-Ne öyle alık alık etrafa bakıyorsun?

            Ahmet şaşkın:

            -Nereden çıkacağımızı düşünüyorum...

            -Çıkarsak çıkarız, çıkamazsak geri döneriz olmaz mı?

            -Ahmet başını salladı:

            -Bende öyle düşünüyorum...

            O zaman Rum gülümsedi. İlk defa Ahmet'e adını söyledi:

            -Öyle şey yok sen Kukusiz'i ne sanıyorsun?

            Ahmet adama cevap vermedi. Sadece Kukusiz diye adını öğrendiği bu adam ne yapacaktı? Papaz gibi hangi bilmediği yolu mu bulacaktı. Onu merak ediyor ve bekliyordu. Onlardan ayrılan Rum gitti. Büyükçe bir taş kaldırdı. Birden diğer Rumun elindeki mum karardı. Ahmet şaşkın. Lambanın niye karardığına şaşıyordu; Rum:

            -Lamba niye karadı biliyor musun?

            -Hayır.

            -Sen anlamazsın zaten. Yaşın küçük. Ben bu deliği açtım mı? Bizim çıkacağımız delikten hava içeri girdi. 
Rüzgar yaptı. Elimizdeki lamba karardı. Şimdi anladın mı?

            Ahmet başını sallayarak:

            -Anladım koca kahraman...

            Önce mumu yaktılar. Kararmaması için ellerini önlerine siper yaptılar. Kukusiz denen Rum deliğe doğru 
kendini bıraktı. Birden kayıp oldu. Fakat bir pat sesi duyuldu. Sonrada ikinci adam aşağı indi. Mumu tutan ikinci 
adam inmeden Ahmet'e:

            -Sen in...

            Aşağıdan çok hafif bir ses:

            -Sal aşağıya kendini...

            Ahmet ne olursa olsun diye deliğe girdi ve aşğıya saldı kendini. Evet büyükçe bir odaya indiler. Arkadan 
diğer Rumda indi. Kukusiz gidip bir demir kapıyı açtı. Tünel gibi bir yoldan bir bahçeye çıktılar. Ağaçlar arkasından geçerek bir meydanlığa geldiler. Ahmet Kukusiz'e sordu:

            -Atlar nerede?

            -Az ilerde...

            Ahmet gerisin geri baktı. Sonrada; arkasını göstererek önündeki Ruma sordu:

            -Yalnız orası açık kaldı...

            Kukusiz oralı olmadı ve ilgisizce:

            -Kalsın...

            -Ama...

            -Aması ne?

            -Ya birisi girerse...

            -Oraya girmek o kadar kolay değildir.

            Yürüdüler. Ağır ağır yürüyorlardı. Ağaçlar altında biraz yol aldılar. Şafak yeni söküyordu. Evet Ahmet 
etrafını tanıdı. Buralar Patakos'un çiftliğinin güney taraflarıydı. Biraz daha konuşmadan yol aldılar. Birden 
önlerinde bir karartı belirdi. Karaltının olduğu taraftan bir kadın sesi:

            -Siz misiniz Kukusiz...

            -Evet biziz...

            Yanlarına geldiler. Bu kadının yanında birde adam vardı. Kukusiz onlara:

            -Çok beklettik mi?

            Erkek bet sesiyle:

            Hayır. Bizde yeni geldikti...

            -Atlarımızı verin.

            Dört adam atlarını aldılar. Kadın ile bet sesli adam ağaçlar arasında kayıp oldular. Dört adamın geldiği 
tarafa gidiyorlardı. Ahmet şöyle düşündü. Demek bu adamla bu kadın kapıları kapatacaklardı.

            Ahmet ile Kukusiz önde iki adam arkada yolarına devam ediyorlardı. Yolda giderken yavaş yavaş samimiyetleri artmaya başladı. Güneş yeni doğarken, gün ile beraber Kukusiz'in de çenesi açılmıştı. Hiç durmadan çeşitli konularda fikir beyan ediyordu. Ahmet konuşmuyor, ne söylerse dinliyordu. Arkadan gelenlerde bu konuşmaya katılmak için atlarını ileri sürdüler. Adamlardan biri:

            -Dimitri ne dedi biliyor musun?

            Kukusiz düğmelerini ilikledi. Arkadaşına:

            -Ne dedi?

            -Şey...

            -Ağzında lafı geveleme. Ne dediyse söyle?..

            -Eğer Türk kaçmaya kalkarsa onu gık demeden vurun dedi...Bende sana söylüyorum.

            Kukusiz kızdı:

            -Sen kes bu senin üstüne vazife mi?

            O zaman adam:

            -Ben Dimitri'nin söylediğini söylüyorum...

            Kukusiz:

            -Dimitri sana söylediklerini bana da söyledi galiba...

            Biraz önce konuşan Rum:

            -Peki şef...

            Sustu. Kukusiz konuşmaya devam etti:

            -Hem siz şöyle yirmi metre ileriden gelin...

            -Olur şef...

            Diyen iki Rum atlarını yavaşlattılar. Ahmet'e hadi diyen Kukusiz atını ileri doğru sürdü. Ahmet'te onu takip 
etti. İki Rumu epey arkada bırakmışlardı.

            Bu sırada ufak bir ormana girdiler. Ormanda epey yol aldıktan sonra deniz kenarına geldiler. Deniz 
kenarında kumda bir müddet yol aldıktan sonrada Kukusiz Ahmet'e:

            -Şu kız meselesini bir daha konuşsak...

            Ahmet başını salladı:

            -Konuşalım...

            -Yanlışlık olmasın diyorum. Şöyle iyi konuşalım. Bir daha bu meseleyi açmayız...

            -Tamam. Şimdi biz Karahacılar köyüne gittik mi?

            -Evet.

            -Tabi bizi karşılayacaklar. Biz onlara yalanımızı 

            -Söyledik.

            Kukusiz ağzını açmış Ahmet'i dinliyordu. Ahmet devamla:

            -Biz onlara köylerimizi Rumların bastığını çok telafat verdiğimizi, bizim zorla canımızı kurtardığımızı ben 
söyleyeceğim. Sen benim söylediklerimi tasdik edeceksin. 

            -Kukusiz elini sallayarak:

            -Elbette o nasıl söz?..

            -Sonrada bunlar bizi misafir ederler.

            Kukusiz atını eğledi. Ahmet'te...Kukusiz:

            -Peki kızları hala tesbit edemedik...

            Ahmet elini salladı:

            -O oh o iş kolay...

            -Nasıl?

            Biz köyde gece kalırsak zaten kızlar yanımıza gelip oynarlar. Hani malum ya bizimde moralimiz bozuk olduğu için bizim moralimizi düzetmek isterler...

            -Ciddi mi?

            -Tabi...Bizde adettir. Bir misafir gelirse toplanılır misafirin olduğu yerde...

            -Yani hiçbir soruşturma araştırma yapmadan kızlar yanımıza gelecek öylemi?

            -Yahu seni daha çok sevdim.

            -Gerçekten kalp kalbe karşıdır derler. Bende seni çok sevdim. Demek sevgiler karşılıklı imiş...

            -Fakat gerisi...

            -Gerisi basit. Gece yarısı sizinkiler gelirse hep beraber köyü basarız. Sonrada kızları alır götürürüz. 

            -Senin kafan çalışıyor be...

            -Tamam. Bana verilen emir senin benim emrinde olmandı...Ama senin kafan çalışıyor. Sen nasıl istersen 
öyle yap.

            -Yalnız bir şey var.

            Kukusiz heyecanla:

            -Nedir o?

            -Ya sana bir şey sorarlarsa o zaman ne olacak?

            -Ee bende cevap veririm...

            -Ama senin şiven bozuk...

            -İyi ama hakikaten bunu hiç düşünmedim.

            -Hele sen yine iyisin. Ya o aramızdaki iki kişi...Onlar bizi tam ele verir.

            -Doğru.

            -Ama ona da bir çare bulabiliriz...

            -Nasıl?

            -Onları köyün dışında bırakırız.

            -Evet.

            -Gece bizimkilere haberci olurlar.

            -Vallahi olur.

            -Tamam mı?

            -Tamam olmasına tamamda bir şey var.

            -Nedir?

            -Ya bizimkiler bunlara bizi sorarsalar ne olacak?

            -Köyü topluyor derler...

            -Olabilirde olmayabilirde...

            -Konuşarak yollarına devam ediyorlardı. Biraz sonrada yine ormana saptılar. Artık hiç konuşmadan yol 
alıyorlardı. Kukusiz ara sıra etrafına bakıyordu. Sonrada atını Ahmet'in yanına sürüp:

            -Korkuyorum Ahmet...

            -Neden?

            -Ya o Yusuf denen melanet önümüze birden çıkarsa, yahutta Hasan denen zalimin eline düşersek ne olacak?

            -Sen korkma. Ben Yusuf musuf tanımam. Adamın kafasını patlatırım. Çıkarsalar çıksınlar...

            -Gerçi Allah karşımıza çıkarmasın ama, Çıkarsalar da ben sana güveniyorum. 

            -Sen korkma. Hem sen çok iyi bir insansın Kukusiz. Bana bir şey olmadan sana bir şey olmaz. Ama fevri hareket etme...

            -Tamam. Zaten sana bir şey itiraf edeyim mi?

            Ahmet atını eğledi:

            -Et bakalım...

            -Benim küçük aklım o kadar masum ve suçsuzun öldürülmesini almıyor. Zaten öldürmeye ve ölmeye taraftar değilim.

            -Atını durduran Ahmet:

            -Çünkü Türklere kızıyorum...

            -Banada kızıyor musun?

            -Elinin ikisinide havaya kaldıran Kukusiz:

            -İsa hakkı için söylüyorum ki sana kızmıyorum...

            -Neden?

            -Seni sevdim. Bir şey daha söyleyeyim sana.

            -Söyle bakalım...

            -Ben senin yerinde olsam senin yaptıklarını yapmam.

            Ahmet o zaman güldü:

            -Sen yanılıyorsun...

            Atını durduran Kukusiz:

            -Nedenmiş yani?

            -Neden olacak bu saydıklarım benim için boş lafta ondan.

            Sonrada Kukusiz'e dönen Ahmet:

            -Sen hiç aç kaldın mı?

            -Çok...

            -Peki sana ekmek veren oldu mu?

            -Yok.

            -İşte kardeşlik yetmiyor. Ben kesemi doldurmaya bakarım.

            -Neyse sen neyi iyi bilirsen onu yap...

            Ormanın derinliklerine doğru yol alıyorlardı. Köye çok yaklaşmışlardı. Öğle çoktan geçmiş, gün ikindiye dönmüştü. Ormanda bir meydanlıkta durdular. Ahmet Kukusiz'e:

            -Şimdi biraz bekleyelim. Akşamın dar vakti köye gireriz.

            -Tamam.

            -Hazır mısın?

            -Evet.

            -Heyecanın var mı?

            -Vardı ama konuşmamız sona erdirdi.

            -İyi...

            Diğer iki Rumda atlarından indiler. Gelip yanlarına durdular. Çıkınlarından çıkardıkları kuru ekmeği hep 
beraber yediler, zaten zaman su gibi akıyordu. Akşamın alaca karanlığı başlamıştı ki hemen kalkıp atlarına bindiler. Bir müddet yol aldıktan sonrada ormandan çıktılar.

            Ahmet Kukusiz'e:

            -Şu ana kadar her şey yolunda...

            -Evet...

            Arkasından iki Rumu gösterdi. Sonrada:

            -Fakat bu iki ayak bağı olmasa...

            Atını durduran Kukusiz:

            -Öyleyse ben onlarla teker teker konuşayım...

            -Ne konuşacaksın?

            -Sen karışma...

            Kukusiz birine el etti:

            -Geliyorum:

            Diyen Rum Kumkusiz'in olduğu yere doğru atını sürdü. Beraberce büyükçe bir dikenin arkasına geçtiler. 
Biraz zaman geçti. Diğer Rumda Ahmet'in yanına geldi. Biraz sonra Kukusiz göründü. Diğer Rumuda çağırdı. 
Sonrada biraz zaman geçince tekrar göründü. Ahmet'in yanına geldi. Elleri kanlı idi. Yapraklarla kanı sildi. Ahmet:

            -Ne yaptın Kukusiz?

            -Ayak bağlarını çözdüm. 

            -Yani...

            Yani maniyok öldürdüm...

            -Ama Dimitri sorarsa...

            -Sen benim sırdaşımsın. Sorarsa öldürdüler derim.

            -Olur ama ne suçları vardı zavallıların...

            -Biz işe gidiyoruz bize engel olacak her şeyi ortadan kaldırırız.

            Sonrada atlarını sürdüler. Biraz yol aldıklarında önlerine bir dere çıktı. Atlarını eğlediler. Kukusiz atından 
indi. Ellerini yıkadı. Gelip tekrar atlarına bindiler. Atlarını kamçıladılar. Yol almaya başladılar. Daha yüz metre 
gitmeden:

            -Kimsiniz eller havaya?

            Ellerini kaldırıp başlarının üzerine koydular. Aynı ses ikinci defa:

            -Silahlarınızı atın...

            Her ikiside silahlarını attılar. Kukusiz'de renk kalmamıştı. Ahmet Kukusiz'e dönerek:

            -Böyle renk verirsen bu iş olmaz...

            -Ama korkuyorum.

            -Her şeyi berbat edersin...

            -Ama korkuyorum...

            *        *       *        *        *    *

            -Korkma biraz cesaretli ol...

            -Öldürürler mi bizi?

            -Sen ne diyorsun Kukusiz?

            -Öldürürler mi bizi?

            -Senin Rum, benimde Rum casusu olduğumu bilirlerse öldürmezler...

            -Kukusiz sevinçle:

            -Ya ne yaparlar...

            -Şöyle kıtır kıtır keserler...

            -Kukusiz dahada fazla korkmuştu. Evet yaparlar mıydı acaba bu işi Türkler? Sonrada içinden geçirdi. Elbette yaparlardı. Kendileri aynı işi yapmak için gelmiyorlar mıydı?Kukusiz içinden bir anlasalar diyip duruyordu. Ama karşıdan da kimse görünmüyordu. Ses seda kesilmiş bekliyorlardı. İçinden Dimitri'ye bir küfür savurdu. Kukusiz'in son ümidi Ahmet'ti...İyi ki onunla iyi bir arkadaşlık kurmuştu. Yoksa şimdi oda kendisine karşı olsaydı ne yapardı? Kukusiz Ahmet'e dönüp:

            -Şimdi ne olacak?

            -Sus ve silahını yere at. Hiç konuşma...
            -Tamam.
            Karşıdan bir adam ayağa kalktı. Onlara gelin diye işaret etti. Ahmet ve Kukusiz atını adam doğru sürdüler. Adam:

            -Siz kimsiniz?

            -Karakulluk köyündeyiz...

            -Buralarda ne arıyorsunuz?

            O zaman tane tane:

            -Köyümüzü Rumlar bastı. Koca köyden iki kişi sağ kaldık. Gelip size sığındık.

            -Yani o koca köyde Sizden başka sağ yok mu?

            -Hayır. Ama biz bilmiyoruz. Belkide kurtulanlar vardır.

            -Yine Dimitri domuzu?

            -Evet.

            Kukusiz çok yavaş bir sesle:

            -Allah kahretsin...

            Ahmet Kukusiz'e baktı ve sustu. Kukusiz korkudan tirtir titriyordu. Daha bir şey görmemişti ama Kukusiz 
velinimeti Dimitri'ye küfür ediyordu. Bu gece ne olacaktı? Beklemekte fayda vardı. Adam Ahmet'e:

            -Peki nasıl oldu?

            -Gecenin karanlığında Rumlar köyü bastılar. Taş üstünde taş bırakmadılar. Hayvan, insan ne varsa 
öldürdüler...

            -Adam belindeki bıçağı çıkardı. Elindeki çalıyı hart diye kesti. Sonrada başını kaldırdı ve sallayarak:

            -Ah ulan ah...

            Ahmet:

            -Ne oldu ki?

            -Şu anda bir Rum elime geçirsem. Vallahide kıtır kıtır keserim. Kurbanlık koyun gibi kesmesem adımı 
değiştiririm. 

            -Kukusiz titriyordu. Bir istavroz çıkardı. Sonrada adamın işaretiyle ilerdeki bir eve doğru atlarını sürdüler. 
Kukusiz attan düşmemek için zor duruyordu. Eve geldiler. Attan indiler. Eve girdiler. Yanan lambanın ışığında Kukusiz titriyordu. Adam:

            -Nen var kardeşim...

            O zaman Ahmet:

            -Hala gördüğü olaylardan kendini kurtaramadı...

            -Ulan bu Rumların kökünü kazımak lazım...

            Kenarda duran divanlara uzandılar. Biraz sonrada uyandılar. Akşamki adam içeri girdi. Ahmet'in kulağına bir şeyler söyledi. Adam güldü. Ahmet'te güldü. O zaman Kukusiz:

            -Ne kıkır kıkır gülüyorsun?

            -Bütün işimiz rast gidiyor...

            Kukusiz ayağa kaktı:

            -Hangi işimiz rast gidiyor?

            -Baksana çoktan Yusuf denen adam o köyün yolunu tutmuş. Orayı kontrole gitmiş...

            -Nereden biliyorsun?

            -O adam söyledi...

            -Bak Ahmet efendi sana inanmıyorum. Sen bir film çeviriyor, bir oyun oynuyorsun. Ama bu oyundan sana da zarar gelir. Şüphelendiğim an seni vururum. 

            -Yani sen bana itimat etmiyorsun.

            -Hayır.

            -Ahmet yerinden kalktı. Pencereye doğru gitti. Pencereyi açtı. O zaman Kukusiz:

            -Ne yapıyorsun?

            -Pencereyi açıyorum.

            -Ne yapacaksın?

            -Nemi yapacağım?

            -Evet.

            -Bağıracağım.

            -Niçin?

            -Senin bir Rum olduğunu, Benimde seninle beraber bir pis casus olduğumu söyleyeceğim.

            Kukusiz yerinden kalktı. Belinden Ahmet'i tutmasıyla geri çekti. Beraberce yuvarlandılar. O zaman 
Kukusiz:

            -Sen deli misin be?..

            -Öldürürler bizi...

            -Seni bilmemde benim postumu yüzerler...

            -Biliyorsun da ne deliriyorsun?

            -Baksana bana itimat etmiyormuşsun?

            -Kes be... Sana kendimden çok itimadım var...

           -Demin ne dedin?

            -Sus...

            -Neden?

            -Sende hiç şakadan anlamıyorsun?

            Sonrada açılan pencereden dışarı baktı. Kukusiz hayretler ,içinde kalmıştı. Çünkü köyün tam ortasında 
büyük bir direğe yakılan ışık görünüyordu. Kukusiz:

            -Gelsene...

            Dedi Ahmet'e...Ahmet Kukusiz'in yanına gitti. Kukusiz pencereyi araladı. Dışarıda yanan lambayı Ahmet'e göstererek:

            -Bak bir anormallik var...

            -Hiçbir anormallik yok...

            -Bu ışık ne?

            Ahmet göğsüne vurarak:

            -Sen beni ne sanıyorsun?

            -Hiç ama...

            -Ben Patakos ve Büyük Dimitri'ye söz verdim. 

            -Ne sözü?

            -Bu gece bu işi başaracağım...

            -Sonra ne olacak?

            -Patakos ile Büyük Dimitri bana Rika'yı verecekler.

            Elini Ahmet'e doğru uzatarak:

            -Nah verecekler...

            Diye elinin tersini gösterdi. O zaman Ahmet:

            -Yani onların sözüne güvenilmez mi?

            -Neyse kalk bizimkiler gelmeden şu ışığa gidelim.

            -Beraberce evden çıktılar. Işığın olduğu yere doğru yürüdüler. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. 
Yürüyerek  çocuk çoluğun toplandığı yere toplandığı yere geldiler. Herkes sanki sözleşmiş gibi oradaydı. Herkes gülerek neşeli neşeli konuşuyordu. Biraz sonrada bir kafile gözüktü. Bunlar köyün gençleri ve ihtiyarları idi. Meydana girmeden Kukusiz Ahmet'e:

            -Bunu nasıl başardın?

            -İki yol kullandım...

            -Nedir bu?

            -Bir kere bu köydeki Dimitri ve Patakos'un hesabına çalışanlarla, birlikte hareket ettim. İkincisi para 
verdiğim bir grup var. Bu grubun düşmanlığını diğer gruba karşı kullandım. 

            O zaman gülen Kukusiz:

            -Sen büyük adamsın Ahmet...

            -Birazdan daha büyük olduğumu göreceksin. Hele şu işi bitireyim. O zaman sen beni gör...

            Biraz sonra son süratle bir atlı geldi. Ahmet bunu tanımıştı. Bu Hasan'ın adamlarından Meşhur Yağlı kamış 
İhsandı. Meydanın tam ortasında atını durdurup:

            -Geliyorlar, geliyorlar.

            Diye bağırdı. O zaman Ahmet:

            -Kim geliyor...

            Heyecanla:

            -Rumlar geliyor, Rumlar geliyor...

            Ortalık birden karıştı. Bir kargaşalık oldu. Ama her nedense birden ortalık duruldu. Kukusiz şaşkın şaşkın 
etrafına baktı. Sonrada hemen aklı başına geldi. Gelenler Rumlar olduğuna göre hemen bir şey yapmalıydı. 
Yanındaki tüfeği aldı. Tüfeği halka doğrulttu. Yanındakiler ne yaptığına bakıyorlardı. Orada bulunanlara:

            -Ses yok...

            Herkes bu yabancıya bakıyordu. Devam etti:

            -Oturun. 

            Herkes oturdu. Kukusiz birden coştu. Atının üstünde bir heykel gibi duran Yağlı Kamış İhsan'a döndü:

            -Gülme...

            -Niye?

            -Sende attan aşağı in...

            -Yok öyle şey...

            -Neden ben buranın hakimi değil miyim...

            -Hayır.

            -Ama neden?

            -Biraz sonra Rumlar geliyor da ondan. Gelen Rumların elleri, ağızları bağlıda ondan. Lakin sen kendini 
kurtarabilirsinde...

            -Nasıl?

            Rum canının derdine düştü. Bir daha sordu:

            -Ama nasıl?

            -Birincisi hiç bir cana kıymasan...Zaten kıymazsın ya teşebbüs etmemelisin...

            -Peki...

            -İkincisi ellindeki tüfeği bırakırsan...

            Kukusiz ellindeki tüfeği hemen yere bıraktı.

            -Böyle söz dinle...

            O zaman gözleriyle Kukusiz etrafı aradı. Aradığını bulamadı. Sonrada yağlı Kamış İhsan'a dönüp:

            -Hakikaten bırakır mısın beni...

            -Bana kalsa seni bırakmamda...İş bana kalmıyor. Seni bırakanlar bırakıyor. Her neyse?..

            Kukusiz tuzağa düştüğünü anlamıştı. Ama elinden bir şey gelmezdi ki...Bu sırada meydana Ahmet'in girdiğini gördü. Ona doğru yürüdü. Onu yakasından tuttu ve:

            -Ne duruyorsun?

            -Ne oldu ki?

            -Söylesene...

            -Ne söyleyeyim?

            -Benim iyi bir insan olduğumu anlat...

            -Yakamı bırak...

            Sonrada yakasını bıraktı. Tekrar:

            -Benim suçsuz olduğumu söyle...

            -Kime söyleyeyim?

            -Şu halka...

            Ahmet ona yaklaştı. Ve:

            -Kukusiz sana ne dedim?..

            -Ne dedin?

            -Cesaretli ol...

            -Ama...

            -Amayı bırak bana güven...

            Başkada çaresi yoktu zaten. Ahmet:

            -Küçülme. Sen büyük adamsın...Senin gibiler küçülmezler. Sen Dimitri'den de kahramansın...

            Kukusiz cevap vermedi. Olduğu yere oturdu.

            Biraz sonra yolda bir kalabalık göründü. Evet bir grup kendilerine doğru geliyordu. Kukusiz başını kaldırdı. Evet gelenler at üstünde duruyordu. Ama hiçte öyle baskına gelen bir halleri yoktu. Sonradan gerçekten 
kendilerine yardıma gelen Rumların Türkler tarafından pusuya düşürüldüklerini gördü. Ama arkadaşlarını ve 
ırkdaşlarını düşünecek zamanı da yoktu. Şimdi bütün düşüncesi canını kurtarmaktı.

            Atlılardan önde olan ikisi atlarını hızlandırıp yanlarına geldiler. Öndeki genç aşağıya indi. Gelip Ahmet'i kucakladı. Sonrada konuşmasını sürdürdü:

            -Yaşşa başardın bunu.

            Ahmet başını salladı:

            -Rabbime şükür ki beni utandırmadı...

            -Peki şimdi ne yapalım?

            -Benim fikrimi bilirsiniz?

            -Evet senin fikrin ders...

            Ahmet başını salladı. Sonrada:

            -Evet ders...

            -Hangisini sağ bırakalım?

            Ahmet yanındaki Kukusiz'in omzuna vurdu:

            -Aha bunu...

            O zamana kadar konuşmayan Hasan:

            -Peki bunun ötekilerden farkı ne?

            -Çok farkı var. Her şeyden önce iyi bir insan...

            Yağlı Kayış gülümsedi:

            -Sen yanılıyorsun?

            -Neden?

            -Çünkü Rumun iyisi olmaz...

            -Bu iyi ben buna kefilim...

            -Ah seni yalnız fakat kendileri kalabalık ele geçirse, o zaman görürsün sen...

            -Bırak şimdi bu benim sırdaşım bunu bırakıyoruz...

            O zaman Hasan:

            -Uzatmaya lüzum yok. Senin kararına uyduk...

            -Sağolun...

            Hasan atına tekrar bindi. Orada bulunanlara:

            -Herkes evine...

            Yanındaki çete arkadaşlarına döndü.

            -Bizde gidiyoruz...

            Yusuf saf saf baktı:

            -Nereye?

            -Köyün dışına...

            -Neden?

            -Bu kadar çocuk çoluğun karşısında mı öldüreceğiz bu kadar insanı?..Haydi gidiyoruz...

            Herkes evine doğru giderken Rumlarla beraber çetelerde köyün alt tarafında bulunan alçak denilen ormana doğru gidiyorlardı. Biraz sonra silah sesleri geldi. Evet köyü basıp çoluk çoçukları öldürmek için köye gelenler cezalarını buluyorlardı. 

            -O zamana kadar hiç konuşmayan Yusuf elini koynuna attı. Sonrada o eski mektubu çıkardı. Hasan'a göstererek:

            -Abi o mektupçuya bir mektupta biz yazalım.

            -Yusuf mektubu hala kayıp etmedin mi?

            -Ölene kadar benimle...ne zaman ben ölür veya onu tutar öldürürsem o zaman sana söz veriyorum bu 
mektubu bir daha görmeyeceksin. Onu bir tutabilsem. Ona şu mektubu bir okuyabilsem.

            O zaman hasan uzandı. Yusuf'un ellindeki mektubu aldı, bu mektubu Ahmet'e uzatarak:

            -Al bunu...Atla bir ata git eve güzel bir mektup yaz gel...Mektubuda mektupçuya yollayalım.

            Türkler arasında Dimitri'nin adı mektupçuya çıkmıştı. 

            -Ahmet atına atladı. Karahacılı biriyle atlarını sürdüler. Köye girdiler. Atlarından inip bir eve girdiler.

            -İki atlı yarım saat sonrada atlarına tekrar binerek aynı hızla köyden çıktılar. Mektubu getirip Hasan'a uzattı.

            -Al abi...

            -Yazdın mı?

            -Yazdım ama...

            -Aması ne?

            -Uydumu acaba?

            -Yazdıysan olmuştur...

            Yusuf Hasan'a:

            -Bu Dimitri'ye kızıyorum ama birazda seviyorum keratayı be...

            -Ulan Yusuf sen delirdin mi?

            -Niye be abi...

            -Ulan bir cani sevilir mi?

            -Abi ne yapayım?

            -Peki niye seviyorsun?

            -Sen bana o mektubu okuyalı ne kadar oldu?

            Hasan düşündü. Şöyle dudak büktü:

            -Tahminen iki ay veya biraz daha fazla...

            -Ben senin o mektubu okumak için okuma yazma öğrendim. 

            -İyi yaptın ciddimi?..

            -Vallahi şimdi okuyorum ama yazamıyorum...

            -oh oh iyi. Madem birinci mektupta okumayı öğrendin, ikinci mektupta da yazmayı öğrenirsin...

            -Ne bileyim okumak kolay ama yazmak zor...

            -Öyleyse senin işin kötü...

            -Niye abi?

            -Senin birde mektup yazman gerekir. Onun için yazmayada çalışacaksın. Anlıyor musun beni...

            -Bakalım...

            Hasan bir şey hatırlamış gibi güldü:

            -Baksana...

            -Söyle...

            -Bari şu mektubu sen oku...

            -Ver bakalım...

            Mektubu evirdi, çevirdi. Zornan başını buldu. Sonrada heceledi heceledi ve zorla:

            -"Seeni pis"diyebildi.

            O zaman Hasan:

            -Çok yavaş okuyorsun...

            -Ne bileyim? Benim mektubu çabuk okuyordum.

            -Neyse okuyorsun. Sen şunu okusana Ahmet...

            Ahmet mektubu eline aldı. Başladı okumaya:

            -"Seni pis Rum köpeği.

            -Dimitri zalimler zulümlerinin hesabını er geç verirler. Dimitri denen Rum ayısı sende bir gün yaptığın 
zulümlerin hesabını elbette vereceksin. O zülüm ki masum yavruları öldürmek, gelinlik kızların ırzına geçmek, 
kocakarıları kesmekten ibaret değildir. Birde sana hiçbir zararı olmayan hayvanları yakmaktır ki, bu zulmünün cezasını elbette çekeceksin. İşte o güne hazırlan. Bizim şu yazdıklarımız senin yaptıklarının tamamı...

            -Unutma ki köyleri sen basamıyorsun, bir sürü garibanı gönderiyorsun. Onların ölümüne sebep oluyorsun.

            -Böyle her şeyi uzatma. Gel en kısa zamanda kozlarımızı paylaşalım. Sana şunu hatırlatayım. Sen gelmesen bile en kısa zamanda biz geleceğiz. Senin akıbetin yine iyi değil...

            -Neden hemen gelmediğimi sorarsan daha tam anlamıyla hazır değilim. Zaten seni öldürmemi Hasan abim bana havale etti. İlk fırsatta seninle karşılaşacağım. O zaman senin halini tasavvur ediyorum. Acaba buraya gönderdiğin masumlar gibi sende canının derdine düşecek misin?. Sende affedilmek için yalvaracak mısın?

            Dimitri kendini çok büyük görüyorsun. Ama senden büyük Allah var...

            -Eğer seninle karşılaşmayı Allah bana gösterirse o zaman seni şimdiye kadar yaktığın, yıktığın köyler için, o zaman seni şimdiye kadar öldürdüğün masumlar için öldüreceğim. İşte o vakte eriştiğimizde benden ve yanımdakilerden merhamet dilenme.

            -Şimdi sana altmış tane babayiğidini gönderiyorum. Bunlara bak ve ibret al. Senin akıbetin bunlar gibide 
olmayacak...Bunların ölüsü bulundu. Halbuki senin leşini köpeklere kurtlara yem yapacağım. 

            -Şimdi öndeki adam sana bunları teslim edecek. Bu garibanın hiçte suçu yok. Bunu kura ile tesbit ettik. Sana gönderiyoruz. Ama yanındaki türkü sana göndermiyoruz. Onun cezasını biz vereceğiz. Milletine casusluk yaparak ihanet etmenin cezasının ne olduğunu göstereceğiz. Gerçi masum olarak gönderdiğimizi öldürsende zararımız yok. Çünkü bir düşmanımız eksilir o kadar.

            Sana son sözüm. Biz dağlarda geziyoruz. Ama eşkiyalık değil, vatan ve namus müdafası yapıyoruz. Siz bizim köylerimizi basmaktan vaz geçseniz, Bizde sizin yaptıklarınızla sizlere karşılık vermeyiz. Bekliyoruz seni çabuk gelmeye bak. Biliyoruz yine gelmeyeceksin. Onun için bizi bekle biz senin yanına geleceğiz ve dikkat et, etki attığın sayılı adımları iyi değerlendir. İntikamımız çok müthiş olacak. Bu yolda senden ve Patakos'dan intikam almadan dönersek kahpeyiz.

            O bastığın köyde duvara çaktığın genç kızın üzerine astığın mektupta bende saklı...Onu seni tutarsam öldürmeden sana bir okuyacağım. Hatta niyetim senin o mektubu yüksek sesle okumanı sağlamaktır. Belkide okur yazar değilsin. Onun için okuma yazmayı da öğren.

            Sen ve senin hamin olan İngilizler er veya geç bu toprakları terk edecekler. Bu terk edeceğiniz günlerde uzak değil. Ama sen asla bu ülkeyi canlı olarak terk edemeyeceksin. Eğer canlı olarak gitmek istiyorsan şimdiden kaç...

            Bu şehit kanlarıyla yoğrulmuş topraklarada senin o pis mendebur ayaklarınla gezmek nedir öğreneceksin.

            Şuna iyice inan senin gibi bizde pek yakında misillemeye başlayacağız. Ama senin gibi suçsuz ve masum insanlara saldırmayacağız. Fakat senin gibi eşkiyalar elimize geçince şimdi sana gönderdiklerimiz gibi öldürmeden salmayacağız. Bizler sizler gibi kocasız kadınlar, babasız çocuklar bırakmak için bir sürü suçsuzun canına kıymayacağız. Biz yılanın başını ezeceğiz. O yılanın başı sen ve Çorbacı denilen beslemedir. 

            Bekle Dimitri yakın zamanda yanındayız. Fakat biz gelmeden tabutunu ve vasiyetini hazırla...Geldiğimde vakit bırakmam sana...Hemen canını alırım pis köpek..."

            Altınada Yusuf imzasını attıktan sonrada. Mektubu rulo yapıp, güzelce bağladılar. Kukusiz'e verdiler. 
Öldürülen Rumlarıda atlarına bağladıktan sonra mektubu da eline verip Kukusiz'i saldılar. Kukusiz bu kadar Rum 
öldürüldüğü için üzgündü. Ama canını kurtardığı için sevinçliydi.

            Ama düşündüğü bir şey daha vardı. Şimdi Dimitri'ye ne diyecekti. Dimitri'ye ne söylese inanmazdı. Ama 
canını kurtarmıştı ya gerisi mühim değildi. 

            Hasan ve Yusuf Kukusiz'in peşinden bir müddet baktılar. O dar yolda kayıp olunca hasan Yusuf'a döndü:

            -Pek yakında aramızda bir kavga başlayabilir.

            -Ne kavgası abi...

            -Bilmem. Makam mevki...Ne bileyim ben?

            O zaman Yusuf:

            -Kavgaya lüzum yok. Ne dersen yaparım?

            -Ee biz kavga etmesek Dimitri'ye nasıl ulaşırız?..

            O zaman Yusuf gülerek:

            -Ha o kavgamı? Elbette olabilir...

            Onlar hemen karanlık mağaranın yolunu tuttular. 

            Kukusiz atının düşünerek yol alıyordu. Çok uğursuz bir gece geçirmişti. Şaşkın şaşkın ne yapacağını bilmiyordu. Önce koca ormana girdi. Bir müddet sonra deniz kenarına çıktı. Kumlukta düşünceli olarak yol alıyordu. 

            Güneş yavaş yavaş tepeye doğru yükseliyordu. Ağustosun bu son günlerinin güneşi de ne yakıyordu, Yarabbi...Fazla sıcaklamıştı. Atını durdurdu. Diğer hayvanlarda durdu. Atından aşağı indi. Denize doğru yürüdü. Elini yüzünü yıkadı. Sonrada denizin kenarına oturdu. Ayaklarındaki çorapları çıkardı. Güzelce ayaklarını da yıkadı. Sonrada ağzına su aldı. Ağzını çalkaladı. Oturduğu yerden kalktı. Gelip atına bindi. Yoluna devam etti:

            Güneş bugün yaktıkça yakıyordu. Kukusiz tekrar ormana saptı. Yavaş yavaş yol alıyordu. Sonrada ormandan çıktı. Başını kaldırdı. Evet karşısında bütün bu insanların ölümüne sebep olan o binanın kuleleri görünüyordu. Kendisine bu görünen kuleler o kadar uzaktı ki. Baka kaldı. Kendisini bir korku almıştı. Dimitri'ye ne yalan söyleyecekti. Titriyordu. Düşünceleri karışıktı. Şimdi Ahmet puştluk yaptı dese, hayır olmazdı. Mektubu yanında okumuşlardı. Ahmet'in cezasının verileceğinden bahsedildiğine göre bu olmazdı. Ama aslında hakikaten yapmıştı. Ama ona can borçluydu.

            Evet bulmuştu. O Hasan denen adam bir kuradan bahsetmemiş miydi? İşte Dimitri'ye söyleyeceği yalanı bulmuştu. Bu düşüncelerle uğraşırken bir insan sesi kendisini uyandırdı:

            -Sen misin Kukusiz?..

            Kukusiz bir rüyadan uyanmış gibi etrafına baktı. Karşıdan gelen sesin olduğu yere baktı. Hayır kimse yoktu. Yoksa Kukusiz rüya mı görüyordu: Aynı ses:

            -Sen misin Kukusiz?

            Kukusiz sesin geldiği yere:

            -Evet ben Kukusiz'im ama sen kimsin?

            -Sen ha...

            Kukusiz kızarak:

            -Benim tabi...Peki sen kimsin?

            Oturduğu yerden kalkan adam:

            -Ben Vardinoyannis'im...

            -Sen ha...

            -Evet benim...

            Kukusiz atını durdurdu. Önünde atının dizginleri elinde duran Kukusiz'e. Vardinoyannis:

            -Bu ne hal?

            -Ah Vardinoyannis başıma gelenleri bir bilsen, Şu başımdan neler geçti neler? Ah bir bilsen...Ölümden 
döndüm. Ah Vardinoyannis, bugün bir tesadüf eseri ölümden kurtuldum. 

            Atından indi. Vardinoyannis'in yanına gitti. Onu sarstı:

            -İnanmıyorsun bana değil mi?

            Vardinoyannis Kukusiz'e baktı ve:

            -İnanmam mı? Senin gibi Büyük Kahramanın sözüne inanmamak olurmu? Ben sana söyleyeyim dediklerin hep doğru...

            -Çok sağol...

            -Sende.

            Vardinoyannis atına bindi. Kukusiz'e:

            -Ben gidiyorum.

            -Nereye?

            -Ne bileyim şöyle ormana?

            -Ama neden?

            -Sen ölümden kurtuldum diyorsun ya Kukusiz daha büyük bir hızla ölüme yaklaşıyorsun. Seni Dimitri bu 
kadar ölüyle gelirsen sağ bırakır mı? Senin anlatacağın masallar doğru bile olsa sana inanmaz. Seni işkenceyle 
öldürür. Benim seninle konuştuğumu görmesini istemem. Fakat kendi görmese bile o zalim papazında görmesine 
razı olmam.

            -Yani kardeşini böyle yüz üstü bırakıyor musun?

            -Kusura bakma arkadaşım. İşin içinde can olunca insan arkadaş filan dinlemiyor.

            -Belkide haklısın...

            -İstersen haksız olduğumu söyle...

            Kukusiz başını salladı. Sonrada:

            -Haklısın...

            -Eyvallah.

            Diyen Vardinoyannis atını aşağıya doğru ovaya sürdü. Kukusiz atını ileri doğru sürerek doğruca Büyük 
kilisenin avlusuna geldi. Demir kapı açıldı. Kukusiz avluya girdi. Papaz koşarak:

            -Ne oldu?

            -Hiç Dimitri nerede?

            -Çorbacıyla Büyük avluda oturuyor.

            -Hemen geldiğimi haber ver...

            Papaz telaşlı telaşlı koşarak ağaçlar arasında kayıp oldu. Biraz sonra aynı telaşla geri döndü. Yüzünden 
düşen bin parça oluyordu. Kukusiz'e sert bir sesle :

            -Büyük Dimitri seni bekliyor...

            -Nerede?

            -Bahçede...

            Kukusiz arkasına baktı. Evet kendisini kurtaracak gözünün gördüğü kadar hoş bir alan vardı. Sonrada 
düşündü. Kaçmakla kurtulamazdı ki...

            Papaz önde kendisi arkada yürüdüler. Koruluğu geçtiler. Önlerine büyük bir bahçe çıktı. Evet bu çiçeklerle bezenmiş bahçe Dimitri'nin dinlenme yeriydi. Az daha ilerlediler. İki ağaca gerilmiş salıncağa uzanıp yatan Dimitri onları bekliyordu. Dimitri onları görünce yattığı yerden onlara doğru dönerek:

            -Ne yaptın?

            -Türkler bizi kıstırdı...

            -Ahmet nerede?

            -Onuda tuttular.

            -Cezalandırmak için mi?

            -Öyle dediler. 

            -Peki seni niye cezalandırmadılar?..

            -İsa hakkı için yemin ederim ben bir şey yapmadım.

            -Öyleyse nasıl kurtuldun?

            -Tek sağ kalmasaydım...

            -Onu zamanında düşünseydin...

            -Düşündüm.

            -Peki niçin sağ geldin?

            -O Gebeş Hasan'ın yüzünden...

            -Ne Gebeş Hasan mı?

            -Evet.

            Dimitri yerinden doğruldu:

            -Peki seni nereden tanıyor?

            -Beni tanıdığı filan yok.

            -Öyleyse seni niye kurtardı?

            -Şey...

            -Bırak şimdi şeyi...62 tane insanı öldüren o zalim elbette sana acımazdı. Senide öldürürdü. Ama sen onun namına casusluk yapacaksın değil mi? Burada olanları ona aktaracaksın öylemi? Onun için seni salladı...

            -Hayır İsa hakkı için hayır...

            Kukusiz elini koynuna soktu. Dimitri'ye gönderilen mektubu çıkardı. Ve Dimitri'ye uzattı. Sonrada:

            -Bunu sana Yusuf yolladı...

            Dimitri yerinden oynadı:

            -Ne o?

            -Bir mektup...

            O zaman ayağa kalkan Patakos:

            -Bir mektup mu?

            Kukusiz ona döndü:

            -Evet bir mektup...

            -Kime?

            -Büyük Dimitri'ye...

            O zaman Dimitri elindeki mektubu bulunan papaza uzattı. Papaz mektubu aldı ve açtı. Dimitri:

            -Oku...

            Papaz yüksek sesle mektubu okumaya başladı. Okudu okudu. Sonuna geldi. Sonra Dimitri:

            -Bir daha oku?

            Papaz mektubu bir daha yüksek sesle okudu. Dimitri yattığı yerden indi. Ayakta bir o yana gidiyor, bir bu 
yana gidiyordu. Gözleri kanlanmıştı. Sonrada:

            -Demek ben çocuk çoluğu öldürüyormuşum ha...Genç kızları öldürüyormuşum ha...

            Sonrada Kukusiz'in omzuna vurdu:

            -Bunlar doğrumu?

            Kukusiz şaşkın ne diyeceğini bilmiyor. Ne desem acaba deyip dururken bir daha omzuna vurdu:

            -Söyle bunlar doğrumu?

            Kukusiz ağzında kelimeleri geveledi. Sonrada:

            -Hayır bunlar doğru değil...

            Dimitri kızdı. Gözlerini bir noktaya dikti ve:

            -Sus neden hayır. Elbetteki doğru. Ben bütün hepsini öldüreceğim. Öldürmemde gerekir. Çünkü ben İsa 
hakkı için yemin ettim...Türklerin kökünü kazıyacağım. Bu sebeple onların zürriyetini kesmek için çoluk, çocuk, 
genç, ihtiyar demeden hepsini öldürmeliyim. Yoksa bu işte zaaf bizim başarımızı engeller. Onlar ne derse desin...

            Kukusiz o zaman:

            -Doğru Koca Kahraman...

            Dimitri Kukusiz'in yüzüne bir tokat attı:

            -Elbette doğru koca aptal...

            Kukusiz sustu. Dimitri bir kahkaha daha attı. Kukusiz içinden delirdi mi acaba diye geçirdi. Hal ve 
hareketleri hiçte normal bir insanın hali ve hareketleri değildi. Böyle kahkahayla gülecekte bir şey yoktu. 
Kendisine vurmak için bir sebep olmadığı halde vuruyordu. Dimitri devam etti:

            -Buraya gelecekmiş öylemi?

            Papaz elindeki mektubu gösterip:

            -Burada yazıyor.

            Patakos'un yanına gitti. Ona:

            -Buraya gelebilirler mi?

            Patakos güldü:

            -Nasıl gelebilirler, sen öldün mü?

            Sonrada düşündü. Bir müddet öyle kaldı:

            -Evet asla gelemezler. Ama biz yine tetbirimizi alalım. Sonrada gelsinler erkekseler.

            Patakos müşfik bir sesle:

            -Asla gelemezler korkma...

            -Hayır hayır bin kere hayır elbette gelemezler.

            Dimtri tabancasını belinden çıkardı. Karşıda eşinen horoza üç kurşun sıktı. Horoz cansız yıkılmıştı. Bir 
kahkaha daha attı. Orada bulunanlara dönüp:

            -Gördünüz mü?

            Etrafına şöyle bir baktı. Sonrada:

            -Bakın nasıl vurdum. Gördünüz mü. İsterse gelsinler şu horozu vurduğum gibi Türklerin hepsini yere 
sererim. Yusuf'u da öyle vururum. Hasan'ı da. Hadi gelsinler göreyim.

            Çorbacı Dimitri'ye kötü kötü baktı. Sonrada şöyle konuştu.

            -Dimitri.

            Dimitri elindeki silahın namlusundan çıkan dumana üfledi. Sonrada başını Patakos'tan yana çevirdi:

            -Ne var?

            -Senin gibi bir kahramana korkmak yakışmaz.

            Dimitri kızdı:

            -Ben korkmuyorum ki...

            Patakos devam etti:

            -İsa hakkı için korktuğuna inanıyorum. Mektubu okuyalı bir tetbir vede Yusuf'u dilinden düşürmüyorsun. Korkuyorsan vazgeç bu davadan. Bu işi Kukusiz'de yapar, bende yaparım. Hiç beklemediğin şu papazda yapar. Senin bu kadar korkmana mana vermiyorum. Vallahi şimdi okuyorum ama yazamıyorum...

            -Oh oh iyi. Madem birinci mektupta okumayı öğrendin, ikinci mektupta da yazmayı öğrenirsin...

            -Ne bileyim okumak kolay ama yazmak zor...

            -Öyleyse senin işin kötü...

            -Niye abi?

            -Senin birde mektup yazman gerekir. Onun için yazmayada çalışacaksın. Anlıyor musun beni...

            -Bakalım...

            Hasan bir şey hatırlamış gibi güldü:

            -Baksana...

            -Söyle...

            -Bari şu mektubu sen oku...

            -Ver bakalım...

            Mektubu evirdi, çevirdi. Zornan başını buldu. Sonrada heceledi heceledi ve zorla:

            -"Seeni pis"diyebildi.

            O zaman Hasan:

            -Çok yavaş okuyorsun...

            -Ne bileyim? Benim mektubu çabuk okuyordum.

            -Neyse okuyorsun. Sen şunu okusana Ahmet...

            Ahmet mektubu eline aldı. Başladı okumaya:

            -"Seni pis Rum köpeği.

            -Dimitri zalimler zulümlerinin hesabını er geç verirler. Dimitri denen Rum ayısı sende bir gün yaptığın zulümlerin hesabını elbette vereceksin. O zülüm ki masum yavruları öldürmek, gelinlik kızların ırzına geçmek, kocakarıları kesmekten ibaret değildir. Birde sana hiçbir zararı olmayan hayvanları yakmaktır ki, bu zulmünün cezasını elbette çekeceksin. İşte o güne hazırlan. Bizim şu yazdıklarımız senin yaptıklarının tamamı...

            -Unutma ki köyleri sen basamıyorsun, bir sürü garibanı gönderiyorsun. Onların ölümüne sebep oluyorsun. 

            Böyle her şeyi uzatma. Gel en kısa zamanda kozlarımızı paylaşalım. Sana şunu hatırlatayım. Sen gelmesen bile en kısa zamanda biz geleceğiz. Senin akıbetin yine iyi değil...

            Neden hemen gelmediğimi sorarsan daha tam anlamıyla hazır değilim. Zaten seni öldürmemi Hasan abim bana havale etti. İlk fırsatta seninle karşılaşacağım. O zaman senin halini tasavvur ediyorum. Acaba buraya gönderdiğin masumlar gibi sende canının derdine düşecek misin?. Sende affedilmek için yalvaracak mısın?

            Dimitri kendini çok büyük görüyorsun. Ama senden büyük Allah var...

            -Eğer seninle karşılaşmayı Allah bana gösterirse o zaman seni şimdiye kadar yaktığın, yıktığın köyler için, o zaman seni şimdiye kadar öldürdüğün masumlar için öldüreceğim. İşte o vakte eriştiğimizde benden ve yanımdakilerden merhamet dilenme.

            -Şimdi sana altmış tane babayiğidini gönderiyorum. Bunlara bak ve ibret al. Senin akıbetin bunlar gibide olmayacak...Bunların ölüsü bulundu. Halbuki senin leşini köpeklere kurtlara yem yapacağım. 

            -Şimdi öndeki adam sana bunları teslim edecek. Bu garibanın hiçte suçu yok. Bunu kura ile tesbit ettik. Sana gönderiyoruz. Ama yanındaki türkü sana göndermiyoruz. Onun cezasını biz vereceğiz. Milletine casusluk yaparak ihanet etmenin cezasının ne olduğunu göstereceğiz. Gerçi masum olarak gönderdiğimizi öldürsende zararımız yok. Çünkü bir düşmanımız eksilir o kadar.

            -Sana son sözüm. Biz dağlarda geziyoruz. Ama eşkiyalık değil, vatan ve namus müdafası yapıyoruz. Siz bizim köylerimizi basmaktan vaz geçseniz, Bizde sizin yaptıklarınızla sizlere karşılık vermeyiz. Bekliyoruz seni çabuk gelmeye bak. Biliyoruz yine gelmeyeceksin. Onun için bizi bekle biz senin yanına geleceğiz ve dikkat et, etki attığın sayılı adımları iyi değerlendir. İntikamımız çok müthiş olacak. Bu yolda senden ve Patakos'dan intikam almadan dönersek kahpeyiz.

            -O bastığın köyde duvara çaktığın genç kızın üzerine astığın mektupta bende saklı...Onu seni tutarsam öldürmeden sana bir okuyacağım. Hatta niyetim senin o mektubu yüksek sesle okumanı sağlamaktır. Belkide okur yazar değilsin. Onun için okuma yazmayı da öğren.

           - Sen ve senin hamin olan İngilizler er veya geç bu toprakları terk edecekler. Bu terk edeceğiniz günlerde uzak değil. Ama sen asla bu ülkeyi canlı olarak terk edemeyeceksin. Eğer canlı olarak gitmek istiyorsan şimdiden kaç...

            -Bu şehit kanlarıyla yoğrulmuş topraklarada senin o pis mendebur ayaklarınla gezmek nedir öğreneceksin.

            -Şuna iyice inan senin gibi bizde pek yakında misillemeye başlayacağız. Ama senin gibi suçsuz ve masum insanlara saldırmayacağız. Fakat senin gibi eşkiyalar elimize geçince şimdi sana gönderdiklerimiz gibi öldürmeden salmayacağız. Bizler sizler gibi kocasız kadınlar, babasız çocuklar bırakmak için bir sürü suçsuzun canına kıymayacağız. Biz yılanın başını ezeceğiz. O yılanın başı sen ve Çorbacı denilen beslemedir. 

            -Bekle Dimitri yakın zamanda yanındayız. Fakat biz gelmeden tabutunu ve vasiyetini hazırla...Geldiğimde vakit bırakmam sana...Hemen canını alırım pis köpek..."

            Altınada Yusuf imzasını attıktan sonrada. Mektubu rulo yapıp, güzelce bağladılar. Kukusiz'e verdiler. Öldürülen Rumlarıda atlarına bağladıktan sonra mektubu da eline verip Kukusiz'i saldılar. Kukusiz bu kadar Rum öldürüldüğü için üzgündü. Ama canını kurtardığı için sevinçliydi.

            Ama düşündüğü bir şey daha vardı. Şimdi Dimitri'ye ne diyecekti. Dimitri'ye ne söylese inanmazdı. Ama canını kurtarmıştı ya gerisi mühim değildi. 

            Hasan ve Yusuf Kukusiz'in peşinden bir müddet baktılar. O dar yolda kayıp olunca hasan Yusuf'a döndü:

            -Pek yakında aramızda bir kavga başlayabilir.

            -Ne kavgası abi...

            -Bilmem. Makam mevki...Ne bileyim ben?

            O zaman Yusuf:

            -Kavgaya lüzum yok. Ne dersen yaparım?

            -Ee biz kavga etmesek Dimitri'ye nasıl ulaşırız?..

            O zaman Yusuf gülerek:

            -Ha o kavgamı? Elbette olabilir...

            Onlar hemen karanlık mağaranın yolunu tuttular. 

            Kukusiz atının düşünerek yol alıyordu. Çok uğursuz bir gece geçirmişti. Şaşkın şaşkın ne yapacağını bilmiyordu. Önce koca ormana girdi. Bir müddet sonra deniz kenarına çıktı. Kumlukta düşünceli olarak yol alıyordu. 

            Güneş yavaş yavaş tepeye doğru yükseliyordu. Ağustosun bu son günlerinin güneşi de ne yakıyordu, Yarabbi...Fazla sıcaklamıştı. Atını durdurdu. Diğer hayvanlarda durdu. Atından aşağı indi. Denize doğru yürüdü. Elini yüzünü yıkadı. Sonrada denizin kenarına oturdu. Ayaklarındaki çorapları çıkardı. Güzelce ayaklarını da yıkadı. Sonrada ağzına su aldı. Ağzını çalkaladı. Oturduğu yerden kalktı. Gelip atına bindi. Yoluna devam etti:

            Güneş bugün yaktıkça yakıyordu. Kukusiz tekrar ormana saptı. Yavaş yavaş yol alıyordu. Sonrada ormandan çıktı. Başını kaldırdı. Evet karşısında bütün bu insanların ölümüne sebep olan o binanın kuleleri görünüyordu. Kendisine bu görünen kuleler o kadar uzaktı ki. Baka kaldı. Kendisini bir korku almıştı. Dimitri'ye ne yalan söyleyecekti. Titriyordu. Düşünceleri karışıktı. Şimdi Ahmet puştluk yaptı dese, hayır olmazdı. Mektubu yanında okumuşlardı. Ahmet'in cezasının verileceğinden bahsedildiğine göre bu olmazdı. Ama aslında hakikaten yapmıştı. Ama ona can borçluydu.

            Evet bulmuştu. O Hasan denen adam bir kuradan bahsetmemiş miydi? İşte Dimitri'ye söyleyeceği yalanı bulmuştu. Bu düşüncelerle uğraşırken bir insan sesi kendisini uyandırdı:

            -Sen misin Kukusiz?..

            Kukusiz bir rüyadan uyanmış gibi etrafına baktı. Karşıdan gelen sesin olduğu yere baktı. Hayır kimse yoktu. Yoksa Kukusiz rüya mı görüyordu: Aynı ses:

            -Sen misin Kukusiz?

            Kukusiz sesin geldiği yere:

            -Evet ben Kukusiz'im ama sen kimsin?

            -Sen ha...

            Kukusiz kızarak:

            -Benim tabi...Peki sen kimsin?

            Oturduğu yerden kalkan adam:

            -Ben Vardinoyannis'im...

            -Sen ha...

            -Evet benim...

            Kukusiz atını durdurdu. Önünde atının dizginleri elinde duran Kukusiz'e. Vardinoyannis:

            -Bu ne hal?

            -Ah Vardinoyannis başıma gelenleri bir bilsen, Şu başımdan neler geçti neler? Ah bir bilsen...Ölümden döndüm. Ah Vardinoyannis, bugün bir tesadüf eseri ölümden kurtuldum. 

            Atından indi. Vardinoyannis'in yanına gitti. Onu sarstı:

            -İnanmıyorsun bana değil mi?

            Vardinoyannis Kukusiz'e baktı ve:

            -İnanmam mı? Senin gibi Büyük Kahramanın sözüne inanmamak olurmu? Ben sana söyleyeyim dediklerin hep doğru...

            -Çok sağol...

            -Sende.

            Vardinoyannis atına bindi. Kukusiz'e:

            -Ben gidiyorum.

            -Nereye?

            -Ne bileyim şöyle ormana?

            -Ama neden?

            -Sen ölümden kurtuldum diyorsun ya Kukusiz daha büyük bir hızla ölüme yaklaşıyorsun. Seni Dimitri bu kadar ölüyle gelirsen sağ bırakır mı? Senin anlatacağın masallar doğru bile olsa sana inanmaz. Seni işkenceyle öldürür. Benim seninle konuştuğumu görmesini istemem. Fakat kendi görmese bile o zalim papazında görmesine razı olmam.

            -Yani kardeşini böyle yüz üstü bırakıyor musun?

            -Kusura bakma arkadaşım. İşin içinde can olunca insan arkadaş filan dinlemiyor.

            -Belkide haklısın...

            -İstersen haksız olduğumu söyle...

            Kukusiz başını salladı. Sonrada:

            -Haklısın...

            -Eyvallah.

            Diyen Vardinoyannis atını aşağıya doğru ovaya sürdü. Kukusiz atını ileri doğru sürerek doğruca Büyük kilisenin avlusuna geldi. Demir kapı açıldı. Kukusiz avluya girdi. Papaz koşarak:

            -Ne oldu?

            -Hiç Dimitri nerede?

            -Çorbacıyla Büyük avluda oturuyor.

            -Hemen geldiğimi haber ver...

            Papaz telaşlı telaşlı koşarak ağaçlar arasında kayıp oldu. Biraz sonra aynı telaşla geri döndü. Yüzünden düşen bin parça oluyordu. Kukusiz'e sert bir sesle :

            -Büyük Dimitri seni bekliyor...

            -Nerede?

            -Bahçede...

            Kukusiz arkasına baktı. Evet kendisini kurtaracak gözünün gördüğü kadar hoş bir alan vardı. Sonrada düşündü. Kaçmakla kurtulamazdı ki...

            Papaz önde kendisi arkada yürüdüler. Koruluğu geçtiler. Önlerine büyük bir bahçe çıktı. Evet bu çiçeklerle bezenmiş bahçe Dimitri'nin dinlenme yeriydi. Az daha ilerlediler. İki ağaca gerilmiş salıncağa uzanıp yatan Dimitri onları bekliyordu. Dimitri onları görünce yattığı yerden onlara doğru dönerek:

            -Ne yaptın?

            -Türkler bizi kıstırdı...

            -Ahmet nerede?

            -Onuda tuttular.

            -Cezalandırmak için mi?

            -Öyle dediler. 

            -Peki seni niye cezalandırmadılar?..

            -İsa hakkı için yemin ederim ben bir şey yapmadım.

            -Öyleyse nasıl kurtuldun?

            -Tek sağ kalmasaydım...

            -Onu zamanında düşünseydin...

            -Düşündüm.

            -Peki niçin sağ geldin?

            -O Gebeş Hasan'ın yüzünden...

            -Ne Gebeş Hasan mı?

            -Evet.

            Dimitri yerinden doğruldu:

            -Peki seni nereden tanıyor?

            -Beni tanıdığı filan yok.

            -Öyleyse seni niye kurtardı?

            -Şey...

            -Bırak şimdi şeyi...62 tane insanı öldüren o zalim elbette sana acımazdı. Senide öldürürdü. Ama sen onun namına casusluk yapacaksın değil mi? Burada olanları ona aktaracaksın öylemi? Onun için seni salladı...

            -Hayır İsa hakkı için hayır...

            Kukusiz elini koynuna soktu. Dimitri'ye gönderilen mektubu çıkardı. Ve Dimitri'ye uzattı. Sonrada:

            -Bunu sana Yusuf yolladı...

            Dimitri yerinden oynadı:

            -Ne o?

            -Bir mektup...

            O zaman ayağa kalkan Patakos:

            -Bir mektup mu?

            Kukusiz ona döndü:

            -Evet bir mektup...

            -Kime?

            -Büyük Dimitri'ye...

            O zaman Dimitri elindeki mektubu bulunan papaza uzattı. Papaz mektubu aldı ve açtı. Dimitri:

            -Oku...

            Papaz yüksek sesle mektubu okumaya başladı. Okudu okudu. Sonuna geldi. Sonra Dimitri:

            -Bir daha oku?

            Papaz mektubu bir daha yüksek sesle okudu. Dimitri yattığı yerden indi. Ayakta bir o yana gidiyor, bir bu yana gidiyordu. Gözleri kanlanmıştı. Sonrada:

            -Demek ben çocuk çoluğu öldürüyormuşum ha...Genç kızları öldürüyormuşum ha...

            Sonrada Kukusiz'in omzuna vurdu:

            -Bunlar doğrumu?

            Kukusiz şaşkın ne diyeceğini bilmiyor. Ne desem acaba deyip dururken bir daha omzuna vurdu:

            -Söyle bunlar doğrumu?

            Kukusiz ağzında kelimeleri geveledi. Sonrada:

            -Hayır bunlar doğru değil...

            Dimitri kızdı. Gözlerini bir noktaya dikti ve:

            -Sus neden hayır. Elbetteki doğru. Ben bütün hepsini öldüreceğim. Öldürmemde gerekir. Çünkü ben İsa hakkı için yemin ettim...Türklerin kökünü kazıyacağım. Bu sebeple onların zürriyetini kesmek için çoluk, çocuk, genç, ihtiyar demeden hepsini öldürmeliyim. Yoksa bu işte zaaf bizim başarımızı engeller. Onlar ne derse desin...

            Kukusiz o zaman:

            -Doğru Koca Kahraman...

            Dimitri Kukusiz'in yüzüne bir tokat attı:

            -Elbette doğru koca aptal...

            Kukusiz sustu. Dimitri bir kahkaha daha attı. Kukusiz içinden delirdi mi acaba diye geçirdi. Hal ve hareketleri hiçte normal bir insanın hali ve hareketleri değildi. Böyle kahkahayla gülecekte bir şey yoktu. Kendisine vurmak için bir sebep olmadığı halde vuruyordu. Dimitri devam etti:

            -Buraya gelecekmiş öylemi?

            Papaz elindeki mektubu gösterip:

            -Burada yazıyor.

            Patakos'un yanına gitti. Ona:

            -Buraya gelebilirler mi?

            Patakos güldü:

            -Nasıl gelebilirler, sen öldün mü?

            Sonrada düşündü. Bir müddet öyle kaldı:

            -Evet asla gelemezler. Ama biz yine tetbirimizi alalım. Sonrada gelsinler erkekseler.

            Patakos müşfik bir sesle:

            -Asla gelemezler korkma...

            -Hayır hayır bin kere hayır elbette gelemezler.

            Dimtri tabancasını belinden çıkardı. Karşıda eşinen horoza üç kurşun sıktı. Horoz cansız yıkılmıştı. Bir kahkaha daha attı. Orada bulunanlara dönüp:

            -Gördünüz mü?

            Etrafına şöyle bir baktı. Sonrada:

            -Bakın nasıl vurdum. Gördünüz mü. İsterse gelsinler şu horozu vurduğum gibi Türklerin hepsini yere sererim. Yusuf'u da öyle vururum. Hasan'ı da. Hadi gelsinler göreyim.

            Çorbacı Dimitri'ye kötü kötü baktı. Sonrada şöyle konuştu.

            -Dimitri.

            Dimitri elindeki silahın namlusundan çıkan dumana üfledi. Sonrada başını Patakos'tan yana çevirdi:

            -Ne var?

            -Senin gibi bir kahramana korkmak yakışmaz.

            Dimitri kızdı:

            -Ben korkmuyorum ki...

            Patakos devam etti:

            -İsa hakkı için korktuğuna inanıyorum. Mektubu okuyalı bir tetbir vede Yusuf'u dilinden düşürmüyorsun. Korkuyorsan vazgeç bu davadan. Bu işi Kukusiz'de yapar, bende yaparım. Hiç beklemediğin şu papazda yapar. 

             -Senin bu kadar korkmana mana veremiyorum.