|
Sabah olmak üzere Reşidiye’de. Minareden boş sokaklardan yankılanan ezan sesi duyuluyor. Yavaştan canlanıyor kamp. Birer ikişer doluyor kamp sokakları. Kadınlar sabah için yiyecek bir şeyler hazırlamanın telaşında. Çocuklar, okula gitmenin. Şahira gözlerini, dış ağır demir kapının gıcırtısı ile açıyor. Yer sofraları çoktan hazırlanmış. Sabah temizliği yapan ev halkı sarıyor çevresini. Her kez hazır olunca başlıyorlar yemeklerini yemeğe. Kahvaltıları, açık ve kötü kaliteli çay yanında her zaman olduğu gibi, bir gün önceden kalan kurumaya yüz tutmuş ekmekleri. Çaylarına topladıkları otlarla tad vermeye çalışıyorlar. Herkesin ekmeği kucağında. Kara dilimlenmiş ekmekleri. Katıkları, zeytin ve zeytin yağlı kekik karışımı. Ne kaşıkları nede çatalları var elleri ile yiyorlar. Muna nine en erken kalkıyor sabahları. Namazını kıldıktan sonra sofrayı hazırlıyor. Şahira'nın, babasının annesi, Muna nine. Bükülmüş beli, dövmeli yüzü, buruşuk elleri ile kampın en çok sevilen, sayılan kişisi Muna nine. Şahira'nınsa tek öğretmeni. Her zaman olduğu gibi sıkkın yüzler, düşünceli suratlar eşliğinde yeniyor yemekleri. Muna nine hep az yer, yine herkesden önce kalkıp, kuşluk namazına duruyor. Şahira, karnı burnunda ve doğum yapmak üzere olan annesinden, bir dilim ekmek daha istiyor. Ağabeyi Muhammet'le kalan son kırıntıları temizleme yarışına giriyorlar sessiz, alabildiğine hızlı. Annesi Um Muhammet, evi toparlamaya başlamış bile. Çiçekli yer yataklarını diziyor köşeye. Sofrada oyalanan çocuklarına sesleniyor. -Elinizi çabuk tutun. Çok işimiz var bugün. Kanalizasyon işi için gelecekler. Kampa geldikleri günden bu yana, kanalizasyon sorunu var. Şahira sorunun ne zaman başladığını bilmiyor. Kendini bildi bileli hep bu kanalizasyon işinden söz açılsada onu pek ilgilendirmediği içinde aldırmıyor. Diğer barakalarda yaşayanlar çoktan halletmişlerdi bu sorunu. Babaları Abu Muhammet'in parası yoktu. Uzun zamandır burda oldukları halde çözülememişti bu sorun. Şahira dışında hane halkınında en önemli sorunuydu galiba. Babası kampın yakınındaki kibrit fabrikasında işçi olarak çalışıyordu. Aldığı ücret yetmiyordu. Okul zamanlarında boş vakitlerinde Muhammet bile çalışırdı. Gelirleri azda olsa babası gelen yardımları almak istemezdi. Bu yüzden Şahira ve annesi, gizliden gider girerlerdi yardım kuyruklarına. Muna nine gelenleri saklardı. Ağabeyi Muhammet tüm gelirini eve getirirdi. Bazen, şeker bile getirdiği olurdu Şahira'ya. Evde beş kişi yaşıyorlardı. Çevrelerinde yaşayanlara göre çok azdı bu sayı. Bazı barakalarda on, on beş çocuklu aileler vardı. Şahira'da kimi gün onlara özenir, özellikle oyun arkadaşı bulamadığı zamanlarda dile getirirdi şikayetlerini. Ağabeyi Muhammet'ten başka üç ablasının daha olduğu söyleniyordu. Şahira hiç görmemişti onları. On altılarına varmadan evlenmişlerdi. Şahira ve Muhammet onları hiç görmemişlerdi. Şahira en küçük çocuktu. Şahira'dan sonrada, bir kız, bir oğlan daha doğmuş, ancak onlarda yaşamamışlardı. Salgın hastalık derdi annesi. Şahira kendide bebekti o sıralar, onlarıda hatırlamıyordu. Annesi Um Muhammet doğacak çocuğun erkek olmasını istiyordu. Annesini adı Samira imiş. Şimdilerde bu ad unutulmuştu. Oğlunun adı ile anılmak bir gelenek olduğu için Um Muhammet deniyordu artık annesine. Yani Muhammet'in annesi. Annesi çok çocuk sahibi olmak istiyordu. Ne kadar çok çocuk sahibi olursa o kadar otoritesi olacak. Babası Sadi, erkek olan Muhammet ile gurur duyardı. Kızların varlığından bahsederkende hep geçiştirirdi. Akıllı bir kızdı Şahira, ufacık olmasına rağmen gözünden kaçmazdı bu ayrıntı. Filistin'de kadınların ve erkeklerin doğan çocuğun adı ile anılmaları adettendi. Bu yüzden annesi artık Samira değil Um Muhammet, babası Sadi değil, Abu Muhammet'ti. Yani Muhammet'in annesi ve babası. Şahira Muna nine ile konuşurken: - Haksızlık bu derdi. Neden kadın olmak bu kadar kötü. Muna nine itiraz ederdi. -Olur mu öyle şey. Çocuğa verilen değerin göstergesi. Şahira akıllı bir kız. Sorardı: -Peki benim hiç çocuğum olmazsa ne olacak? Bir adım olmayacak mı? Cevap vermezdi Muna nine. Bir felaketten bahseder gibi. - Aman Allah korusun der geçiştirirdi. Ailenin erkek çocuğu yoksa kızın adı ile anılırlardı. Kızın ardından doğan erkekle hemen değişirdi ailenin adı. Şahira ağabeyi Muhammet olmasa, ki büyük ablalar yanlarında olmadığından, ailenin kendi adı ile anılacağını düşünür. İçin İçin kızsada severdi Muhammet'i. Hayallere dalardı. Komşuları, Um Şahira veya Abu Şahira diye bağırırlardı çoğu zaman. Muhammet'in şekeri her uzatışındada, huzursuzluk duyardı. Her zamankinden fazla sıkı sarılır, daha candan öpücükler koyardı Muhammet'in yanağına. Muhammet'se, sadece şeker getirdiği için kardeşinin bu gösteriyi yaptığını düşünür, eve şekersiz gelmemeye çaba verirdi. Muhammet'le babası birlikte çıktılar. Şahira Muna ninenin namazının bitmesini, sessizce bekledi, aksi halde Muna nine çok kızardı. Namaz bittiğinde sokuldu ninesine: -Muna nine bana topraklarımızı anlatsana. Gelinine günlük işler için yardıma sokulan ninesi baştan savma: -Akşama. Nerde görülmüş onca iş dururken. Şahiranın yapacağı iş yoktu. Sahile gitmek en iyi fikirdi her zaman. Sahilde her zaman oyun için gelen çocuklar bulunurdu. Körebe oynarlardı. Onlarsa “hayatta kalma yarışı” derlerdi adına. Güzel bir bahar sabahıydı. Hava, günün erken saatleri olduğu halde sıcaktı. Şahira sahil yoluna saptığında uzaktan sesleri gelmeye başlamıştı çocukların. Kampın sahile inen en kestirme dar yollarına saptı. Adımlarını sıklaştırdı. Oyun çoktan başlamıştı. Beklemeksizin daldı oyuna. Bir kez yakalananın oyuna dönme şansı yoktu. Tıpkı ölüm gibi. Her oyun gibi bitti oyunları. Erkekler savaşcılık oynamak için bastırmaya başladı. Kızların fazla bir seçenekleri yoktu, ya oğlanlarla bu sevimsiz oyunu oynayacaklar, yada kampın ana okuluna küçükleri oyalamak için gitmeleri gerekirdi. Oyun başladı. Senaryo hep aynı. Kazanan hep Filistinliler. Düşman hiç değişmezdi. Kimi gün siyonistler (Şahira gibi diğer çocuklarda anlamını bilmiyordu), kimi gün İngilizler. Çok enderde olsa bazı gün Nasır olurdu düşman, kimi gün Burgiba. Bu adamların kim olduğunu bilmezlerdi bile, neden düşmanlarıydı? Kulaktan dolma hikayeler ve büyüklerin öfke dolu seslerinden anlarlardı, bu adamların düşmanları olduğunu. Büyükler düşmanlarını bilirlerdi, sormak gereğini duymazlardı düşmanlarını ilan ederken. Sonuçta düşman her yerde düşmandı işte. Güneş tam tepeye gelene kadar oynadılar. Kızlar yoruldu hemen. Sahil boyunca uzanan teneke kutulara dizilmiş çiçeklerin yanına oturdular. Oğlanlar her zaman yaptıkları gibi mızıkçılık edip kendi başlarına oynamak için uzaklaştılar. Kızların tek başlarına oynayacakları oyunları yoktu. Hiç bebekleri olmamıştı onların. Kardeşleri olanlar, ne oynadıklarını bilmeden evcilik oynarlardı. Şahira için için kardeşleri olan kızları kıskanır, bu yüzden bebeklerinin ne zaman doğacağını sorar dururdu Muna nineye. Kampın içinde çalışmaya giden annelerin bebeklerini bıraktıkları bir kreş vardı. Şahira: -Haydi kreşe gidelim dedi. Hemen kabul gördü bu fikri. Akşam serinliği bastığında döndüler evlerine. Büyükler sundurmada komşularla oturuyordu, her zamanki gibi. Günlük olağan alışık oldukları bu manzarayı severdi Şahira. Büyükler eski mutlu günleri anlatırdı sık sık, Şahira'ya masal gibi gelen. Babası, bu saatlere kadar dışarda olmasına kızardı. Görünmeden içeri süzüldü. Şahira neden kızdıklarını anlamazdı, nerde olduğunu çok iyi bildikleri halde, anlamsız bile bulurdu. Babası neden daha çok oynamasına izin vermezdi. Namazda olan Muna ninenin yanına sokulup namazın bitmesini bekliyor. Namazda konuşulmadığını biliyor. Ninesi her zaman yaptığı gibi yatıp kalkıyor, dudaklarında fısıltı, gözlerini ayırmadan, seyrediyor. Nice zaman sonra bitiyor namaz. Artık ninesine sokulabilir. Ninesinin nelerden bahsederken kızgınlığının geçtiğini çok iyi bildiğinden, cevabını yüzlerce kez dinlediği sorusunu yeniliyor. Şahiranın tek derdi, geç gelişini unutturmak. Gülümsüyor yaşlı kadın: -Kaç kere anlattım bu bizim vazifemiz. Anlatmaya başlıyor ninesi. Geç kalışını, Muna ninenin hışmına uğramadan atlattığı için mutlu daha çok sokuluyor Muna nineye. Ninesi mutlu olsun istiyor, kendine kızmayarak bahşettiği mutluluğa karşılık soruyor: -Bende büyüyünce kılacakmıyım? -Elbette. Tüm müslümanların görevi diye başlıyor anlatmaya. Nine tespihe uzandığında ekliyor? -Hepsi mi? -Evet. Birden aklına geliyor Şahira'nın. -Peki Maj neden kılmıyor. Muna nine cevaplayamadığı her sorunun ardından sahte bir öfkenin ardına gizlenir. Yine aynı yolu seçiyor. -Yine gevezeliğin üstünde senin. Karnın acıkmadı mı? Sahi neden geç kaldın. Şahira Muna ninenin öfkesini erken azdırdığını düşünüp, yanına sokulup, boynuna sarılıyor.Tüm sevimliliğini takınıp: -Kreşte bebeklere dalmışım. Kızdımı babam? Muna nine iyi bir gününde, Şahira'ya sarılıp: -Fark etmedi yokluğunu. Kaç kere söyledi, hala söz dinlemiyorsun. Şahira'dan intikam alırcasına ekliyor -Ne zaman büyüyüp söz dinleyeceksin.? Şahiranın büyüdüğünü kabullendirmek adına yapamayacağı yok. Biliyor Muna nine. Muna ninenin verdiği ekmeği yemeği yemeğe koyuluyor. Konunun kapandığını düşünerek. Açıktığı için hemen bitiriyor ekmeğini. Elindeki akşam yemeği bitince sundurmaya büyüklerin yanına çıkıyor. Babası yanındakilerle koyu bir sohbete dalmıştı. Çok geçmedi, annesi büyüklerin çaylarını getirdi. Şahira Muna nineye sokuldu. Kalabalığı gören diğer komşularda katıldı bir bir. Çocuklarınıda getirdiler. Gürültüleri arttı çocukların. Muna nine: - Hadi gelin size masal anlatayım dedi. Muna ninenin ardı sıra itişe kakışa içeri girdiler. Sevinç içinde, yerde serili allı güllü yer minderlerine oturdular. Halkanın ortasındaki yer her zamanki gibi Muna nineye aitti. Neden sonra oturdu Muna nine. Bekliyorlardı. Şahira sabırsız: -Hadi nine anlatsana Filistini. Masal demek Filistin demekti kamp çocukları için. Muna nine Şimdiden anlatacağı hüzünlü hikayenin havasında gözlerini, akşam alacası inmiş. Camdan görünen en uzak nokta olan dağlara dikmişti.Vakit kazanmak istercesine. -Biliyorsunuz kaç kez anlattım dedi Hep bir ağızdan: -Olsun yine anlat diye tutturdular. Şahira'nın yaşıtı çocukların çoğu kampta doğmuştu. Dünyayı tanımıyorlardı. Onlara göre dünya kampın tel örğülerinin başladığı yerde başlıyor, bittiği yerde bitiyordu. O kadar küçüktü dünyaları. Filistinse bıkmadan dinledikleri masal. Şahira, abisinin kitaplarından, abisinin izin verdiği ölçüde tanırdı dünyayı. Birde Muna ninenin anlattıklarından. Diğerlerinin o şansı bile yoktu. Muna nine anlatmaya başladı: -Bu çok eski bir hikaye. Ta 1920'lere dayanan. Anlatacaklarımın çoğunu bende sizin gibi büyüklerimden dinledim. Dinleye dinleyede anlatılanlar benim oldu. Eskiden Filistinde yaşardık. Sizler hiç görmediniz. Topraklarımız bereketliydi. Çocukların en ufağı girdi konuya: -Muna nine Filistin ne demek. Soruyu soran kampa yeni gelen ailelerden birinin çocuğuydu. Muna ninenin anlattıklarını dinleyen diğerlerinin itiraz sesleri arasında gülümsedi Muna nine acı acı. -Filistin verimli ay demek. Topraklarımız verimliydi, büyük bahçelerimiz vardı. İçinde büyük evler. Kimi iki katlı, kimi üç. Hayvanlarımız vardı sütlü. Koyunlarımız vardı etli. Tavuklar bol yumurtlardı. Köyde yaşardık biz. Babam çiftçiydi benim. Komşularımız vardı... Yahudi... Dosttuk o zamanlar. Şimdiki gibi savaşmıyorduk. Onların dilleri, dinleri farklıydı. Her şeyleri başkaydı, sorun yapmazdık. Kavga bile olmazdı aramızda. Birbirimize gider gelirdik. Biz onların bayramlarını kutlardık onlar bizimkini. Düğünlerimiz olurdu. Hep birlikte kurardık yeni yuvalar, yeni bacalar tüttürürdük. Gülerdik eğlenirdik. Kimsenin kimse ile bir alıp veremediği olmazdı. Yardımlaşırdık. Osmanlının gidişinden sonra İngilizler varmış Filistinde. Kötü yıllarmış o yıllar. Osmanlının gidişinden sonra kaynamaya başlamış kazan... İngilizlerse kötü düşman. Sinsi. Önceleri komşumuz olan Filistinli yahudilerin akrabaları gelmiş. Anlatılanlara görede fazla değillermiş. Gelenler çok acı çekmiş. Yıkılmışlar, yok edilmişler. Bizde acıdık ilkin. Kucak açtık. Adamlar vatansızdı, aynı şimdi bizim olduğumuz gibi. Bazı Filistinliler bu yeni gelenlere toprak bile sattı. Sonraki yıllar İngilizler daha çok yahudinin Filistine gelmesini körükledi. Bizlerin itirazlarını dinleyen yoktu. Zayıfın sesi kısık çıkıyor ondan olsa gerek. Bu yeni gelen Avrupalılar yeni topraklar almaya başladılar. Anlatırken içi daralıyordu Muna ninenin. Nefes alışı değişiyordu. İlk kez anlatırcasına acı çekiyordu. Çocuklarsa, Muna ninenin acısını yüreklerinde duyup, anlatılanların hiç birini kaçırmadan dinlemek için suskun bekleşiyorlardı. Arada yeni gelenlerden sorular geliyor, sabırla cevaplıyordu Muna nine. - Bunlar kendi devletlerini kurmak istiyorlardı. Siyonist olduklarını söylediler. Yenilerden biri soruverdi: -Siyonizm ne demek Muna nine? Diğer çocuklar bu kadar basit sorular sorduğu için olsa gerek soru sorana hırsla baktılar. - Siyonizm tüm dünya yahudilerini bir toprak bir devlet çatısı altında toplamanın mantığını oluşturan bir akım. Muna nine eski can dostları aklına gelmiş olmalıki ekledi: -Yahudilik ayrı bir şeydir unutmayın. Sustu, gücünü toplayıp devam etti -İngilizler yardım etti, bu yeni gelen ve kendilerini siyonist diye niteleyen bu adamlara. Ürünlerimizi kendi ordularına satmaya zorladılar bizi. Aslında o devirlerde Hayfa pazarında ürünlerimize daha iyi para ödenirdi. Çok para ederdi ürünlerimiz. Bunlar az ödedi. Yıllarca sürdü bu baskı. Ürünümüzün eşi emsali yoktu. Otuzlu yıllara gelindiğinde artık baş kaldırılarda başlamıştı. Benim yeni doğduğum, sizin ana babalarınızın bile doğmadığı yıllardı anlatmaya çalıştığım. Şahira gözlerinin önüne kundakta bir Muna nine getirmeye çalıştı. Başarılı olamadı. Gülümsedi. Kimsenin taşıyamayacağı, büyük bir bebek olmalıydı. Şahiraya göre Muna nine hiç bebek olmamış olmalıydı. Onunda oyunlar oynadığı, ağladığı, kavga etiiğini düşlemeye zorladı kendini olmuyordu. Gözlerinin önünde canlanan hep beli bükük, elleri kırış kırış bir bebekti. Muna nine hep büyüktü. Suskundu Muna nine. Uzun süredir suskun anlatmaya başlamasını bekliyorlardı. Şahira dirseği ile itekledi ninesini: -Sonra Muna nine? Muna nine daldığı hangi düşten çıktığı belli değil devam etti: -Evet sonra çiftçiler ingiliz politikasına karşı ayaklandılar. Askeri kışlalar havaya uçuruldu. İngiliz trenleri ve arabaları saldırıya uğradı. Bütün Filistin köy ve kasabaları genel grev kararı aldılar. -Grev ne demek Muna nine? -Hiç kimsenin çalışmaması... Altı ay sürdü direniş. İngilizler, siyonistlerin yardımı ile bastırdı sesimizi... Cepheler belli olmuştu. Bir yanda ingiliz ve siyonistler, diğer yanda biz vardık... İç savaş çıktı. O günleri hayal meyal hatırlıyorum. Annem bileziklerini satıp babama ve kardeşlerime silah alması için vermişti... Kötü günlerdi ve bizim için bir daha iyi günler hiç gelmedi. Muna nine yine uzun bir süre daldı. Bir iki çocuk itileşti. Gittiği yerlerden döndü Muna nine, yorgundu. - Sonra nine. - Sonunda İngilizler yapacaklarını yaptı. Silah taşımamızıda yasakladılar. O yıllar savaş yıllarıydı. Dünya savaşıyordu. Almanlar ortalığı kasıp kavuruyordu. Afrikada ise, İngilizlerle Almanlar savaşıyordu. İngilizler, yanlarında Almanlara karşı bile savaşmamıza izin vermediler. Silahlı bir Filistinli, nazilerden daha kötüydü. Oysa bize verilmeyen, zülme karşı savaşma hakkı, yahudilere verildi. Yahudiler, İngiliz ordusu içinde görev aldılar. Savaş bitmeden yahudiler silahlarını Filistine getirdiler. Bizimse silahımız yoktu. Filistinlilerin sesi yükseldi. İngilizlerse sus payı olarak, Filistine yahudi göçünü durdurma kararı aldılar. Bu kezde yahudiler baş kaldırdı. Tüm bu karmaşa içinde ise Filistine yapılabilecek en büyük kötülük yapıldı ve 1946 da sorumluluğumuz tamamen İngilizlere bırakıldı. - Kim bıraktı Muna nine. -Birleşmiş Milletler. - Onlar neden karışıyor? Gülümsüyor Muna nine, her zaman yaptığını yapıyor - Dinlemiyorsanız giderim. Hemen kesiliyor sorular, yeter ki Muna nine anlatsın. -Önce topraklar ikiye ayrıldı. Bir taraf bizim, diğer taraf yahudilerin. Biz kabul etmedik, diğer arab ülkeleri destek verdiler bize. Nice zaman sonra Lübnan, Suriye, Ürdün’de girdi harbe. Bizler evlerimizden sürüldük. Dört bir yanda bu ve bunun gibi kamplardan onlarcası kuruldu. Gidecek başkaca bir yerimiz yoktu artık. Çocuklara döndü: -Unutmayın bir gün geri döneceğiz. Mutlaka... Geri döneceğiz. Asla dağılmak terk etmek yok birbirimizi. El ele savaşacağız. Kadın, çocuk erkek hiç fark etmez. Dağılırsanız yok olursunuz. Bunca insan boşuna acı çekmiş olur. Ve unutmayın. Kim ne derse desin biz Filistinliyiz. Arab ırkından olmamız bu gerçeği değiştirmez... Söylev çocukların hoşuna gitmemişti. -Muna nine anlatsana. -Hadi ama. Soluklanıyor Muna nine. -Tamam ama ses etmek yok. Hep bir ağızdan kabul ediyor çocuklar. Biraz büyük olanlar ve kampta uzun süredir yaşayanlar ezbere biliyor bu masalı. Daha ufak olanlarsa uyumuş çoktan... Büyükler dinlemek istiyor, umuyorlarki, masal bitti, kötü günler geçti hadi el ele dönelim Filistine, deyiverecek Muna nine. Kaç sefer dinlemişlerdi, Hadi gidelim deyivermiyordu Muna nine. - O zamanlar ben ve ailem Galilee denen bir yerde yaşıyorduk ve siyonistler yayılıyordu. Filistinin dört bir yerinden kıyım haberleri geliyordu. Yetmiyor, bombalamalar, saldırılar, ölüm haberleri ekleniyordu birbiri ardı sıra. İlk kez o zaman anladık . Korkunçtu gerçek. Bense artık bir genç kız olmuştum. Bir hafta sonra düğünümüz vardı. Hayfaya pazara alış verişe inmiştik. Ürünümüzü satıp yerine ihtiyacımız olan şeyleri alacaktık. Yahudilerinse gerçek düşmanlarımız olmasını görmezden geliyorduk. Anlamıyorduk. Komşularımızdı onlar. Kendi aramızdada bir alıp veremediğimiz yoktu. Ortalığı karıştıranın gelen avrupalı siyonistlerin olduğunu düşünmek zorundaydık sanki. Pazar yerinde dolaşıyorduk. Kalabalık olur hayfa pazarı. Yine öyle kalabalık bir gündü. Muna nine her zaman olduğu gibi anlattıklarını yaşıyordu, gergindi hava. Muna ninenin hafızasında canlanan hangi hayaldir bilinmez. Damarlarındaki kan donmuş gibiydi, üşüdü, yeleğine sarıldı bir kez daha... Sesi uzaklardan geliyordu sanki. - Birden nerden çıktığını anlamadığımız, içinde siyonistlerin olduğu bir kamyon çıktı ortaya. Son sürat girdi pazar yerine. Halk kaçmaya çalışıyordu. Kaçan halkın üstüne bomba attılar... Korkunçtu... Kopan insan parçaları gördüm ben. İnsanlar çığlık çığlığaydı, kopan uzuvlar duvarlara yapışmıştı. Her yer kan içindeydi. Su boruları patlamıştı, her yanı bastı su. Kaçmayı zorlaştırıyordu su... İlk kez gördüm vahşeti... Bundan sonra kimse pazara gitmedi... Ölüm korkusu sardı hepimizi. Filistin halkı ilk kez o günlerde, ölmektense gitmeyi düşünmeye başladı. Pazar baskını anıları unutulmadan, Deir Yassin olayı patlak verdi. İnanması güç o kadar çok haber geliyordu ki, duymazdan geliyorduk. Bazen anlatılanlara inanmıyorduk bile. Olmaz böyle şey deyip günlük yaşamımızı sürdürmeye çalışıyorduk. O gün İkindi namazından evveldi... Minareden duyuldu Deir Yassin olayı... Muna nine o günü tüm çıplaklığı ile gözlerinin önünde yaşıyor olmalıydıki kısıktı gözleri. Zaman zaman dalıp gidiyordu, uzun sürüyordu sessizlik. Çocuklarda sonra diye sormuyorlardı. Anlatılanların vahşeti onlarında gözleri önünde canlanıyor olmalıydı. Suskun, üzgün sadece Muna ninenin anlatmaya başlamasını bekliyorlardı. - Deir Yassin... İç geçiriyor Muna nine... Filistin'de küçük bir yer burası. Bende hiç görmedim... Siyonistler basmış burayı... Katliam yaşanmış... Tam 257 Filistinli kadın erkek ve çocuk öldürülmüş... İç savaş yılları... Yahudi çeteleri kurulmuştu... Baskının ardından ırgun ve stern çeteleri çıktı. Deir Yassinse diğer katliamların başını çekti. Her geçen gün baskınlar, öldürmeler, katliamlar arttı. İlk Filistin göçü o günlerde oldu. İlk gidenler otuz bindi. Bu sayı bir aya varmadan sekizyüz bine ulaştı. Önceleri kalanlar, gidenleri döneklikle suçladı, her zaman olduğu gibi. Bu kezki suskunluk hepsinden uzun sürdü - Babam vatansever bir insandı. Gitmek istemiyordu. Deir Yassin olayından az bir zaman önce düğünüm olmuştu. Ben yedi aylık hamileydim o zamanlar.... Hiçbir şey olmamış gibi tarlamızda, bağımızda, bahçemizde çalışıyorduk. Her şeyin düzeleceğini söylüyordu babam. İnanıyorduk. Yapacak bir şeyde yoktu zaten... Babamsa ”Biz arabız, diğer arablar yalnız koymaz bizi diyordu, umuyorduk, elbet bir çözüm bulunacaktı”. Dayanmaya çalışıyorduk. Geceleri korkar uyuyamazdık. Kuş sesinden çakal ulumasından rüzgardan korkar olmuştuk. Gelen haberlerse her geçen gün daha kötü ve daha korkunçtu. Bir avuç Filistinli direniyorduk, olayları görmezden geliyorduk. Sonunda olanlar oldu. 14 Mayıs günü, Yahudiler Filistinde bir devlet kurduklarını duyurdular tüm dünyaya. Hiç kimsenin sesinin çıkmadığı bir dönemdi. Yahudilerse, Birleşmiş Milletlerin kendilerine vaat ettikleri topraklar dışında, Filistinlilerin anadan babadan deden kalma topraklarınada el koydular. Dayanacak gücümüz yoktu. Sadece gitmek istiyorduk. Köyümüz yarı yarıya boşalmıştı. Mayıs ayıydı. Hala dün gibi hatırlarım. Her zamanki gibi erkenden kalktık, çiftçilik zor meslektir, ekilecek dikilecek bağlarımız vardı, bizim toprağımızdı... Bilemezsiniz kuzular. Allah sizlere öyle kötü günler göstermesin, bizim çektiklerimiz, sizin çekeceklerinize kefaret olsun. Gözleri dolu doluydu Muna ninenin. Burnunu sildi elinin tersi ile: -Sabah bombalar patlamaya başladı. Erkeklerimiz tarlalarda çalışıyordu... Sonradan öğrendik... Tüm gece boyu köyün dışında beklemişler pusuda... Bir anda mermi yağmurunun altında bulduk kendimizi. Başımızın üstünden, sağımızdan solumuzdan geçiyordu mermiler... Erkeklerimiz silahlarını kapıp bizi savunmak için koşuyordu... Hala saldırıya hazırlıklı değilmişiz... Ne aptallık... Biraz geç değilmi... Size vasiyetimdir... Her zaman gözünüz açık olsun... Su uyuyorda düşman uyumuyor. İyi niyetler, iyi zanlar yetmiyor. Alıveriyorlar bir gecede, vatan dediğin senelerce üstünde oturduğun, dedenin ve onun dedesinin mezarlarının bulunduğu toprakları... Bizim başımıza gelen buydu. Kadınlar camiye doluştuk. O zamanlar babam bana silah kullanmayı öğretmişti. ”Namusunu korursun demişti”. Kocamın yanında savaşmak için direttim, bırakmadı kocam. Kadınlar ve çocuklar için en güvenli yerdi cami... Ufaktı camimiz... İki yüz kadın ve çocuk doluştuk... Dualarımız göge yükseldi... Muna nine sustu. Şahira tanrının neden duaları duymadığını düşündü. -Tanrı sağırmı Muna nine? Soruverdi. Ninesinin öfkesinden başkacada bir işe yaramadı sorusu. Azarlama faslı bittiğinde devam etti Muna nine. - Uzaktan bomba sesleri geliyordu. Çocuklar her silah sesi ile babalarını bir daha görememenin korkusunu yaşıyordu. Çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Dua etmekten ve ağlamaktan başkaca yapacak şeyimizde yoktu zaten. Bizde öyle yapıyorduk. Uzun bir aradan sonra siyonistler geri çekildi. Erkeklerden çoğu geri dönmedi. Ben şanslıydım. Babam ve kocam döndü. Yaslıydık, ölülerimizi gömdük. Sevincimiz uzun sürmedi geri geldiler. Bu seferse güçleri iki misliydi. Herkez kendi mıntıkasını savunmaya çalışıyordu. Az tüfek vardı. Cephanemizse hemen hemen yok... Tek başımıza dayanmanın mümkün olmadığını biliyorduk. Tek umudumuzsa, diğer arabların yardıma geleceğine olan inancımızdı. Bu umutla savaşıyorduk... Geçen her saniye kurtuluşumuz olacaktı... İlkin cephanemiz bitti. Diğer arablarında geldiği yoktu. Yaşamak için tek şansımız kalıyordu geriye... Kaçmak... Bizde öyle yaptık... Babam: “Kuyruğumu alıp gavur dölünden kaçacağıma ölürüm“demiş, evin önüne oturmuştu. Hala gözlerimin önünde. Bizim kaçış hazırlığımızı seyrediyor, elleri ile oynuyordu oturduğu yerde... Gözümün önünde vuruluşunu gördüm ben... Çok kötü... Kocam gitmek için acele ediyordu. ”Doğacak bebeğimizi düşün diyordu” sık sık... Hemen ölmedi babam. Gözlerini bana dikmiş öylece bakıyordu... Ak sakalından damlıyordu kan. Yanına gitmek için çaba verirken verdi can. Atlara binmiş, gitmek üzereyken, bırakmadılar yanına gideyim. Sanırım ben gözden kaybolunca yumdu gözlerini. Ak başının toprağa düşüşünü gördüm. Uğrunda öldüğü, terk etmemek için can verdiği toprağına düştü ak başı... Bilirmisiniz kuzucuklarım ben babamı gömemedim bile. Kurda kuşa yem oldu. Bir mezarı bile yok... Sonraları hep geri dönme umudumuzu yaşattık. En büyük acım, geri döndüğümde bir mezarı bile olmayan babam oldu her zaman. Sustu Muna nine. Çocuklar Muna ninenin acısını duydular yüreklerinde. -Ayrıldık köyden. Ardımızdan ateş etmeye devam ediyorlardı. Lübnana kaçıyorduk. Yolları kesmişlerdi, dağlara çıktık. Atları bırakmak zorunda kaldık. Bir çoğumuzun atı bile yoktu... Sizler bilmezsiniz, Filistin dağları diken doludur. Dikenlerimiz eteklerimize sarılıyordu ”itmeyin, durun“ der gibi... Can tatlı... Hala uykularımı böler diken sesleri... Elimize, yüzümüze sarılıp bırakmaz istemez gibiydiler bizi... Atalarımızın kanıydı onları büyüten. Bu güne getiren. Ardımızda kalan akrabalarımızdı onlar. Dağımın dikenleri bile hain değildi... Yahudi dostlarımız gibi. Ben yedi aylık hamileydim... Kısa sürede Lübnan yolu konvoylarla doldu. Dağlara uzun kuyruklar uzanıyordu. Mola vermemize bile izin yoktu. Devam, ileri, hep ileri, Siyonist topçusu ateş edip duruyordu ardımız sıra. Açtık susuzduk... Ben ömrümde bir daha o gün susadığım gibi hiç susamadım. Aklımdan babam hiç çıkmıyordu. Gözlerimin önündeydi yarasından akan kan uğrunda can verdiği toprağını suluyordu. Acılı yüzü, avaz avaz bağırıyordu sanki. “Gitmeyin”. Benden gayri kimse duymadı. Kocam ağlamalarımı evimi terk etmeme bağlıyor ”geri döneceğiz” diyordu yol boyu. Kimse anlamıyordu acımı. Babam bu gidişin dönüşü olmayacağını söylemişti. İnanmamıştı kimse, oysa ben hep inandım babama. Lübnana varabilmek için hiç durmadan yol aldık. Geceleri biraz olsun dinlenebiliyorduk. Erzak yoktu ve soğuktu geceler. Uykusuzduk, yorgunduk, açtık, susuzduk. Sesimizi duyan yoktu. Bir dağımın dikenlerinden başka. Yara bere içindeydik. Dikenler sarılıyordu bacaklarımıza, eziyorduk. Tek amacımızdı yaşamak. Bir çoğumuz topraklarımızı kısa bir süre için terk ettiğimize inanıyorduk. Kimi ahırda bıraktığı ineği için göz yaşı döküyordu. Bazılarımız kapıyı kilitlemediğinden dertliydi. Dönene kadar ne olacaktı? Muna nine duvarda asılı anahtara dikti gözlerini: -Bense belime takmıştım anahtarımızı. Kısa bir süre sonra dönecektikya. Tek umudumuz geleceğinden emin olduğumuz arab ordularıydı. Üç beş yahudinin hakkından gelirdi bu millet. İnanıyorduk... Geleceklerdi... Gelmeliydiler... Söz verdiler... Bekliyorduk... Hala bekliyoruz. İşte tam otuz yıl geçti aradan, hala yitirmedik umudumuzu hala bekliyoruz. Yorgundu Muna nine. Anlatamadıklarını yaşıyor gibiydi. Beyninin gizli köşelerinde dans ediyordu acı hatıralar. Bir kez daha terk etmişti yurdunu anlatırken. Odaya göz gezdirdi, suçlu bakışlarını kaçırdı çocuklardan. -Anlatsana Muna nine. Gergindi hava. Gülümsemeye çalıştı Muna nine. -Bıkmadınız hala. -Bahçeleri anlat Muna nine. Çocukların derdi masal. Mutlu günleri dinlemek. Uzun bir iç geçirdi Muna nine. Anlattıklarının kirli tortularından sıyrılıp devam etti: -Bizler çiftçiydik. Büyük bahçelerimiz vardı evlerimizin önünde. Bağlarımız vardı dağlarda. Evlerimiz büyüktü. Büyük bahçelerde ağaçlarımız vardı. Limon, portakal, kayısı, zeytin ağaçları. Sebze ekerdik. Zeytinyağı çıkarır satardı babam. Herkesin kendine ait bir odası vardı. Her evde ise mutfağın yanında kiler bulunurdu. Acıyan gözlerle baktı kuzucuklarına, ekledi. Sizler o bolluğun hayalini bile kuramazsınız. Hiç görmediniz ki. Bilmezsiniz ki. Ağzına kadar dolu olurdu kiler. -Kiler ne Muna nine? -Evin tüm yiyeceğinin saklandığı odalara kiler denir Filistinde. Bir yıl yetecek kadar dolu olurdu kilerlerimiz. Peynirlerimiz, pekmezimiz, kekiklerimiz, baharatlar, yağ, tuz ne ararsan bulunurdu. Bizler misafiri severiz. Gelenleri ağırlamak yemek yedirmek en büyük zevkimizdi. Yüksünmezdik... İlk gelen yahudi komşularımızıda böyle ağırlamıştık. Çocuklarımız yahudi çocukları ile oynardı. En yakın dostlarımızdı onlar. Farklı olan tek şeydi dinlerimiz. Sorun olmazdı. Biz onların bayramlarını kutlardık, onlar bizim. Taki siyonistler gelene kadar. -Siyonistlerle yahudiler aynı değilmi Muna nine? -Çok sonraları aynı oldular. Filistinde yaşayan her yahudi siyonist değildir. Zamanla yeni gelen Avrupalılara uydular. Şahira anlamamıştı. Sormaya hazırlanıyordu. Muna nine ise: -Bu günlük yeter artık dedi. Her zamanki gibi efkarlanmıştı. Böyle zamanlarda üstüne gitmenin doğru olmadığını bilirdi çocuklar. Bir daha uzun süre anlatmaz ceza verirdi. Oysa Filistin masalını dinlemek hoşlarına gidiyordu onların. Çocuklar oyuna başladıklarında, Muna nine büyüklerin yanına gitmek üzere odadan çıktı. Beli büküktü. Çocuklar ardından sevgi ile baktılar. Şahira dalgındı. Sessiz oturdu bir süre. En yakın arkadaşı Dallal sokuldu yanına. - Nen var hasta mısın diye sordu. Şahira Dallalın yüzüne baktı bir süre: - Hayır ama... Ben söz veriyorum bir gün geri döneceğiz. Muna ninemin elinden tutup gireceğim bahçemize. Dallal, dalgı oturan Şahira'nın elinden tuttu. Oyuna dalan diğerlerinin yanına çekti. Muna ninenin anlattıklarının kötü etkileri yok oluverdi oyunla. Reşidiye'de yaşam tek düze akıp giderdi. Kadınlar ev işlerini sabahtan bitirmeye çalışırlardı. Öğleden sonra üçte kamptaki tek radyonun başına giderlerdi. Yayın başlayana kadar gürültü yavaş yavaş artardı boş alanda. Radyonun cızırtılı sesi anonstan duyulmaya başladığı anda, bıçakla kesilmiş gibi susardı herkes. Zor anlaşılırdı radyo. Cızırtılar arasında başlardı yayın. -Hayfa'da oturan Abu Murat ve Cemile, Kemal ve yiğeni Hamid sesleniyor. Lübnandamı kalıyorsunuz. Biz iyiyiz. Kısa bir aradan sonra bir başka anons duyulur radyodan. - İbrahim Fawaz karısı Zemzeme sesleniyor. Ben Yafa'ya taşındım. Baban bizde kalıyor iyiyiz. Bir saat sürer giderdi yayın. Sonunda birileri haber alamamanın telaşını yaşarken, diğer evde bayram havası. Haber alamayanlar bir sonraki günü beklemek üzere ayrılırlardı alandan. Kimi günse sevinç yaşanan bir evde ertesi gün yas olurdu. Bir gün önce haber aldıkları ve onları sevince boğan kişi, çoktan ölmüş oluverirdi hemen. Sebepse yayının günü gününe yapılmıyor oluşu idi. Radyonun adı İsrail veya Tel Aviv gibi bir şeydi. Şahira'nın bilmediği, tüm kampın sessizliğe gömüldüğü böyle anlarda sıkılırdı Şahira. Haber beklediği kimsesi yoktuki onun, kampta doğmuştu. Tüm dünyası kampın tel örgüleri arasında sıkışıp kalmıştı. Radyo yayınının bitiminde hemen dağılırdı kalabalık. Guruplar kendi aralarında yorumlara başlardı. Çocuklar, hayatta kalma yarışı oynamak üzere sahil yoluna koşarlardı. Tek düze bir yaşamdı ve Şahira başka şeklini bilmediği için, mutluydu. Kampın dışarı ile bağlantısı çalışmaya gidenlerdi. Birde okul için dışarı çıkan büyük çocuklardı. Kampın milis güçleri, yerel polis görevi yaparlardı. Fazla olay olmazdı zaten. Sığınakları vardı. Hergün tepelerinde keşif uçakları uçardı. Saldırıya açıktılar. Saldırı anlarında ise sığınaklara gitmekten başka yapacak işleri yoktu. Şahira adım atmayı öğrendiği gün, saldırı anlarında en yakın sığınağa gidilmesi gerektiğinide öğrenmişti. Saldırı bittiğinde çıkarlardı dışarı. Muna nineye sorardı: - Neden bizi bombalıyorlar nine, onlara bir şey yapmadık ki. Cevap verirdi ninesi: -Canları sıkılsa bomba atarlar. Bir israil askeri düşse, başı yarılsa bizi sorumlu tutar, basar bombayı. Akan kandan bizi sorumlu tutarlar... Neden mi yok bomba atmaya. Annesi, Şahira'yı oynamaya göndermişti bugün. Kapının önünde biriken suların içinde, eline geçirdiği tahta parçası ile oynuyordu. Uzaktan kamyonların alana girdiğini görmüştü. Muna ninede sesleri duyup kapı önüne çıkmıştı. - Yardım geldi diye bir sevinç dalgası yayıldı kampa. Annesi yıkadığı çamaşırı bırakıp, ellerini önündeki önlüğe sildi. Şahira Muna ninenin elinden tuttu. Acele ile inmeye başladılar. Geç kalmak olmazdı. Annesi ve Muna nine sıraya girdiler, Şahira diğer çocukların yanına oynamaya gitti. Şahira okumayı yeni öğrenmeye başladığı halde U N R W A harflerini ezberlemişti. Kamyonun yanına sokuldu. Saçları olmayan bir adam çarptı gözüne. Adam kamyonun yanına çökmüş, o güne kadar Şahira'nın görmediği bir şey yemekte. Merakla daha çok sokulur adama... Adamın yediği sulu bir şey, Şahira adamın bileklerinden damlayan sudan anlar. Hiç görmediği yiyeceğe bakarken adamla göz göze geliverirler. Gülümser adam. Önce aldırmaz, Şahira merak içinde bakmaktadır kendisine. Çocuğun böyle neye dikkatle baktığını anlamaya çalışır ve Şahiranın kara kıvırcık saçlarına dokunur: - Bir şeymi istedin çocuk Omuzlarını silker Şahira: -Hayır, sadece bakıyordum Adam sağına soluna bakınır. Bu kıvırcık kızın nereye baktığını anlamak ister. Ve çocuğun dikkatini böylesine çeken şeyin ne olduğunu bulamadığından sorar: - Neye bakıyorsun? -Elindekine. Adamda bakar eline, ve elindeki portakalı görüp ekler: -Bunamı bakıyorsun der şaşkın. Şahira ise en masum haliyle sorar: - Evet... Nedir o? Anlamıyordu adam. Burda yaşayacak ve portakal ne bilmeyecek. -Bu portakal... İstermisin? Yabancılardan bir şey istenmeyeceğini bilir Şahira. Boynunu büker. Adam kamyona uzanır, paketten bir tane alıp uzattır. Şahira eline aldığı sarı şeye bakar uzun uzun, ıssırır. Adam: -Soymayacakmısın diye sorar. Şaşkınlığı daha bir artar Şahira'nın: -Nasıl der anlamsız. Adam uzanıp elinden alır portakalı, Şahira adamın kızdığı için geri aldığını düşünüp -Soyacaktım diye atılır... Adamsa gülümser, Şahira'nın bakışları altında soyar portakalı ve kıvırcık saçlı kıza uzatır. Şahira yemeğe başlar. Adamın bakışlarından huzursuz olsada, tadı öyle hoşuna giderki. Adamsa kızın, sadece portakal kapmak için mi bu kadar numara yaptığını anlamaya çalışmaktadır. Şahira ağzından çıkardığı çekirdekleri incelemektedir uzun uzun. Adam kızın portakalı gerçekten ilk kez gördüğünden emin olmuş, içi burkulduğu için belki, belkide kendi çocuklarının yemeyip çöpe attıklarının utancı içinde bir tane daha uzatır Şahira'ya. Daha önce yemediği öyle belliydi ki, dayanamayıp bir tane daha verir. Sadece gülümsedi Şahira. Teşekkür etmeyi bilmezdi. Annesi, babası, Muna nine ve Muhammet verirlerdi, Şahira alır yerdi verdiklerini. Onların görevi gibi kabulenmişti. Yinede içindeki duyguları anlatabilmek için bir kez daha gülümsedi adama. Adamın yanından uzaklaşıp Muna nineyi bulmalıydı. Anlatmalıydı. Adam: -Bir tane daha istermisin diye seslendi. Bir kez daha gülümseyerek sokuldu adamın yanına. Elinden kaparca aldı. Aynı hızla koşmaya başladı. Korkmuştu bu kez. Annesini hemen buldu, Muna nine eve gitmişti. Evin olduğu yöne doğru koşmaya başladı. Eve yaklaştığında bağırmaya başladı: - Muna nine... Muna nine... Şahira kapıya varamadan, ninesi çıktı: - Ne var ne oluyor. Şahira elindekileri göstererek yaklaşır. Muna ninenin kızmamasını dilemektedir. Ürkek: -Baksana... Ne verdi? Muna nine, Şahira'nın ne gösterdiğini anlamadı ilkin. Şahira yaklaştıkça elindekinin bir portakal olduğunu anladı. Hüzünle oturdu merdivenlere. Şahira ise heyecanla anlatıyordu. - Nine adam anlattı. Ben soymadan yiyordum. Eli ile soydu verdi, bende yedim. Tadı öyle güzelki, sonra bir tane, ve bir tane daha verdi. Uzandı Muna nine, Şahira'nın elinden aldı portakalı uzun uzun nceledi, kokladı. Şahira ninesinin portakalı alacağından emin korka korka beklerken ağlamaya başladı ninesi. Şahira portakaldan önemli bulduğu ninesine sokuldu -Ne oldu nine diye sordu. Ses vermiyordu ninesi. Muna nine elindeki portakalla eve girdi, Şahira onu takip etti. -Söylesene ne oldu. Eteğinden çekiştiriyordu Muna ninenin. Yere, çiçekli yastıkların üzerine çöktü Muna nine. Şahirada yanına. Ninesi ağlamasın istiyordu, koltuk altına soktu başını. Muna nine ise neden sonra: -Bunlar bizim ağaçların, diyebildi hıçkırıklar arasında. Daha sonraki günler Şahira, gelen kamyonlara sevimli görünmeyi öğrendi. Sokuluyordu yanlarına, dikkatlerini çekiyor, bir şeyler alıyordu. Mutlak alıyordu bir şeyler. Kimi gün bir meyve, kimi gün ekmek, bazen kibrit, bazen çakmak. Dünyayı tanımadan dişiliğini kullanmayı öğrenmişti. Yine böylesi yardım günlerinin birinde, babası görmüş. Önce dövmüş, sonra eve hapsetmişti. - Biz dilenci değiliz diyordu. Şahira , annesinin ve muna ninenin yardımları saklı aldıklarını biliyordu. Sonraki günler,Şahiranın aldıkları için babasına bir şey söylemediler.Aralarında gizli yapılmış bir anlaşma vardı sanki. Şahira hapis olduğu günler evde oturuyordu. Diğer çocukların oyun çığlıkları geliyordu kulaklarına. Yapacak bir işide yoktu. Bu yıl ilk kez okula gitmiş, okumayı yeni yeni sökmeye başlamıştı. Evin tek lüksü, duvarda asılı şiirdi. Babası sık sık gider sessiz okurdu bu şiiri. Şahira'da cezalı olduğu uzun yaz günleri boyunca defalarca okuyup ezberlemişti artık. Bir kez daha okudu. Annesi ve Muna nine komşuya gitmişlerdi. Şahira ise cezalıydı. Canı sıkılıyordu. Gözü şiire takıldı, ezberini kontrol etmek üzere bakmadan bir kez daha okumaya başladı şiiri. Yazın sicilime. Arabım ben. Kafa kağıdı numaram elli bin. Sekiz çocuğum var. Dokuzuncuda önümüzdeki yaz geliyor. Gücendinizmi beyler? Yazın sicilime. Arabım ben. İşçi kardeşlerimle birlikte. Taşları biçerim ben. Kayaları sıkarım. Sekiz çocuğumada bir ekmek, bir kitap için ve sizden acıma dilemiyorum. Ve yönetiminiz altında ezilip büzülmüyorum. Gücendinizmi beyler? Yazın sicilime. Arabım ben. Ünvansız bir adım ben. Çılgın bir dünyanın sarsamadığı köküm çok derinde gömülüdür. Çağların ötesinde, zamanın ötesinde. Sabah çocuğuyum ben. Hakir bir köylü çocuğu. Sazlık bir kulübede yaşarım. Saçlarım kehribar karası. Gözlerim kestane kahvesi. Kıvırcık arab saçlarım. Tırmalar dokunan elleri ve yeğ tutarım bir yağ bir kekik çukurunu. Ve lütfen sicilimin en tepesine lütfen şunları yazın. Kimseye kin duymam. Kimseyi soymam ben. Ama açlıktan dönerse eğer başım. Beni yağmalayanın kanını içerim. Sakının açlığımdan. Sakının gazabımdan... MAHMUT DERVİŞ Evde kapalı kaldığı üç gün boyunca binlerce, on binlerce okudu. Ezberlemişti artık. Okudukça kin duydu. Öfke doldu yüreğine. Onları aç koyanlardan, bu durumu yaşamak zorunda bırakanlardan bir gün... Mutlak bir gün alacaktı intikamını. Söz verdiği halde yardıma gelmeyen arab ordularından... Muna nine ile el ele girecekti bahçeden. Kendi bahçesinin portakallarını verecekti çocuklara. Onlar istemeden, kendi yaptığı gibi, kamyon şöförlerine göbek atmak zorunda kalmadan verecekti. Canı sıkılıyordu Şahira'nın. Muna ninede kalmıyordu yanında. Konuşacak kimsesi yoktu. Anlamadığı ne çok şey vardı. Muna nine bile bazen tam açıklayamazdı. Sorsa bile anlatamazdı. Küçüçüktü kafası. Bazan Muna ninede sorduklarına kızar, cevap vermezdi. Böyle zamanlarda Muna nine uzun süre küsecek diye korkardı. Şahira'nın bir kere sorma hakkı vardı, üst üste sorarsa kızardı ninesi. Oysa kızmasa ne çok sorusu vardı soracak... Neden... Niye... Nasıl... Niçin... Kim... Ne olmuş... Kiminle... ve sormak isterdi... Ne olacak ? Her sıkıntının bittiği gibi, Şahira'nında cezası bitti. Döndü arkadaşlarının yanına, oyunlarına daldı yeniden. Bir başka cezaya kadar. Cezalı kaldığı tüm zamanlarını düşünerek geçirmişti. Yardım kamyonlarından yaltaklanarak elde ettiği portakalını yemeğe kıyamıyordu. Büyüklerce çoktan unutulmuştu portakalın varlığı. Şahirasa unutmuyordu. Oyun oynamak için gittiğinde sevgili portakalını saklıyor, oyun dönüşü ise ilk işi portakalının yerinde olup olmadığını anlamak oluyordu. Portakalı yemek için dayanılmaz bir istek duysada, kıyamıyor. Bir daha bulamayacağı korkusu içinde vazgeçiyordu yemekten. Geceleri koynuna alıp yatıyor, portakalın kokusu içinde Filistin'deki bahçelerinde gezintiye çıkıyordu. Sabah uyandığında, portakalın tadı damaklarında saklıyordu yeniden, akşama yemek üzere. Her kez yattığında ise kıyamıyordu, portakalı yerse, Filistin düşünüde yok ediverecek gibi, bir daha Filistin'e gidemeyecek gibi. Ne güzel şeydi portakal. Bir sabah uyandığında portakalının büzüldüğünü ve buruşmaya başladığını görüp telaşa kapıldı. Ölüyordu portakalı. Muna ninenin elleri gibi buruşmuştu. Bulaşık yıkayan ninesine sokuldu. - Muna nine bak portakalım ölüyor. Üzüntüsü öyle yansımıştıki sesine, Muna nine torununun elinde tuttuğu portakala baktı: - Daha yemedin mi? Boynunu bükmüştü Şahira: - Bitsin istemedim ki Muna nine döndü işine. Şahira Muna nineden medet umuyordu. Oysa o her şeyi bilen, her sorunu çözen ninesi suskundu. -Portakallar ölünce gömülürmü nine? Diye soruyor. Gülümsüyor ninesi: -Hayır... Portakallar sadece yenir. Şahira portakalı ölsün istemiyor. - Yersem ne olur? -Ölmez o zaman, sana geçer, seni büyütür ve senin bir parçan olarak yaşar. Şahira elini çabuk tutması gerektiğini düşünür. Portakalı ölmesin. Alel acele yemeğe koyulur. Portakalın suyu kollarından akmaktadır, muna nine yan gözle portakal yiyen torunun seyreder. Portakal bitmeli olduğunda: -Hemen yıka ellerini annen görmesin. Üstünü başını böyle kirletmeni hiç istemez bilirsin. Muna nine ile göz göze geldiler. Şahira ellerini yıkamak üzere uzaklaştı. Kapının önündeki kovadaki su ile temizlendi. Daha şimdiden özlemişti portakalını, geceleri düşlerinde kokusu olamayacağını düşündü gözleri doldu. Yapacak işi yoktu. Diğer çocuklarınsa ne sesleri ne kendileri vardı görünürde. Amaçsızca yürümeye koyuldu. Kampın sokakları sloganlarla doluydu. Bilinçsizce hep okurdu. Yine okumaya daldı. Anlamadığı anlamadığı halde okuduğu, okumaktan vaz geçmediği, yaşamlarının parçası yazılarla yan yana, adımlarını sıklaştırarak devam etti okumaya. Siyonizm, Emperyalizm, Arab rejimi bir sürü şey vardı duvarlarda. Şu büyükleri hiç anlamıyordu. Yolunun ilersinde tamirat işi ile uğraşan büyükler dikkatini çekti, yanlarında durup seyre daldı. Um Leylaların evinin önüydü burası. Neşeliydi ev halkı. Meşgul olacak işleri vardı. Um Leyla çukur kazmakta olan kocası Abu Leylanın kıçına bir şamar indirdi. Bir yandanda ”Sedat bir bela, hemde kanlı bir katildir“ dedi. Gülüşmeler oldu. Şahira'da gülümsedi, ortamın neşeli havası hoşuna gitmişti, yere diz çöküp neşelerine gizliden ortak olmak istedi. Dinlemeye başladı. Sohbet koyulaşmıştı. Sedat'ın İsrail ile görüşmeleri başlatarak, Filistin halkını nasıl aldattığını, arkadan bıçakladığını konuşuyorlardı. Uzaktan, boş alana giren bir kamyon hırıltısı duyuldu. Şahira ayağa kalktı, konuşmalardan daha çazipti gelen kamyon. Kamyon bombalanmış boş alanın ortasına park etti. Kadınlar ve çocuklar kamyona doğru koşmaya başladılar. Bir yandanda duymayanlara duyurmak için bağırıyorlardı. - Tavuk kamyonu geldi. Kampın et ihtiyacı için sık sık gelir kamyon. Kampa ise kamyonla bir canlılık bir yaşam gelmiş gibiydi. İşleri olsun olmasın boş olan her kez gibi Şahira'da kamyona doğru yürüdü. Şahira meraklı bir çocuk. Tavukları incelemeye koyuldu. Beyaz, sarı, tepeli, küçük, büyük bir sürü tavuk vardı. Tavuklar kamyonun arkasındaki demir parmaklıklardan başlarını uzatmış, çevreyi seyretmeye çalışıyorlardı. Tavuklarıda kendisi gibi düşündü. İçi burkuldu. Kokudan rahatsız oldu. Kamyonun ön tarafına doğru yürüdü. İtişip kakışan kadınları seyretti. Kamyonda tavuk dışında bazı zamanlarda sebzede olurdu. Bugün sebzeninde olduğu bir gün olmalıydı. Tavuk kokusu yanında toprak ve yağmur kokusuda gelmişti kampa. Alış veriş başlamıştı. Kamyoncu tavuk alanlara tavuk, sebze alanlara sebze veriyordu. Alanlarsa nerede ise yırtılmak üzere, pis ve buruşuk paralar veriyordu. Dikkat etmişti, kamyoncu parayı almadan vermiyordu. Alıcının beğendiği tavuğu önce tartıyor, sonra boğazını koparıp veriyordu alana. Her taraf kan oluyordu, aldırmıyordu kamyoncu. Şahira kanı sevmiyordu. Kamyon gittikten sonrada günlerce kokusu çıkmıyordu. Kokuya pis sinekler geliyordu. Kalan artıklar üzerinde konaklıyorlardı günlerce... Sinekleride sevmiyordu Şahira. Şahira boynu koparılan tavukları seyrederken dehşet duyardı. Korkardı. Nefesi daralır, gözlerini yumar, tanrıya kendisini tavuk olarak yaratmadığı için, Muna ninenin öğrettiği gibi şükranlarını sunardı. Birden gökyüzünden gelen hırıltı ile ürperiyor halk. Göğe çeviriyorlar başlarını. Ufukta iki çizgi gibi, iki nokta görünüyor. Bir telaş sarıyor Şahira'nın çevresini. Biraz önceki alış veriş itişip kakışmasından daha güçlü bir dalga ile sarsılıyorlar. Büyükler: - Fantomlar... Fantomlar -Tayran - Uçaklar - İsrailliler... Laflar birbirine karışıyor. Kadınlar çocuklarını toparlayıp uzaklaşmanın telaşında. Erkekler hala suskun. Ne yapacaklarını bilemez bir halde telaş içinde dolanıyorlar, belki koşuşuyorlar, Şahira'da eve doğru koşmaya başlıyor. Sığınacak en güvenli yer, Şahira için. Evdekilerin haberi olmadığını düşünüp, yol boyu avaz avaz bağırıyor. - Muna nine Fantomlar... İsrailliler... Evin önünde duruyor Muna nine. Uzaktan görüyor Şahira. Ellerini kaldırmış Allaha yalvarıyor. Bir yandanda İsraillilere lanet okuyor. Öyle belli ki. Arkadaşı Esat, hayali bir tüfekle ateş açıyor Fantomlara. Annesi: -Yüksekten uçuyorlar diyor. Herkez biliyor, yüksekten uçtukları zaman tehlike yok. Bu sadece bir keşif uçuşu. Asıl korkuları uçaklar üstlerine direk geldiğinde oluyor. Sakinleşiyor kamp. Babası inanmadan uzaklaşan uçaklara bakıp: -Geri döneceğiz diyor. İstesenizde, istemesenizde geri döneceğiz. Muna nine evin önüne çöküyor ağlamaklı: -Topraklarımızı bırakmakla yaptık en büyük hatayı, rahmetli babam evin önünde oturup kımıldamamıştı. Gitmektense ölmek daha iyi derdi. Haklıymış. Öldü ama rahat şimdi... Bize bakıp alay ettiğini duyarım geceleri. ”Ölüm daha güzel, gitmeyeydiniz” bir ben duyarım bu sesi. Büyükler suskundu.Uçaklar geldikleri gibi hırıltı içinde uzaklaştılar. Kamp eski sessiz, sakin yaşamına döndü yeniden. Muna nine her zamanki suskun hali ile oturuyordu. Yanına sokuldu Şahira, ninesi kucağını açtı çekti kızı: -Nine terk etmeseydik topraklarımızı ne olurdu. - Belki ölürdük ama şerefimizle malımızla mülkümüzle ölürdük. Böyle aç zebil onun bunun artıkları ile ölümü beklemekten iyiydi. Şahira korkuyordu. Tavukları görmüştü, ölüm kanlıydı, sevmiyordu kanı. Fısıldar gibi: - Ben ölmek istemiyorum Muna nine. Muna nine, torunun çekti kendine. Acı bir Filistin türküsü tutturdu. Türkü bittiğinde daha bir ağırlaştı hava. Şahira isyanla karışık sormak istediği tek soruyu soruverdi. -Muna nine... Neden dönmüyoruz evimize. - Elimizden aldılar topraklarımızı... Yok bir şeyimiz. Terk ettik gönül rızası ile, ölmemek için... Yaşamak için. -Ama... Bizim derdin. -Onlar güçlü kovdular bizi. Bizde koyunlar gibi ödlek bıraktık çıktık yurdumuzu. Evimiz yok artık. Dönüşte yok. Muna ninenin yanaklarından iki damla yaş süzüldü. Şahira ninesi ağlasın istemiyordu, çocuk aklı ile teselli vermek adına soruverdi. -İsrailliler kötümü Muna nine. Ninesi birikmiş kini ile cevap verdi -Allahın belaları. Kötünün kötüsü. Acımaz... Ufacık bebelere kıydılar. Allah bile yüce kuranında kötü diye bir bunları lanetler. Şahira korkuyordu - Ama Tanrı tüm kullarını sever derdin. - Sever kuzucuk. -Kötülerin cezasını verir derdin. -Verir bir tanem. - Neden hala cezalarını vermiyor. Neden hala evimize dönemiyoruz. Sen her şeye gücü yeter derdin. Neden bizi evlerimize göndermiyor. Çokmu zor? Muna nine ses etmez. Şahira duymamış olduğunu düşünür. Duysa çok kızardı. Şahira cesaretlenir. -Tanrı bize küsmü? - O tüm kullarını sever, küsmez bağışlar. -Bizi sevmediği kesin. - O nasıl söz tövbe de bakayım. Tövbe der Şahira, Muna nine kalkar. Akşam olmak üzereydi, yemek hazırlamak gerekti. Yaşamak için terk etmişlerdi yurtlarını, yaşamın ilk şartıda yemekti. -Açta olmuyor, hergün hergün söylene söylene gitti, eve girdi. Şahira ellerini çenesine dayayıp düşünmeye başladı. Muna nine cevap vermemişti. Tanrı onları sevmiyordu. Sevse... Tanrı neden sevmiyordu onları... Onu çok kızdırmıştı belki büyükler. Resimlerini gördüğü mutlu çocuk yüzleri geldi gözlerinin önüne. Onların her şeyi vardı. Onları çok seviyor olmalıydı... Onları bu kadar sevdiren neydi? Bir sinek kondu koluna, sevmiyordu sinekleri kovdu. Rahat bırakmıyordu sinek. Bir kez daha kovdu, bir daha, bir daha. İnattı sinek. Kalkıp gitmeyi düşündü. Muna ninenin sözleri geldi aklına. Korktu. Bırakıp gidersen dönüş yok demişti. Gitmeyi gururuna yediremedi. Öldürmeliydi bu sineği... Bu kez kovalayan Şahiraydı... Kan ter içinde kaldı. Sinekte akıllıydı, Şahira'nın ne düşündüğünü hemen anlayıp ona göre davranıyordu. Şahira yok kabul edip kandırmayı denedi olmadı. Muna ninenin yemeğe çağıran sesinede cevap vermeden devam etti sineği kovalamaya. Nice zaman sonra Muna ninenin kapı önünde öylece kendini seyrettiğini fark etti. -Ne yapıyorsun... Muna nine ne yapmaya çalıştığını anlamamıştı. -Sineği kovalıyorum. - Ne olacak yazık değilmi... Bırak gel hemen. Şahira anlamadan baktı ninesinin yüzüne: -Şimdi yakalar gebertirim deyip bir kez daha atıldı sineğin üzerine. Ninesinin sesinden kızdığını anlıyordu: - Ne olacak yakaladığında. -Öldüreceğim. -Neden? -Bana rahat vermiyor. -Sende içeri gir kurtul. Şahira anlamıyordu. Büyükler hemen fikir değiştiriyorlardı. Bir söyledikleri bir diğeri ile çelişki içindeydi. Sineği kovalamaya devam etti. -Olmaz o zaman alanı ona bırakmış olurum. Muna nine hiç anlamamıştı. Bu sineğin neden bu denli önemli olduğunu. Öfkeyle: -Hadi gel artık yemek yiyoruz... Babanı kızdırma. Şahira'nın sineği öldürmeden yemek yemeğe niyeti yoktu. Muna nineninde hışmına uğramak istemiyordu. Babasını sevmediği şeyin sofrada beklemek olduğunuda çok iyi biliyordu. Yenilgiyi kabul etmişcesine çöktü omuzları. Sineği gözleri ile takip etmeye devam ederek, Muna ninenin avuçları içindeki minik elleri yumruk olmuş girdi içeri. Ardından sineğin: -Sen güçlü olabilirsin ama ben akıllıyım diye gülümsediğini hissetti. Öfke içinde oturdu sofraya. Canı yemekte istemiyordu. Annesi: -Şahira hadi yesene. Annesinin yüzüne baktı, görmüyordu. Düşünüyordu Şahira. Annesi yeniledi: - Nen var yesene. Birden babasına döndü: - Baba tanrı neden bize yardım etmiyor? Babası bu beklenmedik soru ile sarsıldı, sofradaki diğer yüzlerle bakıştılar. Babası: - Ne biliyorsun etmediğini diyebildi, zaman kazanmak istercesine: -Etse evimizde olurduk. Babasıda elindeki ekmeği bıraktı, tüm inancı ile Şahira'nın gözlerinin içine bakıp: -Döneceğiz dedi. Şahira umutla: -Ne zaman diye üsteledi. Babası bakışlarını kaçırıp: -Yakında diye cevap verdi Şahira'nın canının sıkkın olduğu açıktı. Sofradan uzaklaştı, kızını kucağına çekti. -Gel yanıma. Şahira babasına sokuldu: -Tanrı hep bizim yanımızda dedi babası. Şahira babasının gözlerinin içine bakmaya devam etti, bakışlarını kaçırdı babası: - Benim dedem yaşlı öldü. Sen görmedin tanımazsın. İsraille pek çok savaşa girdi. Her zaman namazını kılan, iyi bir kuldu. Savaşlara giderken üstüne Allahın isimlerini takardı. Ne oldu biliyormusun? Şahira için bir anlamı yoktu anlattıklarının, dudaklarını büktü. Babası devam etti konuşmasına. - Her savaş dönüşü elbiseleri delik deşik olurduda, mermi dedeme işlemezdi. Şahiranın dikkatini çekmişti. -Nasıl oluyor? -Allahın adı korurdu onu. Şahira bir süre dalgın oturdu ve: - Peki biz neden Allahın adını taşımıyoruz üstümüzde, uçaklar o zaman bir şey yapamaz bize. Babası duymazdan geldi. Anlatmakla meşguldü: -Bir seferindede bende şahit oldum. Girdiği savaşların hangisiydi hatırlamıyorum. Bir arkadaş vardı Allaha inanmazdı, bir gün yanında bomba patladı hafif bir yara aldı. Aynı bombadan Allaha inanan dedemin bağırsakları dışarı çıktığı halde, dedem yaşadı, hafif yaralı olan öldü. -Peki nasıl oluyor? -Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte.
-Neden ama... Daha fazla acı çeksin diye mi?
Annesi ve Muna nine sofrayı toplama telaşına daldılar. Ev halkı dağıldı. Şahira dışarı çıktı. Sinek gitmişti. Şahira sineğin ondan korkarak gittiğini düşündü, mutlu oldu. Ablasından kalan, ayaklarına oldukça büyük gelen pabuçların tekini aramaya koyuldu. Buldu, ayağına geçirdi, gitti oturdu. Babası ile yaptıkları konuşmaları düşünmeye başladı... Tanrı vardı... Neden bu kötülükleri görmezden geliyordu. Babası sınama demişti. O kadar büyük tanrı, kendi yarattığı küçüçük kulları neden sınardı ki. Başını yıldızlı gökyüzüne çevirdi. Tanrı neden hiç görünmüyordu. Çokmu çirkindi acaba. Her şeyi yaratan o demişti Muna nine, kendini çirkin yaratmış olamazdı. Birindenmi saklanıyordu. Neden sorularına cevap vermiyordu... İçi ürperdi... Karanlığa bakmaya devam etti. Birden gökyüzü aydınlanacak ve tanrı kocaman bir tahtta oturup Şahira'nın sorularına cevap verecekti... Bekledi Şahira... Bu umutla bekledi. Ama tanrı çıkmadı ortaya... Bakışlarını indirdi... Hayal kırıklığı içinde girdi eve. Annesi sahip oldukları tek elektrik ocağını tamir etmeye çalışıyordu. Şahira yanına sokuldu, telleri kopmuştu, onları birbirlerine bağlamaya çalışıyordu. Birden elektrik çarpıyor annesini, gülümsüyor annesi. Bir kez daha deniyor. Şahira suskun hala düşünüyor. Uykuyada geç dalıyor bu yüzden. Karanlık, her yer karanlık. Evlerden sızan ışıkların aydınlattığı kamp sokakları bomboş. Arada bir hüzünlü bir kuş sesi düşüyor sokaklara. Uykuyada yenik düşmüş kamp sakinleri. Kampın ıslak sokakları gece yağan yağmurla hepten çamura dönüşmüş. Sabah evlerinden ilk çıkanların ayak izlerinin kalacağı. Akdeniz uzaktan ses veriyor... Uykuya dalamayanlarsa hayale dalmış. Uyumak mutluluğuna erenlerse düş görüyor. Kimi acı içinde kıvranmakta. Muna ninenin koynunda uyuyor Şahira. Sağdan sola dönerken gözlerini acıyor. Ninesinin düzenli solukları ile huzura erip yumuyor gözlerini. Daha bir sarılıyor yaşlı bedene. Ninesi, Şahira'nın her kımıldayışı ile yaptığı gibi, üşüyeceğini düşünüp, uyku içinde üstünü örtüyor torununun. Şahira, annesinin kendini uyandırması ile ürküyor. Annesi elinden tutup kaldırıyor, sessiz olması gerektiğini hatırlatarak. Şahira yine ne suç işlemiş olabileceğini bulmaya çalışıyor. Eliyle uzakta bir evi gösteriyor annesi. - Bak Şahira bu bizim evimiz. Sen uyurken yaptı baban. Beğendin mi? İçi içine sığmıyor Şahira'nın. Gözlerinede inanamıyor. Birden arkasında Muna nineninde durduğunu hissediyor. Ninesi: -Gel bak bakalım beğenecekmisin diyor. Ninesinin elinden tutup giriyorlar içeri. Büyük bir ev. Tıpkı ninesinin masallarda anlattığı gibi. Annesi bir oda kapısını açıyor: - Bak burası kiler. Şahira açılan kapıdan giriyor. Yiyecekle dolu içerisi. Sandıklar dolusu portakallar ilk çarpıyor gözlerine. Bilmediği bir şeyler gösteriyor ninesi: - Bak şahira bunlar armut... Bunlar kavun. O güne kadar hiç görmediği, sadece ninesinin masallarından tanıdığı yiyeceklere saldırıyor Şahira. Muna nine her zaman yaptığı gibi ellerini açıp Allaha dua etmeye başlıyor. Birden odalara dolan bir feryat ile elindekileri atıyor Şahira. Dışarı çıkmak gerek, fantomlar diyor ninesi. Kapı açılmıyor. Tek başına içerde kalıyor. Tüm gücü ile kapıyı açmaya çalışıyor. Portakalları görüyor, uzanıp bir iki tane alıyor. Sığınakta ihtiyacı olabilir. Sığınağa gitmeli. Şahira ölmek istemiyor. Birden odaya bir ışık doluyor. Gözlerini açıyor. Muna ninenin saçlarını okşayan elini tutuyor. - Burdayım kızım korkma. Ninesinin sesi ile bir kez daha rahatlıyor. - Nerdeyiz nine diyor. - Evimizdeyiz kızım korkma. Rüya gördün her halde. Bağırıp duruyordun. Şahira uyandığı için pişman gözlerini yumuyor yeniden. Hiç değilse portakalları yedikten sonra uyansaydı. Düşüne kaldığı yerden devam etmek istiyor. Sığınağa gidip portakallarını yiyebilmek için yumuyor gözlerini. Geceyi bir feryat bölüyor. İrkiliyor. Muna nine: - Korkma diyor yeniden... Abu Murat bağırıyor. Rahatlıyor Şahira. Soru sormasına gerek kalmıyor. -Yanındayım hadi uyu diyor ninesi. Acı bir feryatla açıyor gözlerini yeniden. Aklı hala düşündeki kilerde, gerçekti, hepsini görmüştü. Artık kilerin ne olduğunu biliyordu. Abu Muratın çığlıkları arasında uyumaya çalışıyor. Abu Muratın hikayesini bilmeyen yoktu kampta. Abu Murat Ayn-helve diye bir yerde yaşamış buraya gelmeden önce. Savaş varmış o zaman. Abu Murat savaşta yaralanmış. Hala ayağının bu yüzden aksadığını söylerdi büyükler. Nasıldı, nasıl olmuştu tam bilmiyordu, aklında kalan Abu Muratın sözleri: - İlaç yoktu. Ameliyat edilmeliydim. Ve tek şansımdı .Bağıra bağıra kestiler. Muna nine, anestezi diye bir şey söylemişti. Bilmiyordu. Eminde değildi. Kötü bir şey olmalıydı. Abu Muratın çığlıklarının o günden kaldığınıda söylerdi büyükler. Her zaman olmasada sık sık geceleri böyle bağırırdı Abu Murat. Tüm kamp çığlıkları duyardı. Ertesi sabah yüzüne vurmazlardı Abu Muratın. Bu konuda tüm kamp gizli bir anlaşma yapmış gibiydi. Ezan sesi ile canlanmaya başladı kamp. Kahvaltıda Muhammetin okul işi gündeme geldi. Babası: -Dün bir ilan gördüm dedi. Annesi sordu neyle ilgili olduğunu. Babasını anlattıkları ile sevinmişti annesi. Babası şevkle anlatıyordu. -Filistin mülteci çocuklarını eğitmek üzere, protestan bir örgütün açtığı okul, parasız... Muna ninenin canının sıkkın olduğunu bakışlarından anlıyordu Şahira ve ninesi dayanamayıp sormuştu: -Protestan mı dedin? Babası bakışlarını kaçırıp: - Başka şansı yok... Yapması gereken tek şey parasız okuma karşılığı, diz çöküp dua etmek. Babası böyle desede huzursuz. Muna nine sitemle: - İsa sevgisini öğrenecek desene. Babası sesini çıkarmıyor. İşi olduğu bahanesi ile çıkıyor evden. Muna nine annesi biraz daha bu konu üzerinde konuşup konuyu kapatıyorlar. Annesi yan komşuya gittiğinde, Şahira ninesine sokulup soruyor - İsa kim Muna nine. Cevap vermiyor ninesi. Her zaman sıkıştığında yaptığı gibi. -Çok soru soruyorsun. Hala yatağını toparlamadın. Muna ninenin bu adamı neden sevmediğini bilmiyor. Neden korkuyor bu adamdan... Babası, Muhammetin her şeyinin olacağını, aç kalmayacağını söylemişti. İyi bir insan olmalıydı bu adam. Peki neden sevmiyordu Muna nine. Soru sorulacak zaman değildi, Muna ninenin gözlerinden yaşlar akıyordu. Birkaç gün sonra, Muhammet, annesi ve Muna nine ile vedalaştı. Şahirayı öptü, babası ile gitti. Akşam babası eve yalnız döndü. Muhammetse ne o gün, nede ondan sonraki günler gelmedi. Şahira dayanamayıp Muna nineye sordu: - Muna nine Muhammet öldü mü? -Allah korusun o nasıl söz öyle. -Neden hiç gelmiyor? -Okula gitti. Bizimle ancak tatillerde bir arada olacak. -Nerde yatacak? Yatağını götürmedi, üşümez mi? -Hayır canım bizden çok daha rahat olacak inan bana. -Özleyecek bizi. Muna nine cevap yerine gözlerini yumup dua etmeye başladığı için sustu Şahira. Ninesine sokuldu, birlikte yerdeki yatağa uzandılar. Muna nine gözlerini tavana dikmiş, hiç kımıldamadan yatıyordu... Şahira konuşsa ninesinin kızacağını biliyordu. Ninesinden yayılan ter, salça ve sarımsak kokusunu içine çekip mutlu olduğunu algıladı. Sarıldı ninesine döndü öptü. Muna nine, torununu ilk kez görmüşcesine baktı yüzüne. Oda Şahirayı öpüp: -Tanrı sizleri korusun dedi. Ninesi olmasa yaşayamayacağını düşündü Şahira. Oda ninesi gibi gözlerini tavana dikip, tanrıya kendisini ninesinde ayırmaması için dua etmeye başladı. Son zamanlarda, en büyük düşüncelerinden biri olmuştu tanrı... Kendilerini sevmediğinden emindi. Bir türlü tanrının onları neden sevmediğini anlayamıyordu. Ninesi durmadan namaz kılardı. Annesi hamile olmasa oda kılardı. Babası hiç bırakmazdı. Kimseye bir kötülükte yapmış olamazlardı. Tanrıyı küstürecek ne yapmışlardıki, koca tanrı seslerini duymuyor, cevap vermiyordu dualarına. Birden o güne kadar hiç aklına gelmeyen bir şey geliverdi. Tanrının sağır olduğunu düşündü. Belkide duymuyordu onları. Ne istediklerini bu yüzden anlayamıyordu. Neden olmasın Muna nine tanrının her şeyi ve herkezi yarattığını ve çok yaşlı olduğunu anlatmıştı. Annesinin dönüşü ile kalkıp ev işine daldılar. Hemende bitiyordu ev işleri. Filistin halkı okumaya çok önem verir. Her kampta okullar var. Saldırılar nedeni ile sık sık kesintiye uğrasada, ilk onarılan yerler okullar. Her saldırıdan sonra halkın günlük yaşama dönmesi fazla uzun sürmez. Yıkılan yerler yeniden tamir etmeye başlanır. Bir daha saldırı olmayacak gibi hemen başlar eğitim. Bu kez geçen zamanı telafi etmek ister gibi eğitim günde iki keze çıkar. Bazen geceleride olmak üzere üç kez bile giderler okula. Filistinli için yalnız ilk, orta ve lise eğitimi değil kesintiye uğrayan, yüksek öğretimde kesintiye uğramış. Pek çok Filistinli çalışmak için Arabistan, Umman ve diğer Arab ülkelerine gitmiş. Pek çoğu daha sonra yakınlarınıda aldırmış, göç etmiş. Geride kalanlara para yardımı yapıyorlar. Filistinli çocuklar altı, yedi yaşlarında Şahira gibi B.M. okullarında başlıyorlar okula. Ancak eğitim para isteyen bir iş. Çoğunluğunda yeterli parası yok. Erkek çocukların eğitimi, kızlardan öncelikli. Kızların başka ailelerin yanında hem okuyup, hem para kazanması pek çok aile için hoş değil. Dış ülkelerden ki genelde, müslüman ülkelerden burslar sağlanıyor. Filistinlilerse, bu bursları verecekleri kızları bulmakta zorlanıyor genelde. Kızlar eğitimin uzun ve zor olduğu gerekçesi ile fazla okumak istemiyorlar. Tüm tahsillerini bekar olarak geçirmek zorunda olmasıda bir sorun. Kızlar onaltı, onyedi yaşına geldiğinde evleniyor. Hemende çocuk doğurmaya başlıyorlar. Bu yaşlar geçerse, koca bulmak zorlaşıyor. Bu yüzdende az eğitimle yetinip çocuk yetiştirmeyi seçiyorlar. Burs bulup okuyanlar genelde erkekler. Şahira'nın annesi, komşudan duyduklarını aktarıyor Muna nineye: -Sovyet üniversitesinden burs varmış. Gidecek yirmi kız aranıyormuş diyor. Dudak büküyor Muna nine: - Zor diyor Şahira giriyor araya: -Neden? Cevap vermiyor Muna nine. Annesi: - Okuyan kızlar evlilik yaşını geçirmeyi göze almak zorunda. Buda riskli demişti. Şahira: -Ben olsam giderdim, bu kızlar çok aptal demişti. Muna nine anlamlı anlamlı gülümsemiş: -Hele bir büyü görürüz demişti. Umuttan çuk bir umutsuzluk vardı sesinde. Kadın olmak zor diye devam etti Muna nine. - Evinde çalışmak zorundasın. Çocuk büyütmek zorundasın. Savaşmak zorundasın. Erkeklerse sadece savaşıyor. Biz kadınlarsa hepsini başarmak zorundayız. Erkeklerse hala ev dışında çalışmamıza izin vermiyorlar. Oysa bu zaman başka bir zaman. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. El ele başaracağız ne başaracaksak. Annesi ve Muna ninenin konuşmalarından kopuyor, Şahira dışarı çıkıyor. Sahile inen yolun başında kadınların, kampta biçki dikiş kursu açılacağını konuştuklarını duyup, koşarak döner eve. -Muna nine, dikiş kursu başlıyormuş bende gidermiyim. Gülümser ninesi: -Sen daha küçüksün hele bir büyü... Kimden duydun? -Kadınlar konuşuyorlardı. Muna nine komşulardan işin aslını öğrenmek üzere dışarı çıkıyor. Şahira sahil yoluna sapıyor. Hele bir büyüse ne çok yapacak işi var. Pembe düşler içinde, ıssız yolda tek başına iniyor sahil kenarına. Günler aynı tempoda geçiyor kampta. Annesi dikiş kursuna başladığında, Şahira'da yanında gidiyor. Konuşmalar hep aynı. Şahira'nın eline değişik bezler veriyorlar, onlarla oynuyor. Bir bez parçası ile ne oyunlar yaratılabildiğini göstermek istiyor sanki dünyaya. Uslu durmak zorunda. Bir dahaki sefere gelebilmesinin tek şartı uslu durması. Öğleden sonra radyo yayınından hemen sonra eve dönmeden geliyorlar kursa. Dönüşte her şeyi bir bir anlatıyor Muna nineye. Zekiydi. Konuşmalar aynen kalıyordu aklında. Gurur duyardı kendi ile Muna nineye tüm sorduklarını anlatırken. Soran artık Muna nine olurdu. Elini kolunu sallaya sallaya anlatansa Şahira. Bazen kadınların, kendisinin anlamadığı bir şeylere güldüğünü bilirdi, sormazdı annesine. Muna nineye anlatırkende atlardı bunları Şahira. Kimi gün dikiş kursunun kapısındaki panoda resimler görürdü. Girip çıkanlar bakar gülerlerdi. Pek çok kereler, Şahira'da uzun uzun seyretmiş bir şey anlamamıştı. Bu yüzden ninesine panodanda hiç bahsetmedi. Şahira sadece anladıklarını anlatıyordu, Muna nine sorar, Şahira anlatırdı her zaman yaptıklarının tersine. Annesi her gün dikiş kursuna gide gele, bir şeyler öğrenmişti. Kumaşları bile kesmeye başlamıştı. O gün sağlıkçılar geldi kampa... Kursada uğradılar elbette... Kadınlar bir yandan dikiş dikiyor, bir yandanda sağlıkçıların anlattıklarını dinliyorlardı. Konuşmaların pek çoğunu anlamıyordu. Suları kaynatmadan içmemek gerektiğini, çocukları aşılatmak gerektiğini, otlardan yapılan ilaçlar gibi pek çok şeyden bahsediliyordu. Bunları anlıyordu da, anlamadığı, çocuk olmaması için önlem dedikleri neydi. Az çocuk diyordu sağlıkçılar. Laf döner dolaşır mutlaka çocuklara gelirdi. Böyle zamanlarda kamp kadınları sağlıkçılara hiç soru sormaz küs gibi dururlardı. Evlenince çocuk olurdu. Ağaçların çiçek açması gibi demişti Muna nine, vakti gelince tomurcuklanırsın. Bir soru sordu Şahira, annesinin öfkesini çekmeyi göze alarak. Kadınlar gülüştüler. Kimse sorusunu cevaplamadı. Şahira'da kızdı onlara ve bir daha sağlıkçılar gidene kadar hiç konuşmadı. Nihayet gittiklerinde kamp kadınları arkalarından konuşmaya başlamışlardı bile. - Devrim çok çocuk ister, doğurmazsak biteriz, yok oluruz. Sormak istiyordu, küstü Şahira, Muna nineden başkasınada sormazdı artık. Annesi ile bir hafta daha gittiler kursa. Sonunda dikiş öğreten kadın annesine bir bez verdi: - Yarın bununla Şahira'ya elbise dikeceğiz hazırmısın. Bunları söylerken yan gözlede Şahira'ya bakmıştı. O gece sabaha kadar uyuyamadı Şahira. İlk kez kendisine ait bir şey olacaktı. Üstündekiler, hep eskiler. Ya ablalarından kalmış, ya komşuların küçülenleri, Şahiranın küçülenlerini Um Zehra almıştı. Sabah erkenden, Muna nineden bile erkenden kalkıyor, evin işi hiç bitmeyecek gibi, radyo yayını bile bir başka uzuyor o gün. Dikiş kursuna girivermek için hızla gidiyor. Annesi tuttuğu elini çekiyor. -Yavaş ol acelemiz ne? Cevap vermeye bile çalışmıyor Şahira. Annesini kızdırmak hiç işine gelmez bugün. Öğretmen çoktan gelmiş, ya kumaşı getirmediyse, unuttuysa, sormaya utanıyor. Kadının gülümseyen yüzü rahatlatıyor, o güne kadar hiç ilgilenmediği bu kadını sevdiğini fark ediyor. Heyecanla annesinin ölçü alışışını izliyor. Nasıl olacak acaba? Birden bir kalabalık giriyor içeri. Tüm dikkatler gelen kalabalığın üzerinde. Şahira öfkeleniyor. Gazetecilermiş gelen. Annesi ve öğretmen ellerindeki işi bırakıp kalabalığın yanına sokuluyor. Başka zaman olsa Şahira'nın çok ilgisini çekecek olan şey bu gün kızdırıyor Şahira'yı. Şahira'nın hiç görmediği aletler var ellerinde. Daha önce gelenler gibi pek çok soru soruyorlar, kadınlar anlatıyor. Büyüklerle konuşmayı yeğliyorlar, bu yüzden kırgın Şahira. Elbisesinin gelenler gitmeden dikilmeyeceğini anlıyor, oyun oynamak için bezlerin yanına gidiyor. Ne kadar çok konuşuyor bu büyükler. Başkaca bir şey yaptıkları yok zaten. Bunlardan önce gelenlerde tek tek konuşmuş, bir şey değişmemişti. Zaman kaybına kızıyor Şahira. Şimdiye kadar elbisenin kolları bile çıkardı ortaya. Birden gurubun içinde güzel bir kadın dikkatini çekiyor. Hiç görmediği saçları var kadının, sarı sapsarı. Şahira dokunmak istiyor kadının saçlarına. Yanına sokuluyor, öyle güzel kokuyor ki kadın... Göz göze geliyorlar kadınla, gözleri deniz gibi. Dahada güzel denizden. Gülümsüyor kadın, annesinin arkasına doğru kaysada, Şahira'da gülümsüyor. - Adın ne senin? - Şahira. Utanıyor, alışık değil yabancılarla konuşmaya. Hiç alışık olmadığı bu duyguyla eziliyor. Bu ise hepten başka bir kadın: - Burda ne yapıyorsun? -Annem elbise dikecek bana. Konuşurken annesini gösterdiği için kadın annen kim diye sormuyor, Şahira'da anlatmaktan kurtuluyor. - Çok güzel okula gidiyor musun? En çok bu sorusuna şaşıyor: -Tabii. -Okuyabiliyor musun? -Elbette. Kadın Şahira'nın kendisi ile konuşmak istemediğini düşünüp: -Söylemek istediğin bir şey yok mu? -Neden geldiniz? -Sizinle ilgilenmek için. İstemiyor musun? Kadının üzüldüğünü düşünüyordu. En masum hallerinden birini takınması gerektiğine karar verdi: -Elbisem bitmeyecek. Gülümsüyor kadın: -Nereden geldiniz buraya? Şahira annesini arıyor gözleri ile. Annesi yanıtlıyor: -Filistin Galilei. Annesi cevap verirken başını önüne eğmişti utanmış mıydı? Şahira intikam almak için soruyor? -Sen nereden geldin? -İsveçliyim ben diyor kadın. Ne demek olduğunu bilmiyor Şahira, ama kampta kalmadığı her şeyinden belli, her şeyi farklı, giyinişi, saçı, gözleri, konuşması bile farklı. -Neresi burası? -Çok uzak bir yer. Bu nedenle farklı kadın diye düşünmeden edemiyor. -Çocukların var mı? Bu sorunun hiçte kibarca olmadığını biliyordu. -Hayır. Hiç anlamıyordu, yaşıda... Evli olmalıydı bu kadar güzel bir kadınla kim evlenmezdi. -Neden sevmiyorsun çocukları? Yeniden gülümsüyor kadın: -Ondan değil evli değilim ben. Hiç anlamıyor, oysa evde kalmayacak kadar güzel. Kadın konuşmasına devam ediyor: -Bizim az çocuğumuz olur. -Neden? Duymazdan geliyor kadın: -Nerede yaşıyorsunuz kampta mı? -Hayır biz şehirlerde yaşarız. Şehir ne demek anlamıyor: -Bahçeniz varmı pekala? Şahira, kadının her sorusuna neden böyle aptal aptal gülümsediğini anlamıyor, devam ediyor sorularına. -Hayır yok diyor kadın. -Portakallarınızda yoktur o zaman. -Ahh evet portakal var ama bahçemizden değil. Şu büyükleri hiç anlamıyordu ve emindiki anlayamayacaktıda. Muna nine bahçesiz portakal olmaz demişti. Bu güzel hoş kokulu kadın portakalımız var ama bahçeden değil diyor... Kadınsa konuşuyor: -Bizim şehirlerimiz farklı. Biz savaşmıyoruz. Uzun zamandırda savaşmadık. İnşallahta savaşmayız. Şahira için bahçe mutluluk demekti. Bahçesiz nasıl yaşayabildiklerini anlamıyordu. -Ağaçlarında yok o zaman? -Yok diyor kadın. Şahira bu uzak ülkede kadınların mutsuz olduğunu düşünüyor. Bahçesiz, ağaçsız, çocuksuz, kadın Şahira'nın düşündüklerinin farkına varmış gibi: - Benim ülkem soğuk, portakal yetişmez diyor. Kadın adına daha çok üzülüyor Şahira. Soğuğu hiç sevmiyor. - O zaman sizde çok fakirsiniz? Yeniden o aptal gülümseme yayılıyor kadının yüzüne: -Hayır tam tersi diyor kadın. Sesinde gizliden bir övünme bile seziyor Şahira. -Ordada çocuklar okula gidiyor mu? -Elbette. -Erkekler savaşmıyorsa ne yapıyor? -Fabrikada, büroda evde çalışıyorlar. -Evde mi? - Evet anneler işteyken çocuklarla ilgileniyorlar. Çok komiğine gidiyor gülümsüyor Şahira. -Neden güldün? -Çamaşırda yıkıyordur o zaman. -Evet. Babası gözlerinin önüne geliyor, bebek baktığını, çamaşır yıkadığını düşünüyor, çok hoşuna gidiyor. -Ellerine yağda sürüyorlarmı çamaşırdan sonra. Annesi ve Muna nine hep öyle yaparlar, zeytin yağını sürmeyi hiç ihmal etmezlerdi. -Hayır biz çamaşırımızı elle yıkamayız. Şahira sonunda kadının aklından bir zorunun olduğunu düşündü. Elle yıkanmazda neyle yıkanır çamaşır. Zavallı bu yüzden belki evlenemedi ve bu yüzden çocukları yoktu. Bu kezde acıdı kadına, kadının yüzündeki o aptal gülümseme kızdırdı, bir açığını bulup kendine olan güvenini kazanmak istiyordu. -Ne biçim bir yerse orası? Sadece anlamsızlığını vurgulamak istemişti. Kadınsa: -Benim ülkem soğuk, kışları her yer karla kaplanır, ama gelişmiş bir sanaiimiz var diyor. -Ne demek sanaii? -Fabrikalar yollar, her şey. Kar demişti kadın. Bir seferinde Şahira'da görmüştü. Kuş tüyü gibi bir şeyler uçuşmuştu havada. Çok ufaktı o zamanlar. Bir dahada görmemişti. Hatta suları bile kaskatı olmuştu... Deniz kenarınada hiç inmemişlerdi. -Sularınızda soğuktur, denize nasıl giriyorsunuz? - Evet soğuk hatta buz tutar. Sevimsiz bir diye düşünür Şahira. Denizin bile kaskatı kesildiği bir yer. Balıklar nasıl yüzüyor o zaman. Birden Muna ninenin dönüşle ilgili anlattıklarını hatırlıyor. -Keşke bizim denizimizde buz tutsa deyiveriyor. Kadın bu kez gülümsemiyor: -Neden? - Tabii o zaman dağlara çıkmak zorunda kalmadan, yürüyerek giderdik ülkemize. Uçaklar hep dağlardan geliyor. Buz tutmuş denizden yürür giderdik. Sessizlik uzun sürüyor. Kadın soracak soru bulamıyor, Şahira'nınsa ilgisini çekmiyor konuşmalar. Sıkılıyor Şahira, yerden aldığı renkli bir bez parçası ile yeni oyunlar yaratmak üzere uzaklaşıyor. Gelenlerse geç gidiyor. Elbisesi ertesi güne kalıyor. Muna nineye anlatacak öyle çok şeyi varki dönüşte. Kapıdan girer girmez anlatmaya başlıyor. -Muna nine bilemezsin neler oldu. Birileri geldi, ellerinde öyle değişik aletleri vardı ki görmen gerek. Ben anlatamam. Anne ne yapıyorlardı onlarla. Neyse sonra anlatırsın... Sonra nine bir kadın vardı, çok güzel, saçları sarı bak aynı şöyle. yer minderinde bulduğu bir rengi gösteriyor. -Sonra mis gibi kokuyor. Sabun gibi... Ama zavallı bir kadın. Evde kalmış hiç evlenmemiş. Hiç çocukları yokmuş. Hatta yaşadığı yerleri bile anlattı. Muna ninenin soru sormasına fırsat vermeden anlatıyordu. - Bir garip ülkede yaşıyor. Soğuk buz tutarmış her yer. Bahçesi bile yokmuş. Hele ağaçları hiç yok. Ama zavallı aklından biraz var. Hala mutluyuz deyip aptal aptal bir gülmesi var ki görmelisin. Mutfağa giren Muna ninenin ardından yürüyor: -Erkekler savaşmıyormuş, hatta çocuk bile bakıyorlarmış. Gülüyordu Şahira, onun için olmaz şeylerdi kadının anlattıkları. -Hatta çamaşır bile yıkıyormuş erkekler. Ama dedimya zavallı bir kadın, erkeklerin çamaşırı elleri ile yıkamadığını söylüyor. Her kez çalışıyormuş. Kadınların çalıştığı, erkeklerin çamaşır yıkayıp çocuk baktığı bir garip yerden geliyormuş. Annesine döndü yeniden. -Anne nereden gelmişti? Annesi dinlemiyordu. -Neyse sonra anlatırsın. Muna nine sofrayı hazırlamak için gidip gidip geliyordu. Şahira hiç bırakmıyordu peşini. Arada bir yer sofrasını hazırlayan ninesi ile yere çöküyor, sonra yeniden ayağa kalkıp yürüyordu. Mutfağa giden ninesi ile. - Çocuk bile sevmiyor bunlar... Az çocukları olurmuş. Çocukların tamamı okula gidermiş. Birde dur bakayım... Neydi? Dur bakayım sanayiileri... Çok gelişmiş. Sanayi dediği yollar, fabrikalarmış. Neden çocuk sevmiyorlar Muna nine... Peki onlar neden savaşmıyorlar. Kadın uzun zamandır savaşmadıklarını söyledi. Düşündü biraz. Yok olmaz öyle şey değilmi nine... Kadın akılsızın biri... Ha birde balıkları bile donarmış. Düşünsene Muna nine ne sevimsiz bir yer değil mi? Aptal kadın durmadan mutluyuz diyor. Hiç olurmu ağaçsız, bahçesiz zengin olunur mu? Birde zenginiz diye övünüyor, övünmek kötü bir şey değilmi Muna nine. Ama kızmamak gerek dedimya zavallı bir kadın. Belkide deli. Neyse... Hem biliyormusun elbisemde bitmedi. Suskun ninesi ilk kez konuşuyor: -Neden ne oldu? - Aman nine geldiler konuştular durdular. Bir şeyler yazdılar. Hep büyüklere sordular. Bu zavallı bir benimle konuştu. Zaten bundan önce gelenlerinde pek çocuklara aldırdıkları yoktu. Büyüklerle konuşup gidiyorlar. Bir şey yapacaklarıda yok ya. Boşuna zaman kaybı. Son sözlerini tıpkı Muna ninenin tavırları ile söylediği öylesine açıktı ki. -Onlar gelmese kesilmişti elbisem belki giymiş bile olurdum. Muna ninenin başı şişmiş olmalıydı. -Yeter artık hadi git ellerini yıka. Baban gelince hemen otururuz sofraya. Gelinine dönüp: -Kimmiş gelenler? Neden gelmişler diye soruyor. Annesi anlatmaya başladığında Şahira ellerini yıkamak üzere dışarı çıkıyor. Aklında, çok güzel evde oturan ama evde kalmış kadın. Yüreğinde kadının acısı deli, zavallı... Nasıl bir şey acaba delilik. Saçmaladığının farkında bile değildi kadın. Muna ninenin çağıran sesi ile bölünüyor düşünceleri, ses veriyor. -Geliyorum... Bitti. Kampa her geçen gün yeni gelenler oldu o sıralar. Kampın nüfusu arttıkça arttı. Gelenler bir süre devam ediyor, sonra arkası kesiliyordu. Fazla bir zaman geçmeden, bir başka gurup geliyordu kampa. Kampta yaşayanlar yeni gelenlere hemen kucak açar, ellerinden geldiğince yardımcı olurlardı. Gündüzler yeni gelenlere baraka hazırlamakla geçer, geceleri yeni gelenlerin hikayeleri dinlenirdi. Kimi gün çok uzak akrabalar kamplarda bulurlardı birbirlerini. Yaşanan sevinç paylaşılır. Daha önce birbirlerini kaybetmiş olanların buluşması kutlanırdı. Yine böyle gelenlerin olduğu günlerden biriydi. Kampta her zamankinden fazla iş vardı. Neden olduğunu anlamamıştı Şahira ama okulları bile tatile girmişti. Şahiraların sokağınada yeni gelenler oldu. Onları tanımak eğlenceliydi Şahira için. İki blok öteye beş çocuğu olan bir kadın yerleşti. Um Raja. Reşidiye dullarla doluydu, yeni gelenlerin dulluğuda hiç yadırganmadı. Kapıları devamlı kapalı dururdu um rajaların. Anne çalışmak zorundaydı, kampın yakınlarında bir gerilla üssünde ahçılık işi verildi kendine. Sabahları erkenden giderdi Um Raja. Akşamları dönerdi. Bir pazarları evde olurdu. Çocukların küçükleri kreşe giderdi. Diğer okul çağındakilerde okula. Şimdi okullar bilinmeyen bir nedenden ötürü kapanmıştı. Şahiranın sahile inmeden oynayabileceği arkadaşları vardı artık. Yeni gelenlere rehberlik görevide yapıyordu Şahira ve bilmeyenlere öğretmekten zevk alıyordu. Um Raja ve anneside çok iyi anlaşıyorlardı. Um Raja dikiş bildiğini ve ilk fırsatta, Şahira'nın yarım kalan elbisesini bitirmeye söz vermişti. Ah evet elbise. O deli kadınla yaptıkları konuşmadan sonra, ertesi gün dikiş öğretmeni gelmemişti, ondan sonraki gün ve daha sonraki günde gelmedi. Sonradan duydularki öğretmenin çocuklarından biri çok hastaymış, daha sonrada ölmüş diye duymuşlardı. İlk başlarda çok üzülmüştü Şahira ama yeni gelenlerle yeni elbiseleri olmuştu. Yeni gelenlerin, ölmüş veya büyüdüğü için giyilmeyenleri verilmişti. Yinede arada bir çıkarıp bakardı, kırmızı sarı gülleri vardı, koyu yeşildi zemini. Yerdeki minderlerine benzediğini söyleyip gülmüştü Um Raja. O günden sonrada kendi dışında kimseye göstermedi kumaşını. Hafta sonu geldiğinde, erkenden hazırlandı. Ayaklarına yeni gelenlerden birinin salgında ölmüş olan çocuğunun yeni sayılabilecek ayakkabılarını geçirdi. İlk kez ayağına büyük gelsede ayakkabılar çocuk ayakkabısıydı. Annesi ile Muna nineyi çabuk olmaları için uyarıyordu. Sonunda Muna nine dayanamadı: -Böyle yaparsan götürmem seni. Şahira için yeterdi bu söz. İçi içine sığmaz bir halde annesi ve Muna ninenin hazırlanmasını bekledi. Hazır olduklarını anladığında onlardan önce çıktı evden, um rajalara geldiklerinde, diğer komşuların çok daha önce gelip iyi köşelere kurulduklarını görmek canını sıksada konuşmalara dalıp unuttu sıkıntısını. İlk anlatan Um Raja idi. Önce kocasını yitirmişti. Sonra Tel Zaatar denen bir yerde yaşamışlar. Burası Lübnanda sağcıların toprakları arasında kurulmuş bir kampmış. Şahira sağcının ne olduğunu düşündü, bulmaya çalıştı, ilk fırsatta Muna nineye sormak için aklının bir köşesine yazıp, Um Rajayı dinlemeye koyuldu. Doğu Beyrutlu sağcılar bunları kuşatma altında tutmuşlar. Altmış günlük bir kuşatmadan sonra hayatta kalanlara dolaşma hakkı verilmiş. Yeni gelenlerin çoğu bu kamptan gelmişti. Şahira sağcılığın düşman gibi bir şey olduğu sonucunu çıkardı. Tel Zaatardan öyle çok söz ediliyorduki, büyük bir yer olduğunu düşündü istemeden. Sormak istiyordu. Büyükler konuşurken soramazdı. Sık sık Muna nine ile göz göze geliyorlardı. Sanki bakışları ile ninesi susmasını soru sormaması gerektiğini uyarmışcasına susuyor dinliyordu anlatılanları. Yeni gelenler sıra ile anlatıyorlardı. Anlatan herkese göre kendi başlarına gelen en kötüydü. Tel Zaatarda yemek kalmamış, dışarı ile bağlanyıları kesilmiş. Erkekler asma yapraklarını sarıp tütün diye içiyormuş. Um Raja ikide bir faşistler diyordu. Şahira kötü bir şey olduğunu Um Rajanın ses tonundan anlıyordu. Peki faşist olmak nasıl bir şeydi. En kısa zamanda bunuda Muna nineye sormalıydı. Şahira'nın tüm konuşulanlardan anladığı kadarı ile tel zaatar 1976 da teslim olmuş. Şahira'ya göre asırlar kadar uzak. Kime neden teslim olmak anlamazdı. Çocuklarınsa sadece dinleme hakları vardı, soramazlardı. Muna nine sormalarına izin verirdi. Göz göze geldiği ninesi ile gülümsediler karşılıklı. Tel Zaatarda yakının yitirmemiş tek kişi yok gibiydi. Um Fahdinin tüm anlattıklarını dinleyememişti. Kaldığı yerden başladı dinlemeye. -Arkadan vuruyorlardı insanları. Kaçıyorlardı. Vurulanların tedavi edileceği ilaçlar yoktu. Yaralar kangren oluyordu. Tek sahip olduğumuz ilaç tuzlu su. Ve insanlar ölüyorlardı. Yiyecek yok, gidecek yer yok. Şahira kangrenide sormalıydı. Um Fahdinin anlattıklarının acısını yüreğinde duyar ama tam anlamazdı. Çaresizlik neydi tatmamıştı ki. Hafta sonları toplantılarında sabahlara kadar anlatılır, yeni gelenlerin hikayeleri dinlenirdi. Yeni gelenlerin hikayeleri bittiğinde de yeni gelenler başlardı. Her yeni gelense, yeni hayat hikayeleri demekti. Aradaki boş dönemleride Muna nine tamamlardı. Fazla zaman geçmediki, haberler gittikçe kötü gelmeye başladı. Diğer kamplardan bombalama haberleri gelmişti. Reşidiye bekliyordu. Sıranın elbette kendisine geleceğinin bilinci içerisinde. Kampta yaşayanlar tedirgindi. Yapacak, gidecek yerleri yoktu. Tel örgülerin arkasında israillilerin gelip bombalamasını beklemekten başka. Kimileri kampı terk etmekten söz açar olmuştu. Gitmek istemeyenler çoğunluktaydı. Gidecekleri kampada gelecekti israil askeri. Okullardan sonra kreşlerde kapandı. Aileler çocuklarından ayrılmak istemiyorlardı sadece bekliyorlardı. Bir saldırı anında çocuklarını yanlarında görmek istiyorlardı. Ne yapacaklarsa? Sabahın ilk saatleriydi. B O M MMM. Birden bir aydınlık ardından toz bulutu. Toz ve duman birleşmesi, göz gözü görmeme, telaş koşuşturma ve sığınaklar. Saldırı denizden gelmişti. Patlamalar nedeni ile barakaların duvarları çöküyordu. Sığınakların giriş merdivenleri kaplanmıştı molozlarla. Şahira annesi ve Muna nineye sokulmuş, birden Um Muhammet elleri ile karnını tutuyor. İlk fark eden Şahira. Fazla geçmiyor artıyor sancı. Doğum başlıyor. Muna nine ve diğer kadınlar yardıma geliyor. Şahira annesinin şiş karnına kapanıp ağlıyor. Korkuyor Şahira. Uzaklaştırıyorlar annesinden. Tek başına bir köşeye sığınıp, bomba seslerine karışan annesinin seslerini duymamak için tıkıyor kulaklarını. Yinede duyuyor top seslerini. İçerisi havasız, Şahira'ya bu saldırı hiç bitmeyecekmiş gibi uzun geliyor. Diğer yandan annesinin çığlık sesleri. Birden uçak sesleri duyuldu. Bu denizden gelen saldırıdan daha çok korkuttu halkı. Fısıltılar arttı. Uçaklar diyorlardı, geliyorlar diyorlardı. Hava saldırısı misket bombası demekti, belkide napalım? Bu yüzden en büyük korkularıydı kamptakilerin. Çocuklar çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Eklediler, kesin ölümdü artık, kapılarını çalan. Saatler sürdü bu bekleme, sonunda biri: -Bunlar uçak değil dedi. Sığınaklardan sevinç çığlıkları duyuldu. Bir kez daha atlatmışlardı azraili. Bir başka sefer, bir başka randevuya kadar. Başladığı gibi sustu top sesleri. Hayat kıvılcımları başladı. İsrailden 17 kilometre güneyden gelmişti bombalar. Yüze yakın isabet almışlardı. Reşidiyeden sonra, yakındaki kamplara düşmeye başladı bombalar. Bu kez diğer kamplar için dualar edilmeye başlandı. Güneş yeni bir güne kalktı. İnsanlar sığınaklardan çıktı. Hasar tespit çalışmaları başladı hemen. Top sesi önceden duyulurdu. İnsanların sığınaklara girme şansları vardı her zaman. Uçaklar geldiğinde hasar daha büyük olurdu. Kampta bir sürü hasar gören yıkılan ev vardı. Muna nine, kucağında tuttuğu erkek torunu ile çıktı sığınaktan. -Gördünmü Şahira tanrı hep bizimle. Bombalar eski bombalanan alana düşmüş. Yaşayan azdı orda. Bu demektir ki fazla kaybımız yok. Ninesinin mutluluğu geçti Şahiraya. Bebeği istiyordu. Verdi Muna nine. Minicik elleri vardı oğlanın. Annesinin kirli iş önlüğüne sarılmıştı. - Muna nine öpeyim mi? -Öp dedi ninesi. Şahira öpmek üzere uzandı. Kokusu güzeldi. Ağlamaya başladı oğlan. Şahira incitmiş olmaktan korkarak verdi ninesine. Muna nine: - Açıktıda ondan ağlıyor dedi. Sonraki günler, kamp tamir edilirken bilmeden evcilik oynadı Şahira. Altını açtı, uyuttu, ninni söyledi. Abisi Muhammet Suriyeye gitmekten o günlerde söz etmeye başladı. Elektrikler kesikti kampta. Geceleri zorluk çekiyorlardı. Su boruları patlamıştı. Küçük oğlanın adını Ferhat koydu ninesi. Radyo bağlantısı kopmuştu, tüm tamirattan önce onu onarmaya çalıştılar. İlk bağlandığı gün babası: -B B C saati geçti. Amerikanın sesini bulalım bari diyordu, kampta yaşayan Filistinliler duymak istiyorlardı haksız uğradıkları saldırıyı. Nihayet buldular. Amerikanın sesini umuyorlardı ve bekliyorlardı. Kamplara yapılan İsrail saldırısı ardından, insanların kuzeye kaçtıklarını, acılarını, çekilenleri ve İsrailin yaptıklarını. Almanların Yahudilere yaptıklarından pek farklı olmadığını duymak istiyorlardı. Yayının başlaması ile sustu herkes. - Filistinli teröristlerin kuzey israildeki Metulla Kibbutzuna ateş açtığı ve bir israil askerinin öldüğü. Halkın sığınaklara kaçtığı ve israilin misilleme ateş açtığını. Lübnandaki sivil hedefleri bombalama ihtimalinin olduğundan başkaca hiçbir haber ve yorum yoktu. Tüm kamp sessizliğe büründü. Sessiz kalmakta. Bir başka isyan türüydü. Halk komitesi sekreteri Abu Hasan: - Bombalamaya başlama ihtimaliymiş... Bunlar tüm dünyaya nasıl yayılıyor. Haftalar önce sivil hedeflerin bombalandığı, halkın sığınaklarda yaşadığı ve ölenlerden hiç bahsedilmemesi olacak gibi değil. Tüm söylenen bu kadardı. İtiraz bu kadar yalın ve açıktı. Evlerine döndü kamp. Şahira suskun oturan babasına döndü. - Baba neden canın sıkkın bak erkek oldu bebek. Babası haksızlığa uğrayan insanların tavrı içinde omuzlarını silkti. -Sevinçimize bile mani bu insanlar. Babası kalkıp gidiyor, Muna nine yalnız kalıyor Şahira. -Muna nine. Babam neden kızgın? Oğlunun ardından bakan Muna nine: -Çaresizliğinde, haksızlığa uğraması der. Anlamaz Şahira. Annesi öfke içinde konuşmaya dalar. - Ne bekliyordunuz. Alışamadınızmı daha bunlara. Onlar hıristiyan ve yahudi. Aynı kaba işiyorlar. Bizse bir avuç, dünyanın ve diğer müslümanların yalnız bıraktığı gariplar topluluğu. Filistinlilerin yaptığı her şey konuşulur. Kuşumuz geçse, sınır ihlali der yaygara kopartır. Propaganda konusunda çok ustalar daha öğrenemedinizmi. Kampları savunma için bombaladığını iddia ediyor. Elinde top tüfek, makinalı, uçaksavar, ne isterseniz var. Bizim neyimiz var. Hatta bir karşı saldırı başlatma şansımız bile yok. Bizim adımız terörist, onlarsa zavallı kurban... Ağlıyordu annesi. Muna nine gitti yanına. -Git yat dinlen biraz. Lohusasın daha. Um Muhammet cevap vermedi, hıçkırıkları vardı odada. Ertesi gün ev işlerine dalmışlardı. Abu Muhammet koşarak geldi, karısına ve annesine sarıldı. Neşe vardı sesinde. -Filistinliler bugün israilde üç eylem gerçekleştirmişler. Yaptıklarını iade deiyoruz onlara. Tüm ev halkı kucaklaştı. Um Muhammet ellerini kaldırdı, göz yaşları içerisinde tanrısına şükranlarını sundu. Muna nine her zaman tüm iyi ve kötü anlarda yaptığu gibi namaza durdu. Sevinç vardı kampta. Eğlendiler güldüler. Gece yatmak üzere vedalaşırlarken Dallal ile. “Ben büyüyünce tek başıma çok israilli öldüreceğim “dedi Dallal. Ve gizli bir anlaşmaya imza koyar gibi sordu Şahira'ya. ”Sende benimlemisin”. Şahira cevap veremedi. Yanlarından geçen kamp sekreteri: -Bunun acısını almayı ihmal etmezler. Yakında başlar saldırılar tedbir almalıyız. Demesi ile bitti bayram havası. Geceye sessizlik çöktü. Yapacak fazla bir şeyleri yoktu. Silahları bile yoktu onların. Savunmasızdılar. Yavaş yavaş evlerine dönenler oldu. Sonraki günler kampta yaşam aynı tempoda geçti. Yağmurlar başladı. Baharla düğünler başladı. Şahira için tek değişiklik küçük erkeğim dediği Ferhattı. Önceleri kardeşi Ferhatın doğumuna sevinmişti. Zaman geçtikçe Muna ninenin Ferhatla daha fazla zaman geçirmesind0en başlayıp, şikayetleri her geçen gün arttı. Geceleri hiç uyutmuyordu Ferhat. Abu Murattan beterdi çığlıkları. Eskisi kadar mutluda değildi. Babası erkek çocuğu olmakla en mutlu kişi, annesinin işleri biraz daha artmış, Muna nine ise genelde Ferhatla. Sorularına bile cevap vermiyor. Cevapları, Şahira kendi bulmak zorunda. Tüm kampın odak noktası Ferhat. Muna nine bile eskisi kadar ilgilenmiyor Şahira ile. Bu nedenlerden kızıyor Ferhata. Kimsenin olmadığı zamanlarda ağlatsada, yüreği dağlanıp hemen alıyor kucağına. Öpüyor. Annesi olmak istiyor. Bazen seviyor, bazen istemiyor. Gizliden tanrıya Ferhatı alması için dualar bile ediyor. Hemen tövbe diyor. Duyguları karışık Şahiranın. O Hafta sonu köyün güzeli ile kahraman gerillanın düğünü var kampta. Misafirler gelecek. Hazırlık için gidiliyor şehre. Dükkanlarda mallar var. Üzerlerinde ”A B D halkı tarafından armağan edilmiştir satılamaz” yazılı. Ama satılıyor işte. Alışverişler yapılıyor. O hafta sonu kampta tam dört ayrı düğün var. Şahira heyecanlı. Savaştada, barıştada yapılıyor doğumlar ve düğünler. Şahira istediği kadar yiyebileceği için daha mutlu. Düğün sahipleri şeker atacak çocuklara. Şahira çok şeker toplayacak. Şekerleride sonra çıkarıp yemek için saklayacak. Düğünler başlıyor. Davul sesleri yayılıyor kampın sokaklarına. En çok rağbet, gerilla düğününe. Pek çok gerilla geliyor kampa. Hepsi damadın arkadaşları. Şahira gerillaları inceliyor. Dallalla göz göze geliyorlar. Konuşmadanda, anlaşıyorlar. Şahira Dallalın ”sende varmısın” dediğini duyduğunu sansada gerillaların ardından yürümeye devam ediyor. Dansözler oynuyor erkeklerin ortasında. Kadınlar zılgıt çekiyor. LU-LULU-LUL-LUL-LU Damat ancak bir hafta kalabiliyor Reşidiyede... Genç karısını ailesi ile bırakıp dönüyor dağlara. Kendi evine. Kamp eski yaşamına dönmekte zorlanmıyor. Şahira yeniden dönüyor oyunlarına. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının farkında Şahira. Sabahları okula gidiyor. Dönüşte kreşe giriyor. Ordaki çocukları eğlendiriyor, Ferhatla oynamak yerine. Küskün Şahira. Yüreğinde acı. Erkenden giriyor yatağına. Gözleri tavanda uyuyana kadar öylece yatıyor. Soru sormak bile gelmiyor içinden. Büyüksün diyorlar. Şahira içinse anlamı “soru sorma. Anla”. Şahira uslu bir çocuk soruda sormuyor artık. Gece oturmaya komşuları gelecek Şahiralara. Bu yüzden erkenden giriyor yatagına. Muna nine yanına geldiğindede eskisi gibi sarılmıyor. Ferhatın ilk doğduğu günkü gülümseme gözlerinde. Sahanlığa toplanıyor komşular. Hep eski hikayeler. Yeni gelenlerin hikayelerini dinlemek daha güzel. Şahira gözleri tavanda öylece yatıyor. Sesler solgun soluk vuruyor kulağına... Konuşan sesi tanımıyor. Dinliyor. -Oğlum henüz on iki yaşındaydı. İsraillilerse gerillaları topluyorlardı. Geldiler oğlumuda alıp götürdüler. Biri atılıp soruyor hemen: - On iki yaşında bebeden gerillamı olurmuş. Cevaplıyor tanımadığı sesli kadın: -Öyle değil diyor. Büyük oğlum gerilla olmuştu. Silah taşırdı. Bir gün izinli geldi. Merakya ufak oğlan nerden bulduysa bulmuş, silahla oynamaya başlamış. Ayağındanda yaralamış kendini. Hemen sardık, tedavi ettik. Anlarmı israil askeri. Silah yarası bu nerden aldın bu yarayı diye tutturdu. Aldılar götürdüler. Ne kadar kazadır desekte inanmadılar. Hala askeri kampta tutuklu... Tanımadığı kadının hıçkırıkları duyuluyordu. - Çok anlattılar. İşkence yapılan, girenin zor çıktığı bir yermiş. Abisi duyduğunda yasa gömüldü. Ağladı durmadan, bir daha göremeyiz diyordu... Genç bir delikanlı oldu, görsem tanımam herhalde. Bilmem öldümü sağmı. Sessizlik tüm ağırlığı ile çökmüş üstlerine sustular. Şahira tutuklanan çocuğun ne kadar olduğunu düşünmeye çalıştı. Olsa olsa Esat kadar bir şey olmalıydı. Esatsa, Şahira'dan iki yaş büyük olmakla öğünürdü. Neden bir çocuğa işkence yapılırdı. Anlamazdı. Şahira'da, büyüyünce Dallal ile birlikte gerilla olacaktı. İşkenceleri dinlemişti, korkunçtu, gözlerini yumdu. Konuşmalar geldi kulağına yeniden. Anlatan bir başka kadındı. Sesinden yaşlı biri olduğunu anlıyordu. -Acız, su yok, iş yok, erkeklerimizin çalışma izinleri yok. Amelelik bile yaptırmıyorlar. Kırılıyoruz. Bir tas mercimek var haşlayıp suyunu ziyan etmeden veriyoruz birbirimize. Hıçkırıyor kadın: - Bilemezsiniz Allah kimseye vermesin. Kamptayız gidecek yerimiz yok, yiyecek aşımız yok. Ölülerimizi yedik. Müftüden fetva isteyip yedik en yakın komşumuzu. Bakmayın öyle... Yiyeceksizlik kötü. Kedi, köpek, yılan, kaplumbağa, fare, kirpi, ne bulsak yedik. Onlarda bitti. Dağlara çıktık ot topladık. İsrail ise haber almış, dağdaki otları toplamayı yasakladı. Sonradan öğrendikki, bizim toplamamıza izin verilmeyen otlardan ilaç yaparlarmış. Satarlarmış dünyaya. Yedik, komşularımızın etlerini yedik. Utandık hiç lafını etmedik kendi aramızda. Oğlum o sıralat Fransada okuyor. Orada yazmış gazeteler. Döndüğünde sordu. Cevap veremedik. Kan içtik. Birbirimizi yedik. Hiç unutmam sur yakınında bir kamptı Şimali. Dağdan topladığımız otları yerdik o sıralar. Komşunun birinin ot yığınlarından ayağı kayıp bileği incinmişti. Öyle bir kavga çıktıki iki ölü verdik. Açlık kötü bir şey. Derman bitiyor. Sinir kalmıyor. Susuzduk. Lağım sularının üstünde toplanan suları, temiz deyip içtik. Bilmez kimse nasıl yaşadık. Nasıl hayatta kaldık. Bu günler eskiye göre iyi günler. Çocuklarımız öldü, salgın başladı. Tifüs oldu, öldü. Kolera oldu, öldü. Ateşlendi, öldü. Kaza kurşunu öldü. Şahira'nın aklı kadının anlattıklarını bir türlü almıyordu. İnsan nasıl içerdi lağım suyunu. Komşusunun etini nasıl yerdi. Ya kaplumbağa nasıl yenirdi. Kabuğu çok sertti onun. Ben yiyemem diye geçirdi aklından. Tek dostlarıydı hayvanlar. Kuşları bilirdi, balıkları, solucanları, böcekleri, kedi ve köpekleri bilirdi. Severdi hayvanları. Onları yemektense aç kalırım diyordu. Konuşmaların bir bölümünü hiç anlayamadı. - Müslüman Filistinli onlar. - Onlar yahudi. -Hıristiyan Filistinli. Ne demekti tüm bunlar. Birde sık sık sünni, şafi, caferi, hanefi gibi sözler geçiyordu. Dinlemenin anlamsızlaşmasından başka yönlere kaydı düşünceleri. Okula ilk başladığı günlari düşündü Şahira. O zamanlar kalabalık bir aile gelmişti kampa. Kimse sokulmamıştı onlara. Filistinliydi onlarda. Kızları vardı Fatma. Sevmişti Şahira, oyunlar oynamıştı Fatma ile. Kampta iyi gözle bakmazlardı onlara. Annesi, babası gidip gelmezlerdi. Muna nine: -Onlar farklı derdi. Şahira izlerdi onları. Ne farklarının olduğunun anlamaya çalışırdı. Fatmanın zorluklarıda aynıydı. Oda onun bunun verdiğini giyer, onunda annesi ev işleri yapar, babası dışarı giderdi çalışmaya. Muna ninede yoktu yanında eskisi gibi konuşacak. Birden Maj'ın sesini duydu. Kampın en okumuş akıllı kızıydı Maj. Her şeye koşar, diğer kamplardan haberler getirirdi. Silah taşırdı. Şahiranın sevdiği biriydi. Uzun zamandır ortada yoktu. Kalkıp yanına gitmak istesede vaz geçti hemen. Maj hep önemli olaylardan önce görünür ve giderdi. Yüreği ağzına geldi. Dinlemeye başladı yeniden. Maj, sesi öfke dolu gibi gelmişti Şahiraya. Anlatıyordu: - Bizi unuttu herkes. Arablar bile bizim varlığımızı yok sayıyor. Onlara göre Filistinli diye bir ulus yok. Bizse hala birlik olmak yerine birbirimizi yiyoruz. Şahiranın gözlerinin önüne komşularını yemiş insanlar geldi, devam etti Maj: -Bölündükçe bölünüyoruz. Oysa haklarımızı almak için birlik olmalıyız. Yaşlı bir kadın giriyor konuşmaya: -Hangi haklar Maj, hakmı kaldı? Susuyor Maj. Şahira Majın düşündüğünü anlıyor susmasından. Hiçbir lafın altında kalmaz o. Hep konuşur, hep savunur. - İnsan hakları 13. Madde diyor Maj. Gülüşmeler arasında devam ediyor konuşmasına: - Herkesin, her devletin sınırları içinde hareket etme ve oturma hakkı vardır. İkincisi herkesin kendininkide dahil olmak üzere her hangi bir ülkeyi terk etme veya geri dönme hakkı vardır. Hiç kimse kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak alıkonamaz. Ayrıca derki ırk, renk, dil, din siyasi yada başka bir görüşü, ulusal veya sosyal kökenli, mülkü, doğumu, evliliği ve diğer durumlar ne olursa olsun herkesin kendi ülkesine dönme hakkı vardır. -Biz hariçiz ama diyor yaşlı, titrek bir ses. - Neden kabulleniyorsunuz. Neden yılğınsınız. Geri döneceğiz. Bu uğurda savaşacağız. Filistinliler yurtlarını terk etmediler sürüldüler. Bizim toprağımız. Mülkümüz. Köklerimiz filistinde, nasıl yok sayarlar bizi. Bu bölünmeler kendimize yaptığımız en büyük kötülük. - Her şey lafta çok güzel Maj. - Birlik olmalıyız başka çözüm yok. -Yıllardır ne yapabildik Maj. Sen daha doğmamıştın bile, bizlerin çektiğinin yarısını bile bilmezsin. Bölünüyoruz, terk ediliyoruz. Okumak üzere gidenler geri dönmüyorlar. Kimliksiz olmaya razı onlar. Çok bekledik arab ordularını gelmediler Maj. -Kimseye ihtiyacımız yok bizim. Birlik olmanın güçlerimizi birleştirmenin dışında. Savaşmayı öğrenmemiz lazım. Öleceksem, leşimle birlikte üç beş israil askerinide sürüklemeliyim yanımda. -Ha israil, ha yahudi, ha siyonist. -Hayır diyor Maj. Hatırlarsınız. Albay Kaddafi yahudi mülklerine el koymuştu 1971 yılında. Arafat Libyayı ziyarete gittiğinde, yaptıkları yardımlardan dolayı Libya halkına teşekkür etmişti. Hükümete değil. -Neden peki? - Nedeni çok açık. Bizler yahudilerle değil siyonistlerle savaşıyoruz... İkisi çok farklı şeyler. - Kamplarda olanın bitenin farkında değilsiniz. Görmüyorsunuz. İzin belgesi almazsan bir yere gidemezsin. Hadi bir şekilde aldın. Bu sefer gittiğin ülkenin sınırında sorguya çekilirsin. Alaya alırlar, bıyık altı gülerler, aşağılarlar. Ürdünde, Lübnanda, Suriyede diğer amelelerden düşük paralara çalışmaya razısın, kimse iş vermez. Yaşlı bir kadın: - Benim köküm Gazzedir. Gazze gaziler şehri demek. Adımıza layık savaştık. Büyük bedeller ödedik. Ölümü öğrendik. Hem israille, hem arab işbirlikçilerine direndik, ne oldu. Bak buraya kısılmış karnımızı doyurma, onun bunun artıkları ile yaşama savaşına düştük bu kez. Maj yeniden atıldı: -Biz güçlü bir ulusuz. Bu kadar dayanabilecek başka bir ulus varmı. Bırakın eski acıları, çocuklarımıza güç verin direnme güçü. Masallar umut dolsun. Gelecek iyi günlerden bahsedin. Şahira ilk kez Maja kızdı. Neden kızıyordu masallara. Şahira'nında, diğer çocuklarında masalları dinlemek hoşlarına gidiyordu. Majın sesini duydu bir kez daha. - Hiç birimiz siyasetin dışında kalamayız. Bu bizim için lüks olur. Unutmuş olamazsınız, hakkınız yok unutmaya. 1948 Deir Yassin köyü katili Golda Meir değilmiydi. Meirin törerist geçmişini bilmeyen varmıydı. Her açıdan zor yutulur bir lokma. Ama gel gelelim 1978 Nortwestern üniversitesi fahri doktara ünvanı vermedimi, saygı değer Golda Meire. Bununlamı kaldılar hayır. Yetmedi birde aynı yıl nobel barış ödülünüde tutuşturuverdiler Meirin kanlı ellerine. Hala anlamıyormusunuz. Şahira dinlemiyordu artık. Uykusu gelmişti. Gözlerinin önünde Meirin yüzü ve büyüklerin anlattıkları, Majın söyledikleri... Anlamıyordu... Cevap yoktu... Neler oluyordu dünyada. Yorgundu uykusu gelmişti. Maja tüm gönlü ile katılıyordu. Geri döneceklerdi. Bahçede Ferhatla oynayacaklardı. Muhammette dönecekti. Portakal yiyecekti her gün bıkmadan. Majı seviyordu, Muna nineyi seviyordu. Birlikte olmak ayrılmamak iyiydi. Özlemişti Muhammeti. Annesi ve babasıda giderse dayanamazdı Şahira. Gözlerini yummadan önce, ayrılmadan birlikte geri döneceğiz diyordu. Şahira... Küçüçük bir kız çocuğu. Filistinli... Vatanı yok onun. Kimliği yok. Doğumundan kimsenin haberi olmadı ölümündende olmayacak. Arabtı. Kıvrcık saçları vardı. Kara gözleri. Ölümlerle büyümüştü. Masallarla yoğurulmuştu. Onun masallarının sonu yoktu. Belli değildi ne olacağı. O zaman masalda değildi anlatılanlar. Hayatı Muna ninenin ve büyüklerin anlattıkları ile tanıyordu. İyi ve güzel bir yer değildi dünya. Kitabı yoktu onun. Ayakkabısı yoktu, gelen kamyonlardan alırlardı yiyeceklerini. Okuma yazmayı yeni öğreniyordu. Başka çocukların güldüklerinin bir anlamı yoktu onun için. Onun ağladıklarınada başka çocuklar gülerdi. Filistinliydi o. Dünyanın kabul etmediği Tantulanın gururlu torunları. Kamplarda açtı hayata gözlerini. Büyük şehirleri bilmezdi. Yaşam hakkının ne olduğunu anlamazdı. Dar kirli sokakların çamurundan evler yapardı, birgün içine girmeyi düşlediği. Düşlerinde portakal görürdü. Muna ninenin anlattığı kilerleri düşlerdi aç olduğunda. Yaşadıkları çinko barakanın damından yağmur damlaları girerdi. Gökyüzünün yıldızlarına gülümserdi mutlu olduğu zamanlarda. Mutluluk neydi, dinlediği hiçbir öyküde yoktu mutluluk. Muhammet doktor olacaktı. Uzağa gitti diyorlardı ne kadardı uzak. Neden gelmiyordu. Şahira bir gün Muhammetin şekerlerle dolu geleceğini düşlerdi. Bisküvi bile getirecekti... Ferhata verip vermemeye hala karar veremediği... Neden kimse portakal vermiyordu onlara. Şahiranın olsa verirdi. Bahçeleri olsa... Ne yapacaktı o kadar meyveyi. Verirdi arkadaşlarına. Biliyordu para dedikleri pis buruşuk kağıtları yoktu onların. Büyükleri hiç anlamıyordu. Hem ayrılmayalım birlik olalım diyorlar hemde Lübnanda çok filistinli var deyip ekliyorlardı. Lübnanla birleşmeyeceğiz. Muna nineye sorardı. Sabır derdi ninesi. Dualar ederlerdi, duymazdı tanrı. Şahira tanrını sağırmı olduğuna yoksa, onlarımı sevmediğine karar verememişti henüz. Reşidiye ne demek diye sorardı... Akıllı adam demek derdi büyükler. Sağlıkçılar gelirdi, az doğurun derlerdi. Majsa devrim çocuk ister diyordu. Şahira düşmanları olduğunu biliyordu. Kötü bir şeydi düşmanı olmak. Neden düşman olduklarını ise hala anlamıyordu. Şahira uykuya dalardı soramadığı sorularla. Daha büyümüş kalkmak için yumardı gözlerini. Bir büyüse yapacak ne çok işi vardı onun. Hafta sonuydu. Haziran ayının ilk hafta sonu. Bir hafta sonra yaş günü vardı Şahira'nın. Um Raja yarım kalan elbisesini bu kez kesin bitirecekti söz vermişti. Biraz daha büyümüş olacaktı yaş gününde. Okuyacaktı, gerilla olacaktı, düşmanlarını öldürecek, evlenecek, çocuklar büyütecekti. Evlerine geri döneceklerdi. Bahçelerinde oynayacaktı çocukları. Muna nine gibi masal anlatacaktı bebelere. Şahira'nın masalları mutlu bitecekti. Ezan sesi ile başladı yaşam kampta. Erkekler çalışmaya gitti, kadınlar ev işlerine daldı. Kanalizasyonlar onarılacaktı o gün. Babası evdeydi, Muna nine Ferhatı uyutuyordu. Sabahın ilk saatleriydi bombalar düşmeye başladığında. Sığınaklara doldular. Herkez gibi Şahira'da dua ediyordu. Sığınakta iki gün yaşadılar. Silahları yoktu. Bebeler ağlıyordu. Şahira hiç ağlamadı. Her zaman korkulan oldu sonunda. Sığınak üstlerine çöktü. Annesi ile Ferhatı gördü Şahira kocaman bir taş yığınının altında. Anacığının gözleri açıktı, nereye baktığını anlamadı Şahira. Ferhat olmadığı kadar uslu uyuyordu. Yanlarına gitmesine izin vermedi büyükler. Şahira doğduğu gün Ferhatı alması için dua etmişti tanrıya. Bunca zaman dualarını duymayan sağır tanrıda duyuvermişti sonunda. Oysa tövbede demişti hemen, duanın ardınca. Peki annesini neden almıştı. Ferhat küçüktü kendine bakamazdı. Bu yüzdendi annesinin gidişi. Kamp milisi ayrıldı kamptan. Üçünçü günün sabahı çıktılar sığınaktan. Ellerinde beyaz bayraklar vardı. İsraillilerse, bir gece önce gelip okul binasına yerleşmişlerdi. Düşmanını ilk kez gördü Şahira. Hep farklı olduğunu düşünmüştü. Oysa farkı yoktu Abu urattan, babasından, Muhammetten. Yaşları on dört ile yetmiş arası tüm erkekleri topladılar, gözlerini bağlayıp güneye askeri kamplara götürdüler. Annesi ve Ferhat ölmüştü, babası götürülüyordu. Muna nine çığlık çığlığa atıyordu kendini yerlere. Şahira hiç ağlamadı. Kadınları zeytin ağaçlarının altına topladılar. Muna ninenin elinden tutup gösterdiği: -Bak Şahira şu uzaktan görünen zeytin ağaçları, barışın dostluğun simgesi. Bazı kadınları zorla evlere götürdüler. Çığlıklar geldi evlerden sonra kendini öldürenler oldu. Evlerini yıktılar buldozerlerle. Muna nine ağlıyor, Şahira suskun seyrediyordu. Takvimler Haziran 1982 yi gösteriyordu. Üç gün sonra doğum günü vardı Şahira'nın. Büyüyecekti ne çok işi vardı yapacak. Muna nine gökyüzüne baktı. Namaz vaktiydi. Toprakla aldı abdestini. Namaza durdu. Muna ninenin yanından ayrılmıyordu Şahira. Torununun ilk kez gördüğü zeytin ağaçlarının altında namaza durdu Muna nine. Çocuklar kadınlar ağlıyordu. İsrail askerinin kahkahaları geliyordu yanlarına. Namaz, nice zaman sonra bitti. Şahira ninesine sokuldu. Tek dayanağı olan kocamış bedene sokuldu. Sormak istiyordu korkuyordu. Kızardı Muna nine. Zorlada olsa ilk adımı attı. - Muna nine neden namaz kılıyorsun hala? -..... - Tanrı çok yaşlı demezmiydin? -.... Ağlıyordu Muna nine. Şahira ninesinin ağlamasını istemiyordu. Korkarak devam etti. - Evet haklısın bencede yaşlı biri o. Duymuyordu Muna nine. Bir iki dirseği ile dürtükledi ninesini. -Duymuyormusun, cevap versene Muna nine. Şahira Muna nine ağlamasın istiyordu... Ninesini teselli etmek istiyordu. -Ağlama Muna nine. Ne yapalım tanrı bizi sevmiyor. -..... Düşünüyordu Şahira. Tanrı annesinide, Ferhatıda sevmiyordu. Sevmediği için ceza verirmiydi onlara. -Sevmiyor Muna nine. Sevse minik erkeğimi almazdı. Annemi, babamı, Muhammeti alırmıydı. Uzanıp buruşuk ellerini tuttu ninesinin. - Namazda kılma artık. -.... Muna nine kızmıyordu. Dinlemiyordu bile. Sadece gözlerinden akan damlalar bir bir ardına düşüyordu Şahiranın ellerine. Şahira, Muna ninenin kızacağını düşünüyordu. Korkusu bu yüzden. Ama söylemeliydi. Muna nine ağlasın istemiyordu. Annesi ve Ferhat tanrının yanına gitmişti. Annesi tanrıya sorardı. Neden onları sevmiyordu. Kızarmıydı tanrı. Daha çok ceza verirmiydi onlara. Birden yüzünde ışıklar yandı. - Muna nine -.... Cevap vermiyordu. - Muna nine. Tanrı yaşlı biri... Ölmüş olabilir. Annesine ve Ferhata cezada veremezdi o zaman. Söylediklerinin hiç birine kızmıyordu ninesi. Tehditte savurmuyordu. - Evet doğru Muna nine inan yaşlı, duymayan biri o... -.... İnanarak söylüyordu. - Tanrı öldü Muna nine. Namazda kılma artık. Muna ninenin ağlaması kesildi birden. Acıklı bir türkü tutturdu. Her zaman olduğu gibi. Bir dahada hiç vaz geçmedi türküsünden. İlk kez Şahirayı dinledi, namazda kılmadı bir daha. Ağzında türküsü, türkülerin en hazinlisi, en açıklısı. Muna ninenin yanından hiç ayrılmadı Şahira. Muna nine ise bir daha kimseyle konuşmadı. Şahira ile bile. |