|
O zaman kadar sessiz duran Anastasi birden hiddetlendi. Belinden tabancayı
yeniden çıkardı. Ama bu sefer ateşlemedi atını gence doğru sürdü ve şiddetle
tabancanın kabzasıyla gencin başına vurdu. Genç adam kafasından kanlar
fışkırarak yere yıkıldı. Bir Rum atından indi. Yere yıkılan doğru koştu.
Anastasi bu Rum çeteciye bağırdı bağırdı:
-Ne oldu? Rum çetecisi durarak: -Abi birde ben vurayım... -Neden? -Belki de ölmemiştir. Bir Türk yaşarsa bir düşman yaşar. Bir Türk düşmana beş kurşun gerekir. Onun için işini bitireyim dedim. Anastasi bu Rum çetecisinin sözlerini bir hakaret kabul etti. Ve ona: -Sen benden şüphe edersin? -İsa hakkı için böyle bir şey düşünmedim. Düşünemem de. -öyleyse neden atından indin ya? -Söyledim ya. İşini bitireyim diye. -Sen şimdiye kadar Anastasi'nin vurup ta, yaşayan insana rastladın mı? -Hayır. -Özür dile ve uzaklaş oradan. Adam koşarak Anastasi’ye yaklaştı. Onun ayaklarından birinden öptü. Anastasi bu gösteriden memnun olmuştun. Adamı ayağıyla iterek: -Git atına bin. -Tamam şef... Diyen adam koşarak atına bindi. Anastasi: -Ölmüş gebermiş. Sonrada orada eleri bağlı olan Türk'lere: -Şimdi sıra sizde. Yaşlı ak sakallı bir ihtiyar: -Ne yapacaksan kurtulalım yoksa... -Yoksa küfür mü ediyorsun? Yaşlı adam kızarak bağırdı: -Evet küfür ediyorum ne olacak? -Kesin sizi çocuklarınızı öldürteceğim. Karar verilmişti. Oradaki Türk'leri çocuklarına öldürteceklerdi. Bu sırada Anastasi'nin bazı adamları bu fikre itiraz ettiler. Adamlardan biri ileri doğru atını sürerek: -Çoktandır şefimiz eğlenemedik. Bu Türk'leri Fettan tepeye götürelim. Onları oradan yardan aşağı atalım. Hem biz eğleniriz, hem de bunu duyan Türk'ler bir daha bize karşı çıkmazlar. Böylece Türk'lere iyi bir göz dağı vermiş oluruz. O zaman Anastasi:
-gayet güzel diyorsunuz? Bizim gibi vatan severlerin Türk'leri yardan aşağıya
ittiği duyulursa, bize inanlar
Deminki adam: -orada bir çare buluruz be reis. -Nasıl bir çare?
-biraz önce pis bir Türk bizimle birlikte olduğunu söylemedi mi? Ona bu
pisleri ittiririz. Böylece bir pisliğe bir pisliğe temizlettiririz. İşi
böylece hal etmiş oluruz. iş bu
-aferin iyi düşündün. Yalnız o Türk yapar mı? -Elbette yapacak. Yapmasa bu adamın bizimle olduğunu nasıl anlarız. Bundan sonra bu adama nasıl inanırız? -Çok doğru. Anastasi bu konuşmadan sonra biraz önce sizinle olurum diyen Türk'ü yanına çağırdı. Ona: -Gel bakalım. Türk koşarak yanına geldi. Anastasi adama: -Adın ne -Kafur. -Nasıl Kafur: -ÜÇ kitaplı kafur derler bana.
-Ne, kaç kitaplı Kafur derler sana?
Anastasi elini salladı. Sonrada: -Kaç kitaplı olursan ol. Deminden beri konuşulanları dinledin değil mi? -Evet. -Şimdi ne diyorsun? -Siz ne derseniz yaparım. -Peki bu pis Türk'leri Fettan tepede yardan aşağıya ataçakmısın? Bize bunu söyle bakalım. Adam başını yana büktü: -Siz emrederseniz evet. Anastasi güldü. Adama: -Tamam emrettim.
Kafile yavaş, yavaş çocukları orada bırakarak Fettan tepeye doğru yola
çıktı. Çok ağır ilerleyerek tepenin
Tam bu sırada kafasına tabancayla kafasına vurulan genç kendisine geldi. Hala kafasından kan akıyordu. Adam sağa sola baktı. Evet ağlaşan çocuklarla bir sürü ölü görüyordu. Genç kalkmak istedi. Hayır kalkamıyordu. Gözleri kararıyor, midesi bulanıyordu. Biraz daha oturduğu yerden etrafa baktı. Evet her şeyi hatırlıyordu. Kalbinin küt, küt çarptığını duyuyordu. Acaba diye içinden geçirdi. Yoksa Rum’lar diğerlerini bırakmış mıydı. Hayır her şey olmuş olabilirdi de bu olamazdı. Çocuklar onun hareket ettiğini görünce hemen etrafını aldılar. Çocuklardan ağabeyinin oğlu ona sarılarak ağlıyordu. Bu on yaşlarında idi. Çocuk: -Amca, babamlar nerede? Adam kardeşinin çocuğuna baktı, baktı bir şey demedi. Yanlarına cin gibi on iki yaşlarında bir çocuk yanaştı. Eliyle Fettan tepe tarafını göstererek: -Ha bütün adamları Fettan tepeye götürdüler. Onları kayalıklar atacaklarmış, öyle konuşurken duydum. Bu sözleri duyan Nurettin adlı genç son bir gayretle ayağa kalktı. Yavaş hareketlerle meydana yakın olan evlerin avlusuna atladı. Eve kadar sendeleyerek gitti. Evin önündeki ağaca bağlı olan ata bindi. Bunlar bu yaralı gencin son gayretleriydi. Son bir gayretle atını Cacil’e doğru sürdü at sanki her şeyi biliyordu. Bu sebeple sanki uçuyordu. Ara sıra Nurettin düşüyormuş gibi oluyordu. Hala başı dönüyor , midesi bulanıyordu. Ara sıra düşmemek için atın üzerine kapanıyordu. Nurettin uçar gibi giden ata " Hadi yavrum Yavuz yetiş yoksa hepsi ölecekler " diyordu... Cacil’e girdi. İlk evin kapısını vurdu. Kapıyı ev sahibi Recep denen genç açtı. Karşısında yaralı bir adam duruyordu. Ona: -Kimsin? Ne var ne yok? Nurettin güçlükle: -Anastasi denilen eşkıya köyümüzü bastı. Köylülerimizi öldürecek. Köylüleri Fettan tepeye götürdü. Köyümüzün adı Kara Dut köyü. Onları öldürmeden yetiş. Ve yaralı adam sözlerini vermeden attan düştü. Recep elindeki lambayı karısına verdi. Attan düşen adam hareketsiz duruyordu. Recep: -Komşuları çağır. Şunun la ilgilenin. Ben Yusuf’a haber vereyim. Sen bağır komşular yetişsimler dedi. Koşar adımlarla ilerledi. Karısı Recebe bağırdı: -Recep Recep durdu ve geri baktı: -Ne var? -Gel geri. Recep bir mana verememişti. Karısına: -Neden ? -Yaya gitme. -Neyle gideyim.
-Şu ata bin git.
-Ben pencereden dışarı atlıyorum. Murat Dayı onu tuttu: -Olmaz. Dedi. Onu evin hayatına çıkardı. Bir insanın geçebileceği kadar bir delik açtı. Yusuf'a: Sen bu delikten evin altına gir. Sürünerek yürü... etrafı bir güzel gözetle. Kimsenin olmadığından emin ol. Ben o kimin nesi kimim fesi bir öğreneyim. Zaten yabancı olan devriyeler köye sokmazdı ama yine biz tedbirli olalım. Yusuf gösterilen delikten evin altına indi. Sürünerek evin önüne çıktı. Adamın arkasına geçti. Murat Dayı: -kim o. -Beni. -Sen kimsin. -Ben Recep'im. Bu sırada Murat Dayı kapıyı açmaya çalışırken Yusuf: -Davranma. Diye gürledi. Recep ellerini havaya kaldırdı. Yavaşça geriye döndü. Arkasında efsane adam Yusuf'u görünce: -Sen misin Yusuf? -Evet benim. Bu sırada Murat Dayı kapıyı açtı. Recep olanları anlattı. Ve sözlerini şöyle tamamladı. Kapıyı açtım. Karşımda at üstünde bir yaralı. Kendisinin Kara Dut köyünün halkından olduğunu, köylerinin Anastasi çetesi tarafından basıldığını, köydeki kadınlar vurulmuş erkeklerinde öldürülmek için Fettan tepeye götürüldüğünü burada kayalardan aşağıya atılacaklarını söyledi. Murat Dayı: -Bir tuzak olmasın? -Bilemem ama bana göre olamaz. -Neden? -Ne bileyim adam yaralı, başından kanal gibi kan akıyor. Belkide ölmüştür. Attan düştü. Ölmediyse bile yakın zamanda ölür. Yusuf o zaman Murat Dayıya döndü: -Peki ben gidiyorum. Murat Dayı: -Bende gediyorum. Yalnız gidemezsin. Yusuf başını salladı. Murat Dayı gence. Ona: -Sen atını bana ver. Sen benim atı hazırla ve bin, köye gir. Bizim köyde birkaç haneye uğra bizim Fettan tepeye gittiğimizi söyle hazır olanlar, hemen hazırlananlar peşime gelsinler. Genç, Murat Dayıya: -Tamam söylediklerinizi aynen yaparım. Kapıdaki atlara bindiler. Her ikisinde tepeden tırnağa silah. Bu iki adam geçenin karanlığına karıştılar. Murat Dayı ile Yusuf Fettan tepeye doğru atlarını sürüyorlardı. Atlarını o kadar hızlı sürüyorlardı ki sanki rüzgar gibi gidiyorlardı. Murat Dayı Fettan Tepeye varınca etrafına baktı. Hayır o gencin söylediği gibi bir şey yoktu. Bir anormal belirtiye rastlamıyorlardı. Yusuf'a dönerek: -Kimseler yok galiba... -Bende öğle sanıyorum. Murat Dayı o zaman o zaman Yusuf'a: -Demek gelmemişler. Şimdi biz kayaların arkasına yerleşelim. -Evet. -Sen gelenlere davranma dersin. Etrafının sarıldığını söylersin. Sonrada bize yani bana ben emir vermeden ateş yok dersin. Sen sorular sorarsın. Bende çeşitli insan sesleriyle seni cevaplarım. Kayalar arkasından devamlı yer değiştiririm. İki kişi olmadığımıza onları inandırırsak iş tamam... -Peki. Hemen ayarladıkları plan gibi. Atlarını kuytu bir yere çektiler. Sonrada kendileri için münasip bir yer aradılar. Yusuf düzlüğün önümde bulunan kayalar arasında bir yere yerleşti. Murat Dayı karşı tarafa geçti. Büyükçe bir kayanın arkasına kendini aldı. Oturdu elindeki martının öptü. Beklemeye başladılar. Zaman epeyce geçmişti. Hala görünürlerde kimseler yoktu. Murat dayının canı sıkılmaya başlamıştı. Yoksa bu Türk'ü kullanarak Rumlar kendilerine bir oyunmu oynamışlardı. Sonrada Rumlar her hangi bir şeyden şüphe ettilerse geri dönmüşlerdir diye geçirdi. Onların ne kadar korkak olduğunu biliyordu. Oturdukları ne kadar zamanın geçtiğini hesaplıyamıyorlardı. Tam canlarının sıkılıp kalkalım dedikleri bir anda aşağıdan bir gürültü koptu. Geliyorlardı. Ay gündüz gibi ortalığı aydınlatıyordu. Evet bunları tanıyorlardı bunlar Anastasi'nin çetesi ile esir edilen Türk'lerden başkası değildi. At üstündeki çeteler birbirine bağlanmış olan Türk'leri çekiyorlardı. Gecenin ay ışığında Türk'ler o kadar mecalsiz görünüyorlardı ki... Kimi yerde sürünüyor, kimi ise dizlerinin üstünde yürüyordu. Bu sırada en arkadaki ihtiyar bir adam bağlı olan ellerini Tanrı'ya dua eder gibi havaya açmış yürüyordu. Dudakları kıpırdıyordu. Anastasi bu adama yaklaştı. Belinden çıkardığı kamayı hızla açık olan avucunun içine vurdu. İhtiyar gecenin sessizliğinde: -Allah’ım bizi kurtaracak yok mu? Bu zulüm ne? Bu zalim gavur bizi ezecek mi? Kurtar bizi Rabbim. Kurtarmasan emanetini al... Bu yalvarış, bu yakarış gecenin sessizliğini deliyordu. Yusuf ve Murat dayı irkildi. Tam bu sırada Türk'ler tekbir getirmeye başladı:
" Allah’u ekber, Allah’u ekber-
Bu tekbir sesi dağı taşı inletiyordu. Evet gecenin sessizliğinde öyle bir ses yükseliyordu ki, bu sessizliği dağlar taşlar yankı vererek cevaplıyorlardı. Anastasi gür bir sesle tekbir getirenlere bağırdı. -kesin yoksa karışmam ha. Demin avucuna kamayla vurulan, hala avucundan kan akan ihtiyar. -Kes sen Allah'sız. Bunlar senin yanına koymıyacak. Anastasi bir kahkaha attı: Kim koymıyacak? -Sağ bıraktığın çocuklarımız. Anastasi ihtihza ile güldü. Elindeki kamçıyla şiddetle ihtiyara vurdu. Bu şap sesiyle beraber yaklaşan çeteye karşı harekete geçmeye karar verdi. Bir ıslık çalındı. Yusuf birden kayaların üstüne çıktı. -Davranmayın. Diye gürledi. Ve sonrada etrafına: -Ben emir vermedikçe ateş etmek yok. Bu emir verildikten sonra Murat dayı arka arkaya çeşitli erkek sesleri çıkararak Yusuf'a cevap verdi. " Olur bey ". Rum’lar şaşırmışlardı. Bu Türk'ler nasıl olmuştu da buraya ulaşmıştı. En önemlisi bu olayı nasıl haber almışlardı? Kendilerinden önce gelip buraları nasıl sarmışlardı? Anastasi yanındakilere küfürler ediyorlardı. Şimdi iyi eğlenirsiniz diye içinden geçirdi. Tam bu sırada tüfeğine davranan çete elemanlarından gören Murat dayı iki sefer peşi peşine tetiğe dokundu. Adam kolundan vurulmuştu. Murat dayı Rumların şaşkınlığından faydalanarak çok çabuk olarak yerini değiştirdi. Bundan sonra Yusuf'a: -Ateşe devam edelim mi? Yusuf kesin olarak: -Hayır.
Dedi. Bu Rumları gerçekten şaşırtmıştı. Gerçekten Yusuf kalabalık bir çete
gurubuna sahip olduğunu Rumlara inandırmıştı. Hele Yusuf'un yanında öyle
arkadaşları vardı ki attıklarını vuruyorlardı. Rum'ların hepsi dehşete
kapılmışlardı. Şaşkın, şaşkın birbirlerine bakıyorlardı.
Yusuf'un eline bakan Anastasi, onun elindeki silahın bir İngiliz silahı olduğu hemen fark etti. Sonrada bunlar Türk olamaz diye içinden geçirdi. Çünkü bu silahların İngiliz'lerle, Rumlardan başkasında bulunması imkansızdı. İçinden şöyle geçirdi. Belki de İngilizler veyahut büyük Dimitri kendisini deniyordu. Bu akla en yakın olan idi. Belki de kendilerinin hemen korkup Türk'lere teslim olup olmadıklarını kontrol ediyorlardı. Gerçekten düşündüklerinde hakikat payı çoktu. Çünkü bu gece Türk köyünü basacağını sadece Dimitri, Patakos ve birde İngilizler biliyordu. Köyü basana kadar yanındaki çete arkadaşlarının da haberi yoktu. Bu gece bastığı o köydeki çocuklar köyün basıldığını çevre köylere haber veremezlerdi. Erkekler zaten buradaydı. Eh bir ihtimal kalıyordu ki oda kendisinin denenmesiydi. Sonradan birden aklı başına geldi. Evet o kafasına vurduğu adam ölmemiş ayağa kalkarak Türk'lere haber vermiş olabilirdi. Ama olamazdı. Adamın kafasından oluk gibi kan akıyordu. Bir adam o kadar kan kaybından sonra o kadar yolu kat edip meramını anlatamazdı. Bu imkansız bir şeydi. Anastasi elini havaya kaldırdı. -Ben Anastasi Aynı anda ihtiyar Murat dayı tetiğe birkaç defa dokundu. Anastasi’nin eli kanlar içindeydi. Evet bu işin şakası yoktu. Bunlar ne Dimitri’nin gönderdiği adamlar, Nede İngilizlerdi. Böyle denememi olurdu. Adamlar ha bire patlak mısır gibi kurşun sıkıyorlardı. Hem de kalabalık oldukları da belli oluyordu. Etrafa mevzilenmişlerdi. Attıklarını vuruyorlardı. Yusuf tok bir sesle: -Önce atlardan inin. Anastasi attan aşağıya atladı. Rum çeteciler reislerinin indiğini görünce hemen onlarda indiler. Yusuf ikinci emrini verdi: -Sonrada atlarınızın önüne geçip silahlarınızı bırakın... Rumlar bu emrede uydular. Yusuf üçüncü emrini verdi: Şimdi kamalarınızı, elbiselerinizi çıkarın. Rumlar bu söylenenleri de yaptılar. Hepsi işin ciddiyetini anlamışlardı. hepsi tir, tir titriyorlardı. Durmadan Anastasi'ye küfürler ediyorlardı. Artık Rum çetecilerden her biri canının derdine düşmüştü. Yusuf çetecilere son emrini verdi: -On beş adım öne çıkın ve tek sıra olun. Yusuf, Murat dayıya. -Çıkalım mı? Murat Dayı cevap verdi: -Sen çık biz tedbirli olalım. Su uyur düşman uyumaz demişler. Biz yerlerimizi muhafaza edelim. Sen çık yapacağını yap. Yusuf yine bağırdı: -Başkaları yoktur. Olsun biz varmış gibi hareket edelim. Peki. Yusuf on beş adım ileriye çıkmış çetelere: -yüzü koyun yere yatın: Bu emre bütün Rumlar itiat ettiler. Hepsi yüzü koyun yere yattılar. Arada bir başlarını kaldırıp bakıyorlardı. Acaba bu adamlar kendilerine ne yapacaklardı. Kendilerini öldürürmüydüler? Demek Rumlar arasında bir casus vardı. Ne yapacaklarını hemen haber veriyordu. Yusuf son emrini verdi: -Ellerinizi belinizin üstüne koyun. Rumlar bunu da yaptılar. Yusuf etrafına iyice baktı. Kimsenin olmadığına kanaat getirince bağırdı: -Tamam kimse yok Murat dayı... O zaman Murat dayı bet bir sesle: -Ey biriniz çıkın. Gidin Yusuf'a yardım edin. Dedi ve yerinden fırladı. Yusuf'a doğru koştu. Sonrada kuytuda duran atına koştu. Eğere bağlı duran ipleri aldı ve geri geldi. Bu ihtiyardan bu kadar hareket beklenmezdi. Ama Murat dayı çok hareketli idi. Koşuyordu, atlıyordu, zıplıyordu. Yoluna yürümekten aciz olan bu ihtiyar bu gece ikinci gençliğini yaşıyordu. Hemen getirdiği ipleri Rumların eline bağladı. Belinde duran bıçağı çıkardı. Koşarak Türklerin bulunduğu on beş adımlık mesafeyi aldı. Hemen Türk'leri bağlayan ipleri kesti. Elleri serbest kalan Türk'ler ayağa kalktılar. Hepsi elleri serbest kaldıktan sonra kurtulduklarına inanmışlardı. Ağlıyor ve kucaklaşıyorlardı. Murat dayı içinden " Yarabbi bu can ne kadar tatlı, insanlar sevdiklerini kayıp etseler de yaşamaya gayret ediyorlar." Diye içinden geçirdi. Kurtulan Türkler, önce Murat dayıyı kucakladı. Sonrada Yusuf'u. Biraz önceki ihtiyar adam: Biliyordum geleceğinizi. Bizi bu zalimlerden kurtaracağınızı biliyordum. Hiçbir zaman ümidimi yitirmedim. Biliyordum. Arkadaşlarıma söylemiştim. Kurtulacaktık. Kurtulduk. İhtiyar Murat Dayı içini çekti: Ah bana kalsanız kurtulmadınız ya... İhtiyar ona döndü: Ne demek bu? Murat Dayı Benim işim bitmiş. Yaşım yetmiş. Ben kendimi taşıyamıyorum. Bana kalsanız bu Rum’lardan kurtulamazdınız ya. Yusuf'u eliyle işaret etti: -Şunun sayesinde kurtuldunuz. İhtiyar adam Murat dayıya yanaştı onu ensesinden sağlam eliyle tuttu. Kendine doğru çekti ve: -Hele o kadar kendini yaşlı görme senin daha çok ekmeğin yenir. Adam bu sözleri söylerken o kadar acını içinde gülüyordu. Murat dayı: -Sağ ol. -Sende. Merasim bitmişti. Genç bir adam bağırdı. -Üç kitaplı kafur nerede? Türkler arasında bir homurtu yükseldi. Etraflarına baktılar. Hayır görünmüyordu. Biraz arayınca bir dikenin altında oturmuş onu ağlarken gördüler. Türklerden biri bağırdı: -Aha şurada. Hepsi koşarak yanına gittiler. Üç kitaplı Kafur oturmuş iki elinin arasına başını almış sessizce ağlıyordu. Yusuf: -Ne ağlıyorsun. -Ben nasıl ağlamam? Onu bulan genç konuştu: -Bunu bana bırakın. gerisi sizin olsun. Ben sizden başka bir şey istemem. Ben Anastasi ve Anastasi gibilerine kızmıyorum. Onların tiyneti öyle. Onlar bizden değil. Onlar bizi keserler, öldürürler, evlerimizi yakarlar. İnsanımıza işkence ederler. Çünkü onlar düşman. Ama o düşmanla bizim gibi inanan. Bizim kanımızı taşıyan biri birlik olursa onun kanını içmek farz olur. Bizde farzı terk edemiyeceğimize göre. -Yusuf bu uzun nutuğu burada keserek üç kitaplı Kafur'a döndü. Ona yumuşak bir sesle: Sen şakadan Rumlarla oldun değil mi? Bir sessizlik oldu. Herkes Kafur'un vereceği cevabı heyecanla bekliyordu. Herkes Kafur'un cevabının " evet ben şakadan oldum " olacağına inanıyordu. Ama öyle olmadı. Kafur: -Hayır ben onlarla esastan oldum. Onlar acımadan herkesi acımadan öldürüyorlardı. Bu arada canımı kurtarırsam kardır dedim. Onlarla birlik oldum. Orta yaşlı bir adam: -Demek bizi yardan aşağıya atacaktın. Üç kitaplı Kafur başını salladı. -Evet. Biraz önce konuşan genç adam: -Öldürelim bunu. Yusuf üç kitaplı Kafur'a: -Seni öldürecekler ne diyorsun. -Ne diyeyim. Mukadderat. Ben onları öldürüp sağ kalmayı düşünüyordum. Benim tuttuğum taraf mağlup oldu. Onların beni öldürmesi hak oldu. Hakları da var hani.
Yusuf güldü. " Yarabbi insanların canı ne kadar kıymetli " diye içinden
geçirdi. Genç adam Yusuf'un bir şey
-Yaşatacak mıyız bunu? Yusuf ateşli o gence döndü: Evet. Genç bu cevabı beklemiyordu ki: -Ama o Rumlarla bir oldu. -Olsun sen bırak onu. -hayır sen şaka yapıyorsun bunu öldürülmesi lazım. -hayır şaka yapmıyorum o bana lazım. Daha bu konuda konuşulmadı. Yusuf: -şunları ne yapacaksınız. Diye orada hala yatan Rumları gösterdi. O zamana kadar hiç konuşmayan elinin biri yaralı ve yaralı elini gömleğiyle saran ihtiyar konuştu: -Acaba gençlerimizden bize de konuşma sırası geldi mi? Murat dayı: -buyur, -Önce heyecanı bir kenara atın. Sonrada Yusuf'u yanındakilere göstererek: -hepimizin hayatı bu genç sayesinde kurtuldu. Onun için fazla konuşmayalım. Yalnız benim biraz işim var. Eğer müsaade ederseniz. Herkes şaşırmıştı. Yusuf: -Benim bir hesabım var. Onu göreyim gerisi kolay. İhtiyar konuşmasını bitirdi. Yavaş adımlarla yürüdü. Gitti Anastasi'nin yanına oturdu. Elini çözdü. Saçlarından yaralı olmayan eliyle tuttu. Çekti, onu kaldırdı. -Kalk koca Rum dedi: Anastasi ayağa kalktı. Titriyordu. Öbür yatan Rumlarda başlarını kaldırmış bu ihtiyarın ne yaptığını seyrediyorlardı. Anastasi denilen Rum eşkıyalarının başkanına ihtiyar: -Anastasi şu sağlam elini yere bırak bakalım. Anastasi bu emre uydu ve ihtiyara: -İsa hakkı için affet. İhtiyar hayır anlamına başını sağa sola salladı. Ve: -Değil İsa hakkı,canım kadar sevdiğim babam, biraz önce canına kıydığın ayalim mezarından çıksa gelse seni yine af etmem. Şimdi sana ne yapacağımı anladın değil mi.? Bana yaptığın eziyetin aynen sana yapacağım. Benim çektiklerimi sende çekeceksin. Haydi son duanı yap... Hayır hayır seni öldürmeyeceğim. Ölüm senin için kurtuluş. Bu sırada ihtiyar Rumların silahlarının arasından bir kama alıp geri geldi. Herkes ihtiyarın ne yapmak istediğini anlamıştı. Yusuf müdahale etmek istemedi. Ama Murat dayı müsaade etmedi. İhtiyar Anastasi'nin yerde duran eline hızla vurdu. Bıçağı çevirdi, ve çıkardı. Rum çete reisi böğürür gibi bağırdı. İhtiyar, Anastasi'nin göğsüne bıçağı yanaştırıp: -Bu ne ki şimdi kalbini çıkaracağım. Anastasi ihtiyarın ayağına kapanarak : -Kıyma bana... Anastasi'nin elinden kanlar fışkırarak akıyordu. İhtiyar Murat dayı çok kan kaybettiğini görünce: -şunun elini bağlayın çok kan kaybından ölecek. Genç adam bağırdı: -Gebersin. İhtiyar Murat dayı: -Hepinizin ızdırabını biliyorum. Haklısınız da, şunu da söyleyeyim düşmanınızı vurun öldürün. Ama onun yaptıklarını yaparsanız sizin ondan farkınız ne olur? Hiç kimse cevap vermedi. İhtiyar Murat dayı Anastasi’nin göleğini yırtarak yaraya tampon yaptı. Bu arada yaraya birazda tütün basmıştı. Biraz önce elini bıçakla deşen ihtiyar. -Sidik basmak daha iyidir Murat efendi. Oradakiler güldüler. Murat dayı: -Evet doğrudur. Kanayan yaraya sidik iyi gelir. Kanın kesilmesine bire birdir. Unutmayın. Bu sırada Anastasi: -Kıymayın bana ne olur çocuğum çoluğum var. Deminki ihtiyari içini çekti: -kıymazdık belki sana...Ama sen bizim köyümüzü ocağımızı söndürdün. Sen yaşarsan eğer o kadar genç kızımız, karılarımız rahat etmez. Onların ruhları incinir. Sen cezanı çekmelisin koca gavur. Böylece bunu duyan Rumlar bir daha köylerimizi basamaz. Mallarımızı yağmalayamaz. Böylece suçsuz insanlara kıyan hainlerde cezalarını bulmuş olur. Her hak yerini bulur. Anastasi son olarak: -Ben ettim siz etmeyin. O zaman Murat dayı: -Sus köpek herif. Anastasi sustu. Bu sırada bir genç: -Bu üç kitap kafur'dan daha mı suçlu bunu da salalım. İhtiyar adam ona döndü: -Sen sus. Anastasi'yi yere tekrar itina ile yere yatırdı. Onu elerinden tekrar bağladı. O zamana kadar onları seyreden Yusuf: -Artık yeter. Orada bulunan bütün Türkler: -Emredin. Artık merasim sona ermişti. Yusuf: -birincisi şu silahları toplayın. İkicisi herkes eline bir silah alsın. Şu atları da alın. Orada bulunan Türk'ler bu söylenenleri yaptılar. Bu sırada aşağıdan sesler gelmeye başladı. Herkes yol ağzına doğru koştu. Herkesin yüzünde bir endişe okunuyordu. Gelenler ay ışığında tamamen belirdiler. Bunlar tepeden tırnağa silahlı İngiliz süvari birliğine mensup askerlerdi. O sırada Ali adlı genç bağırdı: -bakın bakın İngiliz askerleri geliyorlar. Bu sözleri o kadar yüksek sesle söylemişti ki Rumlar başlarını kaldırıp baktılar. evet hakikatten gelenler İngiliz askerleriydi. Yusuf ilerdeki viraja doğru koştu. Ve gözden kayıp oldu. Diğer Türk'ler kendilerine bir kuytu yer bularak sakladılar. Yusuf'un peşine iki ihtiyar gittiler. Virajda gelenleri beklemeye başladılar. Herkes merakla bekliyordu. Gelenlerin kimliğini. İngiliz askerleri tam karşılarına gelince Yusuf: -Durun Diye bağırdı. Kafile bu emre itaat etti. Yusuf: Ellerinizi havaya kaldırın. Gelenler bu emrede uydular. Gelenlerden Cahit Yusuf'un sesini tanımıştı. Bu sebeple hemen cevap verdi: -Yusuf biziz. Cahit konuşunca Murat dayı ve Yusuf''ta onu tanımışlardı. Yusuf: -Allah kahretmesin... Dedi. Cahit ve yanındakiler şaşırmıştı. Yusuf'a: Ne oldu yine... Ne olacak bizi korkuttunuz. Cahit güldü. Ve: -Hemen korkma daha İngilizlerle daha çok karşılaşacağız. Yine bu gün asker çıkarmışlar. Onun için korkmana sebep yok. -Öğlede yinede çekiniyoruz. Daha yeni başladık. Bizim davamız başlamadan bitsin istemedim de. -Sen korkma bu millet var oldukça bizim yaktığımız kıvılcım devam eder. Düşmanı bu millet kahreder. Sen korkma. Bunu niye yaptık biliyor musun? -Niye yaptınız? -Rumlar sizden önce gelmişlerse ve de sizi pusuya düşürmüşlerse size bir zarar gelmesin diye bunları giydik. -İyi ettiniz. İş uzamıştı. Arkadakilerin canları sıkılıyordu. Evet hala ne İngilizler geliyor, nede iki ihtiyarla o Yusuf denen delikanlı dönüyordu. Bu sıra Yusuf: -Epey Rumlarla alay ettik ama son olarak şunlara bir oyun daha oynayalım. Cahit: -Ne yapalım? -Siz şöyle bir tur daha atın. Gerisini bize bırakın. O zaman Cahit: -biz burada dalga geçerken Rumlar bir başka Türk köyünü daha basıyorlar mı? İhtiyar Murat dayı güldü ve konuştu: -Basamazlar. Cahit, Murat dayıya: -Ne biliyorsun? -Tecrübe efendim tecrübe... Şimdi Rumların hepsi Anastasi'nin Kara Dut köyünün işini bitirdiğini sanıyor. Yarına kadar beklerler bizim tepkimizi ölçerler. Gösterdiğimiz tepkiye göre hareket ederler. O zaman ihtiyar: -Gerçi Kara Dut köyünün işini bitirdiler de, tam değil. Birazımızı öldürdüler, birazımız burada... Omlarda korkudan birer deliğe sinmişlerdir. Hiç şüpheniz olmasın. Şimdi dönersek görürüz. Biraz önce yalvaran o Anastasi denilen gavur azgın bir boğaya dönmüştür. Yusuf Cahit'e: -Hele siz bir tur daha atın. İki ihtiyar yanında Yusuf olduğu halde yavaş, yavaş tekrar arkadaşlarının yanına geldiler. Arkadaşlarının yanında sesli bir konuşma oluyordu. Anastasi üç kitaplı Kafur'a: -Kafur gel buraya. -Ne yapacaksın beni. -Sal bizi. Niye? Sen bizimle değil miydin? -Evet. -Gel öğleyse. -Gelmem. Ben ırkıma bir defa ihanet ettim. Artık üç kitaplı değil tek kitaplıyım ben. -Peki birazdan İngilizler gelip de bizi kurtarırsa ölümden ölüm beğen. Seni öldürmemiz gerekiyordu yapmadık. -Daha da yapamazsınız. O sırada biraz önce ateşli nutuklar atan genç: -Öldüreyim şunları. Orta yaşlı bir adam: -Ama dur silah seslerini İngilizler duyarlarsa ne olacak sonra? O zaman bir çuval inciri berber bat ederiz. -Silah kullanmak şart değil ya. Şunları bıçakla horoz gibi keseyim hem de kıtır, kıtır. -Dur biraz arkadaşlar gelsin. -Bu konuşmalar belki de daha da uzayacaktı. İşte tam bu anda iki ihtiyar ile Yusuf geri geldiler. Orta yaşlı adam: -Kimmiş onlar? Yusuf işaret parmağını ağzına götürerek: -Sus. Dedi. Rumların yanına doğru yanaşarak onların duyacağı kadar bir sesle yanındakilere: -Bir İngiliz devriye kolu. -Bizi gördüler mi acaba? -Zannetmiyorum. -gördülerse ne yapacağız? -Bilemem, ikiye ayrıldılar. Bir kısmı sapağın aşağısında kaldılar. Bir kısmı ise ileriye doğru gittiler. Yaşlı adam: -Benim görüşüme göre bizi sarıyorlar. Türklerin telaşı artmıştı. O zamana kadar sessizce duran Rum eşkiyası mensupları heyecanlanmışlardı. Evet kurtulacaklardı galiba. İngilizler sarama faliyetlerine girdiğine göre belki de kalabalı bir birlikle gelmişlerdir. Zaten onların arasında kahraman Dimitri'de vardır diye içlerinden geçiriyorlardı. Anastasi başını kaldırdı. Baktı, baktı ve avazı çıktığı kadar bağırdı: -işte geliyorlar. Herkes o yana baktı. Evet İngiliz askerleri geliyorlardı. Türk'lerin heyecanı daha çok arttı. Kaçışmaya başladılar. Rumlar ise sevinçten uçuyorlardı. Bu sırada Yusuf bağırdı. -Ne oluyoruz beyler? Türklerden biri: -Ne olacak gelenleri görmüyor musun? Kaçamayan sadece dört kişi vardı. İki İhtiyar, Yusuf ve üç kitaplı Kafur. Yusuf: -kafur sen niye kaçmıyorsun? -Hayır. -Neden. -Ben bir kere öldüm. Sizinle hiç değilse öleyim. -Sağ ol. -Bu sırada Anastasi: -Kaçın bakalım sizi elimden kim kurtaracak görelim. Yaptıklarınız mezalimin cevabını vereceksiniz. Yusuf gülerek: -Biz mi yaptık mezalimi? -Elbette. -Sen sus. Seni af etmeyi düşünüyordum ama yanılmışım senin cezanı vereceğim. Hepiniz aynısınız. Bu konuşma bittikten sonra biraz yürüdü. Şöyle beş on adım. Elleri bağlı olan Rumlar yattıkları yerden kalktılar. Şöyle diyorlardı: -Kurtulduk , kurtulduk. İsa hakkı için kurtulduk. Bu bağırtıya Yusuf geri döndü. -Kurtuldunuz öylemi? Rumlardan biri: -Ne sandın ya? Yusuf tekrar sordu: -Kurtuldunuz mu? -Evet kurtulduk. -Gözlerin aydın. -Sağ ol paşam size de geçmiş olsun. Bizim yerimize artık siz öleceksiniz. İşiniz tamam. Son duanızı yapın. O zaman Anastasi konuştu. -Artık sonunuz geldi pis Türk'ler. Yusuf Anastasi'ye: -Hayır Anastasi kendinize o kadar güvenmeyin. Malesef kurtulamadınız. Kurtulmanıza imkanı yok. -Nedenmiş o. -Çünkü onlar İngiliz değil de ondan -şaka ediyorsun onlar İngiliz. Artık gelenler o kadar yaklaşmıştı ki. Yusuf: -Evet İngiliz. -Öyleyse kurtulduk. -Hayır kurtulamadınız. -Neden canım? -Çünkü onlar İngiliz ama bizim İngilizler. -Sizin İngilizler’mi? -Evet. Anastasi bir şey anlamamıştı. Ne diyordu bu adam? Bizim İngilizler, yok kurtulmadınız . bunlar bal gibi İngiliz askeriydi. Yusuf: - Anastasi. -Ne var? Konuş. -Neyi? -Şu Dimitri kim? Nereli? Patakos denen zalim Rum'mu, Ermeni'mi yoksa Türk'mü? Sizi kim neden besliyor? Bu kadar cana neden kıyıyorsunuz. Bütün bunları söyle. Anastasi güldü: -Ne dediğini anlamadım. -Anlarsın acele etme. Bu konuşmalar olurken İngiliz devriye kolu çoktan yanlarına yanaşmıştı. Gelen İngiliz askerleri havaya bir kaç el ateş ettiler. Anastasi, Bu İngilizler ne kadar gamsız ve tetbirsiz diye içinden geçirdi. Ama bunların böyle hareket etmesinde bir İngiliz kurnazlığı muhakkak vardı. Şimdi birden Dimitri denen kahraman çıkacak ortalık toz dumana boğulacak. Biraz önceki delikanlı ağzının payını alacak. Yusuf Türk'lere: -Ben emir vermedikçe ne bir kişi çıkacak olduğu yerden, nede bir kişi her hangi bir harekette bulunacak? Anlaşıldı mı? Kimse cevap vermedi. Ama hepsi içinden şunu geçiriyordu. Bu adam deli. Bu memleketin kurtulması böyle çocuklara kaldıysa bırak İngiliz’leri, Rumların bile hakkından gelemeyiz diye içinden geçirdiler. Sonrada Yusuf denilen o delikanlıya baktılar. İngiliz'ler yanlarına kadar geldiği halde hiçte oralı olmuyordu. Bu çocuk delirdi galiba diyorlardı. Elbette çocuktan başka bir şey beklenmezdi. İlahi nihayet bu ne kadar bir çocuk olsa da bir çocuktu. Elbette çocukça hareket edecekti. Bu sırada bir Türk ihtiyarı birkaç kere tetiğe dokunayım diye içinden geçirdi. Yusuf bunu anlamış gibi. -Sakın fevri hareket yok. Fevri hareket edeni vururum. Artık Türk'ler tam tevekkül etmişlerdi. Bu çocuk Müneccim mi ne idi? İçlerinden geçeni biliyordu. Artık ne olursa olsun çocuk dedikleri bu delikanlıyı dinleyeceklerdi. Çünkü bu adam kendilerini muhakkak olan bir ölümden kurtarmıştı. İngiliz askerleri tam yanlarına gelmişlerdi. Yusuf: -Davranmayın elleriniz yukarı. Gelen İngiliz askerleri ellerini yukarı kaldırdılar. Yusuf: -Silahlarınızı atın Silahlarını da attılar. O zaman Anastasi: -Allah hepinizi kahretsin. Dedi. İşte şimdi Anastasi aklı başına gelmişti. Evet şimdi her şeyi anlamıştı. Bunlar İngiliz elbisesi giymiş Türklerden başkası değildi. Çünkü Yusuf'un Türkçe konuşmalarını anlayabiliyorlardı. Yusuf: -Anastasi. -Evet paşam. -Dimittri nerede? -Bilmiyorum bey. -Peki öğleyse Patakos’un çiftliğinde kaç kişi var? -Elli ,altmış bilemedin yüz kişi var. -Hepsi silahlımı? -Evet hemen, hemen , belki de. -Bırak lastikli konuşmayı. -Ne lastiklisi paşam. -Kaç kişi var kesin konuş. -Elli kişi hepside silahlı. -Şimdi yaşamak istiyormusun? -Kim ölmek ister paşam. -Peki buraya İngilizler gelir mi? -Gelir. -Nasıl hareket ederler? -Önce haber verirler. Sonrada gelirler. -Peki gelen İngilizleri içeri alırlar mı? Hemen. -Senin ne demek istediğini anladım. Her gelen İngiliz çiftliğe girer mi diyorsun. Hayır giremez. Girmesi için her zaman değişebilen çeşitli anlaşmalar olur. Onun için oraya girme hülyasından vaz geçin. Eğer oraya girmek o kadar kolay olsa bu gece Lazoğlu çetesiyle. Gebeş Hasan çetesi orayı basarlar. Sen nesin ki? Daha dünkü çocuksun. -Peki bu toplantılara başka kim gelir? -Etraftaki tüm Rum çeteleri. -Peki bu kadar masrafı kim öder. -Kim olacak. Hepsini Patakos öder. -Doğru söylüyorsun değil mi? -Evet. -Doğru söyle yoksa. Anastasi bu sonu gelmeyen cümleden korkmuştu. Gözlerini yumdu. Silah sesini ne zaman duyacağım diye beklemeye başladı. Fakat böyle bir şey olmadı. Kendisine kurşun atılmadı. Yusuf sesini yükselterek: -Haydi doğru söyle Anastasi. -Peki. Bak bizim çetenin namlıları sizin Türk zenginlerine haber yollarlar. Şu kadar altın gönder derler. Onlar tıpış, tıpış gönderirler. Bunlar Patakos'un çiftliğinde dörde ayrılır. Bir hakkı büyük Pontus İmparatorluğunun. Bir hakkı çetelerin. Bir hakkı büyük Dimitri'nin. Diğer bir hakta Patakos'un olur. Patakosun dağda domuzları eksik olduğundan. Oda kendi hakkını büyük Pontus İmparatorluğuna bağışlar. -Peki şimdiye kadar göndermeyen olmadı mı? -Oldu. -Kim? -Üç kişi göndermedi. Bunlardan biri sizin köyde Hamit bey, o büyük düşmanımız. Sizleri de silahlandıran o. İkincisi Kara köylü Kemal. Üçüncüsü Uzun Mahmut diye biri. Bunlar göndermediler. Ama cezalarının verileceğinden bahsediliyor. Gecenin yarısı çoktan geçmiş vakit sabaha dayanmıştı. Yusuf orada duran Rumlara: -Hepiniz ayağa kalkın ve söylenenleri yapın. Rumlar bu emre uydular. Hepsi birden ayağa kalktılar. Bütün Rumlar tekrar can derdine düşmüşlerdi. Anastasi'ye yine küfürler ediliyordu. İngiliz sandıkları kafilenin kendilerini kurtaracak sanmışlardı. Çok yanıldıklarını şimdi anlıyorlardı ama. İş işten çoktan geçmişti. Şimdi tekrar tir, tir titriyorlardı. Nasıl olmuştu da Anastasi'ye uymuşlardı. Belki de Türk’ler şu son durumları olmasaydı kendilerini salabilirlerdi. Anastasi' diğer Rumlar gibi ölümü hissetti ki Yusuf'a: -Ağa bizi Sal. -Neden sizi salayım? -Biz ettik siz etmeyin. -Bunu bu gece Türk'leri öldürürken düşünecektin. Şimdi çok geç. Ölüm kapıya dayandığında değil. Sen bu gece Kara Dut köyünü basmasaydın bu gece ölmezdin. -Sana altınlarımı veririm. Yusuf başını hayır anlamına başını sağa sola salladı: -Bizim dinimizde kısasa kısas var. Madem öldürdüm sende öleceksin. Bunun başka türlü bir yolu var. Oda seni, insanlarını öldürdüğün şu insanların af etmesi. -Ben öldürmedim ki... -Ya kim öldürdü? Anastasi yanındaki Rumları göstererek: -İşte bunlar öldürdü. Yusuf onlara döndü: -Kara dut köylülerini kim öldürdü? Rum'lar yine can derdine düşmüşlerdi. Bir ağızdan: -Biz öldürdük ama. bu çetenin reisi Anastasi. O bize emir verdi. Biz emri yerine getirdik. Biz emir kuluyuz. Bizim suçumuz yok. O zaman Yusuf Anastasi'ye döndü: -Bak Anastasi çetenin elemanları ne diyorlar? -Benim suçum yok paşam. -Biliyorum ama. -Aması ne bizi Sal. İsa hakkı için Sal. -Bitti artık. İsa hakkı, Musa hakkı yok. Hepiniz öleceksiniz. Yusuf Anastasi'te yanaştı: -Senin yaşama şansın var. -Beni Sal ne istersen yaparım? Biliyorum. -Öyleyse emret. Ne istersen sor? Sana doğruyu söyleyeyim. -Sen bu Türk'leri hangi kayalıktan aşağı atacaktın? Anastasi eliyle bir noktayı işaret etti. Yusuf: -Öyleyse oraya yürü. Anastasi yürüdü. Arkasından diğer Rumlar beraberce geldiler. Sıraya dizdiler. Yusuf Anastasi' çağırdı. Ona.: -Şimdi dediklerimi yapacaksın değil mi? Anastasi başını salladı: -Emret. -Öyleyse bu çeteyi temizle. Anastasi biraz düşündü. Bu genç ne yapmak istiyordu? Evet üç kitaplıya yaptırmak istediklerini şimdi kendisine yaptırıyordu. Yusuf'a: -Yani ben bunları kayadan mı atayım? Senin gibi namlı bir adama ne yapacağını benim gibi bir cahil bildiremez ya. Sen bilirsin ne yapacağını. Bu met etmeden hoşlanmıştı Anastasi. Yusuf'a: -Şimdi hal ederim. Yürüdü Bir Türk'ün elindeki silahı aldı Rumların karşısına geçti. Evet bütün Rumlar istavroz çıkarıyorlardı. Yusuf Anastasi'ye: -Elindeki tüfeği yere bırak. Anastasi şaşırdı. Yusuf'a: -Neden? Verdiğin görevi yerine getireceğim.
Yusuf başını salladı:
Hemen yanındaki Türk'e: -Şuna yetiği kadar kurşun verin. Türk Yusuf'a sordu: -Ne bileyim ben ne kadar gerekir. -Her Rum için beş kurşun hesap edip verin. O zamana kadar elindeki silahı bırakmış olan Anastasi sabırsızlıkla onların vereceği kararı bekliyordu. Bir Türk getirip her Rum'a beş olmak üzere fişekleri getirdi. Anastasi'nin silahının yanına gerektiği kadar kurşun konuldu. Bu sırada bir Rum. -Haksızlık ediyorsunuz? Yusuf ona döndü: -Neden? -Çünkü siz en çok suçlu olanı bırakıyorsunuz, suçsuz insanların canına kıyıyorsunuz. Yusuf elini kaldırdı: -Sus içinizde suçsuz yok. Sonrada Türklere döndü: -Herkes kendisine bir siper bulsun. Dedi ve kendiside Anastasi'nin tam arkasına bir kayanın dibine yerleşti. Sonrada Anastasi'ye dönerek: -Silahını al ve yap. Anastasi eğildi. Silahı yerden aldı. Ve geri dönüp. -Beni salacaksın değil mi? Kayanın arkasındaki Yusuf: -Tabi salacağım. İsa hakkı için salacaksın değil mi? Bırak şimdi İsa'yı Musa'yı karıştırma dedik. Bu sırada biraz önce konuşan Rum'dan Anastasi intikam almak için sabırsızlanıyordu. Yusuf'a: -Başlayım mı? -Başlayın. Anastasi öndeki Rum'u çağırdı. Ona bir şey sormadan beş kurşun sıktı. " Siz ölün ben kurtulayım " diyordu. Hepsi Anastasi'ye küfürler ediyordu. Rumların hepsini sırayla vurdu. İşi tamamladıktan sonra geri döndü. Yusuf'a: -Bitirdim. -Tamam. Diyen Yusuf kaideyi bozmamak için iki kurşun atayım dedi ama söz vermişti. Anastasi: -Beni salıyor musun? Yusuf başını salladı: -Evet serbestsin. Bu sözü duyan Anastasi sevinçten uçuyordu. Ama sevinci yarım kaldı. Çünkü biraz önceki ihtiyar ay ışığında onu açık hedef olarak kurşunluyordu. Yusuf: -Söz verdik salacaktın. -Onu salmak bir Türk köyünü yakmak demektir. Yakacak mısın köylerimizi? -Hayır ama söz verdik. Sözümüz senet olmalı. İhtiyar güldü: -Sev gençsin. Harp demek? Hile demek . söz verirsin sonra cayarsın. Söz verdik diye baş düşmanımızı salacak mıyız? Yusuf Murat dayıya baktı. Murat dayı: -Haklı bu Amcan. Düşmana merhamet demek. Mezarının insanın kazması demektir. Eğer ille de salacaksan ilk ölenleri salacaksın. Çünkü onlar emir kulu. Ama onları da salmak doğru değil. Şimdi sen en doğrusunu yaptın. İti ite boğdurdun. Kalan iti vurdun. Bunlar hep hiledir. Bu hileleri yapacaksın ki başarıya ulaşasın. Yoksa olmaz. Murat dayı atına bindi. Yusuf’da bindi. Diğer Türk'ler Rum'ların atına binerek yollandılar. Cahit Yusuf'a sordu: -Nereye gidiyoruz. -kara Dut köyüne gidiyoruz. Atlılar süratle Kara dut köyüne doğru atlarını sürdüler. Kafile Kara Dut köyüne doğu atlarını sürdüler. Kafile köye vardı. Etraflarına baktılar. Hayret meydan kadınların ölüsüyle dolu idi. Hala annelerinin başında küçük çocuklar ağlaşıp duruyorlardı. Namusları uğruna şehit olan Türk kadınları up uzun yatıyorlardı. Anasının, babasının cenazesinde bile ağlamayan, herkes tarafından taş yürekli olarak bilinen Yusuf bu manzara karşısında kendini tutamadı. Ağlamaya başladı. Bu sırada orada bulunan herkes ağlamıştı. Murat dayı: -Ne ağlıyorsunuz? -Bu manzaraya ağlanmaz mı? Dedi. Orada yatan ölüleri gösteriyordu. O zaman Murat dayı: -Ağlayıp merhamet kazanacağınıza, kininizi bileyip intikamınızı alın. Kurtuluşumuz için başka çaremiz yok. Bu sırada orada bulunanlar " İntikam, intikam " diye bağırıyorlardı. Etraftaki Türk köylerinden atlı kafileler gelmeye başlamıştı. Kalabalık zaman geçtikçe artıyordu. Tam bu sırada komşu köylerin birinde ezan okunuyordu. Orada bulunanlarda sabah ezanı okudular. Namazlarını kıldılar. Silahlı olanlar çeşitli yönlere guruplar halinde devriye çıkıyorlardı. Sonunda namusları için canlarını veren bu kadınların cenazeleri kaldırıldı. Hazırlanan mezarlara gömüldüler. Peşi peşine bir sürü kadın cenazesi. Artık köyde anası, bacısı, karısı ölenler ağlamayı kesmişlerdi. İhtiyar bir adama yaklaşan komşu köyden bir genç: -Amca neden ağlamıyorsun bu vahşete can dayanır mı? Diye sordu. Hanesinden üç kadın ölen ihtiyar güldü. Herkes bu manzara karşısında şaşırmıştı. Bu kadar ölü çıkan ve kendi hanesinde üç ölü olan bir adam hala gülebiliyordu. Belki de delirmiştir. Diye içlerinden geçirdiler. O zaman ihtiyar: -Neden ağlıyayım oğlum? -Ölülerinize ağlayın. İhtiyar gülerek: -Onlar ölü değil ki. Genç ihtiyara zavallı delirmiş diye içinden geçidi. Ve: -Ya ne? -Ah yavrum onlar şehit. Ah bizde şehit olabilsek. Şehitlere ağlanmaz. Onlar düşmanlarımıza şunu gösterdiler. Türk milleti canlı teslim olmaz. Onun haramı ismetine girilmez. Bunlar düşmanlarımıza bunu anlattılar. Onlara ağlanır mı? Hep beraber olalım. intikamımızı alalım. İntikamımızı alalım. Ağlamak onları getirir mi? Bu sırada köyün geniş meydanına herkes toplanıyordu. Önemli bir açıklama yapılacaktı. Herkes geldi. Mahşeri bir kalabalık vardı. Cenazeyi kaldıran hocalardan biri ayağa kalktı. İhtiyar adam ayakta duramıyor, bastonuna yaslanıyordu. Bu çevrenin en tanınmış hocalarından Zekeriya hoca idi. Yanında kendi gibi iki ihtiyar daha vardı. Bunlarda çevrenin iki tanınmış ve sevilen din adamlarıydı. Bunlardan biri Hacı Yusuf efendi, diğeri Halil hocaydı. Zekeriya hoca: " Ey cemaati Müslimin " Etrafına baktı konuşmasını sürdürdü. Ulu Allah şu anda aramızdan ayrılan kadın, erkek, çocuklarımıza rahmet versin. Geride kalanlara sabır versin. Hepiniz geldiniz. Sağ olun. Burada bulunanlara baş sağlığı dileyin. Ama bu yetmez. Bu günkü kıldığımız namaz Farz'ı kifaye. Yani bazı Müslümanlar yaparlarsa, diğerlerinin üzerinden borç kalkar. Ama farz olan bir şey var. Oda düşmana karşı vatanımızı korumaktır. Bunu beraberce yapalım. Bunu terk etmeyelim. Düşmana birlik olduğumuzu gösterelim. Eğer şurada ölen kadınlar kadar olamayacaksınız, ayağınızdan pantolonu çıkarın. Sırtımızdan ve başımızdan kalpağınızı atın. Sonrada birer entari giyin. Evlerinize çekilin. Orada oturan. Meclise çıkmayın. Yahut ta hep beraber düşmanlarımıza bu vatanın pis ayaklarıyla çiğnemesinin karşılığının ölüm olduğunu bildirin... bir din adamı olarak sizi söylüyorum. Dinimizde adam öldürmek, haksızlık yapmak yok. Ama vatanımıza saldıranları, canınıza kıyanları öldürünüz. Bunun günahı vebali benim. Ey cemaat hepiniz namazınızı kıldınız Allah kabul etsin. İnşallah kusurlarıyla kabul eder. Ama bu yetme. Biliyorsunuz Müslümanlıkta ibadetin şartlarından biride hür olmaktır. Peki hür nasıl olunur. Önce bir vatan gerekir. Sonrada bir bayrak. Bir vatanda bayrağın olması o devletin hür olduğunu gösterir ki buda ibadet yapabileceğinizin bir belirtisi olur. Onun için vatanımızı kurtaralım. Eğer Rum milleti dedikleri gibi büyük Pontus devletini kurarsalar ister onlara karşı olsun, ister hiçbir şeye karışmayın. İsterseniz onlarla birlikte olun, vallahi sizi öldürecekler, billahi sizi öldürecekler. Çünkü siz onların düşmanısınız. Çünkü siz Türk ve Müslümansınız. Bilmem belki dininizi değiştirirsiniz. Yaşarsınız. Ama şunu söyleyeyim Türklüğünüz yaşamanıza engel olacaktır. -Ey cemaati Müslimin. -Şunu da şöyle biliniz ki bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın demeyiniz. Bugün size dokunmayan o yılan yarın sizi sokacak ve zehirleyecektir. Ve hatta sizi öldürecektir. Bu yaptığımız savaş bir ölüm kalım savaş. Kimi bu milleti kurtarmak için harekete geçer. Ona bağlı olanlar, ona engel olanların kanı bozuktur. Dini bozuktur. Onları desteklememiz gerekir. İbadet nasıl yapılır? Ya mal ile. Öyle malı olanlar vatanın kurtuluşu için versinler. Bu bir ibadettir. Hem de ibadetlerin ibadetlerin en hayırlısı. Malınız yoksa canınızla ibadet edin. Bu ise hem dünyada hem de Ahirette selamete ulaştırır. Can ile nasıl ibadet edilir. Namaz kılınır. Oruç tutulur. Çalışıp kazandığın malıda canının yongasıdır. Onunla zekat verilir. Hacca gidilir. Ama bütün bunları yapmak için hür olmak gerekir. Öyleyse can ile ibadetlerin en güzeli vatanı düşmana karşı korumandır. Bu uğurda ölürsen şehit, yaşarsan gazisin. -Şu anda burada olan veya meclisimize katılmayan Müslüman din adamlarımız, Müslüman din adamlarımız, Müslüman kardeşlerimiz bu günden tezi yok başlasınlar. Eli silah tutanlar silahlarıyla bu mücadeleye katılsın. İhtiyar yaşlı olanlar onların ayak hizmetini görsün. Vatanını seven, dinini seven bundan kaçmasın. Kim bu davada yerini almasa o Müslüman değildir.
-Dedikodu yapmayın. Yani övünmek içinde olsa. Şuradayız, şu kadar kişiyiz.
Düşmana şunu, bunu
-İnşallah bu baskın son olur. Herkese Allah bu yolda yardımcı olsun. Bende bu yanımdaki kardeşlerimle bu davanın bir adamıyız. Allah yardımcımız olsun. -Murat dayı etrafına baktı. Hayır Yusuf ortalıkta yoktu. Ayağa kalktı. Hocanın yanına geldi. Elini tuttu. Ona: -Müsaade eder misin? Hoca başını salladı. Ona: -Buyur. İhtiyar Murat dayı: -Ben sizinle konuşacağım. -Buyur. -Ne olur bu konuşmayı burada kesme. Neden? -Çok güzel oldu galiba artacağız. -İnşallah. Murat dayı cemaate döndü: -Hepinizden özür dilerim. Ben bu tatlı vaazı burada kesmiyeçektim. Ama heyecanlandım. Hocamın yanına geldim. Söz hocamın.
Zekeriya hoca tekrar kalktı bastonuna dayandı ve konuştu:
"-Ey cemaati Müslimin. Bir ata sözümüz vardır. " Birlikten kuvvet doğar diye." Şimdi öyleyse hep beraber hareket edelim. Öyle kendi başımıza hareket etmeyelim. Bu işin meşalesini yakanlar var. Onlara katılalım. Bunlar biliyorsunuz ki Lazoğlu çetesi, Gebeş Hasan çetesi ve birde bizim buralarda Yusuf'un çetesi... Bunların hepsi Türk ve Müslüman. Çoğunun bundan önce günahı varsa da şimdi hepsi ıslahı nefis ettiler. Bunlara katılın. Bunları saklayın. Bunları doyurun. Bunların peşinden gidin. Dediklerine karşı gelmeyin. O zaman hepimiz feraha ereceğiz. Düşmanı o zaman yeneceğiz. Gayet soğuk olunuz. Allah bizimledir. Sonra ölecekle olacağa nasıl olsa çare yok. Bunu kendinize rehber edinin. Hele Rum çetelerinin yaptıklarını asla yapmayın. Onların seviyesine düşmeyin. Haydi eli silah tutanlar silahlarını temin etsinler. En kısa yoldan düşman üstüne gitsinler. Tanrı yardımcımız olsun. Allah bu milleti ve memleketi korusun" Orada sessizce bunları dinleyen cemaat bir ağızdan " Amin " diye bağırdı. Herkes dağıldı. Köylerine doğru yollandılar. Bu olaydan sonra Türklerin hızlanması hızla artıyordu. Gençler, ihtiyarlar, genç kızlar hatta çocuklar silahlanıyordu. Herkes karınca kaderince bu davaya hizmete çalışıyordu. Bütün silahlananlar kendilerine karargah olarak Cacil'i seçmişlerdi. Elbette başkanları Yusuf... günler çabuk geçiyordu. Her zaman yorucu bir çalışma yapılıyordu. İnsanların bu çalışmalara dayanmaları zordu. Ama ölümden beter olmadığı için herkes dişini sıkıyordu. Yusuf, Cahit ile arkadaşlarını topladı. -Arkadaşlar. -Dedi. Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Herkesin beklediği yeni bir köyün basılması haberiydi. Ama Yusuf: -Çok çoğaldı. Çalışmalarımız serbest olmuyor. Sonrada burası emin değil kendimize çok emin bir yer bulalım. Düşmanla burada çarpışırsak çok zayiat veririz. Bunun için düşmandan bizi koruyacak bir yer bulalım. Oraya yerleşelim. Bu yer öyle bir yer olmalı. Gençlerden biri ayağa kalktı: -Sözlerim yanlış anlaşılmasın ama biz burayı emin olmadığı için terk edeceğiz öylemi? Yusuf ona döndü: -Evet. -Biz silahlıyız. Emin değiliz diyoruz. Halbuki burada bıraktıklarımızın canı yok mu? Yusuf güldü: -Biz kaçmıyoruz. Bizim niyetimiz düşmanlarımızın gelmesine engel olmaktır. Öyle bir yer bulacağız ki bu bulduğumuz yer hem düşmanın gelmesine engel olacak, hem de köylerimizi koruyacak hem de bizi koruyacak. Yani bizim bulunduğumuz yer düşmanın önüne set olacak. Cahit ayağa kalktı: -Bu emin yer neresi?
-Gecen bulunduğumuz Fettan tepenin etekleri. Birincisi top gibi ağır silahlar
gelmez. İkincisi tüfekle gelenler avucumuzun içindeler. Üçüncüsü öyle bir
yer ki Rumların Türk köylerini basabilmeleri için önümüzden geçmeleri gerekir.
|