|
-Bu adam şehit değil ki... -Ne biliyorsun? -Düşmanla birlik olan şehit mi? Kır saçlı adam bağırarak: -Ne biliyorsun düşmanla birlik olduğunu... -Gözlerim çok şükür görüyor. Kulaklarım duyuyor vede her şeyden önce aklım çalışıyor. Ey gidi günler ey... Bu sırada Hasan: -Yeğenim hele şu cenaze kalksın. Bildiklerin varsa sonra konuş. Ayıp. -Efendi senin kim olduğunu bilmiyorum. Ama buralarda bir Türk genç ölüyor. Bütün bunların ölmesinin sebebi böyle hainler ve bu hainleri koruyanlar. Şimdi iki şık var. Ya düşmanla birlik olanları düşman sayacağız, yahutta her akşam köyümüz basılınca eyvah ah ve vah diye bağırmayacağız. -Peki bütün bu konuştukların ya hakikat değilde düşündüklerinse ne olacak?.. -Araştırın efendim. -Sonra araştıralım. Bu anda kır saçlı adam tekrar bağırmaya başladı. -Böyleleri varken bize düşman gerekmez. Bunlar yeterde artar bile... Artık adamın konuştuklarına hak verenler çoğalıyordu. Herkes gence kızmaya başlamıştı. Tam bu arada Hasan gence çıkışacaktı ki beklenmeyen bir şey oldu. Evden ayakkabısız bir kadın indi. Koşarak kalabalığa doğru geldi. Orada bulunanlara: -Bir dakika beyler. Herkes bu kadına döndü. O zaman Hasan: -Sen kimsin? -Şurada yatan şu leşin kızıyım... Buz gibi bir hava esti. Kadın: -Yahu cenaze bizim. Sıkıntıyı biz çekeceğiz. Ama bize sıkıntıda bırakmıyorlar. Siz ne diyorsunuz? Sonrada gencin yanına doğru yürüdü. Orada bulunanlara: -Bu delikanlı hakkı... -Neden? Diye sordu Hasan. Kadın: -Babam Rumlara haber veren pis bir casustu...Onun istediği sadece buydu. Koynundan çıkardığı bir keseyi orada bulunanların ayaklarının altına attı ve: -Bunları alın. İçinizde dinine, imanını parayla satanlar varsa alsınlar. Bunlar Rumların kirli paraları. İşte böyle kullanırlar sonrada bu gencin dediği gibi atarlar. Bu genç doğru diyor. Eğer bugün Rumlar öldürmediyse baba mı biz öldürecektik. Çünkü Rum zulmüne dayanamaz oldu bu millet. Ey ahali şunu iyi bilin ki bu işin sonu yok. -Şimdi yarına kadar müsaade edin. Sonra onu sevenler omzuna alıp götürsünler. Size başka bir şey diyemem. Ertesi gün cenaze defnedildi. Herkes dağıldı. * * * * * * * Yusuf ve Hasan o genci yanlarına alarak karanlık mağaraya geldiler. Mağaradan uzaklaşıp oturdular. Hasan: -Bu akşam konuştuklarında yerden göğe kadar haklısın. Senin dediklerinin hep aslıda var. Ama biz zamansız bir şey yapmaktan korkuyoruz. Onun için bir şey demiyoruz. -Ben bir toplantıda bir şey duydum. Onu kendime rehber edindim. Nedir bilir misiniz. Hasan başını iki yana hayır anlamında salladı. Yusuf: -Söyle de bizde bilelim. -Merhametin olduğu yerde ihanet olurmuş. İhanetin olduğu yerde de anarşi bulunurmuş. Hasan güldü. O zaman o delikanlı: -Acaba yanlış mı söyledin. Hasan hayır anlamına başını iki yana salladı ve: -Hayır. Ben daima bunu söylerim. Oda bir yerde bir ihanet varsa, cazası da hemen verilmelidir. Gerçekten cezasız suç, suç oranını çoğaltır. -Bende böyle diyorum. Sana şimdi bir şey diyeyim mi? -De bakalım. -Bende bu gece Rumların oraya gidiyorum. -Ne yapacaksın? -Bilmiyorum. Bir yolunu buldum. Pataokos'a ulaşacağını sanıyorum. -Çok güzel ama...Harpte bir kaide vardır. Bir yapacağın işte plan yoksa...O işin sonu hüsrandır. -Efendim, yaşım genç. Ben bir kaide buldum kendime. Ben olayları yöneltmiyorum. Olaylar beni yöneltmiyor. -Peki ama senin için tehlikeli olmaz mı? -Hayır. -Ama Rumlar seni öldürür. -Sen korkma... -Peki nasıl olacak bu iş? -Basit. -Şimdi önce bana itimat ediyor musunuz. Hasan Yusuf'a baktı. Hasan: -Farzet ediyoruz. -Öyle olmaz. -Ama seni itimat edecek kadar tanımıyoruz ki... -Şimdi beni iyi dinleyin. Ben bu gece gideceğim. Benim oraya gitmeme müsaade edeni söyleyeyim. Sonra siz gidin sorun. -Peki önce nasıl olacağını anlat. -Biraz sonra müsademe varmış gibi Rumlar silah atacaklar. Bende bu silahlardan sonra onlara gideceğim. -Peki. Senin gitmene müsaade eden kim? -Dereköylü Zekeriya Hoca... Yusuf ayağa kalktı: -Hemen bir adam gönderelim. Genç başını salladı: -Gönderin. -Ama oradan haberci gelene kadar sen gitmeyeceksin. -Genç güldü. Ve onlara: -Benim bu gece oraya gitmeme ölümümden başka hiçbir şey mani olamaz. Ona göre davranın. -Hasan Yusuf birbirine bakıştılar. O zaman Hasan: -Ya seni bağlarsak... -Olabilir. O zamanda Rahmi'de olduğu gibi vicdan azabı çekebilirsin. Onun için böyle yapmanı tavsiye etmem. Aslında benim bu yapacaklarımı söylemem doğru değil ama...Ne yapalım ki size uydum. -Peki sen git. Yusuf dışarı çıktı. Hasan: -Takip edelim mi seni? -Hayır rahat bırakın yeter... Bu sırada müsademe varmış gibi silahlar atılıyordu. Genç dışarı çıktı. Atına atladığı gibi Rumların yolunu tuttu. Önce atını dağa doğru sürdü. İki tepenin arasından geçti. Dar bir yolun sonunda büyükçe bir düzlüğe geldi. Karşısında bakkal tepe duruyordu. Hemen atını durdurdu. Havaya bir el ateş etti. Sonrada beklemeye başladı. Biraz sonra etrafının sarıldığını gördü. İri yarı bir Rum avazı çıktığı kadar bağırdı: -Eller havaya... Ahmet adlı genç ellerini havaya kaldırdı. Başının üzerine koyup öylece beklemeye başladı. O sırada bir Rum atını ona doğru sürdü. Elindeki ve belindeki silahlarını aldı. Deminki iri yarı Rum ellerini havaya kaldırıp salladı: -Yürüyün. Beni takip edin. Ahmet atlarının peşine düştü. Onu takip ediyordu. Diğer Rumlarda arkasından onu takip ederek yol alıyorlardı. Biraz sonra Ahmet atını sürdü. Pala bıyıklı Rumun yanına geldi. Rum: -Biraz geriden gel... Ahmet şaşkın: Neden? -Çünkü asil ile aylıkçı aynı hizada gidemez. Küfür etmemek için kendini zor tuttu. Aynı Rum: -Tam zamanında geldin. -Ben dakik adamım. -İyi... -Nereye gidiyoruz? -Önce Bakkal tepeye... -Sonra... -Sonrasını Dimitri bilir. -Eh olur. -Ben senden soru istemem. -Peki ama benim çorbacı nasıl? -Çok iyi... -Aman çok iyi olsunda... -Niye o kadar çok ilgileniyorsun? -Dün gece kötü rüyalar, karışık rüyalar gördüm de... -Oğlum korkma. Rum milleti sizin hakkınızı yemez. Çorbacı ölse de paralarını alırsın.
Her ikisi de sustu. Bakkal Tepeye yamaca tırmanmaya başladılar. Tam kasabanın
ortasındaki bir kilisenin önünde durdular. Öndeki adam silahını çekti.
İki el havaya ateş etti. O zaman kilisenin kapısı gıcırdıyarak açıldı.
Kapıda bir papaz
-Kimi arıyorsunuz? Adam bu soruya: -Muhterem peder... Papaz aynı soruyu bir kere daha tekrarladı: -Kimi arıyorsunuz? İri yarı Rum yine: -Muhterem peder. Papaza üçüncü sefer: -Kimi arıyorsunuz? -İri yarı Rum bu sefer: -Büyük yunanlıların, büyük kahramanı koca Dimitri'yi arıyoruz. Onu bulmak için bize aracı olur musun? -Papaz bu sefer: -Yemin eder misin? -İsa hakkı için yemin ederiz... Ahmet şaşkın şaşkın Ahmet'i seyrediyordu. Papaz: -Aranızda yabancı var mı? -Var. -Kim bu yabancı? -Patokos'ın yeni adamı. -Şu bizim yeni casus Türk mü? -Evet. -Peki öyleyse. Bu casusun üzerinde patlayıcı, kesici ve batıcı ne varsa hepsini bıraksın. Sonrada içeri girsin. -Papaz geri döndü. Ahmet'e: -Burası bir mabet. Mabede itaat gerekir. Onun için üzerindekileri alıyoruz. Sonra giderken size teslim ederler. Tamam mı? Ahmet konuşuyordu. Sadece tamam anlamında başını salladı. Papaz gülümsedi. Yürüdü gitti. Ahmet üzerinde ne varsa hepsini teslim etti. Artık silahsızdı. Rumlar kendilerine itaat eden bu yeni Türk'ten memnun olmuşlardı. Ahmet atından indi. Kendisine gelen Rum'a atını verdi. Kiliseye doğru yürüdü. Kilisenin kapısında duruyordu. Koca kapı aralıktı. Ahmet göz ucuyla baktı. İçerde papaz tepeden tırnağa silahlı bir adama bir şeyler söyledi. Adam gülümsedi. Koşarak uzaklaştı. Papaz kapıya doğru yürüdü. Kapıda bekleyen Ahmet'e: -Ahmet siz misiniz? Ahmet başını salladı ve: -Evet muhterem peder... Papaz bir daha güldü. Elindeki şamdanı Ahmet'e doğru uzatarak: Eğer şimdi konuşmasaydın. Senin dilsiz ve sağır olduğuna karar verecektim. -Hayır ne sağırım nede dilsiz... -Konuşmuyordun da... -Huyum ne yapayım? -Gerçi sizin meslekte az konuşmalı adam. Ahmet gülümsedi. Papaza: -Benim mesleğim yok ki... -Efendim senin para kazandığın bir işin yok mu? -Yok. -Yok olur mu? Para almadan babanın hayrına mı bütün bu haberleri getiriyorsun söyler misin? -Ha bu benim mesleğim değil. Mesleğim olmadığı için bu işi yapıyorum. -Nasıl olsa para kazanıyorsun ya... -Çok doğru. Papaz efendi sen hiç aç kaldın mı? Aç kalınca sana ekmek istediğin kapıdan hiç bağırdılar mı? -Hayır. -Onun için sen benim ne çektiğimi bilmezsin. -Ama öte yandan vatanım var. -İnsanın vatanı neresi? -Doğduğu yer... -Yo... O zaman papaz kızdı. Bu delikanlı ne demek istiyordu. Acaba buraların kendilerinin olmadığını mı söylemek mi istiyordu. Merakla durdu. Ahmet'e dönerek: -Anladık doğduğu yer insanın vatanı değil. Peki bir insanın vatanı neresi? -Doyduğu yer. Papaz bir derin nefes aldı. Düşündüğü kötü şeyleri bu delikanlı düşünmüyordu. Demek Patokos yine doğru bir karar vermişti. Öyle bir Türk casusu bulmuştu ki, her şeyden en iyi haberi getiriyor. Aynı zamanda ırkına ve dinine ne bunlarla birlikte vatanına ihanet ediyordu. Bir önemli özelliği daha vardı. Her şeyi parada görüyordu. Şimdi bir özelliğini daha öğrenmeliydi. Bunlar karıya düşkün mü? Adet ve ananelerine mütasıp mı? Hemen sordu: -Yiğidim. -Söyle kıymetli peder... -Kadınlarla aran nasıl? Ahmet bir ah çekti. Papaza: -Benim kadınlarla uğraşacak vaktim mi var ki... -Neden? -Aç karnımı doyuramıyorum be... -Peki karnın doyarsa parada bulursan kadınlarla düşer kalkarmısın? -Ah nerede o günler? Papaz başını salladı ve: -Yakın. -İnşallah... Papaz gülerek: -Bir şey yapabilir miyiz. -Buyurun. -Yanlış sordum galiba... Ahmet karşısındaki papazın ne demek istediğini çoktan anlamıştı. Papaz sorusunu tekrar sordu: -Farzet kadını buldun. Onunla ilgilenir misin? -Hayır. -Ama neden? -Çünkü onunla ilgilenmem için yaptıklarımın gizli olması gerekir. -Neden? -Kolu komşu duyarsa ne yaparım? -Papaz bir daha güldü. Evet bu delikanlının bütün özelliklerini anlamıştı. Bu delikanlı paraya düşkün...Kadına düşkün. Ama mütasıp bir delikanlı idi. Onun için bundan her türlü yardımı görebilmek için her yola baş vurmak gerekiyordu. -Büyük kilisenin büyük demir kapısından içeri girdiler. Biraz yürüdüler. Bir büyük salona girdiler. Bir haçın karşısında durdular. Papaz bir istavroz çıkardı. Sonrada Ahmet'e dönüp: -Sende bir istavroz çıkar... Ahmet saf saf papaza baktı. Sonrada: -Ben istavroz bilmem ki... -O zaman papaz durdu: -Bu işe devam edecek misin? -Diye sordu. Ahmet: -Menfaatim oldukça evet... -Öyleyse bazı basit kaideleri öğren... -Ne gibi? -Mesela benimle konuşurken peder, Dimitri ile konuşurken Büyük Dimitri vede bu haçı görürsen hemen öğren ve istavrozu çıkar. O zaman sana daha çok yardım ederim. Anlaştık mı? Ahmet başını salladı: -Evet. Papaz istavroz çıkardı. Ahmet ona bakarak bir istavroz çıkardı. Bu iş bitince papaz yürüdü. Ahmet hala yerinde duruyor. Gözlerini yumarak istavroza devam ediyordu. Papaz durdu ve ona bakakaldı. Hiç konuşmuyordu. Ne kadarda güzel istavroz çıkarıyordu. Sonrada papaz geri döndü. Ahmet'e dürttü. Ve ona: -Yürüdü... -Yarabbi bu ne huşu? Papaz geri döndü: -Ne diyorsun? Ahmet papaza kalbini göstererek: -Bilirmisin buramda bir boşluk vardı. Burada buda doldu. Sana minnettarım papaz efendi. Papaz gülerek yürüdü. Hem gidiyor hemde konuşuyordu. Ahmet'e biraz seslice: -Ben hiçbir türkü sevmem. Çünkü bana onların adı bile düşman. Ama seni sevdim. Sana her türlü yardımı yapacağım. -Sağol peder... Beraberce yürüdüler. Dar bir yolu geçtiler. Papaz bir taşa tutundu. Asıldı. Bir kapı açıldı. O kapıdan girdiler. Şamdanın zayıf ışığında bir merdiven gözüktü. O zaman Ahmet: -Nereye gidiyoruz muhterem peder? Papaz kasılarak: -Kahraman Dimitri'nin yanına... O zaman Ahmet şaşkın: -Kahraman Dimitri böyle mahzende mi oturur? -Papaz kızdı yanındakine: -Ne demek istiyorsun? -Hiç... -Hiç olur mu? Senin bu sözler kafanın uçmasına yeter. Ama ben sana dostluğumu göstermek için bir şey demeyeceğim...Ama ağzını olur olmaz her yerde açarsan, çok çabuk dünya değiştirirsin. Onun için sakın... -Niçin kızıyorsun muhterem peder...Burasını ben bir mahzen sandım. Benim söylediklerim Dimitri'nin korkusunu belirtmek için değil. Dimitri gibi büyük kahramanlar zaten korkmaz. Korkandan lider olmaz. Sadece benim gibi bir garibin hayatını kurtarmak için Dimitri bir tedbir almıştır diyorum. Anladın mı? -Anlıyorum. Yani Dimitri'nin etrafında bir casus olabilir. O casus sizin geldiğinizi haber verir öyle mi? Ahmet başını salladı. Sonra Dimitri bir kahkaha attı. Ahmet'e dönerek: -Dostum sana bir şey diyeyim mi? -De bakalım... -Dimitri'nin yanına casus giremez. -Neden? -Çünkü iyi bir Rum milletine ihanet etmez. Ancak ihanet Türklere has bir meslektir. Bizim yanımızdakilerden ihanet gelmez...İhanet edenlerde buralara giremez... Ahmet tam konuşuyordu ki, sustu. Aklından Grivası geçirdi. Sonrada daha bir hafta önce Yordan'ın yaptıklarını geçirdi. Ama konuşması olmazdı. Hemen konuyu değiştirdi: -Daha çok yolumuz var mı? Papaz kızarak geri döndü: -Sus ve yürü... Yavaş yavaş merdivenlerden aşağı indiler. Önlerine bir su havuzu çıktı. Bu havuz kocaman bir bahçenin içinde idi. Papaz: -Beni takip et... Su havuzunun kıyısını takip ederek döndüler. Su havuzuna şöyle bir baktı Ahmet. Evet havuzda pis bir su vardı. Havuzun içini yosunlar kaplamıştı. -Havuzdan sonra dar bir yolu geçtiler. Ve bir meydanlığa çattılar. Tekrar karşılarında bir merdiven vardı. Oradan indiler. Sonrada bir dehlize girip bir müddet yürüdüler. Karşı tarafta karanlıktan bir ışık geliyordu. Papaz tam o ışığa doğru yürüdü. Işığın geldiği ufak delik yanında bulunan ipi çeken Papaz bu hareketini üç defa tekrarladı. Sonrada karşı taraftan buna cevap olarak bir çan sesi geldi. Papaz ipi çekti asıldı ve bıraktı. Bir kapı gıcırdayarak açıldı. Pala bıyıklı Rum: -Sen misin muhterem peder? Papaz başını salladı: -Evet benim... -Ne istiyorsun? -Büyük Dimitri ve Patokos'la görüşeceğim... Adam papazı itti. Arkasındaki Ahmet'e eğildi baktı. Yüzüne elledi. Sonrada: -Bu kim? Diye papaza sordu. Bıyıklarını sıvazladı, Papaz: -Dimitri'nin emrettiği adam... -Hani şu casus Türk mü? -Evet. -Öyleyse içeri girin. Papaz ve Ahmet içeri girdiler. Adam: -İnşallah ihanet edersinde senin öldürülmem bana emredilir. Seni ben haklarım. Sen hiç korkma...Acı bile duymazsın. Hemde Hacı Salim gibi... Bu sözleri söyledikten sonrada arkalarındaki demir kapıyı gıcırtatarak kapattı. Kapı kapandıktan sonra yürüyen Ahmet buralarda bir sürü tüfek, sandıklar ve masalara dizilmiş tabancalar gördü. Hayret etti ki hepsi yep yeni idiler. Bütün bunlar duvarlara yaslanmışlardı. Bu sefer Ahmet: -Bunlar ne? -Bunlar yok edeceğimiz Türkleri yakmak için ateş. Ahmet önündeki papaza vurmamak için kendisini zor tutuyordu. Yürümeye devam ettiler. Fakat konuşmayı da sürdürdüler. Ahmet önündeki papaza: -Hepsi bu kadarsa bunlar yetmez ki... -Neden yetmiyor? -Çünkü Türklerin sayısı çok... -Haydi sonra konuşuruz Dimitri beklemesin... -Peki öyleyse yürü... Kapıya doğru yürüdüler. Kapıya çatınca papaz bir ip daha çekti. Sonrada karşılarındaki kapı gıcırdıyarak açıldı. İçeri girdiler. Dipte bir adam ayakta duruyordu. Orta yaşlı idi. Birde yaşlıca adam duruyordu. İki adam karşılıklı olarak gelene bakıyorlardı. Sonra yaşlı olanı gitti. Önündeki bir sandalyeye oturdu. Dimitri gelene doğru yürüdü ve ona: -O hoş geldin. -Hoş bulduk... Papaz Ahmet'e baktı. Ahmet'in aklı başına geldi: -Hoş bulduk büyük kahraman. Gencin bu söylediği hoşuna gitmişti Dimitri'nin. Sonrada: -Peki şimdiye kadar neden geldin? -Kısmet değilmiş... -Bundan sonra sık sık gel...Verdiğin haberler altın değerinde. Hemen önemli bir haber duyarsan anlaştığımız gibi gönder. Şimdiye kadar hiç yalan haber göndermedin. Sana onun için teşekkür ederim. Fakat senden bir ricam daha var. Sadece bize olmuş olayları değil, olacakları da söyle... -Kusura bakmayın. Şimdiye kadar ilk defa karanlık mağaraya gidebildim. Dün gece ilk defa ilk defa kendimi tanıtabildim. Bana dün gece inandılar. Bundan sonra inşallah onların fikirlerini de sizlere göndereceğim... -Dün gece iyi numaralar çevirmişsin... -Ne yapayım? İtimat ettirmek için bunları yapmak mecburiyetinde idim. -Tamam...Her şey. Fakat dozunu ayarla. Eğer bizim adamlarımızın üzerine fazla yürürsen o zaman bizim adamlarımız korkar. Bu durumda iş yapamazlar. Bağır. Fakat fazla üzerlerine varma. Anlaştık mı? -Evet Büyük Kahraman... O zaman yerinden kalkan Patokos: -Gördünüz mü beyler? Dimitri bıyıklarını sıvazladı: -Şimdiye kadar bulduğun en iyi adamın. -Ben öyle bulurum işte... -Ama Hacı Salim'i de sen bulmuştun... -Evet... -Ama o ihanet etti. -Sizin yanlışlığınızdan... -Neden biz yanlışlık edelim? -Yakovas'ı gönderecek başka yer bulamadınız mı? -Biz en emin yer olarak gönderdik. -Ama ikisinin de başını yediniz... -Türk'e acıyorum. Biri ölür. Diğeri bulunur. Ama bu Büyük Pontus İmparatorluğu bir daha bir Yakovas bulamaz... Dimitri bir yer gösterdi. Oturdular. Evet Dimitri Patokos ve Ahmet saçıyak ayağı yapmışlardı. Papaz ise biraz geri oturmuştu, Dimitri: -Peki Türlerin morali nasıl? -Dün geceye kadar iyi idi. -Dün gece ne oldu? -Dün gece Enesli köyü basıldı. Köylülerin tamamı öldürüldü. Sadece birkaç kadın sağ kaldı. Maalesef bunları yakıp yıkan bir Rum... Dimitri heyecanla: -Önce tutuldu. Sonrada yakıldı ve öldürüldü. Dimitri o zaman Patokos'a döndü: -Bak görüyor musun? -Ne yapalım? -Aslı gibi olmuyormuş sahtesi... -Haklısın... -Ben biliyordum böyle olacağını size de söyledim. -Ama... -Aması yok. Eğer o belindeki uçkura düşkün Yakovas'ın yanına iki adam verseydik. Durum çok değişik olurdu. Belkide yine öldürdüler. Ama üç dört köy, yüz yüz elli tane daha Türk yok olurdu. Tabi kadınları buldu. Aleme daldı. Tetbiri elden bıraktı. Sonrada ne oldu. İşte işler yarım kaldı. Bir köy ile iş son buldu. O kadar masraf ediyoruz. O kadar korunmayan köyleri buluyoruz. Sonunda görüyorsun sahtesi öldürülüyor. Kimse Yakovas olamaz. Onun gibi kimse yapamaz. Ne yazık ki öldürüldü. Dimitri papaza döndü ve: -Papaz efendi... -Söyle... -Seninle biraz konuşalım. -Peki. Dimitri Ahmet'e ilerde bir yer gösterdi: -Sen oraya git adamım. Ahmet yerinden kalktı oraya gitti. Bu sırada yerinden kalkan papaz yavaş yavaş gelip Ahmet'in yerine oturdu. Dimitri: -Senin bunun hakkındaki fikrin ne? -Epi araştırdım. Bazı özellikleri var. Konuştuklarımdan anladığım kadarıyla... -Nedir bu özellikleri? -Birincisi papaza düşkün. O zaman Dimitri Patakos'a döndü: -Boğalım onu paraya... Patakos kızarak ayağa kalktı: -Ben öyle bir şey bilmem. Ben lazım olduğu kadar para veririm. -Neyse. Papaza döndü Hiddetle: -Daha... -Kadınlara çok düşkün. Ama şimdiye kadar hiçte kadın görmemiş. Fakat ahlakına da düşkün. Yani mutasıp. Dimitri bıyıklarını sıvazladı. Sonrada: -Şu bizim yosmalardan birini yanına atalım. Bize o İngilizlerin verdiği adetle resmini çekelim. İlerde şantaj yaparız. -Aman. Ama bu dediğini ne zaman yapacağız... -Hemen bu gece... -Öyleyse bu gece o baskını tehir ediyoruz. Dimitri kızdı: -Hiçbir şey tehir etmek yok. Plan aynen uygulanacak. -O zaman birinden vazgeçelim. Başını salladı: -Resim çekmekten vazgeçelim. Ama ona bir yosma vereceğimizi hatırlatalım. Çabucak verilen vazifeyi yapsın ve dönsün. -Ben hemen anlatayım. Diyen papaz yerinden kaktı. Ahmet'e doğru yürüdü. Sonrada Dimitri peşinden bağırdı: -Alda gel... Papaz girmekten vazgeçti. El etti. Sonrada: -Gel. Ahmet yerinden kalktı. Dimitri, Patakos ve papazın bir arada bulunduğu yere geldi. Dimitri yine bıyıklarını sıvazladı ve: -Ahmet güzel kadınlara ne dersin? Ahmet elini salladı: -Ahh nerde o günler? -Sana verilen vazifeyi yap ve geri gel. Ahmet gözlerini açtı. Bu Dimitri'nin gözünden kaçmamıştı. Ve Dimitri'yi sordu: -Sonra ne olacak? -Bu Rum diyarının en güzel kızı olacak... Ahmet ellerini yüzüne tuttu. O zaman Dimitri: -Ne oluyor Ahmet? -Utanırım... -Niye? -Bilmem ben şimdiye kadar böyle bir şey görmedim. -Ah sana daha neler göstereceğim. Hele sen böyle doğru bilgiler vermeye devam et. Birde şu pislerin ne yapacaklarını bize bildirirsen o zaman sana yüz tane kız veririm. -Beni Patakos bilir. Ben bu yaşıma kadar yalan söylemedim. Eğer aralarına girseydim. Sizlere şimdiye kadar duyduklarımı hemen bildirirdim. -Tamam. Sana inanıyorum. Peki bu gece Yakovas'ın yarım bıraktığını tamamlamak ister misin? -Bana bakın. Size bir şey diyeyim mi? Bıyıklarını sıvazladı. Kızdığı burnundan solumasından anlaşılıyordu. Ama belli etmemeye çalıştı. Ahmet'e: -De bakalım. -Bana ne lazım bilir misin? Başını hayır anlamında iki yana salladı. O zaman Ahmet: -Benim yaptığım işte menfaatim olsunda babamı öldürürüm be. Yeter ki benim kazancım olsun... -Hem de iki türlü kazancım olacak. Birincisi başarırsan da başarmazsan da paranı alacaksın. İkincisi başarıp dönersen yanında getirdiğin kızların hepsi senin olacak. -Yaşşa sağol... Dimitri Patakos'a göz etti. Bu hem papazın hem de Ahmet'in gözünden kaçmamıştı. Dimitri'nin bu göz etmesinden sonra Patakos kuşağından çıkardığı para kesesini kaldırdı Ahmet'e attı. Ahmet kendisine gelen kesesini atlayarak kaptı. O zaman Dimitri: -Tazı gibi kapıyorsun. -Ne yapayım? Ben bunun için bu işi yapıyorum. -Bu kadar niçin para diyorsun? -Zengin olacağım. Her şeyim olacak. Kuvvetli olacağım. Herkes bana saygı duyacak. Fakirlikten boğazım kokuyor. Ağzımdaki bu kokuyu kayıp edeceğim. -Çok doğru dersin adamım. Şimdi senin görevini vereyim. Bu işi başar. Geri gel. Sana at yükü ile altın vereceğiz. Yalnız bu işi muhakkak başarmalısın. Hemen Türklere cevap vermiş olalım. -Peki ne yapacağım? Nasıl yapacağım? Nerede yapacağım? Kiminle yapacağım? -Şimdi beni dinle. -Buyur. -Sen şimdi yanına üç Rum baba yiğidi alacaksın onlarla beraber gideceksin. Karahacılı köyüne. Herhangi dağ köylerinden birinden olacaksın. Köyümüzün basıldığını, sizin zorla buradan canınızı kurtardığınızı, yalnız dört kişinin kurtulduğunu onlara anlatacaksın. Onlar sana inanırsa yeter. Tabi bizimkilerde sana yardım edecek. Sen onları inandır gerisine karışma. -Biz dört kişi gideceğiz?.. -Evet. -Ee dördümüz gidiyoruz. Ama müsaade ediyoruz. Yaramız beremiz olmayacak mı? -Onları siz ayarlayın. Onları inandırmak için ne mümkünse yapın. Sonrada köye sığınınca filanca köyü Rumlar bastı. Taş üstünde taş kalmadı. Diye haber yollayın. Onlar oraya gitsinler. Gerisini biz hallederiz. Ahmet cevap vermedi. Dimitri: -Oldu mu? -Oldu. Bana siz para verdikten sonra santim dediklerinizden çıkmadan görevimi yaparım. -Zaten senin mert bir adam olduğuna görür görmez inandım. Sen delikanlı bir adamsın. -Öyleyimdir. Sağol çorbacı...Benim paramı verdikten sonra ister beni konuşturursun, ister arabaya koşarsın o senin bileceğin iş. -Tamam anlaştık öyleyse... -Evet. -Bu sırada Patakos cebinden saatini çıkardı. Saate baktı. Tekrar cebine koydu. Sonrada Dimitri'ye dönerek: -Başlayalım. Dimitri Ahmet'e dönerek: -Sen git. Papaz efendi seni dinlendirsin. Biz sizin kiminle gideceğinizi ayarlayalım. Bundan sonra yola çıkarsınız. Doğruca köye ulaşırsınız. Dediklerimizi yaparsanız gerisi kolay... -Tamam. Papaz yerinden kalktı. Beraberce yürüdüler. O zaman Ditri: -Ahmet. Ahmet durdu ve yarım geri döndü: -Senden bekliyoruz ama, daha öncekiler gibi herhangi bir numara yapma...Hayatınla ödersin. -Ey büyük kahraman sen korkma...Yaparsam sende ne istersen yap. Benden puştluk bekleme. Sen bana itimat et. Gerisi basit. Yürüdüler. Papaz onu götürdü. Bir barakanın önüne, barakanın kapısına vurdu. Hemen sağ tarafından bir Rum gözündü. Pantolonunu ilikleyerek yanlarına geldi. Papaza: -Buyur peder... -Silahın nerede? -Arkada... -Sen ne yapıyorsun? -Oturuyorum. -Ne oturması be... -Ya ne yapıyorum? -Nöbet tutuyorsun. Adam göğsüne elini koyup: -Ben mi? Tabi sen... Adam gülerek: -İyi öyleyse nöbet tutuyorum. -Koş silahını eline al... Adam barakanın arkasına geçti. Silahını aldı ve yanlarına geldi. Papaza kızarak: -Böyle hareketler iyi değildir. -Ne yaptım ki?.. -Daha ne yapacaksın, uyuyorsun?.. -Dura dura paslandık. -Bunu Dimitri'ye söyleyeyim... -Söyle... -Ama seni hemen vurur. Adam kolunu salladı: -Paslandık be...Biraz hareket istiyoruz. -Papaz bir şey hatırlamış gibi güldü ve yanındaki Ruma: Sen korkma... Ne oldu ki? Sana hareket hazırlayacağım. Sen bundan sonra hiç korkma. Papaz Ahmet'e döndü: -Sen içeri gir. Rahatına bak. Ben gerekeni yapayım. Sana katalım ve gidin. -Peki. Ahmet konuşmadan içeri girdi. -İçerde bir yatak vardı. Pis mi pis...Şöyle eliyle vurdu. Hayretler içinde kaldı. Toz havaya kalkıyordu. Sonrada pis pis kokuyordu. Yataklara elledi. Samandan yapılmıştı. -Elbiselerini çıkarmadan yatağa uzandı. Daldı. Ne çekiyorlardı. Kendi ülkelerinde esir hayatı esir hayatı yaşıyorlardı. Burada gördüklerini şöyle bir aklından geçirdi. Tetbir çoktu. Buda Rumların çok korktuklarının bir işaretiydi. Kapı açıldı. Biraz önceki adam: -Hoş geldin... -Hoş bulduk. -Adın ne? -Ahmet... -Ahmet adını sevmedim... -Bari değiştireyim. Ne ad koymamı istersin?.. -Yapar mısın? -Tabii... -Peki neden benim için adını değiştiriyorsun? -Çünkü senin gibi bir yiğide şimdiye kadar raslamadım. -Ne biliyorsun benim yiğit olduğumu? -Anlatayım. -Anlat bakalım. -Şimdiye kadar bu kadar Rum tanıdım. Dimitriye seni söylerim dediğinde korkmayan ilk Rumsunda ondan... Gururlandı Rum: -Ben korkmam. Korkak insanlar Büyük Rum İmparatorluğunu kurabilirler mi? -Çok doğru korkak insanlar önemli işleri yapamazlar. O zaman adam: -Sonra konuşuruz. İyi geceler. Koca kahraman... Bu iltifat adamın hoşuna gitmişti. Ahmet'e döndü: -Sizi çok sevdim. Sizinle gelmeyi çok isterdim. Papazın hareketlerinden ve konuşmalarından onun kendisiyle gönderileceğini Ahmet sezmişti. Ve ona: -Olabilir... -Yani sizinle gelmemi isteyebilir misin? -Ben istersem olur mu? Adam başını salladı: -Öyleyse papaza söyleyeyim... -Gelirsem isterim. Ama geciktik. -Bende seni sevdim. İçimden bir his senin benimle geleceğini söylüyor. Ben yanılmam. -Haydi ağzının duası... Adam kapıyı kapadı. Çekip gitti. Ahmet adam gittikten sonra etrafına baktı. Tekrar sırt üstü yattı. Bir hışırtı geliyordu. Acaba bu hışırtı nedir diye düşünmeye başladı. Bu sallanan bir yaprak olamazdı. Ama su sesine benziyordu. Ahmet seslerin zaman geçtikçe arttığını görüyordu. Ne yapmalıydı? Uyuyamıyordu. Hemen kalktı, etrafına baktı. Hayır bir şey görülmüyordu. Hemen elleriyle döşemeyi aramaya başladı. Bir elin sığacağı kadar bir delik gördü. Elini deliğe soktu. Çekti. Hayret bir adamın geçeceği kadar bir kapak açıldı. Evet deniz ayağının altında idi. Bir merdivenle bulunduğu yerden aşağı iniliyordu. Alt tarafta suda kayıklar vardı. Sonrada Ahmet açtığı deliği itina ile kapattı. Tekrar sırt üstü yattı. Biraz sonra kapı hızla açıldı. İçeriye Patakos, Dimitri ve papaz birlikte girdiler. Ahmet güya uyuyordu. Sanki odaya onların girdiğinden haberi yoktu. Dimitri elindeki tüfekle Ahmet'i dürttü. Ahmet yerinden zıpladı. Onları karşısında görünce şaşırırdı. Heyecanla: -Ne var ne oluyoruz? Dimitri: -Ne yapıyorsun bu odada... Ahmet şaşkın: -Hiç uyuyorum... -Peki... -Ey büyük kahraman senden de bir şey anladım... -Bende kendimden bazen bir şey anlamıyorum... -Buraya sen gönderdin beni... -Evet. -Şimdi soruyorsun bana ne arıyorsun diye? Dimitri başını salladı: -Evet haklısın. Doğru ben gönderdim. Dimitri başını kaldırdı. Şöyle bir odayı kontrol etti. Sonrada: -Bak oğlum Ahmet kafanı çalıştır. Sana on altın... Ahmet şaşkın. Papaz Patakos ve Dimitri bir noktaya bakıyorlardı. Oda biraz önce Ahmet'in açtığı delikten başka yer değildi. Dimitri'nin bu on altın teklifine şaşırmış gibi Ahmet: -On altın mı;? Dimitri başını salladı. -Evet on altın. Sor bakalım. On altın bir servet be... Dimitri güldü. Sonrada ağır ağır konuştu: -Seni tutsalar. Şu odaya kapatsalar. Kaçmanı isteseler nereden ve nasıl kaçarsın... Ahmet gözlerini odada gezdirdi. Dimitri'ye: -Kapıdan kaçarım. -Ama kapı tutmuş... Eliyle tavanı gösterdi: -O zamanda damdan kaçarım. -Nöbetçiler seni görürüler. -O zamanda akıbetime razı olur. Otururum. Dimitri başını salladı: -Aferin Ahmet kafanı çalıştırdın. -Yani on altını aldın mı? -Evet. Patakos kuşağından çıkardığı bir keseyi kaldırıp Ahmet'e attı. O zaman Dimitri Rumca olarak Ahmet'e: -Sen Rumca bilir misin? Diye sordu. Ahmet bu soruyu duymuş ve anlamıştı. Ama duymamazlıktan geldi. Dimitri Rumca: -Bundan casus değil, bir işe yararda adam olmaz. Saf. Bunun gibileri nereden buluyorsun? Ama Hacı Salim iyiydi. Fakat oda çok dindardı. Patakos ona Rumca cevap verdi: -Kullanabildiğiniz kadar kullanırız. İşe yaramazsa tohumuna para verdik ya vururuz. İkiside kahkaha attılar. Dimitri tekrar: -Bu kadar paraya çok düşkünsün. Bu paraları ne yapacaksın bana söylesene?.. -Anlatmıştım -O kadar yeri ne yapacaksın? -Birde düğün yapacağım... Dimitri başını salladı: -Kiminle... -Rika ile... -Rika ile mi? -Evet. Dimitri'yi bu son sözü çok ilgilendirmişti. Rika kimdi? Demek ki Ahmet'in bu kadar iştahla casusluk yapmasının sebebi sadece para değildi. Bu işte bir kadın parmağının olduğu belli idi. Ama bu Rika kimdi? Bu Rika'dan sonuna kadar faydalanmalıydı. Hemen kendisi tarafından bu Rika bulunmalı, Ahmet'i kullanmak için ne kadar şantaj yolu varsa denemeliydi. -Tabi Dimitri bunları düşünürken bilmeden ortalığa bir ad atan Ahmet'te düşünüyordu. Bu Rika kim? diye sorulursa ne cevap verecekti? Ya böyle bir kız yoksa o zaman ne olacaktı? Hemen öldürülebilir, böylece de bir çuval inciri berbat edebilirdi. Dimitri sanki bunları anlamış gibi: -Nasıl bir kız bu Rika... Ahmet bu soru karşısında bir an sustu. Şimdi çok konuşması kendisini yine müşkül mevkide bırakmıştı. Acaba nasıl tarif etmeliydi. Yanlış bir şey yapmasından korkuyordu. Susmakta intihar demekti. Hemen kafadan bir şey atmaya karar verdi. Aklından geçenleri hemen ard arda: -Uzun boylu sarışın kız...Ah o kadar güzel ki...Onu ilk gördüğüm gün ona aşık oldum. Ne babasını tanırım, nede anasını... -Dimitri Patakos'a baktı. Sonrada: -Kim olabilir? -Bu olsa olsa şu bizim Pavlos'un kızı olabilir... Ahmet şimdi sorulacak sorunun cevabını hazırlamakla meşgul idi. Kararını verdi. Dimitri: -Peki nerede gördün? -Derede... O zaman Dimitri: -O kıza sahip olabilirsin... -Nasıl? -Bu geceki görevini yap ve geri gel. O kız senin Dimitri Patakos'un yanına gitti. Onunla gizli olarak bir şeyler konuştu. Sonrada papaza dönerek: -Sen şunu çıkar. -Baş üstüne... Diyen papaz, Ahmet'e el etti. Ahmet yerinden kalktı. Papazın peşinden dışarı çıktı. Dışarı çıktıklarında kulübe gece ilk geldiklerinde kendilerini karşılayan Rum: -Merhaba... Ahmet: -Merhaba... -Bende seninle geliyorum. Hemde şef olarak... -Sevindim. Dememiş miydim sana benimle geleceğini. Benimle senin gibi bir koca kahramanın gelmesi beni sevindirdi. -Hadi bakalım. -Yanındakiler kim? Adam elini salladı. Sonrada: -Önemsiz iki kişi... Papaz ikisini oraya bırakıp uzaklaştı. Ahmet ile Rum yan yana kalmışlardı. Ahmet etrafına bakındı. Sonrada: -Aferin sana... -Neden? -Nasıl ayarladın bu işi?..Ben, sen Dimitri'ye o sözü söyledikten sonra seni göndermeyi bırak seni hapse atarlar veya öldürürler sanıyordum. Sen ise iyi kurtardın. Şimdide seni mükafatlandırdılar. Gidiyoruz öyle mi? -Evet. -Yaşadık öyleyse...Şimdi gittiğimiz Türk köyünde ben sorarım. Güzel kızların nerede olduğunu, öğrendikten sonra iş tamam. Gerisini sen bana bırak...Yaşadık be... -Ne olacak onlar? -Anlamıyor musun? -Ha anladım. Ganimet olarak alacağız... -Elbette...Hemde Büyük Dimitr'nin gözüne gireriz. Bu sırada iki kişi iki at daha geldi. Tekrar Dimitri Patakos ve yanlarında papaz olduğu halde dört kişinin yanına geldiler. Dimitri: -Haydi yolunuz açık olsun... Atlarına binen dört kişi el salladı: -Planı iyi uygulayın... Baş olarak verilen Rum -Sen korkma...Ben varım ey Koca kahraman... -Haydi bakalım. Sana anlattıklarımı unutma... -Tamam. -Yolunuz tekrar açık olsun... Dört atlı atlarına atladıkları gibi geldikleri yönün ters tarafına gitmeye başladılar. Alçak ve dar bir dehlize girdiler. Öndeki Rum elindeki mumu yaktı. Yavaş yavaş yol alıyordu. Atlarını geldikleri o noktaya bırakmışlardı. Ahmet: -Biz gidiyoruz ama, atlarımız ne olacak? Rum bir kahkaha attı. Dehlizde yankılar yaptı bu Rumun kahkahası: -Sen nasıl casussun be... -Niye? -Oğlum atları bu dehlizin başına gelene kadar bize verdiler. Şimdi biz bu yolun sonunda tekrar yeni atlara binip yolumuza devam edeceğiz... Ayakları kayıyordu. Yavaş ve dikkatli olarak gidiyorlardı. Öndeki Rum durakladı. Ahmet'e: -Sakın ayağını kaydırma... -Kayar mı? -Hemde nasıl? -Olur olur çok dikkatli olurum... Konuşmadan dar ve basık dehlizden ilerliyorlardı...Dehlizin sonu bir meydanlığa çıktı...Karşı taraf bir duvarla bitiyordu. Ahmet şaşkın şaşkın ne yapacağını düşünüyordu. Deminden beri akıl veren deli Rumun sözüne uyarak çektikleri bu kadar emek birden heba olmuştu. İyice etrafa baktı. Hayır çıkılacak hiçte yer yoktu. Rum sanki Ahmet'in başından geçenleri anlamış gibi: |