kuvvet görüp cevap veremiyordu. Dimitri elindeki bıçağı Rumun boynuna biraz daha dayadı. Evet kanın miktarı dahada artmıştı. Dimitri: 

            -Cevap ver yoksa keserim. 

            Canı acıyan Rum birden Dimitri'nin bileğinden tuttu: 

            -Dur kesme cevap vereyim. 

            Dimitri bıçağını geri çekti: 

            -Ver bakalım. 

            Diye koca vücudunu adamın göğsüne oturttu. Zavallı Rum nefes almakta güçlük çekiyordu. Ama yinede Patakos'un karısı adamın imdadına yetişti. Dimitri'ye: 

            -Adama hem konuş diyorsun hemde göğsüne oturuyorsun. Adam nefes alamıyor nasıl konuşsun? 

            Dimitri yerinden kalktı. O zaman adam derin bir nefes aldı. Dimitri'ye döndü: 

            -Soruyu anlamadım. Bir daha sor. 

            -Ben deli miyim? 

            -Bunu nasıl düşünüyorsun. Benim dilim senin gibi bir kahramana deli diyebilir mi?Bizim buralarda Türklerle bir alıp veremeyeceğimiz yok. Ama ben ve arkadaşlarım sana inanarak sana güvenerek yola çıktık. Ben sana deli diyecek olsamo zaman bu karda kışta anamı babamı tepip bu ormanlarda yatarmıyım. 

            Dimitri o zaman adama sarıldı. Onu kucakladı. Yanaklarından okşadı. Sonrada Patakos'un karısının başındaki şalı aldı. Adama uzatarak: 

            -Al şunu... 

            Adam şalı aldı. Ne yapacağım der gibi Dimitri'nin yüzüne baktı. Dimitri adamın halinden adamın ne demek istediğini anlamıştı zaten, hemen adama: 

            -Bunu şu boynundaki yaraya sar. 

            Adam başını salladı ve: 

            -Sağol. 

            -Sende. Bu yara benden hatıra olsun. 

            Adam sevinçle: 

            -Bunu ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. 

            -Aferin 

            Adam gözlerini yumdu ve ellerini açtı: 

            -İsa hakkı için yemin ederim ki bu akıttığım kanlar Büyük Pontus İmparatorluğunun kurulması içindir. 

            -Sevdim seni. Ama biraz korkaksın. 

            Artık Dimitri'nin hiddeti geçmişti. Düşündü. Çok seviniyordu. Çünkü bu Rumlarkendisinden çok korkuyorlardı. Dimitri bıçağını adamın boğazından çektikten sonra hala elinde tutuyordu. Sonrada adamın elbisesine sürüp bıçağını temizleyip kuşağına koydu. Adama ikinci bir soru daha sordu: 

            -Ben Türklerden korkar mıyım? 

            Adam boğazını sıvazladı. Kendisine Türklere yaptığını anlattıkları işkenceler aklına geldi. Şöyle yukardan aşağı Dimitri'yi süzdü. Bu kadar işkenceyi Türklere yapabilen bir insanın Türklerden korkmasının imkanı yoktu. O zaman adam şöyle konuştu: 

            -Sen Türklerden değil, bütün dünyadan korkmayacak kadar cesursun. Yiğitsin. Senin biz yaptığın destanları sağlığında okuyoruz. Şimdiye kadar hiç bir kahraman sağlığında senin kadar methedilmemiştir. Bunu böyle bilmenizi isterim. Senin destanların daha da büyüyecek ilerde bu destanlar dilden dile nesilden nesile geçecektir. Rum çocuklarına senin yaptıkların ninni diye okunacaktır. 

            -Peki bu ne zaman olacak? 

            -Sen ölürsen tabi... 

            Dimitri'nin rengi tekrar değişti. Kendisi hakikaten bir ölümden kurtulmuştu. Bu adam da durmadan ölümden bahsediyordu. Şimdi ölümden bahsetmenin zamanı mıydı. Niçin bu pis adam hep durmadan yorulmadan ölümden bahsediyordu acaba? Onu tekrar yakasından tuttu, sarstı: 

            -Devamlı olarak ne ölümden bahsediyorsun sen? 

            Adam yine korkmuştu. Daha biraz önce başından geçenlerin şokundan kurtulamamıştı. Bu söylediklerini bir daha aklından geçirdi. Hayır ona hakaret etmemişti. Sadece onu methetmişti.  

            Dimitri'nin yakasını tutmasıyla geri geri gitmesi bir oldu. O geri gittikçe Dimitri de üzerine üzerine geliyordu. Dimitri bağırarak: 

            -Söyle ne ölümünden bahsediyorsun? Yoksa bu sözlerinle benim ölümümün Türklerin elinden mi olacağını söylüyorsun.  

            Adam iki elini kaldırdı. Dimitri'ye bağırdı: 

            -Dur. 

            Dimitri birden durdu. Adama: 

            -Öyle bir şey düşünmedim. 

            -Peki niye durmadan bu akşam ölümden bahsediyorsun. 

            Evet bu sırada bazen tipi duruyor bazen de hızlanıyordu. Adam son bir hamle yaptı. Dimitri'ye: 

            -Peki sen ölmeyecek misin? 

            -Öleceğim. 

            -Ne zaman? 

            -Ne bileyim ben. 

            -Bu akşamdan beri sana saygı duyan, sana hayran olan birini devamlı olarak hırpalıyorsun. Hakaretler ediyorsun. Bu yetmiyormuş gibi ölümle tehdit ediyorsun. Bu senin şanına, namına ve yiğitliğine yakışır mı? Sen diyorsun ki ben de öleceğim. Madem öleceksin bunu biliyorsun ne diye beni hırpalıyorsun? Ben diyorum ki biz ölürsek mezar taşımızda filanca oğlu filanca yazacak, halbuki senin mezarında yaptığın kahramanlıklar yazacak. Benim söylediklerim bu. Sadece senin mezar taşına değil, Rum milletinin kalbine yazılacak.  

            Dimitri sevinçle: 

            -Ya Türklerin? 

            -Onların da kalbine ve beynine yazılacak. 

            Dimitri yine birden yeise kapıldı. Bu son sözlerden hiç hoşlanmamıştı. Baksana şu Rum da kendisi gibi düşünüyordu. Demek adı Türklerin kalbine yazılacaktı. Demek kendisi ölünce Türkler bir Rum eşkiyası vardı, şöyle kötü idi böyle kötü idi diyeceklerdi ha...  

            Adamda bu son söylediğinden Dimitri'nin sevinmediğini anlamıştı. Hemen devreye girdi: 

            -Size bir şey diyebilir miyim?  

            Dimitri başını kaldırdı: 

            -Buyur. 

            -Sözlerimi yanlış anlama. Bu Türklerin senden korktuğunu söylüyorum. Senden korkacaklar. Hatta bugün bile korkuyorlar. Bunun delili de var. 

            Patakos'un karısı: 

            -Nedir delili... 

            -Türk kadınları çocukları ağlarken Dimitri geliyor derseler hemen susuyorlar. Sen daha ölmeden büyük kahramansın. Bunu hiç birimiz unutmayalım. 

            Dimitri bir daha daldı. Aynı anda yanlarındaki geveze Rum, bulundukları ağacın altından dışarı çıktı. Havaya baktı. Sonrada geri dönüp arkadaşlarının yanına geldi. Arkadaşlarına: 

            -Gidelim. 

            Dimitri: 

            -Neden? 

            -Tipi durdu. 

            -Belki bir daha çıkar. 

            -O zaman biz ilerdeki ağaçlardan birinin altına gireriz. Orada dururuz. Ne kadar çabuk hareket edersek o kadar çabuk karargaha ulaşırız. 

            Atlarına bindiler. 

            Yola çıktılar. 

            Dimitri yine hülyalarına daldı. Evet kafasınıniçinde bir sürü soru vardı. Hiçbirine de cevap bulamıyordu. Bir tilki gibi kapana kısılmıştı. Yanındaki sevgilisine baktı. O da düşünceliydi. Evet bu gece çok kötü bir duruma gelmişlerdi. Ama bir ümit daha vardı. Eğer İngilizler yardım ederse, Gavur Andon'da kendisiyle birlikte hareket ederse o zaman iş kolaylaşıyordu. Kısa zamanda çiftliği gerialabilirdi. Ama Şimdi Türklerin eline çiftlik geçtiğine göre orası emin bir yer değildi. Aklından şimşekler çaktı. Şu oğlunu öldürttüğü Palegeos'un çiftliğine de karargah kurabilirdi. Orası hem içte, hem de emin bir yerdi. 

            Bir daha kafasını başka bir şey karıştırdı. Bir yanaşmaydı. Büyüdü. Türkleri korkutan bir kahraman oldu. Patakos'un karısını seviyordu. Tam rahat edecekken Türkler elinden çiftliği aldılar. Şimdi bu kadınla evlense mesut olabilir miydi? Sonra Türkler onu rahat bırakır mıydı? Palegeos karar almamış mıydı. Kendisini öldürmeyecek miydi. Ah diye içinden geçirdi. Tez davranmadığı için kendisini hiç affetmiyordu. Eğer biraz çabuk davranıp Patakos'un kızını öldürseydi bu iş başlarına gelmeyecekti. Birde Kukusiz'in yaptıklarını unutamıyordu. Belkide Patakos'un ölümüne o sebep olmuştu. Duyduğuna göre Kukusiz Gavur Andon'la birlikte olduğuna göre bir araya gelmelerinin de imkanı yoktu. Tekrar sevgilisini düşündü. 

            Baktı kadına... Evet bu harika kadının dünyada yapmayacağı hiç bir şey yoktu. Yalnız kendisinin fazla kıskanç olması doğru olmazdı. Eğer bu kadına müsade ederse belki de Palegeos'u da ortadan kaldırabilir ve eski ününe kavuşabilirdi.  

            Sonrada etrafında entrika çeviren Rumları düşündü, bunların da ceza çekmesi gerekirdi.Bir gün elbette "affet bizi ey büyük kahramanımız biz ettik sen etme" dedikleri günler de gelecekti. 

            Buna inanıyordu. Sevgilisi kendisini çok düşünceli görünce konuştu.  

           -Hep durmadan düşünüyorsun. 

            Biraz önceki Rum: 

            -Sus rahatsız etme. 

            Kadın Ruma döndü: 

            -Neden? 

            -O büyük planlar kuruyor da ondan. 

            Yine tipi başladı. Bir ağacın altına girdiler. Durdular. Yanlarında bulunan Rum birden Dimitri'ye: 

            -Bize birkaç hikayeni yanlatsan... 

            -Ne hikayesi? 

            -Başından geçen olayları... 

            Dimitri bir kahkaha attı: 

            -Sen delisin 

            -Neden? 

            -Yavrum Dimitri'nin başından geçenler öyle anlatma ile biter mi? Buna inanıyor musun? 

            Adam birden: 

            -Hiç değilse birini anlat. 

            Adama Dimitri baktı ve: 

            -Hangisini anlatayım. 

            Adam birden: 

            -Mesela... 

            -Evet. 

            -Şu yaralanmanı anlat. 

            Dimitri atından indi. Sırtndaki paltosunu çıkardı. Gömleğinin düğmelerini çözdü. Evet iki kolunda ve göğsünde yara vardı. Dimitri Ruma döndü: 

            -Bunları görüyor musun? 

            Adam Dimitri'ye baktı. Evet yaralıydı. Çünkü güzelce sarılı idi. Dimitri birden: 

            -Ben bunları kaçarken almadım. Savaşırken aldım. Tek başıma düşmana daldım. Onlardan bir sürü esir aldım. Ben sizin gibi Türklerin adını duyunca silahını bırakanlardan değilim. Benim mayamda savaşmak var.  

            -Haklısın.  

            -Sağol. 

            Adam durakladı. Dimitri'nin konuşmasını bekliyordu. O da konuşmadan duruyordu. Adam birden: 

            -Peki nasıl yaralandın? 

            -Anlatayım. 

            Ona hayran hayran bakan Rum bayağı heyecanlandı. Bu adam kendisine anlatıldığı kadar demekki kahramandı. Eğer anlattıkları mantıklı olursa kendisine göre bu adama daha da hayran olacaktı. 

            Dimitri Ruma her şeyi olduğu gibi göstermek istiyordu. Bunun için belinden tabancasını çekti. Birden yüzünün rengi değişti. Tabi mimikleride. Çıkarıpta omzuna attığı paltosunu geriye attı. Ruma doğru yürüdü: 

            -Davranma. 

            Dedi. Rum korkmuştu. Evet bunlar biraz önce düşündüğü gibi Rum kılığına giren Türklerdi. Dimitri: 

            -Davranmayın ben Büyük Dimitri'yim. 

            Diğer Rumlarda ellerini kaldırdılar. Dimitri: 

            -Silahlarınızı yere atın. 

            Adamlar silahlarını attılar. Dimitri: 

            -Tek sıra olun. 

            Adamlar tek sıraya geçtiler. 

            Sonrada sıraya geçip titreyen adamlara döndü: 

            -İşte böyle başladı. Bütün Türkler adımı duyunca silahlarını yere atıyorlardı. Bizde öyle planlı Türk köyünü bastıkki, adamlar kıpırdamıyordu. Birden her evin penceresinden adamlar atlamaya başladı. Ama her şeyi düşünmüştüm. Birinin kaçmasına imkan ve ihtimal yoktu. Attığımızı vuruyorduk. Adamlar her kurşunda kar üstüne yuvarlanıyordu. Arkadaşlarımında sevincine sınır yoktu. Ben ortada heykel gibi duruyordum, arkadaşlarıma sıkı sıkı tembihler ediyordum. Hiç kimse siperden çıkmayacaktı. Bir Türk atına atladı. Kaçıyordu. Ben de atıma atladım. Sen Dimitri'nin elinden kaçabilir misin? Bunun imkanı var mı? Hayır kaçamazdı da. Ben kaçırmazdım da. Adam gidiyor. Ben peşine gidiyorum. 

            Biraz önceki Rum heyecanla: 

            -Köyü terk ettiniz mi? 

            Dimitri eliyle işaret etti: 

            -Köyü çıktık tabi... Ta köyün tarlalarına girdik. Adam dar bir yola girdi. O gidiyor. Ben peşini bırakmıyorum. Gide gide nereye vardık bilir misin? Bir çıkmaz sokağın sonuna. Kızdım. Neden dersen beni yormayacakıtı.Şunu bir güzel korkutayım dedim. Niyetim ne yalan söyleyeyim öldürmek değildi. Sadece korkutmak istiyordum. Korkutacak ve salacaktım. Diyordum ki bunun da çoluğu çocuğu var. Her çattığımızı öldürmemiz doğru değildir. Diyordum... 

            Adam lafını kesti: 

            -Bu köy kaç haneydi? 

            Dimitri düşündü: 

            -Tahmini üç yüz hane vardı. 

            -Vay anasını. 

            Dimitri başını salladı: 

            -Evet evet belkide dört yüz hane de vardı. 

            O zaman adam: 

            -Anlattıkların biraz mantıksız geldi bana. 

            Dimitri dudağını büktü. Adama: 

            -Neresi? 

            -Üç yüz hanelik köyde her evden bir kişi çıkarsa senin karşına bir ordu birikirdi be... 

            Dimitri birden: 

            -Sana bir ad takmıştım ya... 

            Adam: 

            -Ne adı? 

            -Sen salaksın be... 

            -Ama ben böyle düşünüyorum. 

            -Bak evladım üç yüz hanelik bir köyün ortasında dursam kaç haneyi görebilirim? 

            Adam biraz düşündü: 

            -Mesela on hanesini... 

            -Ben sana yüzde yüz zam yapayım, diyelim ki yirmi haneyi görüyorum. Her haneden bir kişi çıksa kaç kişi eder.  

            -Yirmi kişi... 

            -Benim etrafımda ancak ve ancak yirmi kişi vardır. 

            -Ya diğerleri? 

            -Diğer evlerden çıkıyorlar ve arkadaşlarım da onları haklıyor.  

            -Yani sen yirmi kişiyi tesirsiz hale getirdin. 

            -Evet. 

            -Hepsi Türk mü? 

            -Evet. 

            -Buna inanmak biraz zor da. 

            -Neden? 

            -Türklerin ölümden korkmadığını anlatıyorlarda. 

            -Bunu anlatanlar yalan söylüyorlar. Biraz önce siz kaç kişiydiniz? 

            Adam sıraya geçmiş arkadaşlarını saydı: 

            -Yirmi kişi. 

            Dimitri elindeki tabancayı gösterdi: 

            -Bu sizi vurur mu? 

            -Tabi. 

            -Peki sizi vuran Türkleri de vurur mu? 

            -Elbette. 

            Dimitri ellerini açtı. 

            -O zaman iş kalmadı. 

            Adam heyecanla: 

            -Peki adamı kıstırdın sonunda ne oldu? 

            -Anlatayım. Adam birden geri geri çekilmeye başladı. Elinde tabancası vardı. 

            Dimitri hem anlatıyor hem de gösteriyordu: 

            -Birden "üzerime gelme" diye adam bağırdı. Adam çok korkmuştu. Bu yüzünden ve gözlerinden belli oluyordu. Gözleri kocaman kocaman olmuştu. Ben durumuyum? Üzerine gidiyorum. Elimde de tabancam. İşte tam bu anda tabancalar patladı. Ben kolumdan ve göğsümden yaralanmıştım. Birden yerimden kalktım. Adamı olduğu yere mıhladım. Hemen sırtımdaki gömleği yırttım. 

            Adam heyecanla: 

            -Türkün gömleğini mi? 

            -Ulan benim sırtımda Türkün gömleği ne arar. 

            -Ben öyle anladım da. Sonra? 

            -Sonra yaralarımı sardım. Köye geri döndüm. Aman Allah'ım bir de neyle karşılaşayım. Karşımda yirmi tane bizimkilerden kaçan Türk. Tabancamda yedi tane mermi var. Ne yapmam gerekir.  

            Adam birden bağırdı: 

            -Bir mucize göstermen gerekir. 

            Dimitri başını salladı: 

            -Evet bende gösterdim. 

            -Nasıl? 

            -İlk gelene ilk kurşunu sıktım, ikinciye ise ikinci kurşunu birini başından vurdum. Beyni parçalanmıştı. Bir tavuk gibi pıtrıyordu. Diğerini kabinden vurdum. Adamlara benim adım Dimitri dedim diğer on sekiz kişi uçarak oradan uzaklaştılar. 

            -Peki kaçtılar mı? 

            -Sence kaçabilirler mi? 

            -Bunun imkanı yok ama sen kaçtılar dediysen kaçmışlardır. 

            -Evet kaçtılar. 

            -Nereye? 

            -Cehenneme. Hepsini yok ettim. 

            -Köyde adam kalmamıştır. 

            -Ne adam, ne çocuk, ne de hayvan. 

            -Kadınları ne yaptın? 

            -Çiftliğe getirdim. 

            -Ne yapmaya? 

            -Sizin gibi nöbet tutanları eğlendirmeye... 

            -Burada bir hava var. 

            -Nasıl bir hava? 

            - Sanki biz çoluk çocuk hepsini kesiyormuşuz da vuruyormuşuz da Türkler böyle bir şeyi yapmıyorlarmış. 

            Dimitri gülümsedi. Adama: 

            -Türkler yapmıyorlar değil yapamıyorlar. Onlar savunmada biz ise saldırmada. Biz de bir Gavur Andon'la birleşebilsek. O zaman her şey hallolacak. Ama birleşemiyoruz ki. Benim çetem ayrı, Palegeos ayrı, Gavur Andon ayrı, siz ayrısınız. Şimdide Laskaris belası çıktı. Ne bileyim herkes bir havadan çalıyor. Herkes bir yerden dalıyor. O zaman ne oluyor. Her şey karışıyor. Senin yaptığını ben bilmiyorum benim yaptığımı sen bilmiyorsun. Türkler şimdi böyle mi? Hayır Zekeriya Hocaları ne derse ister yanlış ister doğru olsun hemen yerine getiriyorlar.  

            -Haklısın. 

            Adam havaya baktı. Dönüp: 

            -Gidelim. 

            -Gidelim. 

            Dedi Dimitri. Yola tekrar çıktılar. Adam üç yüz haneye kafasını takmıştı. Üç yüz hanelik bir köye bir kafile öyle elini kolunu sallayrak girebilir miydi. Sonra böyle büyük kaç tane Türk köyü vardı ki. Topu topu üç tane. Onlarda üç yüz hanelik değillerdi. 

            Sonra her evden bir kişi çıkıyor. Dimitri'yim deyince bütün Türkler tüfeklerini bırakıyor. Bunlar olacak iş değildi ama şimdi konunun açılmasının zamanı değildi.Sonrada bu adamın sözlerine inanmasının da imkanı yoktu. Birden bulutlar açıldı. Evet gökyüzü yarılmış sanki ay dünyayı aydınlatmıştı. Adam Dimitri'nin yanında giden kadına baktı baktı. Sonrada birden: 

            -Ay. 

            Dedi. Dimitri bulutlar arasından görünen aya baktı ve adama dönerek: 

            -Bak herşey bizim doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. 

            -Neden? 

            -Baksana ben geliyorum diye ay bile doğuyor. Yolumuzu aydınlatıyor. Baksana. 

            Adam atını sürdü. Patakos'un karısına biraz da yakından baktı. Sonrada arkadaşlarına: 

            -Eğer şu kadın ihtiyar olmasaydı benim Marika sanacaktım. 

            Adamlar da baktılar. Hakikaten tıpa tıp benziyordu. Onlarda şaşırmıştı. Biri sesini yükseltti: 

            -Hakikaten aynı Marika. 

            Dimitri atını durdurdu. Geri döndü: 

            -Kim bu Marika?... 

            O zaman bir diğer adam: 

            -Evangelos'un kızı... 

            -Ee burada şimdi ne işi var. 

            Başını adam iki yana salladı: 

            -Burada yok. 

            -Ama adı geçiyor. 

            -Bakın efendim, bu yanınızdaki kadın tıpa tıp Marika'ya benziyor. Marika Evangelos'un kızı...Ve aynı zamanda bizim başkanımızın da nişanlısı...Bir de Badeseka'nın kız kardeşi... 

            Dimitri'nin ağzı sulandı. Demekki bir kız vardı. Sevinç içindeydi. Bir an önce sevgilisine benzeyen bu tazeyi görmek için can atıyordu. Birden: 

            -Demekki bunun nişanlısı... 

            Gösterdiği deminden beri soru soran Rumdu. Dimitri: 

            -Allah bunun nişanlısına sabır versin. 

            -Neden bey? 

            -Çünkü durmadan kötü karılar gibi konuşuyorda ondan. 

            Herkes kahkaha ile bu sözlere güldü. 

            Kendisinden bahsedilen Rum kıpkırmızı olmuştu. Hemen kafile harekete geçti. Adam düşünmeye başladı. Kafasını Dimitri'nin anlattıkları doldurmuştu. Hepside yalan geliyordu adama. 

            Kafile konuşarak Rumların bulunduğu karargaha geldiler. Kafile karargaha girer girmez Grivas koşarak geldi. Dimitri'nin atının dizginlerine sarıldı.Birden herkes şaşırmıştı. Adam bir yandan Dimitri'nin ayaklarını öpüyor, öbür yandan da: 

            -Tanrı'ya şükürler olsun ki kurtuldun. 

            O da atından indi. İki adam kucaklaştılar. 

            Orada bulunanlar şaşırıp kalmıştı. Badesake Dimitri'ye doğru yürüdü. Onu kucakladı ve: 

            -Şükürler olsun ki başımıza geldiniz. 

            -Evet. Ama buralarda hareket duymadım. 

            Dedi Dimitri. Badesake: 

            -Bu işe yeni yeni başladık. Biliyorsun bir adamımızı sana gönderdik. Geldiler. beraberce şimdi.kaldığımız yerden devam ederiz. Bir adamımızı da belki duymuşsundur Gavur Andon'a yolladık. 

            -Biliyorum. Gavur Andon'un ya bize katılması gerekir veya hutta yok edilmesi gerekir. 

            -Gavur Andon bildiğin gibi değil, çok kuvvetli. 

            -Biliyorum. Ama bizim de bir şeyler yapmamız gerekir. 

            -Nasıl emrederseniz. 

            -Buralarda bir kaç tane Türk köyü varmış. 

            -Evet. 

            -Bunlar hala hal edilmemiş. 

            -Biliyorum. 

            -Biliyorsun ki sana buralarda çok güvendik. 

            -Bilirim. 

            -Görüyorum ki görevini yapmamışsın. 

            -Ama babam. 

            -Babanı mabanı tanımayacaksın. Hemen görevini yapacaksın. 

            -Sen babamı tanıyor musun? 

            -Hayır ama adını duydum. 

            -İyi öyleyse babamı biraz tanı. 

            -Nasıl bir adam? 

            -Bir kere iyi huylu bir adam. İnançlı bir Hıristiyan. Ama Türklere toz kondurmayan biri. 

            -Bir de ben konuşayım. Belki de yumuşar. 

            -İnşallah. 

            Adama başını salladı Dimitri: 

            -Yumuşar yumuşar. 

            -Sen birden hemen işe girme. 

            -Tabi canım. Ben olgunlaştırırım sonra ona anlatırım. Birde... 

            Badesake hayran oldupu bu adama: 

            -Evet birde... 

            Dimitri el etti: 

            -Gelsene... 

            Badesake yanına geldi. Dimitri Patakos'un karısına da işaret etti. O da yanına geldi. Dimitri ikisine de konuşmaya başladı: 

            -Bakın şimdi biz sırdaşız. 

            Badesake: 

            -Evet. 

            -Konuştuklarımızı hiç kimse bilmeyecek.  

            -Peki. 

            -Babana bir numara yaparız. Sizlere büyük bir zaiyat veririz. Baban da Türklere düşman olur. 

            -Denedik. 

            -Nasıl? 

            -Domuzlarını vurduk. Ama Türkler hayvanlarını vuramaz. 

            Dimitri durdu. Düşündü. Dudaklarını ısırdı ve: 

            -Peki Badesake sen bu davaya inanıyor musun? 

            Badesake kızarak Dimitri'ye baktı: 

            -Bana baksana sen benimle dalga mı geçiyorsun? 

            -Ne dalgası canım? 

            -Sen benim babamın evini gördün mü? 

            -Hayır. 

            -Benim babamın evi bir saray yavrusudur. Koskocaman. Bizim evda bir sürü hizmetçi vardır. Babamın parasının miktarı belli değildir. Benim iki elimi soğuk sudan sıcak suya sokmadan yaşayacak bir hayatım var. Ama ben bütün bunları teptim. Geldim sana. Ve ben buralarda yaşıyorum. Yattığım yeri bilir misin? 

            -Hayır ama bizim yapacaklarımıza karşı olursan. 

            Adam güldü: 

            -Babamı yola getirmek için ne yaparsan seninle beraberim. 

            -Ya bu aile mahremiyetine dokunursa... 

            -Nereye dokunursa dokunsun. 

            -Peki. 

            -Peki ama bunu nasıl yapacaksın? 

            -Zamanı gelince görürsün. 

            -Peki papazınız nasıl bir adam? 

            -Halim selim bir adam. 

            -O babana bir şey söyledi mi? 

            Adam yine güldü: 

            -Söylemez olur mu? 

            -Nasıl bir şey söyledi? 

            -Dinle öyleyse. Geçen pazar günü bir vaaz verdi. Türklerin kötülüğü hakkında konuştu. Babam sonuna kadar zorla dinledi. Papaz konuşmasını şöyle tamamladı. Bakın Büyük Pontus İmparatorluğu'nun kurulabilmesi için muhakkak ki kan lazım, can vermek lazım. Ve maddeten yiğitlerimizin desteklenmesi lazım diye bitirdi. Vaazdan sonra babam papazı çağırdı. Ona incilin hangisinde hangi babında Türklerin kötü olduğunun yazıldığını ve hangi babında Türklerin barbar ve öldürülmesi gerektiğinin yazıldığının gösterilmesini istedi. Adam tabi böyle bir şeyi gösteremedi. O zaman babam papazı bir güzel dövdü. Ben burada oldukça böyle şeylere müsade etmem dedi. Görüyorsun ki hiç bir şeyi ihmal etmedik. Fakat önümüzde Evangelos gibi bir adam var. Yoksa biz işi çabuk hallederiz. 

            Dimitri başını salladı: 

            -Sen o işi bana bırak. 

            -Eh sen burdasın ne istersen yaparsın. 

            -Tamam. 

            -Haydin siz bizim saraya gidin.Hem babamla tanışırsın, hem de ilk defa bir yoklama yaparsın. 

            Badesake birden birden kız kardeşinin nişanlısını çağırdı: 

            -Enişte gelsene... 

            Adam koşarak geldi. Badesake: 

            -Bunları al babama götür. 

            -Olur. 

            Dimitri Badesake'ye: 

            -Bunu istemiyorum. 

            -Peki kimi vereyim. 

            -Bunu verme de kimi verirsen ver. 

            -Acaba bu size bir yanlışlık mı yaptı? 

            -Hayır ama. 

            Badesake yürüdü. Bir tokat attı: 

            -Yine ne yaptın? Bıktım senin bu yanlışlıklarından babam olmasa şimdiye kadar seni halletmiştim ama. 

            Dimitri bu sırada çelimsiz bir adamı gördü. Onun yanına gitti. Onu kolundan tutarak: 

            -Bu gelsin benimle. 

            -Ama. 

            -Aması maması yok 

            -Anlıyorum sana bir yanlışlık yapmış olabilir ama sana verdiğim adam en cesaretli ve en güvenilir adamımızdır. 

            -Olabilir ben bunu istiyorum. 

            -Eh sen bilirsin. 

            -Ben senin cesaretli dediğin adamı da tanıyorum. Bundan emin ol. 

            Hemen adama döndü: 

            -Öyle değil mi? 

            Adam cevap vermedi. Badesake'den öok korkuyordu. Badesake Dimitri'ye: 

            -Daha önce bunu tanıyormuydun? 

            -Hayır. 

            -Ya ne zaman tanıdın? 

            -Bu gece. 

            -Peki ne yaptı? 

            -Bu adamın cesareti yok. 

            -Ne biliyorsun cesareti olmadığını? 

            -Onu denedim. 

            -Nerede? 

            -Nöbet tuttuğu yerde. 

            -Nasıl? 

            -Gayet basit. 

            Badesake birden elini salladı: 

            -Anlamıyorum. Anlayamıyorum. Bir kere Türklerle müsademeye girdik. 

            -Bak görüyor musun? 

            -Neyi? 

            -Sende biliyorsun ki cesaretsiz. 

            Adam hırsla elini salladı: 

            -Yok efendim. 

            -Ya. 

            -Hepimiz kaçtık. O yerinden oynamadı. Şimdi sen gelmiş buna cesaretsiz diyorsun. Olacak iş mi yani bu. Ben böyle bir şeye inanmıyorum. İnanamamda. 

            -Evet haklısın bunun bir korkak olduğunu sen de biliyorsun. Ama akraban olduğu için toz kondurmuyorsun. 

            Adam iki elinin arasına başını aldı. Salladı durdu. Başını kaldırdı. Eniştesine baktı: 

            -Hayır anlamıyorum. Orada en keskin nişancı Türklerden kaçma. Davamızın en büyük adamına korkak görün. Bu olacak iş değil. 

            -Bilemem. Belki o zamana kadar kız kardeşinle nişanlı değilse, nişanlandıktan sonrada korkaklığa alışmış da olabilir. 

            -Evet o olaydan sonra nişanlandı zaten. 

            Dimitri göğsüne vurdu: 

            -Ben her şeyi bilirim. 

            Küçük adam Dimtri ve yanındakileri aldı. Evangelos'un köyüne ve evine getirdi. Çelimsiz adam kapıya vurdu. Kapı aralandı. Evet bir kadın kapıda göründü. Tıpa tıp yanındakine benziyordu. Birden küçük dilini yutacaktı. Adama kadın birden: 

            -Kimi arıyorsunuz? 

            Dimitri: 

            -Ben Dimitri'yim. 

            -Kim olursan ol. Kimi arıyorsun? 

            -Burası Evangelos'un evi değil mi? 

            -Evet  

            -Beni Badesake gönderdi. 

            -Bekle. 

            O zaman o çelimsiz adam: 

            -Marika gerçekten bunları ağbeyin Badesake yolladı. Bunları eve alacaksınız, rahat edecekler. Bu adamda yaralı. 

            -Anladım durun bekleyin. 

            Kız kapıyı kapattı. Sesi duyuldu: 

            -Baba baba gelsene... 

            Bu sırada kapı tekrar açıldı. Nur yüzlü sakallı bir ihtiyar kapıda belirdi. Kapıdakilere: 

            -Kimi arıyorsunuz? 

            -Bizi Badesake gönderdi. 

            -Ne istiyorsunuz? 

            -Ben yaralıyım. 

            -İyi amaben ne yapabilirim? 

            -Benim yaralı olduğumu bildiğine göre... 

            -Evet ama ben doktor değilim ki... 

            -Bizi eve al. 

            -Ne? 

            -Bizi eve al. 

            -Efendi burası Evangelos'un evi. Eşkiyanın yatağı değil. Senin için bir yer verebilirim. Ta şu karşıda bulunan bina sizin. Gidin, yataklarda var. Yatarsınız. 

            -Ama ben Dimitri'yim. 

            -Bana bak benim yanımda bağırarak konuşma. Benim kulaklarım sağır değil. Ben Dimitri mimitri tanımam. İşine bak. Evimi rahatsız etme. Şu benim deli oğlan yüzünden sizlere göz yumuyorum. Karışmam sonra. Haydi gidin bakalım. 

            Kapıyı vurdu. 

            Dimitri Yanındaki sevgilisine baktı. Sonrada: 

            -Görüyor musun ne hallere düştük? 

            -Bunada sevin. 

            -Neden sevineyim? 

            -Bak belikide hiç avlusuna koymazdı. Bu geceki avluda yolumuzu kaybedip Türklerin eline düşe bilirdik. 

            -Haklısın. 

            Dimitri ve yanındakiler atlarını gösterilen binaya doğru sürdüler. Birden kapı açıldı. Bir adam pelerini yerde sürünerek geliyordu. Dimitri de heyecanlandı. Bu öldürüldüğüne karar verdiği akıl hocası Makarios'dan başkası değildi. 

            Dimitri atından atlayıp ona sarıldı. 

            Bu manzarayı pencereden Evangelos seyrediyordu. Kızı: 

            -Baba sen büyük bir adamsın. 

            -Anca mı bildin kızım.