Onlar Başlattı  
            -Öyleyse sus benim emrime gir. Artık sana açık açık konuşmanın zamanının geldiğini bildireyim. Ben şimdiye kadar kocamın sağlığında ve sonradan isteyipte istediğime sahip olmadığım an yoktur. 

            O zaman İngiliz: 

            -Of Allah'ım. 

            Dedi. Başını iki elinin arasına aldı. Kendi kendine: 

            -Yarabbi ne bu hal. Yoksa bu kadını seviyor muyum. 

            Kadın hemen giyindi. İngilize: 

            -Deminki kelimeyi bir daha söylesene... 

            Adam iki eliyle başını sıktı: 

            -Yoksa seni seviyor muyum dedim. 

            Kadın şeytani bir şekilde gülümsedi. Artık emeline kavuşmuştu. Eğer bu adam kendisine birden tutulmuşsa ondan uzaklaşmalıydı. Çünkü bu adamın kendisini götürmesi ancak ve ancak böyle olabilirdi. 

            İngiliz yüzbaşısı ayağa kalktı. Kadına yanaştı. Onun başını ve saçlarını okşamaya başladı. Eğildi. Onu yanaklarından öptü. Sonradan kadına kısık bir sesle: 

            -Seni çıplak olarak değil, şöyle kapalı olarak sevmek istiyorum. Eğer beni seversen böyle sev. 

            Kadın kızdı birden: 

            -Nereden öğrendin böyle olmaz şeyleri. 

            İngiliz yüzbaşı birden: 

            -Neyi? 

            -Şu söylediklerini. 

            İngiliz yüzbaşı omuz silkti: 

            -Ben ne söyledim ki? 

            Kadın biraz sesini yükselterek: 

            -Bak efendi ben bir zamanlar bir Türke gönül verdim. Onu deli gibi seviyordum. Gerçekten seviyordum. Onun için ölebilir ve öldürebilirdim. Ama birden senin konuşmaların bana onu hatırlattı. O hayırsızı hatırlattı. Beni yüz üstü bırakan onu hatırlattı. 

            Adam iki elini açtı: 

            -Ben bir şey demedim ki. 

            -Onun söylediklerinin aynını söylüyorsun. 

            İngilizin rengi bir daha kaçtı. Bu değişikliği Kadının görmemesi için dışarıya baktı. Sonrada Patakos'un karısına dönüp: 

            -Olabilir. Benim böyle konuşmam bir tesadüf oldu. Türkte benim gibi kapalı seviyormuş. 

            -Şu Türkten bahsetme. 

            İngiliz yüzbaşı o zaman: 

            -Bak hanım efendi. Ömrüm oldukça Türkleri sevmem. Onları her bulduğumda yemek isterim. Ama bir özelliklerini de çok severim. Beni ister kına, ister sev. Dünyada bazı şeyler vardırki ortak kullanılmaz. 

            -Bunlar nedir? 

            -Bak dinle. Birincisi can, bu bir şahsa aittir. İkincisi canan, bunun da bir şahsa ait olması gerekir. İngiliz olmama rağmen bu hususta geri kafalıyım. Üçüncüsü vatan bu da ortak kullanılmaz. Bu saydıklarımın hepsi Türklerde var. Bir şey daha var. 

            -Nedir? 

            -Bu bizlerde olmayan bir şeydir ki o da sadakat. 

            O zaman Patakos'un karısıGelipİngiliz yüzbaşının ayaklarına çöktü. Adama: 

            -Bak. 

            -Söyle sevgilim. 

            -Sana bir şey diyeyim mi? 

            -De bakalım. 

            -Ben de seviyorum. 

            -Kalp kalbe karşıdır. 

            Kadın başını kaldırdı. Yüzbaşının gözüne bakarak: 

            -Beni seviyorsun değil mi? 

            -Dünyada hiç bir şeyi sevmediğim kadar. 

            -Beni götürecek misin? 

            -Nereye? 

            -İngiltere'ye... 

            -Bakın biz bir harpteyiz. Görüyorsunuz devamlı hareket halindeyiz. Ölür müyüz kalır mıyız. Eğer bu harp biterse, eğer sen ve ben ölmezsek o zaman seni bu çirkin dünyadan, bu yalan dünyadan alıp gerçek dünyana muhakkak götüreceğim. O zaman sen dünya üzerinde görmediklerini bir daha göremeyeceklerini bilerek... 

            Adam sustu. Kadın gözlerini yummuş dinliyordu. Birden sesi kesilince kadın Yüzbaşıya: 

            -Konuş ne olursun konuş... 

            -Sen korkma seni İngiltere'ye götüreceğim. Benim babam İngiltere'nin büyüklerindendir. Bizim saraylarımız var. Sana babam birini düğün hediyesi olarak verir. Ondan sonra ömrümüzce mutlu oluruz. Sen öyle şeylere kafanı takma. 

            Kadın ayağa kalktı. İki elini açarak: 

            -Ah İngiltere kim bilir ne güzeldir. 

            -Tabi o ne güzel bir yerdir. Belkide seninle Tahmis nehri kıyılarında gezeriz. Kayıklara bineriz. Ne yaparsak kimseler görmez. Çünkü etrafını bir sis tabakası kaplar ki gündüzleri, bu sis gece yapar. Dünyanın en güzel yeridir oralar. Sonrada buralara benzemez. Orada insanın yaptığıyla ilgilenen de yoktur. Herkes istediğini yapar. Orası dünyann yalancı cennetidir. Ben sana oraları tarif edemem. Bu tarif ettiğim yerler tarifle olmaz ancak ve ancak gitmekle anlaşılır. Gideceksin, göreceksin sonra anlayacaksın. 

            Patakos'un karısı bir çocuk gibi seviniyordu. Vakit öğleyi bulmuştu. Patakos'un karısı ayağa kalktı. Oscar Wilson'u elinden tuttu. Sonrada: 

            -Sen eğlenceye gitmek istemez misin? 

            Adam şaşkın: 

            -Ne eğlencesine? 

            -Davamıza ihanet edenlerin yok edileceği ve ve davamıza ihanet edenlerin öldürüleceği eğlenceden bahsediyorum. 

            Adam kızgın kızgın: 

            -Kim bu davaya ihanet edenler? 

            -Kim olacak türklerin hepsi rumların bir kısmı? 

            -Nasıl olacakbu eğlence? 

            -Çok basit. Önce rumlardan başlanacak sonrada sıra Türklere gelecek Hepsi çeşitli şekilde işkence edilerek ölecekler. 

            -Haydin gidelim, görelim eğlencenizi... 

            -Haydi. 

            Odadan çıktılar. Evin giriş kapısını açtılar. Hafif hafif bir kar yağıyordu. Kadın giydiği mantonun içine adeta sarılmıştı. Oscar Wilson'da kadını kolundan tutup evden çıktılar.Patakos'un karısını İngilizin kolunda gören Dimitri sinirlendi. Küfürler ederek oradan uzaklaştı. Fakat kızdığını belli etmemeye çalışıyordu, çünkü velinimetlerini kızdırmak doğru olmazdı. 

            Sonrada döndü. Yanlarına geldi. İkisinide selamladı. Önlerine geçti. Yürüdü. Onlarda bu adamı takibe başladılar. Hepsi birden gelip büyük bir kuyunun önüne durdular. Kendileri için yapılan kapalı bir yere geçip oturdular. Kuyuya bakan Oscar Wilson sordu: 

            -Ne olacak bu kuyu? 

                        Kadın bilgiç bilgiç: 

            -Şimdi görürsün. 

            İngiliz yüzbaşı kuyuya baktı. Bir buçuk metre derinliği vardı. Uzun kenarı altı metre kadar, kısa kenarı ise ancak ve ancak üç metre kadardı. Kuyunun oturdukları yerin tam karşısına gelen kısımda merdivenli bir yol vardı. Demek kuyuya buradan iniliyordu. Kuyuya girişte büyükçe bir kapı vardı. Kapıda zincirler ve bu zinciri baplayan bir anahtar bulunuyordu. 

            Oscar Wilson düşünüyordu. 

            Kendi kendine söylendi. Acaba bu ne işe yarayacaktı. Bu Rumlar burada nasıl bir eğlence düzenleyecekti. Kadına: 

            -Söylemedin bu ne işe yarıyor. 

            Kadın cevap vermedi. Adam üsteledi: 

            -Acaba merakımı giderecek iki kelime söyleyemez misin? 

            Kadın İngilize döndü. Tebessüm etti: 

            -Söyleyemem, söyleyemem. Senin için, bunu sana açıklarsamzevki kalmaz. merak etme. Bekle. Hemen göreceksin. Heyecenlanacaksın. Şaşıracaksın. Bir daha bu çiftliğe gelmek için can atacaksın. 

            İngiliz kadının kulağına eğildi. Kısık bir sesle: 

            -Benim buraya gelmeye can attıracak bir şey buldum. 

            Kadın saf saf: 

            -Ne? 

            -Sensin. 

            Kadın gururlanmıştı. Bir yandanda Dimitri varlığını gösterebilmek için ona sürünüyordu. Kadın birden: 

            -Dursana. 

            Diye Dimitri'yi itti. Dimitri kıpkırmızı oldu. Kadına: 

            -Ne yaptım ki? 

            Dimitri'ye bağırdı: 

            -Daha ne yapacaksın devamlı olarak bana sürünüyorsun. 

            Dimitri bu aşağılık kadına sinirlenmişti. Ama misafirin yanında bir şey demedi. Onun hesabını sonraya bırakarak sineye çekmeye karar verdi. Kendisini biraz kadından uzaklaştırdı. Biraz sonrada Dimitri'nin adamları yirmiye yakın kadın, çocuk ve ihtiyar getirdiler. Karşılarına dizdiler. Kadın birden: 

            -Biraz yaklaştırın şunları. 

            Diye emretti. O zaman bunları getiren: 

            -Sus be kadın. 

            Kadın bu hitap karşıında kıpkırmızı oldu. Evet bu ingilize karşı mahçup olmuştu. Dimitri ise sevinçliydi; çünkü adama böyle söyle dese bu kadar güzel söyleyemezdi. 

                        Patakos'un karısı mahcup mahcup Dimitri'ye baktı. Dimitri adama bir işaret etti. Sonrada: 

            -Biraz bu yana al. 

            Adam hazır ola geçti. Dimitri'ye: 

            -Emredersin büyük kahraman. 

            Adam biraz bu yana getirdi.Dimitri gururundan kasılıyordu. Patakos'un karısıda madara olduğuna mı yansın yoksa İngilizin yanında küçük düşürüldüğüne mi yansın, şaşırıp kalmıştı. 

            Biraz sonrada ağızlarında bağ bulunan üç köpek getirildi. Adam köpekleri Dimitri'nin karşısına getirip tuttu ve: 

            -Emriniz büyük Dimitri. 

            Dimitri yerinden kalktı. Patakos'un karısına sürünerek oturduğu yerden çıktı.Adamın yanına giderek: 

            -Dediğim gibi yaptınız mı? 

            -Evet. 

            -Güzel. 

            Dimitri yan gözle Patakos'un karısına baktı. Somurtmuş duruyordu. İngiliz yüzbaşıyla da konuşmuyordu. Evet kendisine yapılan hakaret canını çok sıkmıştı. Şimdi bir şey yapması gerekiyordu Dimitri'nin. Hemen kararını verdi. Yürüdü. Patakos'un karısının karşısına geçip: 

            -Buyur prenses. 

            Kadın İngiliz yüzbaşıya baktı. Hem de mağrur mağrur yavaşça yerinden kalktı. Dimitri onun elini tuttu. Ve ona: 

            -Buyur prensesim. 

            -Geliyorum ey büyük kahraman. 

            Beraberce oturdukları yerden çıktılar. Dimitri: 

            -Çek şu köpekleri. 

            Diye bağırdı. Köpekleri tutan geri çekti. 

            Kadın ve Dimitri geçtiler. Merdivenlerden indiler. Kapının önüne geldiler. Bir genç kız elinde bir tepsi ile gelip önlerinde durdu. Elindeki tepsiyi Dimitri'ye uzattı. Dimitri: 

            -Sevgili seyirciler eğlencemiz başlıyor. Hepinize mululuklar dilerim efendim. 

            Kadına döndü: 

            -Buyur prensesim. 

            Kadın mahçup: 

            -Siz buyurun. 

            -Birbirlerine iltfatlar yağdırıyorlardı. Dimitri: 

            -Güzelim bu oyunun başlatılma şerefi sana ait. bunun için kapıyı sen aç. 

            Kadın göz ucuyla İngilizi süzdü. Evet İngiliz kıskançlıktan deli oluyordu. Bu yerinde duramadığından belli idi. 

            Sanki Dimitri'nin yeni aklına gelmiş gibi: 

            -Sen haklısın. 

            Dedi patakos'un karısına, doktora döndü: 

            -Doktor gel. 

            O zaman doktor yerine oturdu. Dimitri'ye: 

            -O sizin hakkınız onu siz açınız. 

            Dimitri kapıyı açtı. Kadının kolundan tutarak merdivenlerden yavaşça çıktılar. Gelip yerlerine oturdular. 

                        Açılan kapıda kafeste bulunan üç köpek İçeriye getirilip koyuldular. Dimitri hendeğin kenarında duran adam, çocuk ve kadınları gösterip: 

            -Bak yüzbaşı. 

            Yüz başı Dimitri'ye döndü: 

            -Ne var? 

            -Şu gördüklerin büyük Pontus İmparatorluğunun kurulmasına engel olan namussuzlardır. Bunlar hep öldürülecek. Siz bunlardan birine bir tür ceza vereceksiniz, böylece verilen bu ceza yerinegetirilecek. 

            -Peki mahkeme önüne çıkarılmadan mı? 

            Dimitri başını slladı ve güldü. İngiliz: 

            -Ama olur mu? 

            Dimitri yüzbaşının omzuna vurdu: 

            -Burada ben hem mahkemeyim, hem gardiyan.Hre şey benim ağzımdan çıkacak iki kelimeyle olur.Söylerim affedilir, söylerim kesilir. Eşkıyanın kanunu budur.Dağlarda senin dediğin gibi mahkeme kurulmaz. Zaten mahkemelerde uydurmaca. Sahibi olanların kurtulduğu sahibi olmayanların öldüğü yerdir. 

            İngiliz gülümsedi: 

            -Hakikaten doğru diyorsun. 

            -İnanın benim bu söylediklerime. 

            -Olabilir senin bir yönünü daha tanıdım. 

            Dimitri gururla: 

            -Nedir o? 

            -Senin orjinal fikirlerin var. 

            Dimitri gururlanarak Pataks'un karısına baktı. İnglizin hayran olduğu bu kahramana göz ucuyla Patakos'un karısı da baktı. Bu bakışta Dimitri ile Patakos'un karısı gözgöze geldiler. Kadın Dimitri'den gözünü kaçırdı. 

            Dimitri bir daha İngiliz'e döndü: 

            -Sen bir ceza ver. 

            -Kime? 

            Dimitri sesini yükseltti. Bellki kızmıştı: 

            -Bana değil ya şunlardan birine... 

            Diye karsında bulunanları gösterdi. 

            O zaman yüzbaşı: 

            -Peki benim burada söylediklerim geçerli mi? 

            -Bu oyunun kuralı bu. 

            -Yani. 

            -Yani oynayanların söyledikleri oluyor. 

            -Peki. 

            Yerinden kalktı. Esirlerin yanına doğru yürüdü. 

            Karşılarında durdu. 

            Onları güzelce kontrol etti. içlerinden biri başı kabak, sakallı, orta boylu, mum gibi sarı yüzlü adamı kolundan tuttu. Adam ihtiyar mı ihtiyardı. Onu aldı. Getirdi. Dimitri'nin karşısında durdular. İngiliz Yüzbaşı: 

            -Ben buna ceza veriyorum. 

            -Buyurun. 

            -Bunu affetmenizi istiyorum. 

            Dimitri bir kahkaha attı: 

            -O affedilmez yüzbaşı. 

            -Neden? 

            -Nedeni sorulmaz. 

            -Olur mu? Oyunu kurallarına göre oynayalım. 

            -Tamam. Affedeceksen başka birini affet sana bir şey diyemem. Ama bunun affedilmesinin imkanı yok. 

            -Neden? 

            -Önce Türk. 

            Yüzbaşı sustu.Dimitri: 

            -Buna ne kadar işkence yapmışsak bu yaptıklarımızdan hiç de şikayetçi olmadı. Gerçi bül bül gibi konuşturdukta, işkenceye devam edince, işkence de dayanılmaz olunca, sadece bu adam Allah diye bağırıyordu o kadar. Onun için ilk işkence ondan başlanacak. 

            İngiliz: 

            -Bari sona bırakın. 

            Dimitri başını salladı: 

            -Tamam sona kalsın. 

            İngiliz o zaman Dimitri'ye sordu: 

            -Bu ihtiyar kim? 

            Dimitri bir kahkaha attı. 

            -Kim olacak Türklerin akıl hocası. 

            -Kim? 

            -Zekeriya Hoca. 

            İngiliz yüzbaşı gülümsedi. Dimitri: 

            -Onu dağ yolunda tutukladık. Ah gelince bana bir şey olmaz, ben şerbetliyim diyordu. Ama sonradan şerbeti de kafi gelmedi. İşkenceyi görünce bülbül gibi konuştu. Dimitri esirlerin başındaki adama birini işaret etti. Adam genç bir Rum kadınını tuttu. Dimitri gülümsedi: 

            -Evet o. 

            Elinin tersini salladı: 

            -Atın şunu. 

            Adamlar hemen kadını hendeğe attılar. Dimitri: 

            -İlk ceza bunun. 

            Dimitri iki elini yukarı kaldırdı. Köpeklerin kafesini bekleyen Rumlar birden ellerindeki ipleri çektiler. Köpekler kafeslerinden çıktılar. Bir anda kadını parçaladılar. 

            Dimitri ikinci işaretini verdi. Bu kucağında çocuğu olan bir Rum kadınıydı. kadın feryat ediyordu. 

            -Bana kıymayın. 

            Dimitri bir kahkaha attı: 

            -Sana mı kıymayalım? 

            -Evet. 

            Kadın kucağındaki çocuğu gösterdi. Ne olur der gibi yalvardı. 

            -Bunun için kıymayın. 

            -Seni salmak suçlulara prim vermektir. 

            -Savaştığımız Türkler sizden merhametli. 

            -Biliyoruz. Onun için kocan onlara hizmet etti. 

            -Kocam ettiyse benim günahım ne? Kocam ettiyse şu yavrunun günahı ne? 

            Dimitri bir göz işareti yaptı. Hemen kurtları da bu sırada değiştirdiler.Yeni getirilen kurtlar kafeslerinde hırlıyorlardı. Çünkü kafesteki kanı görüyorlardı. Parçalanan kadını da dışarı çıkardılar. 

            Kadını getirip tam çukurun ortasına bıraktılar. 

            Yukarıdakiler kapıları açacaklardı ki birden Dimitri'nin dur işareti geldi. Adamlar kapakları açmadılar. Dimitri: 

            -Şu ağlayan eniğini de verin. 

            Evet annesi için ağlayan Rum kadınının çocuğunu da yanına götürdüler. Kadın çocuğunu aldı. Bağrına bastı. Ağlıyordu. Orada bulunanlar bu manzarayı seyrediyordu. İngiliz: 

            -Ama bu kadına bu kadar işkence olmaz ki... 

            -Merhametten anarşi, anarşiden isyan doğar. 

            -Bu kadar da gaddar olunmaz ki. 

            Güldü Dimitri. İngiliz'e döndü: 

            -Seyredemiyorsan in aşağıya. 

            -Nereye? 

            -Evine git. 

            -Haklısın gelmekle hata ettim. 

            O sırada kurtlar bir daha salındılar. Hayvanlar çocukla kadını parçaladılar. 

            İki adam indi. Yerdeki kanları sildi. Evet niyetleri başkaydı. İngiliz yüzbaşı beklemeye başladı. Bu sırada yine bir genç kadın getirdiler. Silahlı dört Rum gelip hendeğin dört köşesine oturdular. Sanki bir hedefi vuracak gibi nişan alıyorlardı. 

            O sırada elleri ayakları bağlı olan bir adam getirdiler. İngiliz şaşkındı. Dimitri İngiliz'e: 

            -Şu kadın bize ihanet eden bir Rumun karısı. Rum Türklere bizim ne yaptığımızı haber veriyordu. Bu yüzden çok zayiat verdik. Türkler zaman zaman ummadığımızda kartşımıza geçip bizim hesabımızı gördüler. Bunun için bunun işkencesi farklı olacak. 

            -Nasıl yani? 

            -Şu elleri ayakları bağlı olan adam varya. 

            -Evet 

            -Onu bu iş için iki aydır hazırlıyoruz. 

            -Hangi iş için? 

            -Bu iş için. 

            -Bu adam bu kadını kesecek mi? 

                        Dimitri gülümsedi: 

            -Hayır. 

            -Ya ne yapacak? 

            Dimitri bir kahkaha attı. 

            -Irzına geçecek. 

            İngiliz birden: 

            -Bizim karşımızda mı? 

            Dimitri ellerini iki yana açtı: 

            -Eğer gizli olacak olsa o zaman götürür odaya atardım. Maksadım onu cezalandırmak. 

            -Peki bu adam bunu yapabilecek mi? 

            Elini sallayan Dimitri: 

            -Hem de en alasını... 

            Yüzbaşının kulağına eğildi: 

            -İstersen kadını beğendinse seni salayım kuyuya... 

            İngiliz bir şey demedi. Ama Dimitri'ye tiksinti ile baktı. Dimitri bir işaret etti. Birden adamı kuyuya saldılar. Adam kadına bir hamle yaptı. Eline geçirdiği ilk elbise parçasını yırttı. Evet her hamle edişte kadının bir parçasını koparıyordu. İngiliz şaşırmıştı. Sanki adam köpek olmuş saldırıyordu. Gerçekten adamın köpekten de farkı yoktu. 

            Adamın her saldırışında kadın hem kaçıyor, hem de bağırıyordu. Irkına bu kadar kötü davranan bir milletin fertleri, Yabancı bir milletin fertlerine ne yapardı ki. Bunu düşünüyordu İngiliz doktor Oscar Wilson. 

            Ani bir kararla yerinden kalktı. Kendini hemen karşısındaki kuyuya attı. Kadına hala saldıran ve onu yere yıkıp durmadan ısıran ve onu bağırtan Rumu pmzundan tuttu ve kaldırdı. Herkes şaşkın şaşkın seyrediyordu. Adama öyle bir vurduki adam gerigeri gitti, sırt üstü düştü. Ayakları havaya kalktı. Kendisine vuran doktora hırsla baktı. 

            Dimtri'de şaşırmıştı. 

            İngiliz'e kızmıştı. Hatta bir şey söylemek istedi ama Patakos'un karısı ona engel oldu. 

            Doktor eğildi. Zavallı kadını aldı. Yukarıya çıkardı. Onun ardından kendisi çıktı. Kadının yaralarını eline geçirdiği çaputla sarıyordu. Rum kadını hala ağlıyordu. Kısık bir sesle doktora teşekkür etti. Ama biraz sonra kadını tekrar aldılar. Aynı kuyuya attılar. Bu sefer kuyuya aç köpekleri saldılar. Zavallı kadın artık kaderine razı olmuştu. Bir müddet sonra da köpekler tarafından parçalandı. Zavallı doktor tepiniyor ve bağırıyordu. Ama Rumların işkence sarası tutmuş bağırıp çağırıyorlardı. 

            Doktor ağlamaya başladı. Etrafta buz gibi bir hava esti. İlk defa bu eğlencelerde bir adamın ağladığı görülüyordu. Ama bu adamın bir farkı vardı. Evet bu adam bir askerdi. Bildiklerine göre askerlerin ağlaması normal değildi. Doktor yere uzanmış kalmıştı. Belki de bayılmıştı. Ama doktorla ilgilenen zaten yoktu. Doktor karların üstünde bir saate yakın kaldı. Başını kaldırmak istemiyordu. Yapılanlara tahammül edemiyordu. Kulaklarını Rumların aniden bağırışları tırmaladı. Başını kaldırıp baktı. Evet biraz önceki ihtiyar adam şimdi kuyuya atılıyordu. Yreden kaktı. Gitti yerine oturdu. Dimitri doktora döndü: 

            -Ne o doktor dayanamadın mı? 

            Doktor cevap vermedi. Dimitri orada bulunanlara: 

            -Ey kardeşlerim. Şimdi oyunumuzun son perdesi başladı. Can düşmanımız, Türklerin akıl hocası Zekeriya hoca şimdi aç kurtlara atılacak. Sonrada bu gtünkü eğlence son bulacak. Tamam mı? 

            Rumlar adeta ortalığı inletiyordu. "Türklere ölüm" diye bağırıyorlardı. İhtiyar yavaşça indirildi. Rumlar hala bağırıyorlardı. aç kurtların bulunduğu kafes de indirildi. Dimitri kafesin açılması için işaret etti. Kafeslerin kapakları açıldı. Aç kurtlar homurdanarak kafesten çıktılar. Şöyle bir etrafta gezdiler. Kadın Oscar Wilson'a eğildi: 

            -Deminden beri neden ağlıyorsun. Sen erkek değil misin? Ancak ağlamak kadınlara yaraşır. Ben bile kadın olduğum halde ağlamıyorum. 

            -Bak hanım efendi. Ben doktorum. Ben bu vahşeti yapanlara, seyredenlere, seyredip de ağlamayanlara insan demem. Eğer insan olupta bir kişi buna dayanıyorsa bunun adı sağlam insan değil, hasta insandır. Hem de ruh hastasıdır. Hemen Dimitri ile sen bana gelin. Sizi bir muayene edeyim. Belki de sizlerin ruh hastalıklarından hangisi olduğunuzu söylerdim. Sizler belkide sadizme varan büyük bir hastalığa yakalanmışsınızdır. Sizin gebermeniz de böyle bir sadistin elinden olursa emin olun işiniz kötü. 

            Kadın İngiliz Yüzbaşıya: 

            -Bak Yüzbaşı. 

            Yüzbaşı kadına döndü: 

            -Buyur. 

            -Seni ilk görünce sevdim. Boyuna vuruldum. Yakışıklılığına vuruldum. Ama seni artık 

sevemem. Çünkü senin cesaretin yok. Gerçekten senin için Dimitri o anasının kuzusudur demişti. Hakikaten öylesin. Gerçekten ben seni arzularımı tatmin için sevdim. ben erkek olarak ise Dimitri'yi seviyorum. 

            Doktor o zaman kadına: 

            -Olabilir. ben senin zevkine karışamam. Ama sana bir şey anlatayım. Bilirsin deliler arzularını tatmin edecek şey buldukça iyi huyludurlar.Ama bir gün arzularını tatmin edecek bir şey bulamazlarsa o zaman şu kuyunun içine seni atabilirler. Dikkat et bu adam ruh hastası. Bu da senin güzel vücudunun sonu olur. 

            Bu sırada kafeslerden çıkan köpekler ihtiyarın karşısına geçti. Oturup ona bakmaya başladılar. Rumlar beyninden vurulmuşa döndüler. Evet hayvanlar şimdiye kadar olduğu gibi ihtiyarı parçalamamışlardı. Dimitri kızdı: 

            -Köpekleri doyurdunuz mu? 

            Köpeklerin bakıcısı: 

            -Açlar. 

            Dimitri adama bağırdı: 

            -Ya neden saldırmıyorlar? 

            -Bilmiyorum. 

            İhtiyar karşısına ayaklarını uzatıpta oturan köpeklere bakıyordu. Birden silahlar patlamaya başladı. Köpekler vurulmuştu. İki Rum kuyuya indiler. Köpeklerin boynunu kestiler. İhtiyarın üstüne yüzüne sürdüler. Tekrar köpek ölülerini çıkardıktan sonra yeniden dört köpek daha saldılar. Hayret ediliyordu. Bu köpeklerde ihtiyara saldırmıyordu. Dimitri birden: 

            -İhtiyar bu köpekler sana niçin saldırmıyorlar. 

            İhtiyar başını kaldırdı: 

            -Bilmiyorum. 

            -Belkide biliyorsun. 

            -Sen bana değil ona sor. 

            -O kim? 

            -Köpeklere sor. 

            -Köpekler benim dilimi anlamazki. 

            -Köpek köpeğin dilini anlamazsa, benim dilimi nasıl anlar. Sen onlara sor. 

            Dimitri bir şey anlamamıştı. Orada bulunanlar gülüştüler. Dimitri yanındakilere: 

            -Niçin gülüyorsunuz? 

            Patakos'un karısı: 

            -Niçin olacak hayatım bu ihtiyar sana köpek dedi. 

            Dimitri ihtiyara bağırdı: 

            -Sen bana köpek mi dedin. 

            İhtiyar dimitri'ye baktı ve ona: 

            -Hayır. 

            -Ne dedin? 

            -Ben sana köpek diyemem ki. 

            -Neden diyemiyorsun? 

            -Çünkü sana öyle bir paye veremem. 

            Herkse bu ihtiyarın delirdiğine karar verdi. Çünkü hakareti bile paye olarak kabul ediyordu. Birden: 

            -Ne payesi? 

            -Köpek iyi bir hayvandır. Sahibini sever. onun için icabederse ölür. Sen köpek olamazsın çünkü sen sahibini ısırdın. 

            Dimitri ayağa kalktı: 

            -Ne demek istiyorsun? 

            -Bak anlatayım. 

            İhtiyar yernden kalktı. Orada bulunan üç tane köpeği okşadı. Herkes hayretler içinde kalıyordu. Dimitri'ye. 

            -Bunlar hayvan. Ama kimseye zararı yok. Sen bunlara benzeyebilirmisin? Asla benzeyemezsin. Çünkü ben bunların sahibi olmadığım halde beni ısırmıyorlar. Halbuki sen seni sen yapan Patakos'u öldürdüğün yetmiyornuş gibi birde karısının ırzına geçiyorsun. Sen adi bir mahluksun. Dünyada bulunan hiçbir mahlukata benzemiyorsun. Benzeyemezsin. Sen ancak bir yılan olabilirsin. Gerçi yılana da dokunmazsan zararı gelmez ya... neyse. 

            Bu sırada köpeklerde vuruldu. Dimitri kendisi kuyuya indi. İhtiyarı hiç bir şey yerine koymuyordu. Yanına yanaştı. Hırsından tir tir titriyordu. İhtiyar hiç beklenmedik bir şey yaptı. İhtiyar Dimitri'ye öyle bir vurduki, Dimitri geri geri gidip düşüp kaldı. İhtiyar koşarak Dimitri'nin üzerine gitti. Tekmelemeye başladı. Aynı zamanda silahlar patlamaya başladı. Tam bu anda Oscar Wilson'da tabancasını çekti. Oda birkaç el kuyuya silah attı. İhtiyar cansız yere düşmüştü. Ama Dimitri de yaralanmıştı. Hemen Dimitri'yi alıp eve götürdüler. Doktor da Patakos'un karısıyla birlikte eve doğru yürüdü. Yolda Patakos'un karısı doktora: 

            -Bak doktor sen çok yufka yüreklisin. Fakat ihtiyar Dimitri'yi tekmelerken birden silahını çektin ve tetiğe dokundun. Buna bir mana veremedim. 

            Patakos'un güzel karısı bir şeyi bilmiyordu. Oscar Wilson silahı çektiğinde nişan aldığı Dimitri'den başkası değildi. Ama Dimitri'nin şansı vardı. Vurulupta ölmemişti. Çünkü hedefine sıktığı kurşunlar, hedefini bulmamıştı. O zaman kadına dönüp: 

            -Ne yapayım ben? Ben silahımı çekip atmasam o barbar Türk belkide zavallı Dimitri'yi öldürecekti. Belkide ezecekti. Ona engel olmaya karar verdim. Bu sebeole silahımı çektim. 

            Kadın bir kahkaha attı. 

            -Bıraksaydın da ezseydi Dimitri'yi. 

            Kadının nazik bir şekilde kolunu tuttu: 

            -Niçin böyle konuşuyorsun? Seni hiç anlamıyorum. 

            -Aslında Dimitri'yi hiç mi hiç sevmiyorum. Ondan asla hoşlanmıyorum. Ama onsuzda yapamıyorum. 

            -Neyse yürüyelim. 

            Eve geldiler. İçeri girdiler. Oscar Wilson: 

            -Peki burada başka davanıza ihanet eden yok mu? 

             Kadın eve adımını atmıştıki vazgeçti. Geri döndü. İngiliz Yüzbaşıya basık damlı bir binayı göstererek: 

            -Şu binanın içi dolu. 

            -Kaç kişiler. 

            -Elli atmış kişiler. 

            -Çocuk çoluk mu? 

            -Hayır. 

            -Ya 

            -Hepsi kocaman adamlar. Silahlı eşkıyalar. Yarın kalırsanız daha da zevkli bir gün geçirirsiniz. 

            İngiliz Yüzbaşı sevinerek: 

            -Bunu sevdim. 

            -Neden? 

            -Çünkü Türklerin büyüklerine yapılan beni sevindirir. Zevkle bu akşamdan isteğini kabul ettim. Yarın gidecektim ama böyle bir merasimi bırakamam. Ben oldum olası Türkleri barbar olarak görürüm. Yarın onlara yapılacak eziyeti görmekte bana zevk verir. Sonrada arzu buyurursanız birini de ben cezalandırayım. 

            Patakos'un karısı heyecanla: 

            -Nasıl? 

            -Ben İngiltere'de biraz spor yaptım. 

            Kadın hayretle: 

            -Koşmayacaksın ki. 

            -Biliyorum. Bende koşmayacağım. 

            -Peki nasıl cezalandıracaksın? 

            -Ben boksörüm. Bana şöyle güçlü kuvvetli birini verirseniz ben onunla maç yaparım. 

            Kadın heyecanla: 

            -İçlerinde meşhur bir pehlivan var. Onunla karşılaşırsın. Yalnız çok dikkatli ol. Bu adam o kadar kuvvetli ki bir vuruşta adamı öldürüyor. Ondan korktukları için onu zincire vurdular. Bağlı olarak duruyor. Bunu unutma. 

            -Anladım. Sen korkma. Bana bırakın onu. 

            -Tamam yarın zevkli bir gün olacak. 

            -Haydin bakalım. 

            Her ikiside eve girdiler. Dimitri'yi yatağa yatırmışlardı. Doktor hemen odaya girdi. Onun yaralarını sardı.Kollarına pansuman yaptı ve doktor Oscar Wilson Dimitri'ye: 

            -Seni beğenmedim. 

            -Gafil avlandım. 

            -Biliyorum. 

            -İhtiyarı bir şey yerine koymadım. 

            -Ben de seni onun için beğenmedim. İyi bir kurmay ve senin gibibir komutan daima uyanık olmalı. Beklemediğin yerde başına beklemediğin işlerin geleceğine inanmalısın ve ona göre adım atmalısın. Bilirsin harpte bir kaide vardır. yaşamak için tedbirli ol. Ölmemek için öldür. Bunu aklından çıkardığın an ölürsün. Hem de ummadığın bir zamanda. Bilirsin küçük bir taş insanı öldüremez. Ama o taşa hız verilrse insanın başını yarabilir. Hatta insanın ölümüne de sebep olabilir. Bunu aklından çıkarma. 

            Bu sırada içeriye bir Rum girdi. Dimitri'ye: 

            -Bir şey söyleyebilir miyim? 

            Dimitri başını salladı: 

            -Yarın sabah İngiliz Birliği geliyormuş. Doktoru alacaklarmış. Hazırlanmasını istiyorlar. 

            Doktor Patakos'un karısına döndü: 

            -Yarın malesef kalamayacağım sevgilim. 

            -Ama çok eğlenecektik. 

            -Biliyorum. 

            -Erteleseniz olmaz mı? 

            -Hayır. Komutanım aksi biri başıma iş gelebilir. 

            -Üzüldüm. 

            -Bende. Ama bir daha tatilim olursa burada geçireceğim. 

            -Sevinirim. 

            Doktor Dimitri'yi muayene etti. Sonrada ona: 

            -Bak sen çok heyecanlanıyorsun. Senin heyecanlanman doğru değildir. Yarın ben gidiyorum, şimdi hazırlanayım. Gelecek olan İngiliz Birliğiyle dönerim. Sen kendini yormamaya bak. Eğer rahatsızlanırsan bana haber ver. Ben en kısa zamanda gelirim. 

            Dimitri o zaman: 

            -Peki Doktor Bey. 

            Dedi. doktor konuşmasına devam etti: 

            -Artık bir kaç gün yataktan kalkma. 

            Sonrada Patakos'un karısına döndü: 

            -Sende iyi hizmet et. Bir dediğini iki iki etme bu kahramanın olmaz mı? Haydi seni göreyim. Böyle insanları bir milletin tarihi kolay yetiştiremez. Bunlar mucizedir. Allah bunları her bir asırda bir yollar. Ne kadar sevimli Allah'ın kulusunuz ki siz Rumlara böyle bir komutanı yolladı. 

            Dimitri doktorun bu konuşmalarından bayağı sevinmişti. Çünkü rakibi olarak gördüğü bu İngiliz şimdi elinden almaya çalıştığını sandığı sevgilisine kendisini metediyordu. Ama kadın beklenmeyen bir şekilde çıkıştı: 

            -Peki sen gidiyorsun beni götürmeyecek misin? 

            Dimitri Patakos'un karısının son sözlerini duyunca kıpkırmızı oldu. Kızmıştı. Bu kadın kendisini deli edecekti. Kendisini kıskandırmak için neler yapıyordu. Ama şu İngiliz doktor bir gitsin ve birde şu gelen İngiliz Birliği dönsün, o zaman onun hesabını görecekti. Hem de onu yalvartacaktı. 

            İngiliz doktora da kızmıştı. Gelir gelmez düzenini bozmuştu. Bir an önce gitmesini istiyordu. Bu adam da nereden çıkmıştı. Bir doktor istemişti ama böyle yemekli yataklı değildi. Gelip muayene etmesini istiyordu. Ama bu adam üç gündür buralarda pinekleyip duruyordu. Dimitri elinde olmadan Patakos'un karısına baktı. 

            Kadın eve girer girmez vücudunun yarısını açmıştı. Bembeyazteni görünüyordu. Her gülüşünde inci gibi dişleri görünüyordu. Dimitri birden kafasında şimşekler çakmış gibi sallandı. Gözlerini yumdu, açtı. Etrafına baktı. Evet burada yapması gerekeni yapacaktı. Bu ingiliz doktorun son günleri olacaktı. Hemen adamlarından birine işaret etti. Onun kulağına bir şeyler söyledi. Adam çabukça dışarı çıktı. Biraz zaman geçti. Grivas önde aynı adam arkada içeri girdiler. Grivas Dimitri'ye: 

            -Beni emretmişsiniz büyük kahraman 

            Dimitri doğrulmaya çalışarak: 

            -Evet. 

            -Buyurun. 

            -Gel. 

            Diye işaret etti. Grivas gitti yanına. Dimitri: 

            -Otur. 

            Dedi. Oturdu. Onunda kulağına bir şeyler söyledi. Grivas anladım der gibi başını sallıyordu. Hemen odadan çıktı. İngiliz doktor sanki Dimitri'nin yapacağını anlamış gibi: 

            -Ne o Dimitri 

            -Ne oldu? 

            -Gene karışık işler peşindesin. 

            Dimitri heyecanlandı. Doktor iyi bir gözlemciydi ki birden bunu gördü. Dimitri'ye: 

            -Daha yarım saat önce söyledim. Sana heyecan iyi gelmez. Birden kalbini durdurur. Heyecan duyacağın işleri bırak. 

            Dimitri cevap vermedi. 

            Doktor oradan çıktı. Kendisine gösterilen odaya çıkıp yatağına girdi. Evet bu akşam aldığı haber kendisini hiçte sevindirmişe benzemiyordu. Hatta biraz da üzülmüştü. Bu Patakos'un karısının gözünden kaçmamıştı. Patakos'un karısı bunu şuna yorumlamıştı, demek doktorun da hoşuna gitmişti bu günkü eğlenceler. onun için gitmek istemiyordu diye içinden geçirdi. Ama kadın bir şeyden daha şüphe ediyordu. Dimitri'de bir haltlar karıştırıyordu. 

            Ama bunu nasıl öğrenecekti. Pencereden dışarı baktı. Grivas ve adamlarından bir kaçı hazırlanmışlardı. Grivas atına biniyordu. Hemen dışarı çıktı. Gırivas'ı çağırttı. Grivas koşarak kadının yanına geldi. Kadın Grivas'ın kocaman pala bıyıklarından öptü ve: 

            -Nereye böyle akşam namazı kahraman? 

            Kulağına eğilip: 

            -Kosta'ya gidiyorum. 

            -Ne yapacaksın? 

            -Türklere bir haber göndereceğim. 

            -Hangi hususta? 

            -Tabi bilirsin büyük bir yalan olacak. 

            Kadın üstelemedi. Ama hiç bir şey de öğrenememişti. 

            Eve tekrar girdi. Dimitri'nin odasına çıktı.Dimitri'ye: 

            -Grivas nereye gidiyor? 

            Dimitri'nin yüzüne bakıyordu. Evet yalan mı söyleyecekti onu anlamak istiyordu. Dimitri burnunu kaşıdı. Bu doğru söyleyeceğine dalaletti. Hemen kadına dönüp: 

            -Onu Kosta'ya gönderdim. 

            -Niçin? 

            -Düşmanlarıma unutamayacakları bir ders vermek istiyorum. Bunun için Türklere bir haber saldım. Eğer bu plan tutarsa emin ol ki çok başarılı bir plan olacak. Böylece bir taşla iki kuş vuracağım. 

            Kadın koştu. Dimitri'yi iki yanağından öptü. Dimitri: 

            -Hele şu plan sona ersin, sonra sana da güzel haberlerim olacak. O zaman sen de sevineceksin. 

            Kadın birden: 

            -Seni çok seviyorum Dimitri. 

            Dimitri başını salladı. 

            -Evet öyleydi ama. 

            -Aması ne? 

            -O İngiliz geleli hiç de öyle değil. 

            -Nereden de çıkarttın? 

            -O adam geldiğinden beri onun kolundan çıkmıyorsun. 

            -O misafirimiz ama. 

            -Biliyorum ben de başta yaptıklarından memnun oldum. Ama sonradan bana hakarete başlayınca bunun bir hikaye olduğuna karar verdim. Sen onu seviyorsun. 

            O zaman Patakos'un karısı: 

            -Sen daha beni tanıyamamışsın. Ben öyle süt kuzusu olanları sevmem. Benim erkeğim güçlü kuvvetli olacak. Karı gibi her gördüğüne ağlayanları sevmem. 

            -Öyle de hiç ayrılmadın. 

            Artık kesin olarak Patakos'un karısı bir şeyi anlamıştı. Dimitri doktoru sevmiyordu. Hemde kendi yüzünden. Öyleyse iyi bir yalan uydurması gerekiyordu. Ama öyle bir yalan olmalıydı ki kendi sevgilisini kurtardığı gibi dimitri'nin de sevgisini kazandırmalıydı. Birden: 

            -İlk gördüğümde doktordan şüphelendim. 

            -Neden? 

            -Doktordan ziyade bir casusa benziyordu. 

            Dimitri düşündü ve: 

            -Bunu hiç düşünmemiştim. 

            -Acaba casus mu diye onun için yanına sokuldum. Onu tanımak ve öğrenmek istiyordum. 

            -Peki ne öğrendin? 

            Evet kadın ilk gördüğünde bu İngiliz'i sevmişti. Onun da kurtarılması gerekiyordu. Dimitri'ye: 

            -Doktorun kesin olarak casuslukla ilgisi yok. 

            Dimitri Patakos'un karısına: 

            -Kesin olarak sana şunu söyleyeyim, bu son sözün hoşuma gitti. Belkide casusta çıktı diyebilirdin. Ama mademki senin gibi zeki bir kadın onu araştırdı öyledir diyorsan öyledir. 

            -Sağol bana itimat et. 

            -Sana itimadım sonsuz. Senden başkasına itimat etmiyorum ama sen bazen bana kazık atıyorsun gibi geliyor. 

            Kadın yerinden kalktı. Soyundu. Lambayı kararttı. Ve Dimitri'nin yatağına girdi. Dimitri biraz sonra uyudu. Kadın yavaşça yataktan kalktı. Üzerine bir elbise geçirdi. Yürüdü. yukarı çıktı. Doğruca Oscar Wilson'un odasına girdi. Oscar Wilson bir şeylerle meşguldü. Kadın: 

            -Merhaba. 

            Oscar yattığı yerden başını çevirip: 

            -Merhaba. 

            Kadın Oscar Wilson'un yaptığından bir şey anlamamıştı. Çünkü bu zamana kadar hemen her girişinde ayağa kalkıyordu. Şimdi ise hiç de oralı değildi. 

            Ama fikrini bir kere olsun deneyecekti. 

            Adamın karyolasına doğru yürüdü. Onun kıllı göğsünde ellerini dolaştırmaya başladı. Yüzbaşı hiç beklenmeyen bir şey yaptı. Kadını aniden itti. Ve kadına: 

            -Bak kızım yaptığın ayıp. 

            Patakos'un karısı birden: 

            -Ne yaptım ki? 

            Yüzbaşı: 

            -Daha kocan dün öldü. 

            -Ölsün. 

            -Ölsün olur mu? Sen de matem tut. 

            Kadın İngili'e bakıp gülümsedi: 

            -Ben geç bir kadınım. Ölenle ölemem ki. 

            Kadın bu sözleri söyledikten sonra omuz silkti. Kızdığı halinden belli oluyordu. Oscar Wilson da kadının kızdığını görünce planlarının alt üst olmasından korkarak, hemen kadını saçlarından tuttu. Ona müşfik bir sesle: 

            -Sana hayranım. 

            -Neden? 

            -Çünkü sen dobracısın. Her şeyi dobra dobra söylüyorsun. Gerçekten ölenle ölünmez. 

            Kadın ağlıyordu. Gözlerinden inci inci damlalar akıyordu. Oscar Wilson kadının göz yaşlarını sildi. sonrada: 

            -Ağlıyor musun? 

            -Evet. 

            -Ama sana hiç ağlamak yakışmıyor. Sen ağladıkça çirkinleşiyorsun. Onun için ağlama artık. 

            Kadın o zaman kolejli kızlar gibi: 

            -Ama sende beni hiç anlamıyorsun 

            O zaman Oscar Wilson: 

            -Sus 

            Dedi ve kadının ağzını tuttu. İşte kadın o zaman İngiliz Yüzbaşı'nın elini ısırdı. İngiliz Yüzbaşı'nın eli acımıştı. Elini geri çekti. İngilizce olarak da küfür etti. Sonrada kadına: 

            -Isıracak mısın beni? 

            Kadın yerinden kalktı. Odanın içinde gezinerek pehlivanlar gibi iki elini birbirine çarptı. Ellerine tükürüp adamın üzerine yürüdü: 

            -Hayır ısırmayacağım seni yiyeceğim. 

            O zaman İngiliz Yüzbaşı gülümsedi: 

            -Yavaş ol bitirirsin beni. 

            Kadın da gülümsedi. Oscar Wilson tekrar yatağına uzandı. kadın da geldi yanına oturdu. Başını İngiliz Yüzbaşı'nın omzuna koydu. Kısık bir sesle: 

            -Seni çok seviyorum. 

            İngiliz cevap vermedi. Kadın bir daha: 

            -Seni çok seviyorum Oscar. 

            İngiliz Yüzbaşı kızarak: 

            -Noksan söyleme. 

            -Ne noksanı? 

            -Adımı noksan söyleme. 

            -Noksan mı söyledim? 

            -Evet benim adım Oscar Wilson. 

            Kadın kızarak: 

            -Evet adın Oscar Wilson. Çok kaideli bir adamsın. Prensip sahibi misin, yoksa manyak mısın bunu anlayamadım. 

            İngiliz yüzbaşı: 

            -Her İngiliz prensip sahibidir. Dünyada bir sürü Oscar vardır. Ama Oscar Wilson bir tanedir. O da benim. Bana hitabedenler ikinci adımı da söyleyecekler ki bana hitap ettiklerini bileyim. 

            Kadın Oscar Wilson'u yanaklarından öptü ve adama: 

            -Sen de beni öp. 

            Adam da yanaklarından öptü ve bundan cesaret alan kadın: 

            -Bu gece seninle olmak istiyorum. 

            -Sana bir şey söyleyeyim mi? 

            -Söyle. 

            -Şu teklifin benim için dünyalara bedel. Ama yorgunum. Yarın da yola gideceğim. Bu gece seninle olursam uykusuz kalırım. O zaman yolda at üzerinde uyurum. Gideceğimiz yollar sarp yollar. Attan düşerim ve ölürüm. Galiba benim cesedim senin işine yaramaz. 

            Kadın Yüzbaşının ağzını tuttu: 

            -Sus yel alsın ağzından. Peki seninle hiç mi bir gece geçiremeyeceğiz. 

            -Geçireceğiz. 

            -Ne zaman? 

            -Bir hafta sonra. 

            -Söz mü? 

            -Söz 

            -Peki bir hafta sonra bu iş nasıl olacak? 

            -Ben bir hafta sonra izne çıkıyorum. Buraya geleceğim. Seninle bir aya yakın birlikte olacağız. 

            -Ama aynısı olmasın. 

            -Nasıl yani? 

            -Nasılı var mı? Geliyorsun hiç sevmeden hiç okşamadan gidiyorsun. Sanki ben cüzzamlıymışım gibi benden kaçıyorsun. 

            -Yok öyle şey, nereden çıkaryorsun bunları. 

            Oscar Wilson düşündü. Bunun fahişeden farkı neydi. Ancak bir farkı vardı. O da Patakos'un karısı olmasıydı. Bir şeye daha aklı ermiyordu. Bunun arzuları için yapmayacağı yoktu. Bu da iyi bir şeydi. Buna her şey yaptırılabilirdi. 

                        İngiliz Yüzbaşı bu kadından nefret ediyordu. Bir sokak fahişesi gibi bulduğu her adamın koynuna girmeye kalkanbu kadın nefret edilecek bir dişiden başkası değildi. 

            Aradan belkide bir yarım saat geçmişti veya geçmemişti ki birden kapı aralandı. Adam heyecanla kapıya baktı. Evet hayretler içinde kaldı. Bin türlü dil dökerek gönderdiği kadın tekrar başını uzatmıştı. Kadının başını uzattığını gören İngiliz yatağına oturdu. Kadına: 

            -Yine ne istiyorsun? 

            -Hiç bir şey. 

            Oscar Wilson sabırsızlıkla: 

            -Ya niçin geldin? 

                        Kadın tekrar odaya girdi. Gelip İngiliz Yüzbaşısı Oscar Wilson'un yanına oturdu. Kollarını boynuna doladı: 

            -Yoksa beni sevmiyor musun? 

            -Sevmem olur mu? Bunu da nereden çıkardın? 

            -Peki öyleyse bana niçin geldiğimi neden soruyorsun. 

            Oscar Wilson gülümsedi: 

            -Anlatmıştım uykusuz kalırsam hayatım tehlikeye girer. Beni bu seferlik mazur gör. 

            -Tamam sana inandım. 

            -Öyleyse git. 

            -Neden? 

            Diye gülümsedi. 

            -Uyuyayım. 

            Kadın İngiliz Yüzbaşının dudaklarının üstüne elini değdirdi. Sonrada adama: 

            -Uyuyamazsın. 

            -Neden? 

            -Çünkü adamların geldi. 

            Adam heyecanla yerinden kalktı. Kadına: 

            -Neredeler? 

            -Ön kapıdalar. Sana haber veriyorum. 

            -Peki geliyorum. 

            Adam birden dışarı çıktı. Hem yürüyor hem de giyiniyordu. Dimitri'nin odasının kapısını açtı. İçeri baktı. Dimitri uzanmış duruyordu. Adam kapıyı çekince Dimitri çağırdı: 

            -Baksana Yüzbaşı... 

            -Söyle. 

            -Veda etmeden mi gidiyorsun? 

            -Hayır geleceğim şimdi. 

            Bu sırada Patakos'un karısı içeri girdi. Dimitri de yerinden kalktı. Giyindi. Dimitri'ye Patakos'un karısı: 

            -Nereye? 

            -Nereye olacak, Yüzbaşıyı yol etmeye. 

            Kadın heyecanla: 

                        -Demek yol edeceksin? 

            Dimitri kadını sarstı: 

            -Bana baksana. 

            Kadın bağırdı: 

            -Ne var yine? 

            -Bak benim canım bu akşam çok sıkılıyor. Bir derdim de yok. Bu hayra alamet değil. Şimdi bana söyle benimle geliyor musun? 

            -Nereye? 

            -Aşk evine... 

            -Ama doktor... 

            -Bırak doktoru. Bu akşam burnuma kan kokuyor. 

            -Sen istemediğin bir şey olursa hemen bir şey uydurursun. Şimdide kandan bahsediyorsun. 

            -Ben gidiyorum gelirsen gel. 

            Kadın düşündü. Dimitri'ye: 

            -Doktora ayıp olmaz mı? 

            -Eh sen kal. 

            Dimitri yollandı. Kadın birden: 

                        -Dursana ben de geliyorum. 

            -Acele et. 

            Patakos'un karısı da hazırlandı. Beraberce gizli bir yoldan yürüdüler. Gidiyorlardı. Kadın: 

            -Baksana. 

            Dimitri durdu. Geri döndü: 

            -Ne var? 

            -Birşeyimi unuttum geri döneyim mi? 

            -Hayır dönmeni istemiyorum. 

            Yürümeye devam ettiler. Kadın birden durdu. Evet etraf silah sesleriyle yıkılıyordu. Dimitri kadını kolundan tutup çekti. 

            -Yür biraz çabuk ol. 

            Koşmaya başladılar. Dar yolda kayıp düşüyorlardı. Adeta kızak gibi kayıyorlardı. Dimitri ve kadın hemen atlarını hazırlayıp karanlığa karıştılar. 

            * * * * * 

            Patakos'un evinde kapıda birden Yüzbaşı belirdi. Dışarsı cehennemdi sanki. Silahlar patlıyordu. Adamlar bağırıyordu. Belliki ölenin haddi hesabı yoktu. Kapıyı açtı. İçeri girdi. Hizmetçiye bağırarak: 

            -Hanımın nerede? 

            -Bilmiyorum. 

            Koşarak gitti. Dimitri'nin kapısını tekmeledi. Hizmetçi kadın şaşırmıştı. Üç gündür hizmet ettikleri İngiliz doktor adeta delirmiş etrafa saldırıyordu. Sonrada kapıya yüklendi. Kapı gıcırdayarak açıldı.Evet İngiliz doktor hayretler içinde kaldı. Çünkü Dimitri yoktu. Yattığı yatağın altına baktı. Nöbetçi de korkmuştu. Adama: 

            -Bedava arama. 

            -Neden? 

            -Çünkü beyfendi ile hanımefendi çoktan gittiler. 

            -Nereye? 

            -Bilemiyorum. 

            Adam bir küfür savurdu. Birden dışarı fırladı. Etrafına bağırarak emirler veriyordu. Bir heykel gibi bağırıp çağırıyordu. İngiliz elbisesi giymiş askerler etrafı ateşe veriyordu. Evet durum anlaşılmıştı. Kaçabilenler kurtulmuştu. Dimitri de kaçanlardandı. O da kurtulmuştu. Bir sürü Türk ölmüştü. İlk defa Türkler böyle bir baskın yaptılar ve muaffak da olmuşlardı. Hizmetçiye İngiliz Yüzbaşı bağırdı: 

            -Bütün kabahat senin. 

            Kadın korkuyla: 

            -Neden efendim benim ne suçum var? 

            -Eğer Dimitri kaçmadan haber verseydin bu işi bu kadar uzatmayacaktık. Ama sen görevini yapmadın. Şimdi hanımın da hayatı tehlikede... 

            Kadın başını yoluyordu. Belli olmuştu. Bir şey bilmiyordu. Çünkü bu kadar üzülen bir hizmetçi çoktan haber verebilirdi. Hizmetçi birden İngiliz doktora sordu: 

            -Dimitri'yi ne yapacaksın? 

            Adam yere baktı. Sonrada: 

            -Onu sevecektim. 

            Bir şey anlamamıştı. Ama kadın şunu düşünüyordu. Demek bu adam Patakos'un güzel karısını seviyordu. Dimitri rakibi olduğu için onu ortadan kaldırmak istiyordu. Halbuki bu baskının İngilizlerle ilgisi yoktu. Bu baskını doğrudan doğruya Türkler yapmışlardı. Adam birden kıza döndü: 

            -Sen akıllı bir kızsın nereye gittiklerini bilirsin. 

            -Bilmiyorum Yüzbaşım. 

            Kadın birden: 

            -Sizin adınız Oscar Wilson değil miydi? 

            İngiliz gülümsedi. Kadına: 

            -Madem merak ettin sana söyleyeyim. Adım Oscar Wilson değil, Osman Öksüz. Dimitri'nin bıraktığı yetimlerdenim yani. Bunu unutma. Buraya kadar Oscar Wilson kılığında geldim. Malesef acemiliğimden yapacağımı başaramadım. Ama bir şeyi iyi öğrendim. Dimitri tabansızın biri imiş. Bak siz onun için can veriyorsunuz o kaçmış. 

            Kadın biden: 

            -Peki bu Dimitri'den neden bu kadar nefret ediyorsun? 

            -Çünkü bu kadar vahşeti o yarattı. Bu kadar kan gölünü o meydana getirdi. Ama inşallah getirdiği kan gölünde bir gün boğulacaktır. Buna inanın. 

            İngiliz Yüzbaşı kılığındaki Osman adlı genç dışarı çıktı. Kendisini kapıda arkadaşları bekliyordu. Rum esirler sırayla diziliyordu. Bu toplama işi bittikten sonra Osman adlı genç: 

            -Kosta. 

            Diye bağırdı. Bir adam atını sürdü. Gelip Osman'ın yanında durdu. Osman bu adama doğru yürüdü. Sonrada ona: 

            -Şunlara sırayla bak. Şu saydıklarımdan varsa hemen ortalığa çıkart. Birincisi Dimitri'nin akıl hocası papaz Makarios. 

            Kosta bir baştan bir başa yavaş yavaş yürüdü.Sonrada: 

            -Yok. 

            -İkincisi Grivas. 

            Yine kosta baktı. Geri geldi: 

            -O da yok. 

            Adam derin bir nefes aldı. Sonrada bağırarak: 

            -Beyler Dimitri ve Patakos'un orospusu kaçtı bunu biliyoruz. Peki bu Makarios'la Grivas nerede? Yer yarılıpta yerin dibine batmadılar ya... 

            Orada bulunan bir Rum ileri çıktı: 

            -Birincisi Makarios çoktandır yok.Buranın basılacağını Dimitri'ye söylüyordu. Kaçtı. Nerede olduğu belli değil. 

            -Peki Grivas? 

            -O da Türklere bir haber vermeye gitti. 

            -Peki geri dönmedi mi? 

            -Hayır. 

            -Eşkıyadan başka kaçan yok mu? 

            -Yüze yakın şu anda çiftlikten kaçan var. 

            -Desene arı kovanına çomak soktuk. 

            Adam sustu. Hemen Türklerin esir edilenleri alındı. Bir grup oradan ayrıldı. Diğer bir grup ise hemen oraya karargah kurdu. Aralarında Türkler iş bölümü yaptılar. Bir grup nöbete gitti. İkinci grup istirahate gitti. Üçüncü grup ise hemen etrafta ne kadar bina ne kadar esir ve çiftliğin çıkışlarının ve girişlerinin tesbitine başladı. Dördüncügruptakiler ise hemen harekete geçip hem laskaris'e hemde Hasan ve Yusuf'a haber vermeye gittiler. 

            Osman adlı Türk kendi kendini yiyordu. Hayır bir işi yapamamıştı. Acaba bu işi becerseydi, belkide bu iş sona erecekti. Artık ağlamakta para etmezdi ki. 

            * * * * *