|
Müttefiklerimiz ve biz. Harbi kaybetmişiz. Artık vatan bölünüyor. Yıllarca hasta adam dedikleri Osmanlı devletini bölüşmeye kalkışıyorlar. İtalyan, Fransız, ve Yunanlılar öz be öz Türk olan vatanımızı bölüyorlar ve`de Kendi aralarında bölüşüyorlardı. Herkes ızdırap içinde. Yıllardır bu vatanın bir ferdi gibi Türk`ün adalet ve ekmeğinden faydalanarak mesut bir hayat süren azınlıklardan Rumlar; Samsun ve Merzifon’a Asker çıkaran İngiliz’lerle birlik olarak. Yıllarca kendilerine kardeş gözüyle bakan bu insanlara işkence ediyorlardı. Gayeleri büyük Pontus İmparatorluğunu kurmaktı. Hasan Emmi: Ah Allah’ım Diyerek inledi. Bu acı iniltiye kulak veren karısı yatağından kalktı. Kocasının yanına koştu Ne oldu bey ne oldu? Hasan Emmi bu soruya cevap vermedi. Sadece son sözü bir şahadet getirmek oldu ve canını verdi. -Kadın:
-Ne oldu Yarabbi ne uğursuz gece?
Derken oda büyük bir acı duydu. Gözleri karardı, başı döndü ve oda sessizce Kocasının yanına düştü. Evet o`da ölmüştü. Pencereden atılan iki uğursuz bıçak , onların Ölümüne sebep olmuştu. Çeteler şimdi evin son sakini Yusuf `u yok edeceklerdi. Biri pencereden başını uzattı. O anda komşularından bir kadın feryadı bastı: -Ey komşular Hasan Emmi soyuluyor koşun, koşun. Bu sırada komşuların kapıları açılmaya başladı. Komşuların hepsi Hasan Emminin evine doğru koşuyorlardı. Bir kaç el silah atıldı. Ne vardı bu evde? Hiçte ses solukta. Yoksa herkes ölmüştü bu evde? Neden ses çıkmıyordu?
Bu kadar gürültüye hiçte ses vermiyordu kimse? Hayır olamaz diyordu
komşuları. Onlarda iyi düşünüyorlardı. Evin bahçe kapısına orada bulunan
gençlerden
-Galiba çocuğu kaçırdılar. İhtiyar bir adam: -Ne biliyorsun? -Baksana ne ölüsü nede dirisi? -Belki`de evde yoktu. Genç cevap vermedi. Yaşlı bir kadın: -İnşallah... Biraz önce konuşan ihtiyar sessiz bir şekilde yatan hasan Emmi ve karısının ölüsünün yanına gitti ve baktı... sırtlarında bulunan bıçakları kontrol etti ve oradakilere: Bu bıçakları Mehmet usta yaptı... Bir genç atıldı:
-Mehmet Ustanın Hasan Emmiden ne alacağı vardı ki onu öldürsün? Biri köyün
Bir uçunda, diğeri köyün öbür uçunda...
-belki de bir sınır davası vardır. İkinci genç kır saçlı adama verdi: -Olama...Mehmet Ustanın Hasan Emmi ile sınır oldukları tarlada yoktur. O zaman kır saçlı adam:
-Canım sınır olması şart mı, belki de başka bir mesele vardır. senin benim
Belki de konuşma daha da uzayacaktı. biraz önceki ihtiyar konuştu. Oradakilere: -Şu Mehmet ustayı çağırın hele... Gençler biri: -Mehmet ustadan şüphe etmiyorsunuz ya? İhtiyar oradakiler: -Hele çağıran şu düğümü çözecek tek kişi odur.
Adı Kamil olan genç koşarak oradan ayrıldı. koşar adımlarla Mehmet ustanın
-Kim o? -Benim... -Sen kimsin? -Kamil, Hacının oğlu Kamil'im. -Ne istiyorsun -Seni.
Mehmet usta birden ürperdi. Ne istiyordu bu genç gecenin bu saatinde? Yani
söyleyecekleri bu kadar önemlimiydi?
- Aç kapıyı diyorum. -Gecenin bu saatinde mi? Kamil bağırdı. -Evet. Mehmet usta: -Sebep ne. -Soru soracağına kapıyı aç. -Neden, gecenin bu saatinde açmam kapıyı. O zaman kamil kızdı. -Sen açmasan ben açarım. -Nasıl. -Kırarım. Bu arada Mehmet ustanın karısının sesi duyuldu. -Aç herif ne olacak bir komşu çocuğu işte. O zaman Mehmet usta. -Kadın bunun hali hal değil, burnundan soluyor... Kadın gülerek. -Aç ne olacak. Mehmet Usta kapıya yaklaştı. Kapıyı açtı. Mehmet usta önde karısı idare lambası elinde arkasında duruyordu. Kamil hırsından tir, tir titriyordu. Kapıyı açan Mehmet Usta: -Ne var? -Hasan Efendi öldürüldü... Mehmet Usta şaşkın, şaşkın:
-Ne zaman
-Bu gece. -Ne ile -Bıçakla hem de senin yaptığın bıçakla. -Allah kahretsin. Kamil bu adam şüpheleniyordu. Önce kendisine kapıyı açmamak için ne Mümkünse yapmıştı. Sonrada son olarak " Allah kahretsin " sözü onun Şüphelenmesine sebep olmuştu. Kamil bu düşüncelerle Mehmet ustayı süzüyordu. Mehmet ustaya baktı. Hayır diyordu. Bu adam bu işi yapamazdı. Çünkü şu karşısındaki adamın tipi böyle adam öldürmeye müsait değildi. Ama hem kadı hem de savcı olamazdı ya. Şimdi bu adamı hemen oraya götürmeliydi. Sonrada dalgınlıktan sıyrılıp hala karşısında duran Mehmet ustaya: -Peki öyleyse giyin seni bekliyorum.... -Kim? -Bütün köy halkı.... Mehmet usta cevap vermedi. Karısını eve bırakıp Hasan Emminin evine geldi.Hakikaten kamil yalan söylemiyordu. Kendisinden başka bütün köy halkı oradaydı.İçeri girdi. İçerdeki manzaraya baktı, baktı ve ağlamaya başladı. Bu sırada herkeste ağlıyordu. O zamanda Muhtar: -Mehmet usta bak bu bıçakları sen mi yaptın? Yoksa senin yaptığın bıçaklara Benziyor mu? Mehmet Usta eğildi. Bıçaklara dikkatle baktı, baktı ve yüzü kıpkırmızı oldu.Yerinden zorla doğruldu, orada bulunanlara: -Evet bıçaklar benim yapım. Bunları ben yaptım. Orada bulunanlarda bir homurtu başladı. Biraz önce sınır diyen kır saçlı adam: -ben demedim mi? Biz bu saçları değirmende ağrıtmadık. Hasan Emmiyi Mehmet Usta öldürdü. Mehmet Usta yarım geri döndü. Öyle bir geri baktı ki, belki bir şey diyecekti. Ama Muhtar: -Ee Mehmet Usta ne diyorsun. -Ne diyeyim? Muhtar aniden: -Hasan Emmiyi sen mi vurdun? O zamana kadar sakin olan Mehmet Usta ağlayarak. -Hayır Muhtar efendi bin kere hayır. Vallahi ben vurmadım. Billahi ben vurmadım. Vurmamda. vurmamda. Ve de vurmadım da. Mehmet Usta sustu. Orada bulunanlara göz gezdirdi ve: -Bunu nasıl düşünürsünüz? Mehmet Ustanın ağlaması artmıştı. Artık göz yaşlarına hakim olamıyor. Bir çocuk gibi. Nasıl ağlamazdı? Yıllarca yaşadığı, Dertleri ortak olduğu, Sevdiği ve sevildiği bu toplum şimdi köyden birinin katili olarak şimdi kendisini görüyordu. Muhtar: -Yakınlarda sana gelip bıçak yaptıran oldu mu? Bunların bir listesi banaverebilirmisin? Mehmet usta düşündü. Hayır kendisine yakınlarda bıçak yaptıran olamamıştı. Kendiside Satmamıştı. Muhtara: -ben yakınlarda bıçak yapmadım ve de satmadım. Muhtar eliyle bıçakları göstererek: -Ama bu bıçaklar senin. Mehmet Usta başını salladı: -Evet benim. -Sen kimseye satmadın. O zaman Mehmet Usta: -Muhtar ben yakınlarda satmadım. Hanginizin evinde benim yapım olamayan bıçak var. Ben herkese yapmışımdır. Fakat demin dediğim gibi kimseye satmadım. Belki de bu konuşmalar uzayacaktı. Ama hafızın sabah ezanı sesi konuşmaları kesti. Herkes konuşmadan ezanı dinliyordu. Ama hafızda bu Sabah ezanı çok açıklı okuyordu. Sanki çevre köylere cenazeyi haber veriyordu. Sonra Muhtar konuştu: -Arkadaşlar bunu münakaşa ile bulamayız. Hele önce şu ölüleri şu ölüleri gömelim, Sonrada bu konuyu enine boyuna tartışırız. Güneş doğmak üzereydi. Gençlerden biri öne çıktı. Muhtara: -Bu evin oğlu nerede. Muhtar düşündü, sonrada. -Bilemem. Şimdi bir ümit var. Birimiz ihtiyar Murat Dayıya gitsin oradaysa alıp gelsin. Yoksa yoktur zaten. Bu zavallıların onlardan başka akrabaları yok. Hemen iki genç oradan uzaklaştılar. Bu sırada köy halkı cenaze hazırlıklarına başladılar. Çevre köylerden de haber alanlar gelmeye başladılar. Hazin bir hava esiyordu. Biraz sonrada ihtiyar Murat Dayı ve yanında Hasan Emminin oğlu Yusuf, peşlerine giden iki gençle geldiler. Hayret Yusuf ağlamıyordu. Babasını anasını mezarlığa götürdüler. Öğle namazından sonra gömdüler. Cemaat tekrar cenaze evine geldiler. Hayret biraz önce ağlamadan duran genç birden hıçkırarak ağlamaya başladı. İhtiyar Murat Dayı onu teselli ediyordu. Sonrada teselliden vaaz geçerek orada bulunanlara: -Ey cemaat. Artık öyle haldeyiz ki yıllarca beraber olduklarımız insanlar birer ikişer öldürülmeye başlandı. Şu ana kadar bir çok köyde bir çok kardeşimiz öldürüldü. Diyeceksiniz ki neden böyle sessiz sakin, kimsesiz insanları seçiyorlar. Onu da söyleyeyim. Bizim tepkimizi ölçüyorlar. Sıra oğulları olan, Malları olanlara da gelecek. Onun için tedbirli olun. Silahları olanlar silahlansın. Düşman uyumuyor. Yeni işler peşinde. Rumlar ülkemizi dışardan işgal edenlerle birlikte bizi öldürmek için silahlanıyorlar ve teşkilatlanıyorlar. Bizde uyumayalım. Öz be öz bizim olan bu topraklarda devlet kuracaklarmış ve bizi köle yapacaklarmış. Hayır bin kere hayır. Biz köle olamayız. Eğer köle olsaydık Rus’a köle olurduk. Bizim Türk olarak uşaklık yapmamıza imkan yok. Gün ağlama günü değil. Teşkilatlanma günüdür. Düşmana müsamaha edenler, er geç ölmeye mahkumdurlar. Ölmeseler de rezil olurlar. Rüsva olurlar. Haydi eli silah tutanlar hazırlanalım. Benim yanıma gelin. Ve Murat Dayı sustu. Onunda gözlerinden iki damla yaş düştü. Evet oda ağlıyordu. Yaşlı bir adam onu kucakladı ve ona: -Ağlama Murat efendi... -Ben ölenlere ağlamıyorum. Ya neye ağlıyorsun? -Vatana ağlıyorum, millete ağlıyorum. Nihayet cemaat dağıldı. Köyün ihtiyar heyeti bu cinayetin failinin bulunmasına karar verdiler. Hele muhtar ne olursa olsun bunu yapanı bulmak ve cezasını çekmesi için gerekeni yapmak istiyordu. Muhtar bir gün kapısının önündeki kocaman incir ağacının dibinde oturmuş düşünüyordu Tam bu sırada Mehmet ustanın Karısı hayvanları meraya doğru sürüyordu. Kadın muhtarı öyle düşünceli görünce yanına geldi. Muhtara: -Ne o muhtar bir şey mi var. Muhtar kadına cevap vermedi. Ona: -Bana bak safiye hanım .. Muhtarın sesi biraz yüksekçe çıkmıştı. Kadın. -Söyle muhtar bir şey mi var -Koçan yakında kimseye bıçak sattı mı? -Hayır ama. -Aması ne. -ben sattım muhtar. -Kime? -Dimitri'ye. -Ne zaman. -Üç gün oluyor. -Kaç kuruş aldın. -Kocamın yaptığı elli kamaya karşılık beş altın lira aldım. -Neren bulmuş Dimitri bu kadar parayı. -Bilmiyorum. Bende sordum. Bana çorbacı diye biri var ondan aldım dedi. Güya çorbacı bu bıçakları topluyormuş. Ne bileyim ben! bir şey yapacakmış. Muhtar başını salladı. Kadına: -Evet bir şey yapıyor. Etrafta ne kadar köy varsa Hepsinden bir kişi öldürüyor. Öyle ki sıra size de, bize de gelecek. Yakın. Muhtar elini şiddetle yere vurdu. Sesinin çıktığı kadar bağırdı: -Ah be Dimitri gavurun oğlu, gavur dölü. -Namussuz Patakos kadın heyecanlanmıştı. Muhtar niçin böyle bağırıyordu. Neden küfürler ediyordu? Yoksa kocasının para kazanmasını istemiyormuydu ne? Sonrada muhtara dönerek: Ne var muhtar? -Hiçbir şey yok, sen hele git...
O gün günlerden Cuma idi. Muhtar öğleye doğru yavaş, yavaş camiye geldi.
İmam cemaate komşu hakkından bahsediyordu. Ak sakallı imam son sözü şu
oldu "Ey cemaat Allah'ın huzuruna her hakla geliniz. Fakat komşu hakkıyla
çıkmayınız " Bu sırada muhtar imama yaklaştı. Onun kulağına bir şeyler
söyledi. İmam olur anlamına başını salladı.
-Ey cemaat Hasan emmi öldü. Etrafına baktı. Herkes "Allah rahmet eylesin "diyordu. Sonrada muhtar konuşmasına devam etti:
-Evet hanımı da öldü. Ama sizde öleceksiniz. Hem de teker, teker. Eğer
bu gaflet devam ederse, eğer bu vurdum duymazlık devam ederse hepiniz öleceksiniz
ve hepimiz aynı sona uğrayacağız. Çorbacı adı verilen Patakos adlı Rum
altınları veriyor. Ve Dimitri denen, Rum, yılan soylu, saf ve temizliğinden
şüphe etmediğimiz Mehmet ustanın
Cemaatte ses yok. Muhtar devamla: -Unutmayın " Cenabı Rabbil alemin size cihat ediniz " diyor. Daha önce kardeş gibi yaşadıklarımız bizi öldürüyorlar. Buna biz ses çıkarmıyorsak bu doğru değildir. Şu köylerin gençlerine bak üç tane Rum piçinin hakkından gelemiyorlar. Muhtar konuşmayı kesti. O sırada ezan okunuyordu. Cuma namazı kılındı. Mehmet usta camiden kızgın, kızgın çıktı. Belli ki niyeti çok kötüydü. Adeta koşar adımlarla evin yolunu tuttu. Muhtar arkasından seslendi: -Mehmet usta nereye? -Bu ihaneti yapan karımı sorguya çekmeye...
Mehmet usta oradan ayrıldı. Köyün üst başındaki evine geldi, avluya girdi.
Bugün için bir tuhaflık vardı. Her zaman kendisini karşılayan Karabaş adlı
köpeği ortalıkta yoktu. Avluya baktı, " Karabaş, Karabaş " diye seslendi.
O sırada evin arka tarafından bir hırıltı kulağına geldi. Evin arkasına
koştu. Baktı bakı öyle kaldı. Evet çok sevdiği evin dibinde can çekişiyordu.
kocaman bir taşla başına. Mehmet Usta birden irkildi. Yoksa Hasan Emminin
başına gelenler kendi başınadamı gelmişti. Koşarak evin önüne geçti. Eve
girdi.
Biraz durdu. Sonrada alabildiğine bağırarak ağlamaya başladı. Bu acı haber köye çabuk yayıldı. Köylüler birer, birer gelip manzarayı seyrediyorlardı. Aynı manzarayı bir daha Hasan Emminin orada yaşamamışlardı. Manzarayı göz yaşlarıyla evi terk ediyordu. Eve en son gelen Yusuf oldu. Eve girdi ve ölülere bir baktı geri, geri çekilerek avluya indi. Avlunu ortasında bulunan asırlık dut ağacını dibinde ayılıp bayılan Mehmet ustaya yaklaştı ve ona: -ağlama Mehmet Usta metin ol... Mehmet Ustanın ağlaması arttı. -Ben ağlamadan nasıl dururum? -Duracaksın... Herkes onları dinliyordu. Yusuf devamlı: -Dayanakçısın... ağlamak hiçbir şeyi geri getirmez. İçini acı dertle dolduracağına intikam hissiyle doldur. Doldur ki bu kötülükleri yapan Dimitri ve yaptıran Patakos'tan. İntikamımızı alınsın. Mehmet Usta ve cevapta vermedi. Göz yaşlarını elinin tersiyle sildi. Yusuf’la: Biz intikam almayız bu yaştan sonra... -Biz alacağız intikamınızı, siz korkmayın. Mehmet ustanın karısı ve çocuğu gömüldü. Akşam köyde her haneye haber salındı. Köyün erkekleri köy meydanında toplanacaklardı. Akşamın karanlığında birer, birer gelerek köy meydanında köylüler toplanıyorlardı. Köylüler hep toplandıktan sonra köyün zengini Hamit Bey yüksekçe bir kütüğün üstüne çıkarak: -Kardeşlerim. Etrafına bakarak sözlerine devam etti.
-Çevre köylerde ya köy içinde, yahutta ormanlarda bir sürü Türk öldürüyor.
Cesetleri ya kokmuş olarak bulunuyor,
O zaman kır saçlı adam ileri geçerek: -Peki ne biliyorsun Rumların yaptığını? Bu çevrede bir sürü Rum eşkiyası var, ama bir sürüde Türk eşkiyası var. Öyle hemen niçin başkalarını suçluyorsun. Hamit bey ona döndü: -Sen haklısın. Elbette Türk eşkiyalarda yapar. Ama bunları Rumlar yaptılar. Neden dersen eşkıya adı üstünde soyguncu demektir. Galiba adam soyan insanda gidip gariban Hasan Emmi ile iki bıçak satarak ailesini zorla geçindiren Mehmet Ustayı seçmez. Eğer öldürülen ben veya kemal bey olsaydı sana hak verirdim. Ama öldürülenler köyün en fakirleri Aynı adam yine: -Şöyle veya böyle ortalığı kana katmayın. Bu kan denizinde hep beraber boğuluruz. Onun için bu işi uzatmayalım. O zaman Murat Dayı: -yavrum nasıl olsa kan denizinde boğulacaksın. Düşmanla bir olsan da ona karşı olsan da. Ama ikisi arasında bir fark var. Birinde hayin, diğerinde vatan sever olacaksın. Sen ne diyorsun oğlum? Vatan gidiyor. Bu ihtiyar kalbim bir daha vatanımı terk etmeye dayanamaz. Belki de sen bir daha buraları terk edebilirsin. Onu için kes bize karışmasan da Bize köstek olma. Seni vallahi vururum, billahi de vururum. Ortalıkta buz gibi bir hava esti. Orada bulananlar homurdandılar. Çünkü bu mücadelenin çıkmasını istemeyenler vardı. O zaman orta yaşlı Cahit adlı bir adam ileri çıkarak oradakilere: -Efendiler biz bir davaya baş koyduk. Bu dava vatan davası, Bu dava millet davası. Katılan katılır. Katılmayan susar oturur. Eğer burada konuştuklarımızı aktaran biri olursa onunla aynı safta. Böylece o da aynı safta olur. Onunla da savaşırız. Sesini daha da yükselterek. -Yarın hepimiz toplanıyoruz. Yani bu davaya katılanlar Murat Dayının yanına gelsinler. Katılmayanlar evlerinde otursunlar. Hamit bey yine konuştu: -Bu davaya katılanların paylarını, Kemal beyle biz üstleniyoruz. Geride kalanlarına da biz bakacağız. Bu vatan için malımız canımız helal olsun. Hiç kimse korkmasın. Ölenlerin çocukları, anaları sokakta kalmayacaktır. Bu sırada kır saçlı adam bir daha itiraz etmek istedi. O zamana kadar hiç konuşmadan olayları izleyen Deli Kamil: -Sus pezevenk herif sus. Benim cinlerimi ayağa kaldırma...Yeri seni çiğ çiğ vallahi... destek olmuyorsun bari köstek olma... Kır saçlı adam sustu. Orda kürsü olarak kullanılan kuru ağacın üstüne ihtiyar Murat Dayı çıktı. Ağır, ağır konuşmaya başladı: -Artık meşale yakıldı, Bayrak açıldı. İsteyen aydınlığı takip eder... isteyen karanlıkta kalır. Yarım Kamil Bey ve Hamit Bey bize gerektiği kadar silah getirecekler. Buraya gelen gençlerden bir şey istiyorum. O da gelenlerin itiraz etmemeleri. Verilen emre aynen uymalarıdır. Eğer verilen emirlere uymak istemeyenler varsa gelmesinler. Yarın hepinizi köküjende bekliyorum. Hepinize iyi akşamlar. O gece herkes evine gitti. Artık sabahı gençler sabahı iple çekiyorlardı. Nihayet sabah oldu. Gençler akın, akın köküje'nin yolunu tuttular. Meranın köy tarafındaki büyük bir dut ağacının altında toplandılar Murat Dayı ve Yusuf birer ata binmiş olarak yanlarına geldiler. Murat Dayı atından indi. Tabi Yusuf'ta... bütün gençler ayağa kalktılar. Murat Dayı: -Oturun... Gençler oturdular. O zaman ihtiyar ağır, ağır konuştu: -Gençler bu yapacağınız oyun değil... Gençler bağırdılar: -Biliyoruz. İhtiyar: -Sonunda ölüm var. Onu' da biliyoruz. -Öyleyse her halükarda beraberisiniz. -Evet. Şimdi sizlere bir şeyler anlatıyım. Şöyle bir etrafınıza bakın' bir sürü eşkıya var. Kimi Rum, kimisi Türk. Rum eşkiyası bir fikirde birleşti. Oda büyük Pontus İmparatorluğunu kurmak. Bizimkilerden ikisi bu işte onlara karşı şavaşmaya karar verdi. Biri Lazoğlu çetesi, diğeri Gebeş Hasan'ın çetesi. maşallah diğerlerinde ses soluk yok. şimdi sizde dağa çıkacaksınız. Sizde adam vuracaksınız. Sizin bunlardan farkınız eşkiya değil bire vatan seversiniz. Devletinize, bayrağınıza, şerefinize ve dininize helal gelmemesi için bir uğraş vereceksiniz. Ne zamana kadar? Vatanınız kurtulana kadar. Sizi Rumlardan,Ermenilerden ve ecnebi askerlerinden çok bizim içimizdeki satılmış, hayinler köstekleyecektir. bunlar azdırlar, ama tehlikelidirler. Onun için ağzınızı sıkı tutun. Yapacaklarınız yapmadan önce değil yapıldıktan sonra duyulsun. O zaman çok daha başarılı olacaksınız. Ben şimdi ilk icraatımı yapıyorum. Size başkan olarak Yusuf’u seçiyorum. İtirazı olanlar varsa şimdi fikirlerini söylesinler. Hiç kimseden ses çıkmadı. İhtiyar Murat Dayı baktı. Hayır kimse bu fikre itiraz etmiyordu. O zaman tecrübeli ihtiyar: Kalabalık bir ağızdan: -Evet. İhtiyarın dudakları kulaklarına vardı. gülüyordu. Konuşma ağır, ağır devam etti: -şimdi artık zor işler başlıyor. Söylediklerimi aynen yapacaksınız. 1-başkan yardımcılığına Cahit'i getiriyorum. Yusuf ona ne yaparsa soracak. Onun fikrini almadan iş yapmak yok. Cahit sana söylüyorum. Bunların hepsi akıllı. Ama bunların arasında senden akıllı yok... sen bunları idare edeceksin. 2-Ata binmeyi öğreneceksiniz. 3-tüfek kullanmayı öğreneceksiniz. 4-Saklanmayı öğreneceksiniz. 5-Kaçmayı öğreneceksiniz. 6-her koşarak vücudunuzu hamlıktan kurtaracaksınız. 7-Esir olsanız asla bildiklerinizi anlatmayacaksınız. Ancak yanlış bilgi verebilirsiniz. Eğer kurtuluş imkanınız yok ve de yaptıkları işkenceye dayanamazsanız, o zaman kendinizi öldürün. Çünkü sizin hayatınızdan daha önemli vatanın varlığı. 8-Daima az konuşacaksınız. Bilhassa geceleri konuşmak yok. 9-Eli silah tutanları öldüreceksiniz. 10-Hırsızlık, talan, soygun aç kalmadıkça yok. yalnız isterseniz vermeseler ihtiyacınız kadar alın. Bütün bunları "Türk mukavemet teşkilatı" ve de "Türk köylerini kurtarma cemiyeti " tespit etti. Tabi hareket olduğumuz için bu tespitlere uymayan herkes ölecektir. Evet zorlu işler başlamamıştır. Talim, dinlenme ve koşma. Daha sonrada tüfekli talimler. Atışlar. Sanki atışlar bir yarışma idi. Kazananlar ödüllendiriliyordu. Bütün bu olaylarda herkesin gözünden bir şey kaçmamıştı. O' da Yusuf'un yaptığı çevik, çabuk hareketler ve attığını vurmasıydı. Böyle çalışmalarla bir aya yakın zaman geçti, Çeşitli köylerden gelen yüze yakın genç çalışıyor, çalışıyor ve durmadan yine çalışıyordu. Hiç yılmak yoktu. Gece denmiyor, gündüz denmiyor, durmadan çalışıyordu. Her gün sayılıları artıyordu. Bu sırada kulaktan kulağa bir haber yayıldı. Yunan zırhlısı AVEROF Samsun açıklarına gelmiş Samsun'daki Türk mahallelerini top ateşine tutmuştu. Türkler bu sırada Gazhanede toplanıyor, ilk teşkilatlarını kuruyorlardı. Halbuki bunu Türkler köylerde daha önceden yapmışlardı. Bu da köylülerin doğru yolda olduklarını gösteriyordu.
Bütün köylerde nöbetler arttırılıyordu. Bu sırada Rum’lardan bir şeyler
bekliyorlardı.
Bir İngiliz kolu birden Cacil'de görüldü. Başlarındaki komutan emirler vererek ilerliyordu. Bunları görenler kaçıyorlardı. Köyün ortak kuyusunun başında toplanmış olan köy kızları yalağın başında hiçbir şeyden habersiz konuşuyorlardı. Bu arada İngiliz birliği görüldü. Orada bululanlar kaçmak istediler. Ama atlılar önlerini keserek onların kaçmasını önlediler. Türk kızlarına önce dil ile sarkıntılık yaptılar. Yavaş, yavaş saçlarına ve göğüslerini ellemeye başladılar. Bu sırada birkaç ihtiyar daha geldi. Evet ihtiyarlar bunu tanımışlardı. Bu adam komşu Rum köyünden Hiristos efendisi ve çetesiydi. Bu Hiristos efendi çok sevimli bir adamdı. Şu ana kadar hiçbir Türk’le bir meselesi olmamıştı. Her oturduğu biz Türklerle biz kardeşiz derdi. Onu İngiliz komutanı kılığında gören ihtiyarlardan biri bağırarak: -Ne o Hiristos efendi milliyetini mi değiştirdin? Hiristos efendi o ihtiyara bakarak: -Hayır. İhtiyar sırtındaki ünüformayı göstererek: -Bu esbablar ne Hiristos efendi gözlerini yumdu: -Artık ben bir neferim. Büyük Pontus imparatorluğunu kurmak için yemin ettim. Biz büyük yunanlıların torunları olarak, bizim sizde olan haklarımızı alacağız. Ya buraları terk edin, yahut ta hepiniz öleceksiniz. İhtiyar adam hiçbir şey demeden baktı kaldı ve konuştu. -Aslına rücü etti. Bu konuşmalar olurken beklenmeyen bir şey oldu... silahlar patlamaya başladı. İngilizler önce şaşırdı. Neye uğradıklarını şaşırdılar. Kuyunun yalağından bir genç kalktı. Yukarıdan aşağı silahlı bu genç bağırdı: Silahlarınızı atın. İngilizler bu emre uydular. Türklerden bazılarının şaşkınlığı devam ediyordu. Bu İngilizlerin bazılarının şaşkınlığı devam ediyordu. Bu İngilizler acaba özel olarak gönderilmiş birlikler miydi? Hepsi Türkçe biliyordu. Baksana " Silahlarınızı atın " emrine hepsi uymuşlardı. Yalaktan çıkan genç ikinci emrini verdi çemberi daraltmışlardı -Soyunun. Hemen hepsi soyundular. Birer don gömlek kalmışlardı o zamana kadar atlılarda çemberi daraltmışlardı. İhtiyarlardan biri: -Dinim hakkı için biz bunları biz bunları yeneceğiz. Yalaktan çıkan genç Hiristos efendiye: -Öne çık... Hiristos efendi birkaç adım attı. Genç: -Adın ne? Hiristos... -yanındakiler kim? -Rum gençleri... -üzerindekiler ne? -Bizim kabahatimiz yok. -şimdi bırak kabahati... bunlar ne? -Dimitri bize giydirdi. Sizleri korkutmak için yolladı. -Öyleyse hepiniz Türkçe biliyorsunuz? -Evet. -Öyleyse hep beraber bataklığa doğru yürüyün... Hiristos Efendi arkasına döndü. " Haydi yürüyün bataklığa gidiyoruz ." Genç Hiristos Efendiye: -Söylediklerimi aynen yapın. Hiristos Efendi yanındakilere döndü: -Beyimizin dediklerini duydunuz. Bataklığa geldiler. Genç bir daha emir verdi:
-Hiristos Efendi gel buraya
Hiristos Efendi koşarak geldi. Emret beyceğizim... -Şimdi sorduklarımı cevapla ... -Emret. -Dimitri nerede? Sanki bu soru kendisine sorulmuyordu. Hiristos Efendi: -Senin adın ne yiğidim? Yusuf güldü. Ona: -Bu sorumun cevabı değil... -Adını çok merak ettim... -Adım Hasan... Hiristos Efendinin gözleri kocaman, kocaman oldu. Gence: -Şu gebeş Hasan' mı? -Hayır. -Ya? -Zayıf Hasan. İşte o zaman Cahit müdahale etti. Hiristos Efendiye: -Onun adı Yusuf. Şu anası babası tarafınızdan öldürülen Yusuf. sen şimdi onun sorduğu soruya cevap ver. -Ne sormuştu efendim? Yusuf bir daha sordu: -Dimitri nerede? -Emin olun bilmiyorum. -Biliyorsun Hiristos Efendi biliyorsun. -İsa hakkı için bilmiyorum. -Ama doğruyu söylemezsen. -İsa hakkı için bilmiyorum. -Bilirsin bilirsin. tabi bilmiyorum diyebilirsin. o zaman canın gider. Canın kıymeti yoksa söylemezsin. Ben bilsem söylemem mi? -Kes köpek herif. -Ama bana hakaret ediyorsun. Yusuf güldü Hiristos Efendiye: -Bari seni başımıza kral yapalım. Kralımız ol. -Bende konuşmuyorum işte. -Ben seni konuştururum sen hiç korkma. Canını sıkma. -Yusuf belinden tabancayı çıkardı. Topunu bir defa çevirdi. Hiristos Efendi bir istavroz çıkardı. Yusuf'a: -Kıyma bana Yusuf Ağam. -Sizi köpekler sizi. -Ben bir şey yapmadım ki. -Yaptın. Anlatırsan anlat, anlatmasan işini bitiririm. Hiristos Efendi ellerini kaldırdı. -Şu tabancayı çek. Yusuf tabancasını Hiristos Efendinin üzerinden çekti. -Konuş bakalım. -Benim hiçbir suçum yok. -Biliyorum. Hiristos Efendi sustu. Gözleri yumdu. Dizlerinin üstüne çöktü. Yer düştü. Atının üstündeki Kamil: -Ölüyor mu yoksa? Yusuf bir kahkaha attı: -gebersin kerhaneci, tohumuna paramı verdik.
Artık kurtuluşu olmadığını Hiristos Efendi anlamıştı. Yaptığı her numara
yutulmuyordu. Delikanlının gözlerine baktı. Kan bürümüştü gözlerini...
Artık şunu tamamen inanmıştı. Bu delikanlı kendisini tamamen öldürecekti.
Arkasına baktı. Koyun gibi bir sürü masum insan. Onlarınki de can diye
içinden geçirdi. Ama kendisinin kurtuluşunun bir yolunu bulmasıydı. Deminden
beri bunları hep oyaladı. Bir yalan daha söylese belki yutarlardı. Onun
için kakar verdi. Konuşacaktı. Ama yalan konuşacaktı. Belki de bir taşla
iki kuş vururdu. Belki de birbirine düşürür böylece Dimitri'den birer madalya
alırdı. Belki de Dimitri
-Konuşayım mı? Yusuf başını salladı. Sonrada ağır, ağır konuştu: -En ufak bir hatayı hayatınla ödersin. Yalan yok. Hiristos Efendi bağırdı: -Ben hayatımda yalan söylemedim. Benim özüm sözüm birdir. Yusuf güldü cevap verdi. Hiristos efendi yutkundu. -Konuşayım mı? O zaman Cahit: -İşi ne uzatıyorsun sık iki kurşun bitsin bu işi. Hiristos Efendi aceleyle: -Konuşuyorum. Yusuf'a döndü: -Babanı kim vurdu biliyormusun? -Yusuf başını salladı ve: -Evet. -Kim vurdu? -Sen anlat. Hiristos Efendinin kalbi küt, küt vuruyordu. Acaba bu çocuk anasını ve babasının Dimitri tarafından öldürüldüğünü biliyormuydu? Eğer biliyorsa söylediği yalan hakikaten hayatına mal olabilirdi. Rahatlamaya çalışarak: -Babanın sırtından çıkan o bıçakları kim yaptı? -Mehmet Usta -Ya. -Yası ne? -Anlamadın mı? Yusuf güldü Hiristos Efendinin ne demek istediğini anlamıştı. Ama anlamazlıktan geldi: -Anlamadım. -Bana inanmıyorsun değil mi? Yusuf başını salladı. Hiristos Efendi: -Öyleyse söyleyeyim. -Söyle. -babanı Mehmet Usta vurdu. Yusuf gülerek: -Öylemi Hiristos Efendi? Yalnız bu anlattıklarına aklım hem erdi hem ermedi. Şimdi sana birkaç soru soracağım. Onları da cevaplarsan inanacağım ama bu anlattıklarında mantık olsun. Hiristos Efendi ellerini oğuşturdu. Yusuf: -Mehmet Ustanın karısını kim vurdu? -Onu da kendi. Yusuf başını salladı: -Mantıklı ama neden vurdu? -kendisini söyler diye? -Ama karısı ölünce Mehmet Usta camidey di. Hiristos Efendi dudak büktü. -İnanma. Yusuf Hiristos'a: -Yahu konuştuklarına hep inanıyorum. Ne kadar doğru düşünüyorsun? Her şeyi aklımın alacağı gibi anlatıyorsun. -Hiristos Efendi sevinçten uçuyordu. Türk’ler şaşkın, şaşkın şeflerine bakıyorlardı. Delirmiş miydi bu adam diyorlardı. Yusuf: -Bir şey sorayım. -Sor bakalım. -Çocuğunu kim vurdu. -Yine kendisi? -Neden? -Kendisini söyler diye. Yusuf'un birden sabrı tükendi. Ona: -Sus ulan köpek Dimitri nerede? Aynı şiddette Hiristos Efendi bağırdı: -Bilmiyorum. İşte o zaman beş el silah sesi duyuldu. Hiristos Efendi cansız yere uzandı. Cahit Kemal ile yanındakilere dönerek: -Atın şu leşi bataklığa, dedi. İki Türk genci Hiristos Efendiyi tuttukları gibi bataklığa attılar. Diğer Rum'larıda vurarak o günkü fasılı bitirdiler. Türklerden biri Cahit'e: Bu elbiseleri ne yapalım? Yakalım mı? -Hayır tüfekleri ve elbiseleri alın ve onları karanlık mağaraya götürün ve saklayın -olur. Diyen genç, onları bir balya yaptı atına atıp orada uzaklaştı. Yusuf ağır, ağır yürüdü. Geçitten geçerek Hamit beyin tarlasına girdi. Artık bu köylere şunu anlatmıştı. Bir mücadele başlamıştı. Rum’lar hiç değilse ellerini kollarını sallayarak Türk köylerine gelip giremiyecekti. Hiç değilse bundan sonra alçakları cana karşılık can vereceklerdi. Akıtacakları kana karşı kan akıtmaları gerekecekti. Artık ölümü göze alan Türk’ler aklın mantığın kabul etmiyeceği işleri yapıyorlardı. Gerçekten etrafa Yusuf'un yaptıkları köylüler tarafından bire yüz katılarak anlatılıyordu. Bu anlatılanlar Rum casuslar tarafından aynen karşıya götürülüyordu. Bu iki bakımdan iyi idi. Biri Rumlar bir daha ellerini kollarını sallayarak Türk köylerine basamazlardı. Diğeri Türklerin böyle kuvvetli görünmesi Rum eşkiyasının maneviyatını bozardı ki bu da çok, çok iyi idi. Ama bir kötü tarafı vardı ki. O da birden Rum’lar bir baskınla yeni filizlenen bu davaya büyük bir darbe vururlarsa, dava daha başlamadan sona ererdi. Öylede olsa böyle de olsa bu işi yürütmek icap ediyordu. Dalgın, dalgın yürürken. Hamit Beyin kızı Ayşe'yi pencerede gördü. Eve yanaştı: -Ne haber Ayşe abla? Ayşe kızardı. -İyilik. -Ne yapıyorsun? -Bir şey yaptığım yok Ayşe bu konuşmalar esnasında kıpkırmızı oldu. Onu öyle seviyordu ki. Ama bu sevgisini açıklayamazdı. Ayşe düşündü. Babası her gece oturuyordu. Yusuf'un yaptıklarının dedelerinin kafkas’ya da yaptığı destanlara benzediğini söylüyordu. Evet bu genç adam olağanüstü bir varlıktı. Bu kadar namlı bir adam kendisiyle ilgilenirmiydi? Hayır, hayır bu iş olmaz diye içinden geçirdi. Yusuf: -Ne düşünüyorsun öyle Ayşe? -Hiç. -Hiç vallahi bir şey düşünmüyorum. Yusuf gülerek: Haydi inandım sana, haydi eyvallah bana. Dedi ve mısırlığa daldı. O biraz ilerledi. Hayret Ayşe bağırarak peşinden geliyordu. Acaba bir şey mi oldu diyerek geri döndü. Ayşe'yi bekledi. Onun yanına kadar gelmesi beklemeden: -Ne var bir şey mi oldu? -Hayır bir şey yok babam seni çağırıyor. Yusuf bir ah çekti. Birden daldı. Ömründe bu kadar heyecanlanmamıştı. Geri döndü. Yavaş, yavaş yürümeye başladı. Ayşe şöyle bir iki adam gerisinden geliyordun. Onunla çene çalıyordu. Sonrada düşündü. Acaba Hamit bey ne diyecekti. Bunu düşünürken avluya geldiler. Hamit Bey kendisini avluda bekliyordu. Yusuf'un elinden tuttu. Eve aldı ve ona: -Gel benim Aslan evladım. Dedi. Yusuf içeriye girdi. Sonunda ne çıkacağını bilmiyor ve merak ediyordu. Yüzü kıpkırmızı idi. Gerçekten bu çevrenin en zengini olan bu adamın kendisine bu kadar iltifat etmesi kendisini sıkmıştı Hamit bey ağır, ağır konuşmaya başladı: -Bak evladım yaptıklarınız beni ve çevredeki Türkleri sevindiriyor. Böyle devam edin. Rumlar Türklerin esir olmayacağı bu memleketin sahibinin bizler olduğunu bilsinler. Bilsinler ki atacakları her adımda bizi karşılarında görsünler. Burası senin evin. Ne zaman istersen gel. Sadece sen değil, bütün arkadaşların hiç çekinmeyin. Burada bulunan mal mülk sizin. Alın yiyin için çekinmeyin. Bu millete malım canım helal olsun. Bunu samimi söylüyorum. Ömrü billah çalışsam. Hatta buradan kaçıp Türk’lerin çok olduğu, Rumların bulunmadığı yerlere gitsem beni çocuklarımı ve de gelecek nesillerimi bakacak param yani altınım var. Ama şunu şöyle bilin ki ben para pul için değil, şan şöhret için değil, bunu yaptıklarımı vatanım için yapıyorum. Yapacağım. Bakın bu yol bizi selamete çıkaracak. Siz kokmayınız. Yani silahlarda çok yakında gelecek. Şimdi durmadan yorulmadan çalışın. Birlik olun birbirinizi sevin. -Sağ ol sen bizim babamızsın. Sen ne dersen. Hepimiz yapacağız. Ve bu vatanı onlara bırakmayacağız. -Sende sağ ol. Sana babamın intikamından bahsetmiyorum. Çünkü artık intikam zamanı değil. Vatanı kurtaracağız diyorum. Zaten vatanı düşmandan kurtarırsak...intikamımızda alınacak. Yusuf ayağa kalktı. Hamit Bey'e: -Bana müsaade. -güle güle evladım, nereye gidiyorsun? -Murat Amcaya. -Allah onu başımızdan eksik etmesin. Bu kıvılcımı o attı. Bu meşaleyi o yaktı. Hepimize Zekeriya Hoca, hacı Musa Efendi gibi büyüklerimiz yol gösterdi. Onların söyledikleri siz tatbik ediyorsunuz. Yusuf Hamit beyin evinden çıktı. Yavaş, yavaş yürüyerek Murat Dayının evine geldi. Biraz önceki eve bakarak burası sanki bir kulübe idi. Murat Dayı evinin küçük çıkmasına oturmuş güneşleniyordu. Onu görünce: -Gel bakalım yeni kahramanımız. Yusuf kıpkırmızı oldu. Murat Dayı kalkıp onu kucakladı. Gözlerinden öperek şöyle dedi: -Bak yavrucuğum. Şu koca köyde benden başka akraban yok... Gerçi sende akraba çok ama en yakını benim. Bende biliyorsun çocuk çoluk yok. Bu sebeple seni çocukluğundan beri severim. Sen benim rahmetlik gelinimin her şeyiydin. Senin çocukluğunda babana ve anana ben senin çok büyük bir kahraman olacağını ve gözünü budaktan esirgemeyen bir tipin olduğunu söylerdim de, onlar senin için sümüklü derlerdi. Sen rahmetlileri yalancı çıkardın. Beni ise doğruladın. Allah senden razı olsun. Hani yanlış anlama. Ben müneccim değilim. Bu Rumların çete kuracağını bilerek senin kahraman olacağını onlara söylemiyordum. Sağdece yüreğinin cesaretle dolu olduğunu gözünün pek olduğunu biliyordum. Şimdi beni iyi dinle. Çevre köylerde senin yaptıkların duyuldu. Herkes birbirine bire bin katarak seni anlatıyor. Artık eli silah tutan vatanseverler sana katılıyor. Fakat kardeşleri boğazlanırken aldırmadan her gece düğün yapanlarda var. İşte bunlardan kendi ve arkadaşları koru. Bunlar sizin için Rum kadar, hatta Rumlardan daha tehlikelidir. Bunlara bel bağlama. Bunlar sana Ermeni ve Rumlardan daha yakın oldukları için, sana daha büyük kötülük yapabilirler. Bunlardan uzak dur. Zamanı gelince bunları vur. -Peki Dayı. -Sonrada sen bir eşkıya değilsin. -Neden bende adam öldürüyor, dağa kaldırıyorum. -Biliyorum. Ama sizin davanız vatanınızı düşman çizmelerinden kurtarmak. Bu gördüğün Türk milleti ne Rum'a, ne Ermeni'ye nede başka bir millete dururken vurmadı. Ancak bu millete ne zaman dil uzattılar, onun haremi ismetine ne zaman el attılar, işte o zaman bu millet coştu ve onları vurdu. Şimdiye kadar bize kötülük yapan bu hayinlere millet her türlü iyiliği de yaptı. Onlara kendi vatandaşına her şeyi sağladı. Onları bizden ayırmadı. Ama onlar ne yaptılar? Fırsat ellerine geçer geçmez bizi arkamızdan vurdular. Şimdi biz ne yapıyoruz ? İşte bu şer kuvvetlerine karşı vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı, dinimizi ve vatanımızı korumak için çırpınıyoruz. Yani diyorum ki, bu söylediklerim ortadan kalkarsa sizde silahlarınızı devletimize teslim edeceksiniz. Eğer o zaman devlete karşı gelirseniz işte o zaman eşkıya olursunuz. İşte görüldüğü gibi eşkıyanın vatanı dini yoktur. Onların varı yoğu halkı haksız demeden yol kesmek ve adam öldürmektir. Soygun yapmaktır. Aslı var mı bilmiyorum. Bizim Türk eşkiyalarından Çete Hasan ile Lazoğlu galiba ıslahı nefis ettiler. Vatanın müdafası için düşmana karşı mücadeleye karar vermişler. İnşallah bu doğrudur O zaman daha çabuk oluşur. Zekariya Hoca, Hamit Bey Çete Hasan ile irtibat kuracaklarmış. Onları sizinle birleştirmek istiyorlar. -Şimdi sizin niçin eşkıya olamadığını anladın mı? -Anladım. -Sen bir kahramansın. Kahramanların bazı özellileri vardır. Onlar ırza geçmezler, namusa dokunmazlar ve paraya asla tapmazlar. Her kahramanı bir kadın öldürür. Sevme evlenme demiyorum. Fakat başkalarının nikahındaki karılara göz koyarsan seninde Rum ve Ermeni çetelerinden farkın olmaz. Sen bu söylediklerimi sadece Türkler için değil Rumlar içinde al. Emrindekilere de böyle emir ver sonrada sahipsiz kadınlara çocuklara dokunma. Onları öldürme, onlar masumdurlar. -Öyle ama sahipsiz dediğin kadınlar çocuk doğuracak ve de onlarda eşkıya olacak Murat Dayı güldü: -Yine Rum eşkiyası gibi konuştun. Onlarında felsefesi o. Onlarda yanlarındakileri böyle kandırıyorlar. Belki de senin dediğin gibi olacak ama olmayabilirde... Bu gün eşkıyalık yapanların çoğu eşkıya değildi. -Doğru. -Belki de yeniden yetişenler yapmazlar. Hele siz adaletle hükmettiğinizi gören olursa dinlerini bile değiştirirler. -Ama Dayı bunlar azıttılar. Bundan sonra Rumlar bize ne yaparsalar aynını yapmalıyız. Bu bizim için bir mecburiyet. Başka türlü bu azgın, bu namussuz herifleri durdurmanın imkanı yok. -Olmaz masuma takılmak yok. -Peki sen ne dersen öyle olacak. Sen bizim pirimizsin. -Bak dediklerimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem. -Söz veriyorum. Ben ve arkadaşlarım çoluk, çocuğa dokunmayacağız. Onların canına, malına ve ırzına dokunmayacağız. -Yalnız Rum ve Ermeni çetelerini vur, öldür. Onlara hayat hakkı verme. Çünkü onlara hayat hakkı tanırsan bizim hayat hakkımız kalmaz. Bu güzel yurdumuza giren pis çizmeleriyle şehitlerimizi inciten bu pis düşmanla bir olan Rum, Ermeni ve hatta Türkleri kes, as, yak onları asla affetme... böylece vatanın namusuna kötülük gelmesin. -Bizler Kafkasya da savaşırken bizim analarımız bizden küçüklere ninni diye şöyle söylerlerdi:
“Git yavrum git vatan gidiyor.
İşte sizler böyle büyüyen ninelerin, Dedelerin torunusun. Vatanın milletin yolunda gözünü ve canını esirgeme. Lakin bir hiç uğruna ölme... Sen tedbirini al... taktirini Allah'a bırak. O zaman her işin rast gidecektir. Bütün arkadaşların ve sen biz ölmekten korkmayız deyin. Korkarsanız ne olur? Vatan düşmanın eline geçer. Düşmanda er geç insanı öldürür. Öldürmese de süründürür. Haydi aslan yavrularım gösterin kendinizi... Zaman gece yarısını bulmuştu. Yattılar... Gece yarısından sonra Kara kurt köyüne bir atlı kafilesi girdi. Gökte ay etrafı gün gibi parlatıyordu. Fakat köyün her iki tarafı orman gibi ağaçlarla kaplı olan yolunda tanınmıyorlardı. Fakat hayalet gibi ilerliyorlardı. Bunların Türkçe'den başka bir dil konuşuyorlardı. Evet bu etrafa dehşet saçan Rum Anastasi'nin çetesiydi. Bu gelen çete bir hamlede otuz hanelik köyü çocuk, kadın ve adamıyla köyün meydanına getirdiler. Herkes uyku mahmurluğuyla neye uğradığını bilmiyordu. Gelen çete çocukları ayrı, kadınları ayrı,ve de adamları ayrı, ayrı yerlere sırayla dizdiler. Adamları da önce yaşlılar, sonrada gençler diye ikiye ayırdılar. Rum Anastasi oradaki Türk erkeklerine bağırdı: -Silah para ve altın gibi ne kadar eşyanız varsa getirin. Bu bir emirdi. Bütün Türklerin bu emre uymalarıydı gerekiyordu. Neleri var neleri yok bu koca Rum’a getirmeliydiler Türkler kendi aralarında bir fısıldaşma oldu. Evet karar verilmişti. Hiçbir şey getirilmiyecekti. Fakat içlerinden getirirsek belki de bizi salar diyenlerde vardı. Anastasi kimsenin yerinden oynamadığını görünce: -Ne duruyorsunuz getirseniz ya? İhtiyar bir adam ileri çıktı: -Ey koca Rum. Bu hitap Anastasi’yi sevindirmişti. Evet korkuyordu bütün Türk'ler. Baksana ey koca Rum diyorlardı. O zaman ona. -Söyle bakalım ihtiyar.
-Ey pis Rum. Ey vatan haini... Yıllarca ekmeğini yediğin suyunu içtiğin
ve de havasını teneffüs ettiğin bu ülkenin insanlarını soyacaksın öylemi.
Sen bizimle mi kazandın, bizden altınlarımızı istiyorsun. Onlar bizim çocuğumuzun
çoluğumuzun rızıkları. Onları sana vermeyiz. Sen onları almak için bizim
canımızı alacaksın.
-Oda olacak. Sadece malınız canınız değil, namusunuzda alınacak. Türkün her şeyi bize helaldir. Hemen atını geri sürdü sonrada: -Çocuklar, erkekler otursun... Kadınlar ayakta dursun Birden olduğu yerde döndü. Belinden tabancasını çıkardı. Peşi peşine tetiğe çöktü. Karşısında biraz önce konuşan ihtiyar cansız yere yıkıldı. Sonrada kadınlara dönerek. -Soyunun bakalım. Bu sözü söylerken ağızlarından salyalar akıyordu. Türk kadınlarından hepsi bu emri şiddetle ret ettiler. Kadınlardan biri: -Sen ne diyorsun? Diyerek biraz yürüdü. Ona bağırarak: -Biz ölmeye razıyız. fakat asla soyunmayız. Bunu akılından çıkarma. Biz bu dünyada namusumuz için varız. O olmayınca ölsek daha iyi. Anastasi kızıyordu. Hiçte böyle bir tepki beklemiyordu. İlkler nelerine güveniyorlar diye içinden geçirdi. Biraz daha bekledi. Sonrada çetesine dönerek. -Bunların hepsini öldürün... Diye emretti. Rum haydutlar bu emri bekliyorlardı. Aynı anda silahlar patlamaya başladı. Gecenin bu sessizliğinde bu silahlar yankı yapıyorlardı. Kadınların hepsi sessizce yere serildiler. Anastasi gülüyordu. Adamlardan bazıları ağlıyor. Çocuklar ise bağırarak kaynaşıyorlardı. Anastasi Orada bulunanlara: -Gördünüz emre iteatsizliğin sonu budur... Ağlayan yeni evli bir delikanlı: -Neyi gördük diye gürledik. Anastasi kızarak: -Neyi olacak şurada ölenleri. Genç başını salladı. Anastasi'ye: -Fakat Anastasi kızdı. Gence bağırarak: -Bu işin fakatı makatı yok. Hepiniz. Öleceksiniz. Bu büyük emir Dimitri’ nin emri. Buralar bizim. Siz, siz pis Türkleri burada yaşatmıyacağız. Siz bizimle kaşık atamazsınız. Elini salladı. Ve bağırmaya devam ederek: -Bütün Türk'ler çoluk, çocuk demeden öleceksiniz. Ben Türk neslini kurutacağım. Sizi Ruslar nasıl Kafkasya'dan attılarsa bizde sizi buradan atacağız. Ancak kurtuluşunuzun bir çaresi var. Oda Türk eşkiyasına güvenmeyip bizimle birlikte hareket etmenizdir. İsa hakkı için konuşuyorum sizlerden bu memleketi temizleyeceğim. Genç adam birden ağlamayı kesti. Anastasi'ye: -Seninle birlikte olursak hayatımızı bağışlayacaksın öylemi? Anastasi başını salladı: -Evet. Genç adam güldü. Bu gülüş değil de şimdi konuşacaklarının sanki bir ifadesiydi. Birden: -Seninle, senin gibi namus, ırz düşmanıyla birlik olmaktansa ölürüm daha iyi... şurada namusları için ölebilen kadınlar kadar olamadıktan sonra niye yaşayım? Ortalıkta bir sessizlik oldu. Arkada duran Türklerden biri: -Anastasi beni bağışla... Türklerden bir homurtu yükseldi. Anastasi: -Bizimle birlikte olursan tabi bağışlarım. -Sağ ol. -Birlikmisin? -Evet. Bağışladım seni. Orada bulunanlara: İşte doğru yolu bulan. Genç adam arkasında duran, onlarla birlikte olacağını söyleyen Türk'e döndü. Bir küfür etti. Sonrada Anastasi'ye dönüp: -Bunların cevabını çok yakında vereceksiniz. -Ne vereceğim? -Demek sen sahipsiz kadınları, çocukları ve elleri arkasından bağlı olan insanları öldüreceksin ve bunların hesabını vermiyeceksin ha. Vereceksin. Belki de ben görmiyeceğim. Sen bu hesabı verirken görmek isterdim. Niçin biliyor musun? Nereden bileceksin? Sadece bir şeyi merak ediyorum. O da ne biliyormusun? Bu kadar erkek olabilecek misin? -Peki bu dediklerini kim yapacak? Delikanlı iki elini yumruk yaparak göğsüne vurdu: -Biz yapacağız biz... Anastasi alaylı, alaylı güldü: -Siz mi? Genç başını salladı: -Evet biz... Anastasi kızarak: -Siz bu akşam canınızı kurtarırsınız, bu sizin için başarı... Siz dua edinde canınızı yaralı olarak kurtarırsanız size yeterde artar bile... Genç ellerini gök yüzüne açtı: -Biz Allah'a inanırız... Anastasi yine güldü: -Biz neye inanırız? -Bilemem. -Sabrımı taşırıyorsun? -Senin mi? -Evet. Senin sabrını değil... canını alacağım canını. |