KİMSE DÖVEMEZ BENİ


            Kalabalık bir aileydi. Anne Fethiye’nin her zaman çok fazla işi olurdu. Kolay değildi yedi çocuğun bakımı, birde kaynana ve kayınpeder vardı evde, kaynanasını oldum olası sevmiyordu da, çaresizdi Fethiye. Gözleri görmüyordu yaşlı kadının. Aslında ameliyat ettirebilseler, açılacaktı kadının gözleri. Para olmayınca da ameliyat olmuyordu. Yaşlıydı kadın. Ameliyattan çıkmama riski de vardı. Onlarınsa bu lüksü karşılayacak güçleri. Sonunda eli ayağı tutuyorduya. Kendi işini de görüyordu yeter.

            İspir'den göç edip gelmişlerdi. Evin tek geçim kaynağı kocası Hasan'dı. Büyük oğlanlarda az bir şeyler getirirlerdi çoğu zaman ama yetmezdi. Hasan amelelik ederdi yazları. Kışları da yazın emeğini yerlerdi, Yağmurlar dinene kadar. Yazdan yaza para girerdi eve. Fethiye'nin tüm yazı koşuşturmalarla sürer giderdi. Kışlık hazırlığı ile geçerdi yaz ayları. Yağmurlar başlayıp kış kendini hissettirmeye başladığında ise, kışlık kazaklar örmeye başlardı, eski kazak artanlarından. Birbirlerinin artanlarından büyümüştü çocuklar. Birde konu komşunun verdikleri olurdu ara sıra.

            Ömer evin en küçüğü. Tüm aile sorumluydu ondan. Gelenektendi, bir büyük kendinden sonra doğana önderlik ederdi. Ömer içinse hiç iç açıcı değil. Bunca insanın kendinden sorumlu olması sıkıyor Ömer'i. Söz her zaman büyüğündü. Su ise küçüğün. Oysa su boldu. Her yerde vardı. Ama konuşmak, konuşabilmek. Ömer'se hep söz dinlemek zorunda.

            Her zaman aynı başlardı evlerinde gün... Önce tuvalet kuyruğunda beklenirdi, en sona kalırdı Ömer. İşi bittiğinde acele etmek zorundaydı. Sofrada olurdu büyükler. Geç kalırsa sabah yemeğinden nasibini alamazdı o gün. Ömer'in telaşı içinde sorardı biri "ellerini yıkadın mı” ya başını sallardı, dolu ağzıyla yada kesik soluklar arasında derin bir “hııı” büyüklerin dikkati de dağılırdı hemen. Hep ikaz eden ninesi olurdu her nedense. “Ömer ağzını şapırdatma” evde sopa yemediği tek insandı ninesi. Ömer gözleri görmediği için diye düşünürdü. İstese de dövemezdi ki. Kaçardı. Görmeyen gözleri ile yakalaması zordu yaşlı kadının. Ninesine bu yüzden aldırmazdı. Ses vermedi. Biten ekmeğini fark etsin diye baktı annesinin yüzüne. Konuşmaya korkardı. Suskunluksa çözüm değildi, biliyordu. Sesini en ince, en yumuşak tonlamasına ayarlayarak “anne” dedi. Umduğunun aksine çok sertti gelen yanıt “ne var” bu seste sabırsızlık tahammülsüzlük vardı. Yinede ürkek cevap verdi “ekmeğim bitti” annesi atar gibi verdi ekmeği. Aldırmamayı ise çoktan öğrendi Ömer. Kucağına düşen ekmeğe sarılıyor hemen. Salça bitmeden yetişmek gerek. Kalan salçayı sıyırdı bir güzel. Annesi artana kızardı. Genelde de pek bir şey kalmazdı artan. Çok nadirde olsa kalanın bitmesi için “düğününüz yarım kalır” derdi. Birden ensesine inen tokatla başı masaya savruldu Ömerin. Dedesiydi. Enseye vurma onundu. “İt oğlu it. arkasındakini hiç düşünmez. Doymadın gitti” ağzına aldığı koca lokmayı yemeğe çalışırken baktı dedesinin yüzüne. Dedenin Ömer'le ilgilendiği yoktu. Kalan son zeytin tanelerine uzanmıştı eli. Sofrada yiyecek pek bir şey kalmamıştı ki annesi “çabuk olun gidin artık, çok işim var çamaşıra başlayacağım” dedi.

            Ömer böyle günleri bilirdi. Tüm ev halkı bir ayrı sinirli olurdu bu çamaşır günlerinde. Annenin tüm öfkesi diğerlerine yansırdı. Çamaşırı elde yıkardı annesi. Sofra tek tek boşalmaya başladığında annesinin sabırsız sesi bir kez daha yansıdı odalarda. “her kez kirlisini attımı” atmamak olacak iş değildi. Hele bir geriye kirli bir şey kalsın. Kıyamet kopardı o zaman. Ömer bir an önce sıvışmanın telâşı içindeyken annesinin sesi yetişti ardından “Ömer çabuk git bakkala çamaşır suyu al” kaçamamıştı işte. Annesinin emreden sesi ekledi “koş hadi”.

            Bakkala hiç gitmek istemezdi Ömer. Adam diğer müşterilere davrandığı gibi davranmazdı Ömer'e. Kapıdan süklüm püklüm giren Ömer'i görmek bile sinirine dokunuyor olmalıydı ki sorardı hemen “ne istiyorsun” yürek çarpıntıları içindeki Ömer'se, kekelerdi korkudan. Bakkalın tavrından anlardı  borçlarının durumunu. Borçları azsa pek söylenmezdi adam. Defter kabarıksa da, Ömer'den alırdı hırsını.

            Evdeki tüm angarya işler Ömer'indi. Hele bir şekilde itiraz etsin yanıt gelirdi hemen. "Geberesice, yemeğe gelince tamam. Git bir şey algelde bakalım olmaz. Hazır para ile bir şey aldırmak bile zor beyimize. Defol çabuk. Bak hala yüzüme bakıyor” ardından mutlak  şamar inerdi. Şamarın yeride aile fertlerine göre değişirdi. Yanaklar annenin, ense dedenin, kalçaya tekme atmak babanın, ablalar genelde çimdiklemeyi yeğlerlerdi, abilerse kafasına vururlardı her nedense.

            Ev halkının geneli çalışıyordu. Her zaman yorgun olmaya hakları vardı bu yüzden. Ömer yorulamazdı. Ne yapıyordu sadece oyun. Diğerleri öylemi. Oysa ya para çaldırırlar eve para vermezler, yada işten para verilmeden atılırlardı çoğu zaman. Her söyleneni itirazsız yapmak zorundaydı Ömer. Sırf evde söz hakkı olsun diye okul çıkışları boyacılık yapardı. Küçümserdi büyükler. “Sanki iki boya boyadında, mal bağışladın bize. Kalk oradan.” En çok gücüne gidense bu küçümsemelerdi.

            Hep birileri küçümserdi Ömer'i. Sınıftaki çocuklar giyim kuşamı için, öğretmeni düzgün konuşmadığı için yada her hafta başı bir tek Ömerin başını incelediği için, bit var mı diye. Anlamazdı Ömer.

            En ufak gürültüde, göze görünen hep Ömer olurdu. İstiklal marşında bir itiş kakış olsa, hiç suçu olmadığı halde şamar Ömer'i gelir bulurdu. Biri bir şeyini kaybetse şüphelenecek tek kişi Ömer'di. Çocuklar kavgamı etti azarlanan Ömer. Okulu hiç sevmedi bu yüzden.

            Gidip kuşları vurabilirdi. Kimse kızmıyordu. İstediğini yapardı onlara. Kedilerin kuyruğuna teneke bağlardı. Mahallenin köpekleri Ömer'i gördüklerinde kuyruklarını bacak aralarına alır kaçarlardı her nedense. Görünmemek şartı ile Sıdıka teyzenin bahçesinde elmada çalabilirdi. Yakalanmamak gerekti. Aksi taktirde ya Sıdıka teyze, yada kaçmayı başarsa bile, durumu öğrenen bir büyükten yerdi sopasını. Birazda şansa kalmıştı işi.

            Oyun oynamak ta serbestti. Büyüklerle dalaşmadığı sürece sorun yoktu. Bir keresinde gafil avlanmıştı. Mahalleye yeni geldikleri günlerden biriydi. Top oynayanların arasına karışmıştı. Çok geçmedi kendi gibi ufak tefek biriyle kavgaya girdi hemen. Gözüne küçük görünmüştü ama sopa yedi. Yeniydi mahallede. Yardıma gelende olmadı bu yüzden. Her tarafı kan içinde geldi eve. Biraz ilgi, belki biraz sevgiydi beklediği. Ev halkı ise teselli yerine her biri bir ayrı dövmüştü. Annesi kirlettiği elbiseler yüzünden. Babası kavganın iyi bir şey olmadığı uyarısı ile. Abilerse sopa yemeğe utanmadığı gerekçesi ile. Ablalarsa anlamlı anlamlı gülmüşlerdi. En çok ağırına gidende bu gülüşler olmuştu nedense. O günden sonra ne kavgalarını, ne dövüşlerini söylemedi büyüklere.

            O günlerde öğrenmişti susmanın en iyi savunma olduğunu. Onca dayağı yer, okuldan neden kaçtığını söylemezdi kimseye. Oysa öğretmenin avucuna cetvelle vurduğu gün hiç suçu yoktu. Her zaman yaptığı gibi susmuştu. Savunmamıştı kendini. Büyükler dinlemezdi zaten. Büyük olmanın avantajı da buydu belki. Neden konuşsun ki. Evde büyükler okulda öğretmen basardı sopayı.

            Bakkalın asık yüzüne rağmen aldığı çamaşır suyunu bıraktı kapı önündeki taşlığa. “Anne getirdim” diye seslendi yukarı. Cevap gecikmedi “tamam oraya bırak sakın ayakkabılarla girme içeri yeni sildim ben alırım” mutlu oldu Ömer. Annesi onu görürse unuttuğu bir şeyler için bakkala tekrar gönderirdi çoğu zaman. Koşar adım çıktı bahçeden. Önünden hızla nüfüscunun oğlan geçti bisikleti ile.

            Ömer’inse en büyük hayali bir bisikletinin olması. Mahallede bisikleti olmayan tek çocuk Ömer. Elden düşmede olsa herkesin vardı işte. Arada bir babasına sorardı. “Hele sünnet ol alacağız” der geçiştirirler korksa da, bir an önce sünnet olmak ister, babasının kızacağını bile bile sorardı ne zaman. Belki sopa yerdi belki göz göze gelirdi babası ile “yaza paramız olsun hele” yazlar geçerdi bir bir ardına. Korkuyla karışık düşler görürdü geceleri. Pipisinin kesilmesiyle başlardı bisiklet mutluluğu. Kırmızı kıpkırmızı bir bisiklet gelirdi düşlerine. Pırıl pırıl parlardı tekerleri. Kornası olurdu, önündeki lamba yansın isterdi Ömer. Uğraşırdı da yanmazdı bir türlü yada tam binmeye niyetlendiğinde uyanırdı ansızın. Gözlerini yumardı yeniden, kırmızı bisikleti bir kez daha görmek için. İstesede gelmezdi ogün düşüne.

            Geceleri oyundan yorulmuş bacakları ile girerdi yatağına. Bir bisikleti olsa ne yapacağını düşünmeye başlardı çoğu kez. Mahallede çok fazla bisiklet hırsızlığı vardı. Önlem alınmalıydı. Kömürlüğü koymayı düşlerdi, pek uygun gelmezdi Ömer'e. Kapısı iyi değildi. Kapıda dardı. Sokarken bir yeri çizilebilirdi. Belki annesi ayakkabılığa koymasına izin verirdi. Kırmızı bir bisikleti her şeyden çok istiyordu. Bir bisikleti olsa, babası istediği kadar dövsün aldırmazdı. Annesinin bakkaldan istediklerini de bir koşuda alır gelirdi. Hiç yüksünmezdi o zaman. Tek soru vardı Ömer için ağabeyleri. Alırlardı elinden. Yok vermezdi ki. Bir kere onun bisikletiydi ona alınmıştı. Döverlerdi. Olsun. Kırmızı bisikleti uğruna sünnet olmamış mıydı. Yoksa pek umurunda değildi sünnetsiz oluşu. Veya ablalarının “sen daha erkek bile değilsin, hele bir sünnet ol” alayları. Tek hedefi vardı Ömer'in, sünnet olunca bisikleti olacaktı. Bu nedenle istiyordu  sünneti.

            Ne hoş bir duyguydu bisiklete binmek. Pedalları çevirmenin hazzı. Saçlarını okşayan rüzgarın sevecenliği. Arada bir Ömer'in binmesine izin veriyordu, bisikleti olanlar. Daha doyamadan da indiriyorlardı. Gözlerini yumuyordu Ömer. Gözlerinin önünde canlanıyordu bisikleti. İşte biniyordu. Bu sefer arkada değildi. Pedalı çeviren kendi bacaklarıydı. Arkada olmayı sevmese de, tüm mahalle bir yere gittiklerinde, birinin ardına binmek zorundaydı, hiç değilse düşlerinde kendi kullanıyordu bisikleti. Arada bir abileri alsada, sonuçta onun bisikletiydi. Belki bu düşte almıştı. Bir dahakinde alamazdı ya, izin vermezdi Ömer.

            Sabahları bisikletinin yokluğu, sünnetinin umudu içinde açardı gözlerini. Beklerdi. Hadi sünnete demelerini. Beklediğini söylemezdi büyükler.

            İçinde artan bisiklete binmesi gittikçe ağır bir yük olmaya başlar. Mahallenin çocukları da bir ayrı nispet yaparlar. İçi yanar Ömer'in. Önünden geçerler sıra ile. Artlarından bakar Ömer. Hele bir sünnet olsun hele bir gelsin kırmızı bisikleti.

            O hafta sonu mahalle boşalıverdi birden. Tüm çocuklar bisikletleri ile gittiler pikniğe. Bir ikisi arkasında götürmeyi teklif etse de aldırmadı Ömer. O kendi bisikletine binecekti, fazla beklemeye lüzumda yoktu bu yaz mutlak demişti babası. En çok gücüne gidense nüfüscunun oğlanın alaylı bakışlarla geçmesi oldu önünden. İntikamı alacaktı yemin etmişti. Fazla beklemesine de gerek kalmadı. Nüfüscunun oğlanın bakkala girdiği bir gündü. O güzelim üstüne titrediği bisiklet tüm ihtişamı içinde duruyordu önünde. Dayanamadı, atlayı verdi. Ağlaya ağlaya koştu peşinden. Alaylı bakışların sahibi Ömer'di artık. Akşam yiyeceği sopalara da pek aldırmadı. Nasılsa hep yiyordu sopa bu zevk içinde ha bir eksik ha bir fazla ne fark ederdi. Gece tüm ağrıyan yerlerine inat gülümseyerek girdi yatağına.

            Çok geçmedi bir hafta sonra sünnet dediler. Uykuları kaçtı. Hem korkuyor, hem de biran önce bir bisikleti olacağı için mutlu sayıyordu kendini. Nasıl olsa sünnet olacaktı. Korksada korkmasada en çok heyecanıda sahip olacağı bisiklet için duyuyordu. Artık hiç üzmeyecekti büyükleri. Hak veriyordu onlara yaşam zordu, kalabalık bir aileleri vardı onların. Sanki neden inat ederdiki gidip alıverse isteklerini ne olurdu. Bakkalda surat asanın sanki parasımı kalmıştı. Nasıl olsa alıyordu parasını. Evet mutlaka bisikleti olmalıydı. Rengi kırmızı olmalıydı. Acaba mavi nasıl olurdu karar vermek zordu. Rengide pek önemli değildi. Bisikleti olsunda. Hayaller içinde dalardı düşlere.

            Evde bir sünnet telaşı başladı. Topluca mahallenin diğer çocukları ile olacaktı sünnet. Önemli değildi. Bir yerlerden sünnet elbisesi buldu annesi. Prova yapıldı. Bir iki sefer giyip çıkardılar üstüne. Orasını burasını düzeltti annesi. Sünnet günü bile sırasını beklerken tek şey vardı aklında sünnet değildi, bisiklet heyecanı. Ahmet,  Ömer'den önce olacak sünnet. Aldılar Ömer'i bir odaya. Çok geçmedi içerden çığlıklar geldi. “Kaç Ömer kaç valla çok acıyor”. Kalb atışları hızlandı Ömer'in. Durmak olmaz artık. Bisiklet hayalide terk ediverdi kendini. Koşmaya başladı nereye gittiğini bilmeden. Fazla uzağa gidemedi. Suçu yok Ömer'in aslında. İyi koşarda ayakkabıları büyük. Yakaladılar getirdiler. Bir iki tokat attı büyükler aldırmadı. Gözleri sünnet odasında. “Aptal ne var kaçacak erkek olacaksın. Hepimiz sünnetliyiz. Gavurmu olacaksın”.

            Sünnetsiz olmak yetiyordu gavur olmaya. Gavurlukta kötü. Birden kırmızı bisikleti canlandı gözlerinde. Kararsızdı, kımıldayamıyordu. Deli gibi çarpıyordu kalbi. O sıra çıkardılar Ahmet'i yatırdılar. Demekki ölünmüyordu. Ne vardı bu kadar korkacak. Hem kırmızı bisikleti içnde değmezmiydi sanki. Bir cesaret geldi üstüne... Küçük adımlarla girdi odaya. Canı yandı biraz ama Ahmet'in dediği kadar değildi. Çok uzun sürdü gibi gelsede sonunda Ahmet'in yanına yatırdılar onuda. Ahmet “bakim seninkini ne kadar kestiler deyip duruyordu”. Kızgındı Ahmet'e göstermedi. Kaçmasına neden olmuştu. Hem bu gibi ıvır zıvırlada vakit kaybetmeyecek kadar dalmıştı bisiklet hayaline. Eğlencelerlede pek ilgilenmedi

            İlk bisikletiyle mahalleye girişini düşledi uzun uzun. Akşam eve getirdiler. İlk kez varlığının farkına varmıştı sanki büyükler. Ağladı. Annesi telaşlıydı. Hoşuna gidiyordu bu ilgi. İlk kez naz yaptı Ömer. Sonuna kullandı eline geçen bu fırsatı. Bir hafta sürdü bu saltanatı. Şeker bile almışlardı.

            Tek beklediği bisiklet müjdesiydi. Söz eden yoktu bisikletten.

            Dayanamadı sonunda. Sordu “baba ne zaman alacağız bisikleti” babasının gözlerini kaçırmasından anladı bisikletin alınmayacağını. Öfke sardı tüm bedenini. “Hele şu borçları bitirelimde" diyordu babası aldırmadı. Fazla sürmedi saltanatı ev halkınada ağır gelmeye başladı. Ablası “anne  yeter artık yattığı gitsin başımızdan” hak verdi annesi. “Öyle ya ne öyle şehir bebesi gibi. Kalk artık” demeye başladı. Oysa ne kararları vardı. Bir bisikleti olsa okulu bile kırmayacaktı. Kimseyle dalaşmayacaktı. Kedilerin kuyruğuna bile teneke bağlamayacaktı. Yinede umutluydu. Belki babası şu bahsettiği yeni işten sonra alırdı bisikletini bir iki daha sordu korkak. Son soruşunda dayak yedi tüm ailenin alaycı bakışları altında. O günden sonra hiç lafı olmadı bisikletin. Küskündü her şeye herkese. Daha bir arttı haylazlığı. İnadına gitmiyordu okula. Dayakta yese gitmiyordu. Sonunda okuldan alıp işe soktular hemen. Önceleri iştede pısırıktı. Zamanla attı üzerinden.

            Boş zamanlarıda iş arkadaşlarıyla oluyordu. Bir seferinde polisten dayak yemişti. Bayramdı. Bayram yerine gitmişti. Tören başladı. Ömer ve arkadaşları gülüyorlardı. Mutluydu Ömer itişip kakışıyorlardı. Derken İstiklal Marşı başladı. Ömer okuldan kalma bir alışkanlıkla sevmezdi bu törenleri. Ne zaman tören olsa sopa yerdi çünki. Marşa aldırmadan sürdürdüler itişip kakışmalarını. Marş bitince bir polis geldi yanlarına.

            Diğerleri talimli. Ömeri yakaladı polis. ”Duymuyormusun marşımız çalıyor” dedi diklendi Ömer'e. Bedelinide hemen ödedi. Polisleride sevmedi bir daha. Kimseyede bahsetmedi. Bir seferinde yanılıp öğretmeni haksız yöre dövmesinden bahsetmiştide. Ev halkı “oh” olsun demişlerdi. ”Öğretmenin vurduğu yerde gül biter.” diyorlardı. Sevmiyordu okulu. Öğretmeni polisi parası olanı sevmiyordu. Küçükleri sevelim diyordu öğretmen. O zaman kimi dövecekti Ömer.

            Büyüyordu Ömer. Yabani bir ot gibi. Bakımsız ilgisiz, sevgisiz. İçinde hınçlar büyütüyordu.

            Derken mahalleye bir kız geldi. Pek hoşuna gitti Ömer'in. Gördüklerini uygulamaya başladı hemen. Kızın peşi sıra gidiyor laf atıyor. Kızın kızgın yüzü daha bir heyecanlandırıyordu Ömer'i. Kısa zamanda yayıldı kıza olan ilgisi. Ev halkı bile gizliden alay etmeye başladı. İstemiyordu Ömer. Bu konuda tek laf etmesinler istiyordu. Ev halkına inat daha bir üstüne düştü kızın. Sonunda kız öyle bunaldıki babasına söyledi Ömer'i. İş dönüşü kızın babası kesti yolunu. Yanında kızın ağabeyleride vardı kana bulanmış döndü eve. Kimse aldırmadı. Bir farkla bu kez dövmemiş sadece anlamlı anlamlı bakmışlardı. Alaya almışlardı, bu dövmelerinden ağır gelmişti Ömer'e. Sonraki günler kızı gördüğünde kalbi atsada bakmadı kıza. zaten pek güzelde değildi. Gözünün önünde mecmuadaki kızlar.

            Evde ayrı, arkadaşlarının yanında bir ayrı Ömer vardı. Hiç konuşmazdı evde. Bir arkadaşlarının yanında rahattı. İstediği gibi konuşurdu. Küfür ederdi doyasıya. Dilediğini söylerdi, dövüşürdü kimi gün Ömer'in hoşa gitmeyen davranışlarını söylerdi komşular, kimse inanmazdı. Öyle haylaz bir çocuk değildi ki Ömer. Hani başına vur lokmasını al cinsinden yinede babası alır karşısına konuşurdu sık sık.

            Dinler görünürdü, dinlemezdi ama. Zaten biliyordu tüm anlatılanları. Bir sonra yapacaklarını düşünürdü başı önde eğik. Okul ne işe yarardıki. Ordaki çocuklar bile bir başka yaratıktı sanki. Her şeyle nasıl alay ederlerdi. Ana demesine bile gülerlerdi. Bir öğretmen gülmezdi ama oda sık sık her fırsatta alırdı hıncını. Sopası inerdi başına en ummadık zamanlarda, hiç suçu yokken.

            Başka çocuklara da kızsa Ömer'den alırdı hıncını. Bir seferinde bir çocuğu dövmüştü de anası gelmişti okula. Bir daha da ne kadar yaramazlık yapsa da hiç dövmedi çocuğu. Onun hırsını da Ömer'den alırdı. Okulda öğrendiklerinin hiç biri matematik hariç. Matematiği öğrenmeden çok önce kandırmışlardı Ömer'i. Matematiğe ilk başladığı zamanlar sevmiş daha sonra onu da terk etmişti. Top oynamak, uçurtma uçurmak, yatıp bulutları seyretmek vardı. Okuldan sık sık kaçardı. Serçeleri avlayıp kanatlarını yolmak vardı. Okula gitmesi için sopa yerdi, okula gittiğinde öğretmen döverdi, sonunda tercihini yaptı. Nasılsa her iki halde de sopa yiyordu. O zaman okulu kırdığı günler geçen zaman karıydı.

            Sonunda hemşehrileri bir kaportacının yanında işe soktular. İlk gün sıkıldı, ama sonra alıştı. Kendi gibi çalışan yaşıtları vardı boyada. Usta asık yüzlü biriydi, elide çok ağırdı ama alışıktı Ömer. Diğer çocukları tanıdıkça sevdi işini. İlk sigarasını içti onlarla, sevmedi ilkin, hoşuna giden sigaranın verdiği havaydı... İlk haftalığını annesine verdiğinde aldığı öpücüğü hiç unutmadı Ömer. Artık saygınlığı vardı evde.

            En yakın arkadaşıydı Rıfkı. Ailesinden hiç bahsetmezdi. Sonradan öğrendi Ömer. Rıfkı ailesinin yanından kaçmıştı. Her yerde aranıyordu. Yalnız başına yaşıyordu. Karışanı görüşeni yoktu onun. Döveni hiç yoktu. Güzel bir duygu olduğunu düşünürdü Ömer. Rıfkı çok iyi dövüşüyordu, Ömer'e de öğretti hemen. Kavgaya kazanmak için girmeli derdi Rıfkı. Sopa yiyeceğini anladığında kaçmalıydın.

            Ömer gittikçe kavgadan hoşlanmaya başladı. Sadece birilerini dövebildiğini göstermek için dövüşür oldu. Gittikçe horozlanmaya gittikçe bela olmaya başladı. Rıfkı'nın önderliğinde ilk çakısını aldı. Kavgada attığın her yumruk bir sayılırdı. Yediğin sayılmazdı. Evede geç gitmeye başladı. Para verdiği için hakkı vardı artık. Bazı günler soracak olsalar. “Çalıştık çok iş var patron salmadı” der akan sular dururdu. Akşam yemeğinden yemek bile ayrıldığı olurdu. Buluşunu sonuna kadar kullanıyordu.

            En çok eski ayakkabılarından utanıyordu. Arada bir kızlara takılıyorlardı, Ömer uzak duruyordu hep bu yüzden. Sonunda kararını verdi o hafta sonu bir ayakkabı alacaktı kendine. Bu ilk ayakkabısı olacaktı. Hep büyüklerin artanı ile geçirmişti günlerini. Heyecanlıydı. İş çıkışları Rıfkı ile vitrinleri gezdi. Tüm ayakkabıların hayalini kurdu. Hafta sonu geldiğinde heyecanı doruktaydı artık. Haftalığı alır almaz çıktılar Rıfkı ile. Bir ayrı heyecan vardı yüreğinde. Sonunda günler önceden mimlediği ayakkabıyı geçirdi ayağına. Bir başka dönüyordu dünya. Sanki kendisi bir kraldı da etrafındakiler eğiliyordu yerlere. Bu neşe ile gitti eve. Kapıyı annesi açtı. İlk sorusu ne hoş geldin, ne yoruldun muydu hemencecik sordu. “Aldın mı” başka zaman olsa kafa tutardı ama bugün hiç gücü yoktu. Yarın yeni ayakkabıları ile işe gitmenin heyecanı içinde “aldım” dedi. Annesi “ver kasaba gideceğim” dedi uzattı kalanı, annesi saydı, yüzüne baktı soran bakışlarla, dayanamadı annesi “üstü” dedi heyecanla. Ömer yaptığı ile gurur duyuyordu, sanıyordu ki annesi de gurur duyacak tüm haşmetiyle verdi cevabını. “Bak ayakkabı aldım” lafı bitmemişti, gururla uzattığı ayağı asılı kaldı havada yanağına inen şamarla kendine geldi. “Artık herkes kendi başına buyruk oldu. Sanki ayakkabın yok. Baban gelsin ona ver hesabını” ve döndü gitti annesi, Ömer'in soran asi bakışlarına karşı. Durmadan söyleniyordu annesi “bacak kadar boyu ile hiç olacak iş mi” durmadan konuşuyordu annesi. İlk kez akşamı düşündü Ömer. Yaptığı hatayı anlıyordu, kendince hata olmayan. Babası son zamanlarda şamarla da yetinmiyordu. Kapının ardında duruyordu demir sopa. En iyisi gözden kaybolmaktı, belki yarın geçerdi siniri. Yavaşça çıktı evden nereye gideceğini bilmeden. Ayakları Rıfkı'ya götürdü. Evdeydi Rıfkı. Yıkık dökük bir viraneydi ev dediği. Olanları umursamaz bir tavırla anlattı aslında en çok umursadığı şeydi. Rıfkı hiç sesini çıkarmadan dinledi. “Ben sana diyorum gel gidelim buradan” anlamsız gözlerle baktı Ömer. Farkında değildi verdiği cevabın. “Nereye gitsek bulurlar” Rıfkı'nın öfkesi kabardı bu cevaba. “Ne aptal şeysin sen nerede bulacaklarmış. Bulacak olsalar beni bulurlardı” durmadan anlatıyordu Rıfkı. Ömer'se durmadan düşünüyordu. Aklından ne kadar çok şey geçiyordu. Annesi ne derdi üzülürdü. Sonra belki o kırmızı bisikleti kendi bile alabilirdi. Belki  bir iş bulurdu Rıfkı gibi neden olmasın. Rıfkı kaç zamandır beceriyordu. Bilinçsizce arada bir sorular soruyordu. ”Nasıl gideriz? Nereye? Önce yüreğine bir korku düştü. Rıfkının anlattıklarını bile duymuyordu korkudan. Bir ara ağzında dökülüverdi “Param yok ki benim” Rıfkı ise hazır cevap “ben çekerim paranı sen sonra ödersin” içindeki korku geçti biraz. Rıfkı yavaş yavaş konuşuyordu, alışık değildi Ömer. Rıfkının anlattıklarının hayaline dalmıştı hemen. “Bak ben yalnız yaşıyorum. Karışanım görüşenim yok. Keyfimede diyecek. Senden bin kat rahatım. Bir kere sopa yok. Parada kazanıyorum. Kimseye ihtiyacım yok benim. Seninde Ömer hayale dalmıştı. “Denize de girer miyiz” gireriz diyordu Rıfkı. Ava çıkarız. Köfte ekmek yeriz hergün ve anlatıyordu. Ömer'in hayalini kurduğu şeylerdi anlattıkları. “Param yok diyordu”. “Ben veririm diyordu hemen” sonunda hazırlığa başladılar. Rıfkının bir iki eskisini koydular torbaya. Yola koyuldular hemen.

            Rıfkı akıllı bir oğlan, en ucuz ulaşımın trenle olduğunu biliyordu. Gara kadar yürüdüler. Yol boyu anlattı Rıfkı. Rıfkı'nın heyecanı geçti Ömer'e. Artık düşünmüyordu. Sonunda bir yolunu bulup kaçak bindiler trene. Böylece Rıfkı'ya borcuda olmuyordu Ömer'in. Tren çok sallıyordu, hayallerde para ile değildi ki. Neler yapmadılar geç saatlere kadar. Sonunda hayalleriyle daldılar uykuya. Uyandıklarında durmuştu tren. Sessizce indiler trenden. Kimse görmedi. Ömer sordu hemen “ne yapacağız şimdi” gece yarısını geçmişti zaman. Rıfkı “daha çok erken gel şu bankta oturalım" dedi, yan yana oturdular. Biraz daha konuşup uykuya yenik düştüler sonunda.

            Ömer kırmızı bisikletine binmişti. Sıcak kumların kenarında kızlar vardı kendisini süzen. Rıfkı'dan öğrendiği tüm bisiklet numaralarını yapıyordu ki karşıdan köfteci arabasını gördü. Birden biri itekliyordu onu. Gözlerini açtı. Kızgın güneş yoktu. Gece karanlığında bir bekçiydi karşısında duran. “Kalkın bakayım burada uyumak yasak”. Rıfkı yapıştırdı cevabı “allahın bankı” adam durmadan itekliyordu. Rıfkı hemen uzaklaştı. Ömer  diklenen. “Gitmezsek ne olur” adam bir iki tekme attı hırsla “bak hala konuşuyor yasak dedik duymadın mı”. Rıfkı uzaktan seyrediyordu. Ömer utandı. Geri adım atmak sığmazdı yiğitliğe. Bekçi öfke dolu bakışlarıyla süzdü Ömer'i. ”Gebertirim ulan seni” ses aynı babasının sesiydi. Bir an babasının demir tutan eli sırtına inecek sandı, irkildi, adam koca elleri ile  yakaladı Ömer'i. Ömer çırpınıyordu. Gözünün önünde hiç el kaldırmadıkları. Bir ara eline yerdeki bir taş parçası geçti, nereden geldiği bilinmeyen. bekçinin tokatı inmek üzereydi yüzüne. Taşa daha bir sıkı sarıldı. Nasıl olduğunu anlayamadan döndü olanca gücü ile taşı iniverdi bekçinin yüzüne. Tam ortaya bir yerlere. Ömer korkmuyordu. Kan daha fazla taş indirme hırsını artırıyordu. Tek söz vardı dudaklarında. “Kimse dövemez beni”.

            Birileri geldi ayırdılar. Ömer adamın üzerindeydi. Ne olduğunun farkında bile değildi. Karakol ardından hapishane, ardından mahkeme, ardından yine hapse. Hep aynı şeyi söylüyordu dudakları  “kimse dövemez beni”.