|
Dimitri sesini yükseltti: -Ben korkmuyorum ki... Patakos elini salladı: -Öyleyse kes şu konuşmayı. Biz neler yapacağız, türklere nasıl bir darbe vuracağız onu konuşalım? -Olur. Dedi ve sustu. Patakos Kukusiz'e: -Sen gel. Kukusiz heykel gibi durduğu yerden Patakos'un yanına gitti. Galiba ölümden kurtuldum diye içinden geçirdi. Ve Patakos ona: -Sorduklarıma doğru cevap ver. -İsa hakkı için doğru söyleyeceğim. -Kes. Kukusiz Patakos'un bu hareketlerine mana verememişti. Bir şeyde demedi. Patakos devam etti: -Yalan söylemeye hazır adamlar gibi yemin etme...Fakat gördüklerini doğru söyle yeter. -Olur. -Türklerin morali nasıl? -Bu olay onları coşturdu. -Peki. Şimdi onlara öyle bir darbe planlayalım ve vuralım ki asla unutmasınlar. Ve kolay kolay akılları başlarına gelmesin. Kukusiz merakla: -Peki o darbe nasıl olacak? -Öyle kolay ki bu darbeyi sen vuracaksın. Kendini gösteren Kukusiz: -Ben mi? -Evet sen... Kukusiz çok korktu. Evet düşündükleri şimdi oluyordu. Kendisini Dimitri ve Patakos öldürmemişti. Fakat ölüm fermanını imzalıyordu. İçinden Dimitri ve Patakos'a küfretti. Böyle tehlikeli bir işi kendisi nasıl yapabilirdi. Erkekse o tehlikeli işi Dimitri'ye verseydi ya...Dimitri dururken Türklere vurulacak darbe kendisine düşermiydi. Hayır asla bu vazife kendisine düşmezdi. Yüzüne bakıp gülen Patakos'a: -Bu işi yapsa yapsa ancak Dimitri yapar... Patakos gülerek: -Sen korkuyor musun? -Evet. Patakos tekrar gülerek: -İnsan Türklerden korkar mı? Biz Rumların bir görevi var. Nerde, ne zaman vede hangi şartlarda olursa olsun gördüğümüz her türkü hemen gebertmeliyiz. Bunu yapmalıyız ki Büyük Pontus İmparatorluğunu kurabilelim. Bunu yapanların hepsi Rum kahramanı olur. kaçanlar ise korkak. Demek sen şu çürük Aliki kadar bile olamıyorsun? Kukusiz sustu. O zaman Patakos: -Bari sus. Sen erkek değilsin öyle değil mi? Kukusiz o zaman Patakos'a dönüp: -Çorbacı erkeklik ölüme karşı olmaz. Bu zaman erkeklik yapılacak zaman değil. Türkler çok iyi insanlar. karıncayı ezmeyecek kadar merhametliler. Fakat bunun birde aksi var, düşmanı bir yılan gibi görüp öldürecek kadarda cüretliler. Çorbacı aşağıdan aldı: -Sen neden korktun bu kadar? -Elbette korkarım. 62 arkadaşım gözlerimin önünde öldürüldü. İnsan ölüme bu kadar yakın olursa korkmaz mı? -Peki bunlarda merhamet ne arıyor? -Bilmiyorum. -Bunlar cani be... Cevap vermedi Kukusiz. O zaman Patakos sesini yükseltti: -Bu senin için son fırsat. -Nasıl fırsat? -Arkadaşlarının intikamını alırsın. Kukusiz başını umursamaz bir şekilde salladı: -O bana düşmez. Patakos o zaman kızdı: -Ya kime düşer? -O sana ve Dimitri'ye düşer. -Böyle konuşmak senin için iyi değildir. -Neden? -Çünkü tabuta başını sokuyorsun da ondan. -Benim için fark etmez... -Yani öldürülmekten korkmuyor musun? -Hayır. -Öyleyse gitmekten de korkmuyorsun? -Hayır gitmekten korkmuyorum.
-Niçin?
-Çünkü Türkler keserler beni... O zaman belinden çıkardığı bıçağı Kukusiz'e gösteren Patakos, elindeki bıçağı sallayarak: -Onlar kesmezse ben keseceğim. -Bir şey fark etmez Çorbacı. -Neden? -Ha bir gün önce ölmüşüm, ha bir gün sonra ölmüşüm ne fark eder. nasıl olsa ölmeyecek miyim? Patakos sesini alçalttı. Tatlılık vererek: -Şimdi öleceksin. Gitsende öleceksin gitmesende öleceksin. Ama iki ölüm arasında fark var. Burda ölürsen milletine ve Büyük Pontus İmparatorluğunun harcına taş koyuyorsun ve hizmet ediyorsun diyemem. Ama taş koyuyorsun diyebilirim. Çünkü onun kurulmasına engel olan bir hayin oluyorsun. Halbuki gidersen o zaman ölürsende yaşarsanda kahraman oluyorsun. Milletine hizmet ediyorsun. Sen burada ölürsen hayin olarak anılırsın. Halbuki orada ölmek bir nişan kazanmaktır. Kukusiz düşündü. Evet Patakos doğru diyordu. Nasıl olsa ölecekti. Zaten daha önce ölümden kurtulmamışmıydı. Burada ölmek demek Patakos ve Dimitri'ye yem olmak demektir. Halbuki öte yana giderse kurtulma imkanının yanında imtikam da alabilirdi. Patakos'a: -Sen haklısın Çorbacı... O zaman Patakos: -Doğruyu göreceğini biliyordum. Böyle ters davranmanın sebebini biliyorum. -Nedir be Çorbacı? -Rika değil mi? Patakos güldü. Patakos devam etti. -Rika'dan güzeline sahip olabilirsin... Patakos'un bu son sözüne Kukusiz'i şaşırtmıştı. Kukusiz içinden şöyle geçirdi. Acaba Rika'dan güzeli kimdi? Evet Rika'dan güzeli bu çevrede Patakos'un kızıydı. Ama Patakos Kızını kendisine vermezdiki. Kendisi gibi bir çulsuza kızını vermesinin imkan ve ihtimali varmıydı. Kızı zaten Athengeros'un oğluna sözlü değilmiydi. Ama kendisinin gönlünü almak için bu sözleri söylemiş olabilirdi. Bu sebeple bu sözlere pek önem vermek doğru değildi. O bunlara düşünürken Patakos: -Şaşırdın değil mi Kukusiz? -Şaşırdım Çorbacı... -Şaşırma bir taşla iki kuş vuracaksın. Kuşun biri sensin diğeri benim. Kukusiz bu sözlere daha da şaşırmıştı. Neydi bu iki kuş? Nereden çıkmıştı? Ne kuşu vuracaklardı? Yoksa kuş muş derken bu adam kendini mi vuracaktı? Patakos devam etti: -Planımı açıklayayım mı? -Açıkla Çorbacı. -Zor olmasına rağmen kolay... -Anlayamadım Çorbacı nasıl? -Zor olmasına rağmen kolay... -Bana bu cümle biraz mantıksız geldi... -Zaten harpte mantık yoktur. Eğer bu işi başaramazsan hakkın çok büyük. Buna emin ol... -Başaramazsam. -Başaramazsan hakkın ölüm. Orada kalsanda buraya gelsende muhakkak ölmen gerekir. Onun için başarmaya çalış. Bu ölüm sözleri Kukusiz'i çileden çıkarıyordu. Her ölüm sözünü duyuşunda saçları diken diken oluyordu. Ve kalbi küt küt vuruyordu. Bu kahrolası Patakos neden durmadan devamlı olarak ölüm ölüm diyordu acaba? Yoksa hala elinde tutuğu silahın tetiğini mi çekecekti. O bu dünceler içinde bocalarken Patakos devam etti: -Ölmek evet ölmek kolay değil. Kukusiz boynunu büktü. Patakos'a: -Ne olursun sus? Diye yalvardı. Patakos diklenerek: -Niçin? -Şu ölümden devamlı olarak bahsetme... -Biliyorum Kukusiz sen ölümden korkuyorsun. Ama senin yapacağın vazifede ölüm sana pek yakın değil...
-Anlat şu işi de kurtar beni...
-Anlatacağım. -Patakos ustu. O zaman Kukusiz: -Anlatta kurtar beni... -Peki yapacaksın değil mi? -Yapacağım. -Sen bu akşam yola çıkarsın. -Yalnız mı? Patakos başını salladı: -Yalnız. -Bana verilecek iş o kadar kolay mı ki beni yalnız başıma salıyorsun. Hiç değilse bir yardımcı verin. -Planı ancak ve ancak yanlız gidersen uygulayabiliriz. -Peki anlat şu panını... -Akşam yola çıkarsın. Görünmeden tutulmadan Cacil'e doğru yol alırsın. Sabaha kadar Türkler nöbet tutuyorlar. O mahmur zamanda uykuya dalıyorlar. Ama her sabah namazdan sonra erkekler yattığında can düşmanımız Hamit Bey'in kızı inekleri sağmaya iniyor ağıla...Sen Cacil'e görünmeden gidersen sabah kızı alacaksın, şu anda sana vereceğim noktaya geleceksin. -Peki o noktada ne olacak? -Kızı bizimkiler senden alacak. Sen gerisine karışma. İster bizimkilerle dön. İstersen dönme oralarda kal, sonra dön. Bizimkiler kızı alır almaz, biz Dimitri ile onları koruluğun önündeki düzlükte karşılayacağız. Tamam mı? -Tamam. İnşallah muaffak oluruz. -İnşallah. -Ben yola çıkayım mı? -Hemen. Planın can noktası geç kalmak yok, Sabah güneş doğarken köyün dışında olmalısın. Anlaştık mı? -Evet güneş doğarken köyün dışında olacağım. -Tamam. Kukusiz yollandı. Patakos o zaman: -Dur. Diye emir verdi. Kukusiz geri döndü. Patakos: -Şİmdi erken, sen iki saat kadar uyu. Biz Dimitri ile şu planı bir daha konuşalım. -Peki. Ben nerede yatayım. -Şu baştaki odaya git. -Olur. Diyen Kukusiz başta bulunan odaya girdi. Odaya girer girmez odanın kapısına dayandı. öylece bir müddet dayandı. Öylece bir müddet kaldı. Sonrada odada bir göz gezdirdi. Tozlu raflara baktı. Evet oda pis pis kokuyordu. Sonrada kendi kendine düşündü. İki gece önceki yattığı yatağını düşündü. Tertemizdi. Sonrada kendi kendine Türkler mi çok temiz, Rumlar mı çok pis acaba diye içinden geçirdi. Giyinik halde yatağına uzandı. Ellerini başının altına koydu. gözlerini tavanda bir noktaya dikti. Öylece kaldı. Planlar yapıyordu. Buradan ayrılınca gideceği yolu hesaplıyordu. Her hangi bir güçlükle karşılaşmamak için dua ediyordu. biraz sonra kapıda bir konuşma duydu. Kulak verdi. Patakos'un sesine benziyordu. Galiba kapıdaki nöbetçiyle konuşuyordu: -Uyudu mu? Kapıdaki adam: -Galiba...İki saattir ses seda yok... -Kaçmasın? -İmkansız. -Neden? -Gözümü bir saniye bile yattığı odadan ayırmadım. Kendim bir saniye buradan ayrılmadım. Eğer kuş olup uçmadıysa bu işi yapamaz. Bana inanın. Adam kapıyı yavaşça açtı. İçeriye baktı. Sonrada kafasını geri çekerek Patakos'a: -Hala yatakta yatıyor. -Çok iyi. Öyleyse bu işi kabullenmiş demektir. -Peki yarın bu işi başarırsa ne olacak? -Beynine bir kurşun sıkılacak. -Ama bize hizmet ediyor. -Öylede o zaten ölümü haketti. Bir kere öldü. yaşadığı onun için kardan. Hemde o çok şey biliyor. İlerde bizim için tehlikeli olabilir. Fazla bilenin fazla yaşaması iyi değildir. -Doğru. -Peki yarın bu iş nasıl olacak?.. -Hiç adamlar gidip kızı ve bunu alıp gelecekler. -Anladım. -Gelirken de tetbir olsun diye boğazlarına kırmızı mendil bağlıyacaklar. Sadece bu hayinin boğazında mendil olmayacak. Aslında kabullenirse yapmaz. Türklere böyle bir haber verirse zaten inanmazlar. Bizimkilerin yapacağı yemi alıp gelmek. Bunu başarırsa. -Çok tetbirlisiniz Çorbacı... Bu Dimitri'nin sesiydi. Artık Kukusiz her şeyi anlamıştı. Kendisini öldüreceklerdi. Artık bundan şüphesi yoktu. Allah'tan uyumamıştı. Her şeyi kulaklarıyla duymuştu. Düşündü. Acaba Patakos bu söyledikleri yalandan mı söylemişti, tetbirsizlikten mi? Sabah işi başarırsa her şeyi anlayacaktı. Birinci ölümden arkadaşı Ahmet tarafından kurtarılmıştı. şimdi kendisi öldürülçekken, bundan vazgeçildi. Sonunda ölüm olan bir işe gönderiliyordu. Birde Patakos'un başarsanda öleceksin başarmasanda demesi insanı düşündürüyordu, gerçi Patakos bunu başarsanda dememişti, kurtulsanda öleceksin,kurtulmasan zaten öleceksin demişti ama bu gece ağzından baklayı çıkarmıştı. Kukusiz'in kafası zonkluyordu. Düşündüklerini bir daha aklından geçirdi. En normali verdiği karardı. Şimdi bu kararın uygulanması kalmıştı. tam bu sırada kapı vuruldu. Bir ses: -Kukusiz Kukusiz... Diye seslendi. Bu sese Vardinoyannis'in sesiydi. Bunu hemen tanımıştı. Yataktan kalkarak: -Ne var? Diye sordu. Vandinoyannis: -Kalksana... -Niçin? -Artık gece yarısı oldu. Kukusiz gerindi. Bu sırada kapı açıldı. Dışardaki temiz hava içeri girdi. Vardinoyannis'in yüzü göründü: -Hakikaten gece yarısı oldu mu? Dedi Kukusiz. Vardinoyannis: -Geçti bile... -Vakit ne kadarda çabuk geçiyor? -Neyse iyi uyudun mu? -Uyudum. -İnşallah at üstünde uyumazsın... -Yok be...Uyumam. Dışarıya çıktılar. Vardinoyannis yanına sinsice yanaştı. Kukusiz bu sinsi adamın insana böyle yaklaşmasının hayır olmadığını anladı. Bu menfaati olmasa babasıyla böyle samimi olmazdı. Korktu. Yine şerri dokunacaktı kendisine...galiba Dimitri kendisini denemek istiyordu. Açık vermemeliydi. Çok dikkatli olması gerekiyordu. Kukusiz: -Ne istiyorsun? -Hiç bir şey... -Ama bir şey söylemek istiyorum. -Evet. -Öyleyse ne istiyorsun? Vardinoyannis düşündü. Sonrada: -Kukusiz seni severim. -Uzatma ne diyorsun? -Bugün gidersen geri gelme... -Niçin? Bir anda kazandığım bütün haysiyetimi ayaklar altınamı alayım yani?.. -Hayır ama seni geri gelsende başarsanda başarmasanda öldürecekler. Kukusiz alaylı alaylı güldü. Vardinoyannis'e: -Kim? Diye sordu. Vardinoyannis: -Kim olacak? Sesini kimse duymasın diye alçalttı: -Dimitri ve Patakos. Kukusiz güldü: -Eğer vazifemi yapmasam ölürüm. Zaten siz gelin deseniz de gelmem ve gelemem. Fakat vazifemi yapar ve dönersem beni Dimitri ve Patakos niçin öldürsünler? Böyle bir şeye inanmam için deli olmalıyım. Çok şükür ki bende deli değilim. -Dimitri birden ortaya çıktı. Bağırarak: -Yaşşa Kukusiz bu imtahanıda kazandın. O zaman Kukusiz: -Size bir şey diyeyim mi? Kimse cevap vermedi. Orada bulunanların yüzüne Kukusiz tek tek baktı. Sonrada: -Ben ölmekten korkmuyorum. Eğer ölmekten korksaydım oraya gitmeyi kabul etmezdim. Ben Büyük Pontus İmparatorluğunun kurulmasına can koydum. Bu can çıkmadıkça bu yoldan dönmem mevzu bahis değildir. bu barbar Türklerden atalarımın intikamını almasam yaşayamam. benim gayem tektir. Kurulacak devletin yapısında biraz hizmet etmektir. Sizin düşündüğünüz gibi şan için, mevki için bu yola çıkmadım. Bu yaptıklarımdan bir karşılık, bir menfaatte beklemiyorum. Bunu böyle bilin ve o küçücük beyinlerinize böyle yerleştirin. Bu sözlere orada bulunanlar şaşırmıştı. Hele Dimitri hakikaten şaşırmıştı. Dünkü korkak Kukusiz ölmüş, yerine başka biri gelmişti sanki... Patakos'a baktı. Eğer içinden bu cesaretle Cacil'e giderse o işi başarmamasına imkan ve ihtimal yoktur diye içinden geçirdi. Hamit Beyin kızını değil, kendisini bile kaçırabilirdi. İşte böyle düşünürken Patakos konuştu: Şimdi vuracağın kuşları sana sayayım mı? Kukusiz şaşkın: Say bakalım. -Birincisi bu akşam gidip, yarın sabah aşıracağın Türk pilici ile sen meşgul olacaksın. Yani senin. Kukusiz güldü. Bunlar deli diye içinden geçirdi. Evet ölmeyi kabul edebilirdi. Ama böyle bir teklife hayır demesine imkan yoktu. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu ki yarın sabah o kızı kaçırsa bile bunlar dedikleri gibi kendisine o kızı vermezlerdi. Onun bu gülmesini hepsi görmüşlerdi. Patakos: -Niçin güldün? -Ömrümde duyduğum en güzel haber. Ömrümde alacağım en güzel hediye... -Bu kadarla kalmıyorsun ki... -Ya... -Birde alacağımız altınların dörtte biri senin. -Altınları nereden alacaksın? -Kız bizim elimizde rehine olunca Hamit Bey denilen Türk domuzu bütün malını verecek kızını kurtarmak isteyecektir. Kukusiz bir daha güldü. Patakos: -Niye güldün Kukusiz? -Bakın anlatayım. -Anlat. -Bir kız veriyorlar bana. Çevrenin en güzel kızı...Alıyorum sahip oluyorum. Sonrada bakıyorum elimde yok. Gözlerimi ovuyorum. Birde bakıyorum ki gördüğüm bir rüya değilmiymiş... -Neden gördüğün rüya oluyor. -Ee baksana... -Ne oldu ki... -Ne olacak paraları alınca rehineyi vermeyecek misin? O zaman Patakos güldü. Kukusiz'e: -Neden verelim? -Ama vereceğinizi söylediniz. -Yok be. Altınları alırız ama asla vermeyiz... -Yani mal bana kalıyor. -Evet. -Sağol Çorbacı... Sonrada Patakos konuşmasına devam etti. konuşuyor ve sayıyordu. Ama Kukusiz bir şey anlamıyordu. Çünkü Patakos'u dinlemiyordu ki...Onlar şu Türklerin son zamanı bilmiyorlardı. Çünkü İngilizlere sırtlarını dayamışlar, bu çiftlikten dışarda onlardan haberleri yoktu. Onlar o kızı kaçırsalar, sanki Türkler bunlarla pazarlık yapacak sanıyorlardı. Aldanıyorlardı da... Kızı kaçırmak imkansızdı ya...Birde kaçırdıklarını düşünseler bile, o gece bütün Türkler ölürler, fakat bu çiftlikte hiçbir canlı bırakmazlardı. Acaba buna bunların aklı ermiyor muydu. İçinden Dimitri ve Patakos'a bir küfür savurdu. Ama renk vermesi doğru olmazdı. Hemen burada canına okurlardı. Konuşmasını bitiren Patakos Kukusiz'in omzuna vurdu. o zaman Kukusiz kendine geldi. Patakos: -Oldu mu? Kukusiz bir şeyden haberi yoktu ama, kendisine Patakos'un bir şeyler anlattığını biliyordu. Onun için: -Aynen anlattığın gibi Çorbacı... Patakos tekrar onu müşfik bir eda ile sevdi. Sonra: -Seni çok düşünceli görüyorum Kukusiz... Kukusiz başını salladı: -Evet gerçekten çok düşünceliyim. -Ama neden? -Ben bir vazife aldım. Bu vazife çok önemli. Çünkü bu bizim kurulacak devletimizin belkide temelini oluşturacak. başarsam büyük bir iş yapmış olurum. Yok başaramazsam ülkeme insanlarıma ihanet etmiş olurum ki ömrümce kendimi affetmem. Bu palanın başarılması gerek. Onun için düşünüyorum. Ne yapmalıyım? Nasıl hareket etmeliyim. Bütün bu karmaşık düşüncelerle kafam meşgul kusura bakma... Bu samimi sözler Patakos'uda Dimitri'yi de ikna etmişti. Her ikiside buna inanmışlardı. Her ikiside Kukusiz'in boynuna sarıldılar. Onu alnından öptüler. Dimitri: -Affet bizi Kukusiz. Biz seni tanımamışız. Senden çok şüphe ettik. Senin gibi bir kahramandan şüphelendik. O zaman Kukusiz Dimitri'ye döndü: -Çok doğru yaptın Dimitri. Zaten böyle bir vazifeye seçeceğin adamı doğrudan herhangi bir seçmeye tabi tutmadan salsaydın senin liderliğinden şüphe ederdim. Böylece o insanları ruhlarına kadar tanırım. Dimitri tekrar Kukusiz'e şüpheyle baktı. Yoksa o her şeyi biliyor muydu? buna imkan ve ihtimal yoktu. Yanında bir şey konuşulmamıştı. Kendiside zaten uyuyordu. hayır tekrar yersiz şüphelere tutulmak pişmiş aşa su katmak olurdu. Hiç bir şey demedi. Sadece: -Beni nasıl tanırsın? Diye sordu. O zaman Kukusiz: -Rum milletinin yetiştirdiği en büyük kahramanlardan biri olarak seni görür ve tanırım. Dimitri güldü ve: -Bu sözlerinde samimisin? Kukusiz o zaman. -Ben samimi olmadağım sözleri söylemem. Bu benim prensibimdir. Kukusiz'in yanına giden Dimitri ona: -Peki sana bir sürü tehdit savurdum. Seni öldüreceğimi söyledim. Bütün bunlara rağmen bana iyi diyor musun? O zaman gözlerini yuman Kukusiz: -Bir dava var ortada...Bu dava bizim davamız. bir hiç yüzünden birbirimizle düşman olacak değiliz ya...Bu dava için ölmemiz icap ediyorsa öleceğiz...Elbette bu davaya ihanet edenler ya kaçarlar, yahutta ölürler. Senin niyetin kaçacak olanın kaçmasına engel olmak ve ihanet edeni cezalandırmaktı. Bu gece bana karşı yaptığın tüm tedbirleri saygıyla karşılıyorum. Gerçekten önceleri bu dava için ölmekten çekinmiştim. Sonra düşündüm. İnsan vatanı için ölmekten çekinir mi? Çekinse ne olur. Yaşasada bir işe yaramaz. Çünkü hayin damgasını yedikten sonra yaşasa ne çıkar, dedim. Bu gece ölümde olsa kalımda olsa gitmeye karar verdim. Çünkü kendi ırkımdan birinin kurşunuyla ölmektense barbar Türklerin kurşunuyla can vermeyi tercih ettim. O zaman Patakos: -Sen bir dahisin Kukusiz. O zaman ona dönen Kukusiz ona dişlerini gıcırdattı ve: -Beni şımartıyorsun Patakos. Ama sen beni yarın sabah gör. Sen daha iyi yarın sabah neler yapacak bir canavar olduğumu gör. Dimitri geldi. Kukusiz'in ağzını kokladı. Kukusiz'e: -Sarhoş değilsin değil mi Kukusiz? Kukusiz Dimitri'ye bön bön baktı ona: -Sarhoş değilim. Göndermedin ki içeyim. Ama bu gece intikam damarlarım kabardı. İntikamımı almaya yemin ettim. -Ne intikamı? -Benim ve arkadaşlarımın intikamı...İntikamım müthiş olacak Dimitri. Öyle bir darbe vuracağım ki sizde şaşıracaksınız. Bunu yapan bizim Kukusiz mi diye soracaksınız. O zaman bakalım hayinler bu intikamdan bir sürü masum bir sürü günahsızın intikamı olacak... Dimitri kızdı. Sonrada: -Aynen mektupta yazılanlar gibi konuşuyorsun? Suçsuz kim, masum kim söyler misin? -Neden benim konuşmalarımdan alınıyorsunuz. Anlayamadım. Benim gözümün önünde atmış iki arkadaşım ölmedi mi? Onların suçu ne idi. Bunu bana açıklar mısın? Dimitri cevap vermedi. Patakos'a baktı. Patakos göz etti. O zaman Kukusiz orada bulunanlara: -Ben gidiyorum arkadaşlar. Patakos gülerek: Güle güle Kukusiz. Yolun açık olsun. Kukusiz Dimitri, Patakos, papaz ve Vardinoyannis'i kucakladı. Döndü Patakos'u bir daha kucakladı. Onları yanaklarından öptü. Ve geri dönüp atına bindi. Kilisenin büyük demir kapısından çıkıp gecenin karanlığına karıştı. Gece ormana saptı. hava bozmuş yavaş yavaş bir yağmur yağıyordu. Gece bulutlardan olacak her taraf zindan gibi karanlıktı. yağmur şiddetini artırdı. Biraz sonrada bir şimşek çaktı. Kukusiz atının dizginlerini çekti. Önü gündüz gibi aydınlandı. Bir gürültü koptu. Evet bu gök gürültüsü idi. Bundan sonrada sağnak halinde gökten yağmur boşalmaya başladı. Kukusiz atına bir kamçı vurdu. İlerdeki büyük meşenin altına çekip orada kaldı. Burada yağmurun biraz dinmesini beklemeye başladı. -Biraz sonra gök müthiş bir gürültü ile inledi. Kukusiz başını hava kaldırdı. Yoksa kıyamet mi kopuyordu ne? Hava birden aydınlandı. Bir gürültü daha. İşte o zaman bir yıldırımın düştüğüne karar verdi. Bu sırada yağmur biraz dindi. Kukusiz ormanın derinliklerine doğru atını sürdü. Nereye gittiğini bilmiyordu? Ama, atını sürüp gidiyordu. vakit nerelerde idi? Onu da bilmiyordu. Sonrada uzaktan bir şimşek daha çaktı. önü aydınlandı. Baktı. Önü büyük bir meydanlıktı. Burası neresiydi. Önce onu tesbit etmeliydi. Atını durdurdu. Etrafına baktı. Hayır burasının neresi olduğunu çıkaramamıştı. Demek yanlış yola saptım diye düşündü. Kukusiz yerini tayin ile meşgulken bir ses duydu. Bu kalın bir erkek sesiydi: -Kimsin, ne arıyorsun? Kukusiz şaşırdı. Sonrada kendisini toplayarak: -Bir Rumum. Karşıdaki ses kızgın kızgın: -Ne arıyorsun burada? -Yusuf veya Hasan'ı... Adam daha da kızarak: -Ne yapacaksın onları? -Önemli bir haber getirdim. -Hemen mi görmek istiyorsun? -Elbette. Bunun zaman kayıp etmeye tahammülü yok. Biraz arkadaki iki adam bir fener yaktılar. Bir kaç adam silahlarını Kukusiz'e çevirmişlerdi. Adam şu emri verdi: -Silahlarını gelen delikanlıya ver. Bu altmış yaşlarında bir ihtiyardı. Bir delikanlı atını sürdü. Geldi. Kukusiz'in elindeki ve belindeki silahı aldı. İhtiyar: -Şimdi gidiyoruz ama... Kukusiz: -Evet. -Üzerinde silah yok değil mi? -Hayır. Üzerinde olanlarıda, heybemde olanlarıda size verdim. O zaman ihtiyar yanındaki gence bir şeyler söyledi. Genç atından indi. Kukusiz'in yanına geldi. Ona: -Atından in. Kukusiz hiçbir şey demeden atından indi. Gençten atını aldı. Gence kendi atını verdi. İkiside atlarına bindiler. Atlarını sürdüler. gidiyorlardı. Diğerleri nereye gittiklerini biliyordu. Ama Kukusiz bilmiyordu. Onlara tabi olmuştu. Yolda ihtiyar adam: -Adın ne senin? -Kukusiz... Atını eğleyen ihtiyar: -Bir daha söyle... Kukusiz. Adam atını geri çevirmişti. Ona doğru sürerek: -Sen şu bizim Paleogeosun oğlu musun? Kukusiz heyecanla: -Evet. -İyi insandı babanda ananda...Her ikiside iyi dostumdular. Onların ziyaretine devamlı giderdim. Onlarda beni boşlamazlardı. Öldüler elden ne gelir? Kukusiz o zaman: -İyi ki öldüler kurtuldular... İhtiyar kızdı: -Bunun neresi iyi?..Onlar senin anan ve baban... -Ben öldüklerine değil kurtulduklarına seviniyorum. İhtiyar o zaman: -Senin için pek hayırsız evladımız var demiyorlardı. Ama sende demek hayırsızmışsın... -Amca... -Sus senin gibi adamın amcası olmaktansa ölürüm... -Beni dinler misin? -Söyle... -Onlar sağ olsaydı. Bu yapılanları kabul etmezlerdi. Sözleri de geçmezdi. kahırlarından ölürlerdi. O zaman ihtiyar: -Yavrum... -Söyle... -Sen babamı tanımıyorsun? -Neden? -Şu Dimitri var ya babamın eline ne yürekte, ne bilekte su dökemezdi. İşte adamın olmadığı yerde sizin Dimitri adam. Baban olsa yerdi be onu... Kukusiz sustu. İhtiyar: -Haydi... Atlarını sürdüler. Kukusiz atını ileri sürdü ona: -Senin adın ne? -Murat... -Hani şu Cacil köylü Murat Dayımısın? Başını salladı Murat dayı. Kukusiz: -Ey gidi günler ey...Kardeş gibiydik o günler. Şu kötüler olmasaydı belkide yine kardeş gibi olacaktık. Ama kötüler aramıza nifak soktular, ayrılık soktular. Sonrada bizi birbirimize düşürdüler. Kukusiz başını salladı. Murat dayı: -Yine ne var? -Hiç unutamıyorum o kış gününü? Murat dayıya daldı. Ama merakla: -Ne oldu o kış günü... -O kış yiyeceğimiz yoktu. Aç kalmıştık. Anam hasta yatağında yatıyordu. Babam Patakos'a gitti. Yiyecek istedi. Babamı Patakos kovdu. Bizde babamla iki ata binip senin yanına gelmiştik. Evet sende de yoktu. Babam üzgün. Sen bize çorba yaptın yedirdin içirdin...Gitmek için kalktık. Ama sen bizi salmadın. Komşularından topladığın mısırları çuvallara koydun. Atlarımıza yükleyerek bizi saldın. Murat dayıda duygulandı. Kukusiz'e: -Neyse bırakalım eski günleri? O zaman Kukusiz: -Ben şimdiye kadar hiçbir Türke kıymadım. Buna inan. Murat dayı tekrar atını eğledi. Kukusiz'e: -İnanmam için sebep yok. Bilemiyorum. Öyle oldum ki kimseye inanmıyorum. Kardeş gibi yaşadığımız insanlar birer canavar oldular. Bizi ısırıyorlar. Yiyorlar. Bitiriyorlar. Bilemiyorum. Sebebini de keşfedemedim. Büyüklerin öldürülmesi bir şey değil, çoluk, çocuk öldürülüyor. Benim hafızam bunu kabul etmiyor. Sizinkiler ne yapıyor? hayvanları köyleri yakıyor. Bu yapılanların dinle imanla vatanla ne ilgisi var? Konuşmayı kestiler. Dağa hala tırmanıyorlardı. Kukusiz içinden ne kiliseye varabiliyorum, nede camiye diye geçirdi. Kiliseyi tepmişti. Ama şimdi görünüşte camide kendisini kabul etmiyordu. Sonrada düşündü. Bu adamların lideri bu değil ya. Bu ne düşünürse düşünsün, asıl olan Hasan ve Yusuf diye içinden geçirdi. Murat dayı atını eğledi. Saatine baktı. Yanındakilere: -Saat üç biraz çabuk olalım. Atlarını daha hızlı sürdüler. Karanlık mağaraya vardılar. Murat dayı feneri bir sağa bir sola salladı. Sonrada atını kamçıladı. Yamaca doğru gidiyorlardı ki etraflarını üç dört atlı sardı. Kukusiz şaşkındı. gelenlerden biri: -Kimsin? -Murat dayı... Gelen genç: -Dayı sen misin? -Evet. -Hoş geldin. -Hoş bulduk. Nasılsın sen yavrum Cahit... -Sağol dayı... -Sende sağol -Hayırdır inşallah gecenin bu saatinde... -Bilmiyorum hayır mı şer mi ama, bir Rum getiriyorum. Eski bir dostumun oğluymuş, adıda Kukusiz. -Kukusiz mi? -Evet Kukusiz sende mi tanıyorsun? -Hayır ama burda çok lafı edildi. Hepsi birden mağaranın kapısına geldiler. Hasan, Yusuf ve Ahmet orada bulunuyorlardı. Ahmet Kukusiz'i görünce koşarak geldi onu kucakladı. Hasan ve Yusuf'ta yanlarına geldiler. Ahmet: -Hoşgeldin, hayırdır... -Pek hayırda değil... Atlarından indiler. Mağaraya girdiler. Mağarada Kukusiz, Murat Dayı, Hasan, Yusuf ve Ahmet vardı. Bir tahta masanın başına oturdular. Kukusiz: -Benim görevim Ayşe'yi kaçırmak... Hasan güldü: -Yanlız mı? -Evet. -Peki bu iş nasıl olacak?.. Kukusiz planı olduğu gibi anlattı. O zaman Hasan: -Peki sana nasıl inanalım. -Basit. -Söyle bakalım. -Ben kızı kaçırırsam köyün dışına çıkaracağım. Orada Rumlara teslim edeceğim. Eğer bu Rumlar orada yoksa o zaman anlattıklarım yanlış, beni vurusunuz. Sonra bunları araştırırsanız bir zararınızda olmaz. Öyle sanıyorum. -Eh öyle yapalım. Hemen hazırlanan bir atlı grubu yola çıktı. Söylenen yere doğru atlarını sürdüler. Hasan hala düşünüyordu. Bu işi yapabilirmiydiler. Kendileri zaten gerekenden fazla tetbir alıyorlardı. Ama oralara kadar kırk kişilik büyük bir Rum çetesinin gelmesine imkan yoktu. Ama denemekten ne kayıp ederlerdi ki. Hasan yanındakilere o gece kimin nöbetçi olduğunu tesbit edilmesini istedi. Hemen bu tesbit yapıldı. Şafak sökmüştü. Tan yeri ağarmaya başladı. Gidenler geri geliyorlardı. Daha da kalabalık olarak. Hasan ve Yusuf şaşkın. Bakakalmışlardı. Rumlar elleri bağlı olarak getirilmişlerdi. Getirilen Rumların lideri tesbit edildi. Hasan onu yanına çağırdı. Ve ona: -Sana bazı sorular soracağım. Rum Hasan'ın yüzüne tükürdü: -Sana cevap vermeyeceğim. Eh canın sağolsun... Hasan yanındaki Yağlı Kayışa: -Vur şunu... Yağlı Kayış İhsan peşi peşine tabancasını ateşledi. Adam yere yuvarlandı. İhsan Rumlardan birine: -Sen gel. Rum adımlarını isteksiz isteksiz atarak geldi: -Buyur. -Sen kimsin? -Ölenin yardımcısıyım... -Sende konuşmayacaksın değil mi? Hasan Yağlı Kayış İhsanı işaret etti. Rum: -Beyim konuşurum. Hemen acele etme... -Konuş öyleyse... -Bize Patakos ve Dimitri Harun çetesi diye bir çete varmış. Bu gece o buralarda nöbet tutacakmış. Bizim gelmemize göz yumacakmış. Çünkü parayla bu çetenin elemanları doyurulmuş. Hasan sadece göz etti. Hasan'ın bu gözüyle birlikte Cahit ve Yağlı Kamış İhsan atlarına atladılar. Adamlarıyla beraber hızla karanlığa karıştılar. Hasan Kukusiz'i çağırdı. Ona: -Şİmdi ne yapıyoruz? Kukusiz bir adamı çağırdı. Rumlardan biri koşarak geldi. Onu Kukusiz ve Ahmet güzelce kontrol ettiler. Kukusiz: -Kırk adam hazırla ve böyle giydir. Kırk Türk hazırlandı. Giydirildi. Adamlar geldiler Kukusiz'in karşısına geçtiler. Kukusiz hepsinin kuşaklarına kendi eliyle kırmızı işareti bağladı. başlarındaki bereyi biraz yan koydu. Yusuf ve Hasan'da Rum elbiselerini giydiler. Onlarda bellerine birer kuşak bağladılar. hep beraber Patakos'un çiftliğinin arkasındaki büyük düzlüğe yürüdüler. Büyük düzlükte kimseler görülmüyordu. Atlarını durdurdular. Yusuf etrafını araştırdı. Hayır kimseler yoktu. Biraz sonrada karşıdan iki atlının kendilerine doğru geldiğini gördüler. Atlının biri hızla kendilerine doğru gelirken, diğeri büyük bir yay çiziyordu. Yusuf yay çizene doğru atını sürdü. Bu sırada Hasan peşi peşine tetiğe dokundu. Gelen yere serilmişti. Yusuf'ta tetiğe dokundu. Ama yay çizen adam atını birden geri çevirdi. Öyle sürüyordu ki vurulmasının imkanı yoktu. Sonrada daha fazla gitmesinin manası olmadığını Yusuf anladığı için geri döndü. Ama bu sırada karşıdan devamlı olarak silah atılıyordu. menzil dışında olduklarından kendilerine bir şey olmuyordu. Kukusiz yaralı olan Patakos'a doğru atını sürdü. Patakos yerde hala kıvranıyordu. Atından indi. Yanına gitti. Yüzünü kendisine çevirdi. Elinde silahı ona baktı baktı. Sonrada: -Bak göründü. Zalimlerin sonu ölümdür. Patakos çaresiz gözlerle Kukusiz'e baktı: Çok kan kaybediyorum. Canım çok acıyor. Kukusiz hiddetle: -Geber. -Kurtar beni Kukusiz... -Seni ben değil İsa bile kurtaramaz. -Sen beni kurtarırsın. O zaman Hasan: -Kukusiz. Hasan'a dönen Kukusiz: İstersen al götür. -Neyi? -Şu Patakos'u... -Patakos'u götüreceğim müsaadeniz olursa, ama onu çiftliğime değil, büyük köye götüreceğim. -Eh bize eyvallah... -Durun. Daha işimiz bitmedi. Kukusiz peşi peşine silahının tetiğine çekti. Evet bu kadar cana kıyan Patakos öldü. Hemde bir Rumun kurşunuyla. Belkide yaşayabilirdi de. Ama öldürüldü. Atlılar atlarına binmeden Patakos'un atına ölüsünü bağladılar. Atın sırtına bir şaplak vurup saldılar. Atlarına tekrar bindiler. O zaman Hasan: -Kukusiz sende atına bin gidiyoruz... Kukusiz atına bindi. karanlık mağaranın yolunu tuttular. Yolda Murat dayıya Hasan: -Dayı. -Ne o gebeş Hasan bugün neşelisin? -Zalimin birini yedik. Yusuf üzgün: -Diğerlerini de yiyecektik. Benim biraz gecikmem, silahımında tutukluk yapması sebep oldu. Hasan üzülme: -Nasıl üzülmem? -Üzülme. Hasan atını Kukusiz'in yanına sürüp: -Bunun sayesinde bugün neşelenecek bir şey bulduk. -Ben bilmem. İntikamımı aldım o kadar. -Tamam. Sende intikam aldın bizde. Yusuf o zaman: Bizim intikam yarım oldu. Kukusiz o zaman: -Benimkide üçte bir. -Neden? -Bir bununla bitmiyor ki intikam. Daha Dimitri'nin ölmesi gerekir. Hele akıl hocası o papaz Kapsiz'in öldürülmesi şart. Bu işi yaparsak o zaman bu öldürme hadiseleri kesilebilir. Hasan: -Acelemiz yok. Onuda yaparız. Yusuf o zaman hiddetle: -Öyle senin acelen yok. Ama benim acelem var. -Neden? Senin benden farkın ne? -Abi bu kadar masum ölüyor. -Ne yapalım yavrum. Şakadan öldürmüyor ya...İlan edilmemiş bir harpteyiz. Adamlar öldürülüyor. Bizde kendimizi korumak için gece gündüz çalışıyoruz. Sen ne diyorsun. Aha Patakos'u öldürdük. Azalacak mı? Yo...Ne olacak? Yerine bir Patakos daha gelecek. O kadar. Yeni savaşçılar oluşacak. İntikam yemini yapılacak. Eh daha neler neler? Onun için acele yok. Acele işe şeytan karışır. Görüyor musun Dimitri'nin yaptığını. Ne kadar tetbirli. Adam doğrudan geliyor mu? Yo...Ne yapıyor. Uzaktan yavaş yavaş geliyor. İşte öyle olacaksın. Acele yok. Yusuf sustu. Murat dayı: -Bir şey daha var. Atlarını durdurdular. Güneş yeni doğuyordu. Murat dayı bir bırakılınca ölünür. Ama bir şeye çok dikkat edin. Eğer düşmanın üzerine giderseniz bilin ki şimdi Karanlık Mağarada akıbetlerini bekleyen kandırılmış don çıplakların kurşunuyla öleceksiniz. Ama bir şeyi aklınızdan çıkarmayınız. Asla masuma silahsız çocuğa, çoluğa dokunmayınız. Onların canına kıymayınız. -Ama onlar bizimkilere kıyıyorlar. -Kıyabilirler. Onlar yanlış yaptı diye bizimde yanlış yapmamız gerekmez ki... Kukusiz bu konuşulanları dinliyordu. Evet Türkler kendilerine anlatıldığı gibi kötü insan değillerdi. Onlar zalim ve barbar değillerdi. Ama anlayamadığı bir şey vardı. çokta merhametli görünüyorlardı. Buda kendisinin anlayamadığı bir şeydi. Murat dayı konuşmasına devam etti: -Eli silah tutanı öldürün. İhtiyarlara da kıymayın. Allah şahidim olsun bu dediklerimi yaparsanız burada bir günah kazanmış olmazsınız. Buna inanın. Ahmet atını ileri doğru sürdü. Hasan'ın sorduğu soruyu bir daha tekrarladı: -Ama bunlar onların hepsini yapıyorlar. -Olsun benim torunum. Birisi günah işlerse bizde mi günah işleyelim yani. Birileri namussuz diye bizde mi namusuz olalım. Birileri vicdansız diye bizde mi vicdansız olalım yani? Hasan bağırdı: -Haydi arkadaşlar yürüyün gidiyoruz. Atlılar Cacil'in yolunu tuttular. * * * * * Patakos'un çiftliğine doğru bir atlı süratle gidiyordu. Çiftlikteki adamlar hemen yolunu kestiler. Bu atlı Dimitri'den başkası değildi. Dimitri önüne çıkanlara: -Yürüyün yerlerinizi alın. Çiftlik basılabilir. Bu sözü duyan herkes konuşmaya başladı. Kimi kendisini bir ağaç arkasına atarken, Kimileride binaların damlarına çıkarak, kendilerine birer siper bulup yatıyorlardı. gözler ovadan tarafta idi. Gelecek olan düşmanın pusuya düşürülmesi için gerekli olan bütün tedbirleri almışlardı. -Dimitri'nin odasına giren çıkan belli değildi. Patakos'un sarışın şişman kızı odaya girdi. Dimitri'ye: -Babam nerede? Onu ne yaptın? Dimitri kıza cevap vermedi. yalnız Patakos'un orta yaşlı güzel karısına baktı. Kadın bu manalı bakışı anlamıştı ki yerinden kalktı. Kızının yanına geldi. Onu okşadı ve: -Kızım. Kız başını kaldırdı. Anasına baktı. Anası: -Kızım babanı Türkler öldürdü. Kız hıçkırarak ağladı. Gözlerini tutuyor başını duvarlara vuruyordu. Kafası karma karışıktı. Hiç bir şeyden haberi yoktu. Türkler babasını nerede bulmuşlardı. Babası şimdiye kadar bütün yapılacakları önceden söylüyordu. Hiçte Türklerle karşılaşacaklarını kendisine söylememişti. Birden kafasında şimşekler çaktı. Evet bu Dimitri'nin bir oyunu olabilirdi. Dimitri Türkler vurdu diye babasını vurmuş olabilirdi. Anasıyla olan samimiyetine de bakarsa, bu işin ikisi tarafından yapıldığıda söylenebilirdi. Çünkü anası hakkındaki dedikodular artmıştı son zamanlarda. Gözlerini bir noktaya dikti. Evet bu söylediği olabilirdi. Hemen ortalığa böyle bir şey atması doğru olmazdı. Çünkü Dimitri kendisini öldürebilirdi. Birde gerçekten Türklerde babasını öldürmüş olabilirdi. Paleogeos'un oğlu içeri girdi. Bu kendisinin nişanlısıydı. genç ona sarıldı ve: -Ağlama. Diye göz yaşlarını sildi. nişanlısını alıp dışarıya çıktı ve: -Çok üzgünüm sevgilim. Genç kız başını nişanlısına yasladı: -Bende. -Geçer. Her şey geçer. -İçimi bir kurt yiyor. -Nedir? -Babamı Türkler öldürmedi... -Ne biliyorsun? -İçimde bir his böyle diyor. -Peki kim öldürdü öyleyse? -Dimitri. -Dimitri neden öldürsün? -Anam için. Kızın nişanlısı birden: -Olabilir. -Bana yardım et sevgilim. -Söyle senin için canımı vereyim. -Bunu öğrenelim. -Nasıl? -Sen yapabilirsin bunu. -İyi ama nasıl? -Türklerle irtibat kur. Casusları vardır babanın onlardan haber al. -Olur. İki gencin kendilerini birinin dinleyeceğine akılları ermiyordu. İşte bulundukları binanın dibinde bütün bu konuşulanları Vardinoyannis içeri girdi. Dimitri'ye yanaşıp: -Seninle konuşmak istiyorum Dimitri... Dimitri acıyla: -Söyle. -Yalnız konuşalım. Dimitri etrafına baktı. Herkes dışarı çıktı. Patakos'un karısıda yollandı. O zaman Dimitri onu bileğinden tuttu. Ve ona: -Sen kal. |