|
-Olur böyle işler ara sıra. Diyordu. Hasan merakla yanındakine: -Ne olur? Adam çekmekte olduğu küreği bıraktı: -Ben bir şey bilmiyorum ki... -Ne kıkır kıkır gülüyorsun? -İçimden geliyor gülmek. -İyi... Aynı adam Hasan'a: -Reis. -Söyle... -Yani ağlayalım mı? -Yok be... -Bak reis biz iyi kurtulduk. Hasan başını salladı ve: -Birazdan görürsün günü... -İyi ama niçin göreceğim günümü? -Sen yüzmeyi bilir misin? -Yo... -Birazdan kayık devrilirse görürsün gününü... Adam elini salladı: -Devrilirse devrilsin... -Lan oğlum öleceksin... -Aldırma...Yiyeceğim ekmeğim tükendiyse, alacağım hava sona erdiyse vede ,içeceğim su tükendiyse ölürüm elbet. Sonrada ben Allaha inanırım. Beni böyle deryalarda yem yapmaz Rabbim. -Bari dirin bu memlekette bir şeye yaramdı. Ölün yarasın. -Ne demek o? -Balıklara yem ol... -Olurum be reis. Sen emredersen Rumlara bile yem olurum. -Ulan bacaksız sen fena bir adamsın. -Vallahi bir şey diyeyim mi? -De bakalım. -Ben bu güne kadar ne elimle, ne dilimle vede nede belimle kimseye kötülük etmedim. Allah bu taşıdığım canıda kimseye bir kötülüğüm olmadan alacak. Hasan gözlerinin altından baktı. Küçük boylu koca burunlu adamı göstererek: -Sen mi? -Ben. -Bak dostum mevlevilerin bir sözü vardır. "Ya olduğun gibi görün, yahutta göründüğün gibi ol" bu çok mühim. -Yani ben sana şimdi başka türlümü görünüyorum. -Zannediyorsun ki bu adam deli... -Estağfurullah... -Ama sen öyle diyorsun. -Arkadaşlar. Arkadaşlarından biri: -Ne var hatip: -Ben buna deli dedim mi? Kayıktakiler bir ağızdan: -Hayır. -Ulan kerata hala beni kafaya alıyorsun. -Yok be reis. Fakat sana bir şey diyeyim mi? -De. -Sen bizi kafaya alıyorsun... -Ne yaptım sana? -Hiçbir şey ama... -Aması ne? -Anlatayım. -Anlat hele, beni meraklandırdın. -Biz senin neyinik? -Arkadaşımsınız... -O kadar mı? -Bilmem...Ha...Anladım... -Söyle öyleyse... -Siz benim ırkımdansınız vede benim din kardeşimsiniz. -Bu kadar mı? -Daha ne var ki? -Reis. -Söyle. -Bak reis. Eğer bana normal bir zamanda haydi git kendini şu kayadan at desen atmam. Ama şimdi desen hiç tereddüt etmeden hemen kendimi atarım. Niye? -Peki niye? -Çünkü sen benim can yoldaşımsın. Hayatlarımız birbirine bağlı. Çünkü birbirimizin yaşaması diğerimizin ölmesine bağlı. Benim ne işim var. Gecenin bu saatinde buralarda. Sen gönüllü istedin. Bende sana uydum, Buralara geldim. -Peki ben ne yaptım sana? -Daha ne yapacaksın? -Ne yaptım? -Bizden bazı şeyleri esirgiyorsun. -Ben mi? -Evet. -Bakın benim aslanlarım. Sizden esirgediğim bir şey yok. Hatta size şunu da söyleyeyim. Şimdiye kadar iki kere bozduğum prensibimi burada üçüncü sefer bozuyorum. Ben eşkıya iken yapacaklarımı gittiğim yere kadar kimseye söylemezdim. Adamlar işi yapmaya başlayınca ne yapacaklarını anlıyorlardı. Halbuki ben buraya gelmeden en ince teferruatına kadar size her şeyi anlattım. Elini kaldırdı: -Anlatmadıklarında var. -Hangisi... -Şu yengemizi anlatmadın... Hasan başını kaldırdı: -Neyi anlatmadım... -Yengemiz. -Kim yengeniz? -Şu Patakos'un kızı canım... O zaman Hasan bir kahkaha attı: -Nereden çıkardınız bunu? -Sen bu gece yengemiz olmasaydı zor kurtulurdun. -Oğlum kurtulduk ama, yengeyle ilgili değil. Adam gülümsedi: -Bu kadar göz yanılmaz. Rüzgar artıyordu. Dalgalar büyüyordu. Kayıklar bir o yana bir bu yana sallanarak yol alıyorlardı. -Tam bu anda bir şey oldu. Üç kayıktan biri devrildi. Adamlar sulara gömüldü. Hemen adamlar diğer iki kayığa alındılar. Tekrar yollarına devam ettiler. Adamlar kayığa alındıktan sonra Hasan hatibe: -Ya bizim kayık devrilseydi ne olacaktı? Hatip güldü: -Hiç biz suya düşecektik. -O zaman senin işin tamamdı. -Niye? -Yüzme bilmiyorsun ya... Hatip gülümsedi: -Efendim sen beni düşünme... -Niye? -Ben yüzmesini bilmem ama uçarım. -Hatip erdin mi? -Olabilir. Hep beraber güldüler. * * * * * İki kayık telaşlı ve maceralı yolculuktan sonra Akçasaz'ın Kumluk denilen köylerine vardılar. Kayıklardan indiler. Karaya çıktılar. Hepsinin elbiseleri ıslanmıştı. Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. Zaman kuşluk vaktine ermişti. Köyden bir grup silahlı deniz kenarına doğru koşuyordu. Deniz kenarına gelen silahlı adamlar silahlarını çekerek: -Davranmayın. Aynı ses: -Ellerinizi başınızın üstüne koyun. Türkler söylenenleri aynen yaptılar. Aynı adam emredici bir sesle: -Kimsiniz? -Hasan güldü: -Rum eşkiyaları... Adam aynen ciddi: -Ne arıyorsunuz burada? Hasan tekrar gülümsedi. O zaman adam: -Ne sırıtıp duruyorsun? Sorularımı cevapla yoksa seni anandan doğduğuna pişman ederim. Adam silahını üzerlerine doğrulttu; O zamana kadar sessiz duran hatip: -Ne oluyoruz Beyler? Biz canımızı Rumlardan ellerimiz kelepçeli iken kurtardık. Siz hala konuşuyorsunuz... Adam Hatibe: -Sen sus. Cevapları şu şişko versin. O zaman Hasan: -Ben Hasan'ım... O zaman adam güldü ve: -Sen Hasan'san bende Yusuf'um... İş bayağı ciddi idi. Adamlar söylenene inanmıyorlar, Birde silahlarını ateşleyecek kadar sert davranıyorlardı. Hasan: -Efendi benim adım Gebeş Hasan... -Yeter be...Sizin yalanlarınızı mı dinleyeceğim. Ellerinizi başınızdan indirmeden yürüyün. Adam yanındakilere göz etti: -Silahlarını alın. Hemen iki adam koştu bellerindeki ve kuşaklarındaki bıçak ve tabancaları aldılar. Ellerinde bulunan tüfeklerde alındı. Türkler nereye geldiklerini merak ediyorlardı. Evet geldikleri yer bir Türk köyüydü. Ama duruma bakılırsa bunların hiçte Türklerle ilgileri yoktu. Hasan adama doğru döndü. Adam: -Olduğun yerde kal. Dönme... -Sana Hasan olduğumu söyledim. Adam daha da kızdı. Hasan'a: -Bu yalan bir daha söyleme... -Sana niçin yalan söyleyeyim? -Vallahi ben bilmem. -Kim bilir? -Neyi? -Benim yalan veya doğru söylediğimi... Adam gülerek: -Hele sen bir köye var. Sen Hasan mısın, İdris misin veya Hulusi misin anlaşılır. -Peki benim yalan veya doğru söylediğim nasıl anlaşılacak? -Gayet basit. -Nasıl? -Hele köye varalım. Adam Nuh diyor peygamber demiyor. Ne söylerseler bir şey icat ediyordu. Onunla münakaşa etmelerinin bir faydası kalmamıştı. Yürüdüler. Hasan en önlerinde elleri başında karnı önünde yürüyordu. Köye girdiler. Büyükçe bir evin önünde durdular. Evin altında bulunan ahıra onları attılar. Pencerelere ve kapıya da nöbetçileri koydular. Biraz önceki adam: -Ben gidiyorum. Haber vereceğim. Ben gelene kadar bunları iyi kollayın. Biri kaçarsa hepinizi öldürürüm. Bunların birinin kaçması demek bizim arkadaşlarımızın orada boşuna ölmesi demektir. Onun için uyanık olun. Bu sözler üzerine herkes yerine gitti. Adam atını köyün içine doğru sürdü. Hasan orada bulunan nöbetçilerine: -Büyük bir yanlışlık yapıyorsunuz? Nöbetçilerden biri: -Neden? -Çünkü bizi bu ahıra atmakla hata ediyorsunuz? Adam bir kahkaha attı. Sonrada: -Beyim sen canını sıkma... Hasan cevap vermedi. Adam: -Bari sizi üst kata alalım. Hasan hiç konuşmuyordu. Adam: -Ot yatakların yerine yün yataklar serelim. Adam pencereye doğru yaklaştı: -İyi yatın o ahırda. Sizin yeriniz orası... Artık konuşmanın faydası yoktu. Buna orada hapis bulunan bütün Türkler inanmışlardı. Hatip konuştu: -Reis. -Ne var Hatip? -Rumlar bunlardan insaflı idi... -Niye? -Hiç değilse bizi ahıra atmadılar be... O zaman Hasan güldü: -Oğlum bizinkilerin yaptıkları insafsızlıktan değil... -Ya neden reis? -Yersizlikten. Hepsi güldüler. Hatip ayağa kalktı. Hasan'a o zaman: -Nereye Hatip? -Dereye. -Ne yapacaksın derede? -Abdest alacağım. Hasan gülüyordu. Hatip kapıya kadar gitti. Kapıya birkaç kere vurdu. Pencereye gelen nöbetçi: -Ne istiyorsun bacaksız? -Su... -Denizden geldin be... -Oğlum ben suyu abdest için istiyorum... Adam o zaman arkadaşlarına çağırdı: -Yahu biraz su getirin. Karşıdan bir ses: -Ne olacak? Onlara içireceksen getirmem. -Yok be... -Ya ne yapacaksın suyu? -Burada bir gavur dinimize geçecek... -Onlara inanma...Bizimkilerin canına okumak için kırk yalan uydururlar. Onlar ne gavurdur bilir misin? -Hele biraz su getir. Biraz sonra bir adam toprak bir ibrikle su getirdi. Pencereden adam bağırdı: -Hepiniz duvara gidin. Hepsi duvara gittiler. Adam: -Yüzünüzü duvara dönün. Yüzlerini duvara döndüler. Aynı adam: -Ellerinizi duvara yaslayın. Bütün Türkler söyleneni yaptılar. Adam kapıyı açmaya uzanmıştı ki, yanlarındaki biri: -Dur. Adam başını geri çevirdi: -Ne var? -Bunlar kaç kişi idiler? -Onaltı... -Say bakalım. Biri pencereden hemen saydı. Yanındakine: -Evet onatı kişiler. -Öyleyse aç ve suyu içeri koy... Adam sakınarak ibriğini içeri koydu. Hasan: -Dönebilirmiyiz. Adam kapıyı kapattıktan sonra: -Serbestsiniz... Hatip duvardan ayrıldı. Yavaş yavaş geldi ibriği aldı. Gitti karşı duvarın dibine oturdu. Başladı abdest almaya. O zaman adam hatibi takibe başladı. Evet güzelce abdest alıyordu. Ağzını da oynattığına göre okuyordu da. Adamlardan biri sordu: -Nasıl? -Ulan tam bizim gibi abdest alıyor. Hemde tadili erkanla abdest alıyor. Vay koca gavur. Nasılda öğrenmiş la... O zaman bir diğeri: -Abdestte ne var. Herkes onu öğrenebilir. Hele o abdestle bir namaz kılsında görelim. Hatip ayağa kalktı. Pencereye geldi. Adama: Sadece bana müsaade edin. Adam saf saf: -Ne yapacaksın? Hatip: -Öğle namazını kılacağım... Adam ahırı göstererek: -Orada kıl. -Olur mu? -Niye olmuyor? -Burası necasetle dolu...Biliyorsun pislik içinde ibadet olmaz. Orada bulunanlar ikiye ayrıldılar. Bir kısmı silahsız ne olacak, derken diğer bir kısmı da ya kaçarsa o zaman bizim insanlarımız ölür. Davamız maf olur diyorlardı. Sonunda beraberce dışarı çıkmasına müsaade edilmesine karar verildi. Diğerleri tekrar duvara yaslandı. Hatip dışarı çıktı. Hatip orada bulunanlara: -Kıble ne tarafta? Diye sordu. Adamlardan biri: -Nah böyle. Diye kıbleyi gösterdi. Hatip kıbleyi gösterdi. Hatip kıbleye döndü. Öğle namazını tadili erkanıyla güzelce kıldı. Namazını bitirdi. Duasını yaptı. O zaman orada bulunanlardan biri: -Yemin ederim bu adam Rum değil. Adamlardan biri: -Ne biliyorsun? -Hayır olamaz... -Ne olamaz? -Bir Rum bu kadar güzel namaz kılamaz... Adamlardan biri: -O belli olmaz. Belkide bizim gibi cahillere namaz bile kıldırabilir. Hemen içeri atalım. Kendi başımıza iş yapmayalım. -Hiç değilse bu ahırdan alalım. -Olmaz. -Ellerini ve ayaklarını bağlayıp dışarı çıkaralım. -Daha sonra orada bulunanlardan biri: -Yani bu Rum değil mi? -Öyle diyorlar. Rum olmadıklarını söylüyorlar. -Bir fikrim var. -Evet. -Eğer bu Rum değilse koltuk altlarında ve edep yerlerinin temiz olması gerekir. -Sus be... -Yıkalım şunu... O zaman Hatip: -Hayır hayır ben Rumum. Adam bir kahkaha attı: -Gördünüz mü Rum olduğunu söyledi. Hemen içerdeki duvara yasladılar. Hatibi içeri saldılar. Hatip içeri girince diğer Türkler katıla katıla gülüyorlardı. Hatipte gülmeye başladı. Gerçekten başlarından geçenler insanı güldürecek kadar komikti. Hatip biraz sonra yerinden kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Evet karşıdan tozu dumana katan bir grubun geldiği görülüyordu. Nöbetçiler hemen ayağa kaktılar. Hatip bağırdı: -Bir grup geliyor. Herkes yerinden kalktı. Yola doğru baktı. Biraz sonra gelenler atlarından inerek ahıra doğru koştular. Kapı tekme ile açıldı. İçeri giren Yağlı Kayış İhsan ağlayarak Hasan'a atıldı. Herkes şaşkındı. Yağlı Kayış İhsan ağlayarak: -Allahım sana şükürler olsun. Düşündüklerimi yaptın. O zaman Hasan: -Sen burada ne arıyorsun? -Bu gece Patakos'un çiftliğine baskın yağacaktık. Hasan yüzünü ekşitti: -Yusuf nerede? -Karadağ'da... -Nasıl baskın yapacaksınız? -Biz hazırlık görüyorduk. Akşam Yusuf'ta gelecek getirdikleri gönüllülerle baskın yapacaktık. O zaman Hasan gülümsedi: -Sağolun buna lüzum kalmadı. -Sen sağ geldin ya mühim değil... -Arkadaşların morali nasıl? -Arkadaşlarında, bütün Türklerinde morali çok bozuk. Herkes bu işin sona erdiğini söylüyor. Hatta teslim olmaktan bahsedenler var. Yusuf buna hemen karşılık verelim diye karar verdi. Hasan ve arkadaşlarını kurtarıp kurtarmamız mühim değil, hemen bir darbe vuralım diye karar verdi. Bu akşam bu kararı uygulayacaktık. Siz geldiniz. -Yani ben veya Yusuf vurulursa bu iş sona mı erecek. -Öyle bir hava esti. -Her zaman söylüyorum. Ölen ölür, ölenin yerini kalan sağlar alır. Ne diye şiddetli davranmadınız? -Nasıl? -Konuşanları hemen vursaydınız. İki üç kişi iş tamam. İşi niçin uzatıyorsunuz? -O zaman Türkleri hep vurmak gerekirdi. -O kadar mı? İhsan başını salladı: -Ben sizin öldürüldüğünüze karar verdim. Hasan gülerek: -Ulan benim canım öyle kolay mı çıkar?.. Beraberce köye doğru yürüdüler. Türkler arasında bayram havası esiyordu. Sevinçlerinden herkes sanki uçuyordu. Köyün tam ortasında bir evin önünde durdular. Eve girdiler. Yorgunluktan gözleri kapanıyordu. Biraz önce kendilerini karşılayan ve olmayacak hareketleri yapan genç yanlarına geldi ve: -Sizden özür dilerim... Hasan tekrar başını kaldırdı: -Özür dilenecek bir şey yapmadın ki... -Ama... -Yaptıkların beni sevindirdi. Buna inan. Bakın sizler bizlere o lafı söyler söylemez inansaydınız yıkılırdım. Şimdiye kadar inandığımız için hemen her şeyi kaybettik. Şimdiden sonra tetbirli ve kararlı olacağım. Düşman bizleri böyle görecek. Hemen bu konuşmadan sonra yataklar hazırlandı. Yataklarına uzandılar. Hasan merakla: -Bu ev kimin? Orada bulunanlara etrafa göz gezdirdiler. Gençlerden biri: -Yusuf''un... -Hangi Yusuf'un? -Kör Yusuf'un... -Demek Yusuf amcanın durumu bu kadar iyi... -İyi. -Allah daha iyi etsin... Orada bulunanlar: -Amin. Dediler. Hasan ve arkadaşları uzandılar. Uyuyup kaldılar. * * * * * Gecenin geç saatinde köye bir kafile girdi. Hemen kafileyi karşılayanların halinden anlaşılıyordu ki herkes mutlu idi. Kafilenin başkanı bir anormalliğin olduğunu sezmişti. Gelen: -Ne bu hal... -İyilik. -Hazırlıklar tamam mı? -Tamam ama bu gece gidilmeyecek. -Neden? -Çünkü aradıklarımız geldi. Gelen kafile başkanı: -Ne geldiler mi? -Evet. Atını durdurdu. Ellerini havaya açtı: -Yarabbi çok şükür. Bizi utandırmadın. Aynı adam bu sefer: -Neredeler? -Kör Yusuf'un evindeler... -Haydin yürüyün... Atlarını o yöne doğru sürdüler. Kör Yusuf'un evinin önünde bir genç duruyordu. Galiba nöbetçiydi. Gelenlere doğru koştu. Gelenlerin hepsi durmadan atlarını ileri sürdüler. Biri durdu. Bu bıyıkları terleyen delikanlıya gelen adam: -Misafirler uyandılar mı? Genç başını yukarı kaldırdı: -Bilmiyorum. -Peki. Dedi. Atından indi. Biri koşarak geldi atını aldı. Avluda dolaştırmaya başladı. Onu karşılayan genç: -Siz Yusuf'sunuz galiba... Yusuf başını salladı: -Evet. -Ben bir eve gideyim mi? -Niye? Uyandılar mı bakayım? -Hayır. -Baksam olmaz mı? -Hayır. -Ama neden? -Ben hem bakarım, hem uyandırırım. Eve doğru yürüdüler. O zaman ellerini oğuşturan genç: -Abi senden bir şey isteyebilir miyim... Yusuf bu samimi gence: -Söyle bakalım ne diyeceğini... -Abi senden dünyada tek bir şey istiyorum...
-Ha söyle bakalım...
Ali denen genç birden durakladı. Heyecanlanmıştı. Yüzündeki renk birden değişti. Yusuf anlamıştı. Bunun bir gönül meselesi olduğuna karar verdi. Kendide biliyordu zaten bu meseleyi...Ali'ye: -Söyle bakalım. -Ya kızarsan... -Kısmak yok. -Söz mü? -Söz. Ali birden durdu. Ellerini ovdu. Yusuf bu delikanlının hareketlerini takip ediyordu. Sonrada ellerini göğsüne yanlamasına bağladı. En sonunda da: -Abi beni de götür. Diye boynunu büktü. Yusuf heyecanla: -Nereye? -Sizinle beraber geleyim. Rumlara karşı olan savaşa bende katılayım. Rumlara karşı bende kurşun atayım. Yusuf ona baktı baktı durdu. Çünkü yüzünde daha çocukluğu görülüyordu. Ona: -Sen buralarda kal. Zamanı gelince düşman üzerine gidersin. Senin ne işin var böyle şeylerle. Sen çeliğini ve çomağını oyna. En güzeli benim dediğim. -Ben gelmek istiyorum. Yusuf düşündü. Kendide küçük başlamıştı. Ama bu kadar değil. Sonrada gülümsedi. Ali'ye: -Bu iş o kadar kolay değil... -Olsun. -Bunun arkasında ölüm var. -Biliyorum. Sen razı ol. Ben ortalığı yakarım vallahi...Bana inan. Gerisine karışma... -Tabi sana inanıyorum .Benim yanımdakilerin hepsi bizden. Hepimiz bu dava baş koyduk. Her Türk baş koydu. Şimdi yapacağımız şu zamanı gelmeden bir şey yapmak yok. Sen şimdi talimsiz böyle bir yere gidersen yüzde doksan ölürsün. Halbuki buralarda kalırsan yüzde on ölme ihtimalin var. -Biliyorum. -Yani sen ölümden korkmadığını mı söylüyorsun... Ali durakladı ve: -Abi ben ölümden korkarım. -Öyleyse bırak bunu... -Evet ben ölümden korkarım ama vatan millet yolunda olan ölümden değil. Ben şöyle bir hiç uğruna ölmekten korkarım. Onun için beni de götürün. Yusuf'un gözleri yaşardı. Bütün yanındakiler aynı şeyi söylemiyorlar mıydı. Bütün memleketi ayakta tutan bu değil miydi. Bütün millet böyle düşüncelerle yetiştirilmiyor muydu? Evet bu milletin kötüsü olmazdı. Olursada az olurdu. -Peki Ali.. -Beni götürüyor musun? -Evet. -Sağol. Size işe yaradığımı göstereceğim. -Haydi bakalım. Ama bir şey var. Ali heyecanla: -Nedir? Bana bir görev ver ve dene... -Hayır. Seni denemiyorum. Sana inanıyorum. -Öyleyse... -Anandan babandan izin al... Ali mahzunlaştı. Gözleri dolu dolu oldu. Yusuf: -Ağlıyor musun? -Evet. -Niçin? -Birden mahzunlandım. -Neden? -Ali birden belindeki kuşağa davrandı. İki bıçak çıkardı. İki bıçak pırıl pırıl parlıyordu. Sonrada: -Bunların yüzünden... Evet Yusuf her şeyi anlamıştı. Kendi başına gelenler bu yavrunun başına gelmişti. Demek ki aynı bıçaklar bir haneyi daha söndürmüştü. Ali'ye: -Anladım. Ali birden: -Benim çektiğimi sen anlamazsın... -Neden? -Çünkü ateş düştüğü yeri yakar... Yusuf Ali'yi kucakladı: -Benim aslanım. Sen beni ne sanıyorsun? Ben çocukluğumu yaşamadan dağlara çıktım. Geceleri uyumadım. Neden? Senin gibi olduğum için. Ben gençliğimi bu yola verdim. -Biliyorum. Ama sen benim ne çektiğimi bilemezsin... -Biliyorum galiba Ali... O zaman Ali: -Peki ne abi? -Kin ve intikam... Alinin gözleri büyüdü. Evet bu Yusuf hakikaten müthiş bir adamdı. Nasılda bilmişti? Hemde kalbinden geçenleri aynıyla...Nasılda söylemişti? Onun kendisine söyleyeceklerini...Ali'nin içi içini yiyordu. Yoksa o müthiş cinayeti Yusuf'ta mı duymuştu. Yok muhakkak duymuştur. Çünkü bunu duymayan memlekette kalmamıştı. Çünkü bunu konuşmayan ülkenin dört bir yanında kalmamıştı. Ali: -Ali... -Söyle Ali'm... -Benim unutamadığım şeyi şimdiye kadar kimse söylemedi. Kimse bilemedi...Bunu sadece sen bildin. Peki nasıl? O zaman Yusuf bir iç çekti: -Bende senin gibiyim Ali'm. Önceleri bende bu yola kin ve intikam için girdim. Benimde anam benimde babam vardı. Bir gün gösterdiğin iki bıçak birden her ikisinin de hayatına son verdi. Her ikisi de öldü. Belkide sıra bende idi. Ama bir akrabama gittiğim için kurtuldum. O zaman yemin ettim. İntikam alacaktım. Böylece yola çıktım. Aynı yoldan gidiyorum. Ama şimdi almak istediğim, kin intikam ve öç gibi duygu değil. Şimdi yapmak istediğim vatanımı milletimi kurtarmaktır. Bunu başarırsam hem babamın, hem anamın hemde ölen din kardeşlerimin intikamını almış olacağım. Benim senin kinini, intikamını tanımamın sebebini anladın mı? Yusuf yere çömeldi. İki elinin arasına aldığı başını sıkıyordu. Ağladığı her halinden belli oluyordu. Ali de ağlıyordu. Ama bir şeye aklı ermiyordu. Bu kadar Rumu vuran bir insanın bu kadar yufka yürekli olmasına akıl ve sır erdiremiyordu. Bu kadar Rumu vurduğu söylenen bir adamın taştan yürekli olması gerekirdi. Ama o Yusuf denen adam merhametli idi...Biraz sonra Yusuf: -O bıçakları at... -Neden? -Belki de unutursun... -Denedim. -Ne oldu? -Unutamıyorum. -Demek denendin. -Evet. -Bir daha dene... Ali başını iki yana salladı: -Bir kere değil, bin kere denesem yinede bu kinim sönmez. Ancak kinimin sönmesi için şu gördüğün iki bıçağı babama anama vuranlara vurmalıyım. O zaman intikamım ve kinim söner. Yusuf onu okşadı: -Gidelim Ali... İkiside ayağa kalktılar. Ali o zaman: -Bir şey daha sorayım mı abi? Yusuf başını salladı. Ali: -Sorayım mı? -Sor bakalım. -Bu kadar yufka yüreklisinde nasıl oluyorda elin titremeden adam vurabiliyorsun? Yusuf gülerek: -Ah benim kardeşim. Sen benim bu işten zevk alarak bu işi yaptığımı mı sanıyorsun? Hayır ben bu işten zevk alarak bu işi yapmıyorum. Mecburum Ali. Onun için yapıyorum. Çünkü ben öldürmesem onlar öldürecek. Ve bizi vatanımızdan kovacaklar. Senin gibi benim gibi bir sürü insan anasız, babasız kalacak...Onun için öldürüyorum. -Ali o zaman: -Anladım şimdi abi... -Haydi eve gidelim. Beraberce yürüdüler. Kapıyı yavaşça açtılar. İçeri girdiler. Yusuf ayakkabılarını çıkardı. Ali geri döndü. Yusuf: -Geliyor musun? -Hayır. -Neden? -Görevimi terketmem olmaz... Yusuf Ali'nin bu hareketini daha da çok sevdi. Ona: -Peki sen kal. İşin rast gelsin. Yusuf içeri girdi. Hala uyuyordu. Etrafı araştırdı. Hasan ortalarda yoktu. Karşıda duran odanın kapısını açtı. Aynı anda bir silah kendisine yöneldi. Yusuf: -Ne o abi? Hasan gülerek: -Sen misin? -Evet. -Gelsene... İki adam birbirine sarıldı. Öylece odanın ortasında kaldılar. Biraz sonra birbirlerini şapur şupur öptüler. Evet ikiside ağlıyordu. Sonrada göz yaşlarını sildiler. Yusuf: -Bu gece vallahide geliyorum, billahide... -Biliyorum. Sen gelmesen bile İhsan muhakkak gelirdi. -Hayır. Bende geliyordum. Öyle bir planım vardı ki onu uygulayacaktım. -Nasıl bir plan? -Patakos'un çiftliğinde tek canlı bırakmayacaktım. -Nasıl? -Patakos'un çiftliğinde tek canlı bırakmayacaktım. -Peki onu nasıl yapacaktın? -Bütün evleri yakacaktım. -Sonra... -Dışarı çıkmayanları yakacak, çıkanları kurşuna dizecektim. O zaman Hasan dizlerine vurdu: -Desene bizde yanacaktık. Yusuf merakla: -Niye? -Ellerimiz ayaklarımız zincire vurulmuştu. Kaçmamızın imkanı yoktu. Bu sebeple yanacaktık. Demek Dimitri'nin yapamadıklarını sen bize yapacaktın. Yusuf sustu. Hasan nasıl kurtulduklarını, Kendilerine Patakos'un kızının neden yardım ettiğini, Paleogeos ile Dimitri'nin aralarındaki savaşı anlattı. O zaman Yusuf: -Şu Rumların hepsi kötü derdik ya iyileride var. -Evet. Dedi hasan. Yusuf o zaman -Şu Kukusiz var ya...Evet o Kukusiz sizi kurtarabileceğimiz fikrini bize aşıladı. Siz dedi çiftliğe girmeyi bana bırakın, hatta nerede yattıklarını bilmeyi de bana bırakın. Ben her şeyi elimle koymuş gibi bulurum dedi. -Sonra. -Ben her tarafı yakacağımı söyleyince, kızdı. Şüphelendim ondan. Bu beni tuzağa düşürmek mi istiyor, yoksa Dimitri'nin adamımı dedim. Çünkü bizim gözümüze girmek için her şeyi yapabilirdi. Bütün bunları Dimitri hazırlamış olabilirdi. Sonrada baktım bizimki namaz kılıyor. Onu çağırdım. Bu ne diye sordum. Bana dinini değiştirdiğini söyledi. Sevindim. Bunu dinlemeye karar verdim. -Bizim en kötü tarafımız çabuk inanmamız... -Ben inandım. Ama şöyle düşünüyordum. Ölümün arkasında başka bir köy yoksa... -Evet. -O gizli yolları bildiğini söyledi. Bizi size ulaştıracağına söz verdi. Bu sırada bütün arkadaşları da kalktılar. Atları olmayanlara atlarını hazırlattılar. Atlarına binen kafile yavaş yavaş Karanlık mağaranın yolunu tuttular. * * * * * Türkler böylece kaçtıkları sırada Paleogeos hışımla Dimitri'nin kapısına gitti. Kapıdaki nöbetçi Paleogeos'un içeriye almak istemiyordu. Paleogeos birden: -Hemen görmem lazım... -Olmaz. -Neden? -Rahatsız büyük Dimitri... Paleogeos birden arkasındaki bulunanlara döndü. Gözüyle bir işaret etti. Adamlar kapıdaki nöbetçiyi tuttukları gibi kaldırıp yana attılar. Paleogeos kapıyı tekmeledi. İçeriye girdi. Hayretler içinde kaldı. Üstleri başları açılmış sanki karı koca igbi Dimitri ile Patakos'un karısı yatıyorlardı. Paleogeos tüfeğini doğrulttu. Tetiğe çökecekti ki vazgeçti. Yanındaki: -Bitir. Kadın birden uyandı. Üç adamı görünce bir çığlık attı, Dimitri heyecan ile uyandı. Tabancasına elini uzattı. Paleogeos birden tüfeğinin dıpçığı ile masanın üzerindeki silahı yere düşürdü. Bütün bu söylenenler kaşla göz arasında oluyordu. Patakos'un karısı açık olan üzerini yattığı yatağın çarşafı ile kapatmaya çalışıyordu. Paleogeos: -Kapatma... Kadın sustu. Adam konuşmasına devam etti: -Dimitri'nin gördüklerini bizde görelim. -Hiddetlendi. Gözlerini çıkarıp, tüfeğiyle onu dürttü: -Daha kocan gömülmedi. Damadının kanı kurumadı. İki gece daha sabredemedin mi? Yoksa Patakos'un sağlığında mı mercimeği fırına verdiniz. Siz ahlaksız, namussuz bir insansınız. Her ikinizde... Dimitri hiddetle: -Neden? -Baksana velinimetinin karısını koynuna aldın. Bunları başkası söylese inanamazdım. Bizi birbirimize düşürecek diyecektim. Ama gözlerimle gördüm. Şimdi inandım. Kadın Paleogeos'a: -Ama bizim kötü niyetimiz yoktu ki... -Biliyorum... -İsa hakkı için söylüyorum. Bizim kötü niyetimiz yoktu. Paleogeos bağırdı: -Kes ulan. Sen o İsa hakkı için ne melanetler işledin kim bilir. Sizin yemininizde yalan, sözlerinizde... Kadın o zaman Dimitri'ye baktı. Dimitri: -Yazık sana Paleogeos... -Neden? -Biz canımızı dişimize takalım. Kalkalım. Senin oğlun ve Patakos'un katillerini bulalım. Sen kalk yaptıklarına bak... -Patakos'u bilmem vede bilemem. Ama ben oğlumun katillerini buldum. Ben oğlumun katillerinin ifadesini aldım. Şimdi sana şunu söyleyeyim. Dimitri heyecanla yerinden oynadı. Bu Paleogeos'un gözünden kaçmamıştı. Dimitri: -Oğlunun katilleri kim? Onları biz tuttuk. -Evet ben oğlumun katillerini buldum. Gözleri kocaman kocaman olan Dimitri: -Neredeler onlar. Bende göreyim. Adam elini havaya kaldırdı: -Oynama. Dimitri olduğu yerde kaldı. Donuk gözlerle Paleogeos'a baktı. Paleogeos birden: -Zamanı gelince göreceksin. Hatta sana şunu söyleyelim seninle katilleri veya katili yüzleştireceğim. Ama acele yok. Bir şey daha var. -Ne? -Maalesef oyunu güzel oynayamadın... -Neden? -Çok hata yaptın. -Ne hatası? -Zaman sana gösterecek Küçük Dimitri. Dimitri burnundan soluyordu. Paleogeos birden: -Bak Dimitri sana bir şey diyeyim mi? -De bakalım. -Sakın ola ki benimle mücadele etmeye kalkma. Seni keserim. Hemde keseceğim. Eskiden düşmanımız müşterekti. Ama şimdi düşmanım sensin. Yalnız başıma burada bunu söylüyorum. Bak sana bir şey daha diyeyim ki senin bana yaptıklarını Türkler yapmadı. Evet Türklerle toprak hususunda davam var. Ama seninle kan davam var. Bil bunu. -Ben bir şey yapmadım. -Ben gidip adamlarımla görüşeyim. Konuşayım. Sonra senin hakkında karar verilecek. Paleogeos hemen dışarı çıktı. -Patakos'un evine doğru yürüdü. Patakos'un kızı onu karşıladı. Paleogeos: -Ne oldu? -Türkler kaçtı. -Kaçsınlar. Benim Türklerle işim yok. -Benimde. -Kızım senin için burası emin değil, gel gidelim. -Hayır. Babamın cenazesinde bulunmalıyım. -Babanı da götürelim. -Hayır. -Dünyada senden başka bir şeyim yok. Seni götüreyim. Başına bir şey gelmesinden korkuyorum. -Sen kendini koru bunlar bana bir şey yapamazlar. -Peki sen bilirsin. -Güle güle. Patakos'un kızı Paleogeos'u kucakladı. Birbiriyle vedalaştılar. Paleogeos adamlarıyla beraber karanlığa karıştı. * * * * * * Dimitri yatağına oturdu. Patakos'un karısına: -Ben dedim sana... -Evet. Dedin ama ne olacak? -Baksana düşman bir idi iki oldu. Onu okşayan Patakos'un karısı: -Sen dert etme... -Nasıl dert etmem. Adamdaki kararlılığı gördün. -Adamın işini bitiririz Dimitri'nin gözleri açıldı. Ve Patakos'un karısına: -Nasıl? -Çok basit. -Anlat hele...Tatlı oluyor. -Seninle çok eskiden beri beraberiz. Ta Patakos'un sağlığından beri. Sanki seninle bir karı kocayız. Dimitri kızdı: -Bunları biliyorum. Sen Paleogeos'tu nasıl halledeceğiz onu anlat. Bizim beraberliğimizi değil... -Sen beni dinlemiyorsun ki... -Çabuk söyle... -Paleogeos'tun karısı bize geldikçe ben senden bahsederdim. Senin kuvvetli bir erkek olduğunu söylerdim. Gerçi ben böyle bir şey olacağını bilmiyordum ya...Övünmek için. Dimitri heyecanlandı: -Ee sonra... -Kadınla çok samimi olduk. Bana açılmaya başladı. On yıldır kocasıyla yatmamış. Birde ona ihanet etmemiş. -Ee -Kes be. Şimdi ben o kadınla görüşürüm. Sen canını sıkma. Paleogeos'tun yemeğine zehir kattırırız. Paleogeos ölür. Bu işte burada biter. -Peki o kadına nasıl yaptıracaksın bunu? -Senin vasıtanla. -Nasıl? -Sen onunla evleneceğini söyleyeceksin... -Ama ben senden başkasıyla evlenmem. -Evlenmeyeceksin zaten. -Ya... -Öyle diyeceğiz. -Sonra. -Sonra Paleogeos öldürülünce bizde kadını öldürürüz. Sen Türklerle ilişkisi var dersin iş tamam. Dimitri düşündü. Gerçekten bu kadın akıllı bir kadındı. Gerçi Patakos'u Patakos yapanda buydu. Şimdi kendisini her dertten kurtarıyordu. Birden: -Tamam. Anladım. Senin dediklerini yaptık. Senin dediğin gibi işi pişirdik. Ama bir bela daha var. -Nedir? -Ya senin kızın. O zaman kadın güldü: -Benim saadetim için yapmayacağım olmaz. Onun işi de kolay. Ama önce Paleogeos'tu hal edelim. -Ona ne yapacağız? -Daha sonra onu bir ağaca asarız. -Evet. -Babasına üzüldüğünden kendisini astı deriz. Başını salladı: -İki planında uygun. Fakat bir üçüncü planın varmı? Kadın kafasını salladı: -Neye karşı? -Türklere karşı. -Onu zamana bırak. Yeri ve zamanı gelince o işi de yaparız. -O işin gecikmeye hiç tahammülü yok. -Neden? -Çünkü o iki türkü öldürmesek buralarda bize rahat yok. -O iki türkü deyip de delirme... * * * * * -Bir Hasan daha var. -Evet. -Eveti yok ben biliyorum bunu iki Türk ile bitmez. -O yeni türedi. Biz bu ikisini hal edersek iş tamam. |