|
Kartal sülalesinin uzun zamandır beklediği çocuktu doğacak olan. Anlı şanlı bir sülaledir kartallar dedelerinin dedesinin, Osmanlı hanedanına dayandığını iddia edenler bile vardı. Elbette bu kadar büyük bir servetin başkaca açıklaması olabilir mi? Baba Sadullah ağanın tek bir düşü vardı artık. Doğacak bebenin düşü. Sadullah ağa ise ailenin en büyüğü. Doğacak bebede elbet dolduracak babanın yerini. İlerde bir gün hak vaki olduğunda, oğlu alacak yerini. Sadullah ağada, büyük adamlara yakışacak şekilde yetiştirecek oğlunu. Evlendiği günden bu yana tek düşü doğacak oğlan. Yedi yıl önce evlendiği ilk gecenin ertesinden bu yana bekliyor müjdeli haberi. Karısının kısır olduğunu düşündüğü, evlilik için sağlıklı bayanların hayalleri içinde gelir, beklediği haber. Gözden düşen karısı, yeniden değer kazanı verir hemen. Sadullah ağa okumamıştı. İçinde bir yerlerde hep ezikliğini duyardı. Girdiği meclislerde, ona saygılı davrandıran şeyin parası olduğunu bilir, anlardı. Servetini elde etmek içinse hiç emek vermemişti, her şeyi aileden kalmıştı, kolay para harcaması da bu yüzdendi. Akşam oldu mu her baba adayı gibi Sadullah ağa ve karısının konuşmaları aynı noktada kilitlenir kalırdı. Önce karısının halini sorardı. Karısı da eski ilgisizliğin acısını çıkarmak istercesine, sadece naz olsun diye ”iyiyim derdi, iyiyim de........”Gününe göre ya bel ağrıları olurdu yada kasık. Sadullah ağada sarılırdı telefona. Doktorun ağayı ikna etmesi uzun sürerdi. Telefonun her kapanışında karısı ”Böyle yapma ağam, adamda bıktı bizden. Gördün mü bak bir şeyciğim yokmuş.” Dese de, Sadullah ağanın böylesine üstüne düşmesinden mutlu olur, güya üzerine düşülmesinden rahatsızlık duymuş gibi yapardı. Konu döner dolanır, oğlanın yetiştirilmesine gelir dayanırdı. Sadullah ağa Ağa gibi ağa olacak benim oğlum derdi. Hemen de ağa gibi ağanın nasıl olunacağını sıralardı. Güçlü, babayiğit bir delikanlı, tuttuğunu koparan, mert açık sözlü, okumuş görgülü bir oğlan olacak, Terbiyesi dillerde dolanacak,hele bir doğsun, okusun büyük adam olsun. Her geçen günde oğlanın meziyetlerine yenileri eklenir dururdu. Oğlan bir bilim adamıydı, İslam büyüğüydü, saygın, sevgili bir yaratıktı Sadullah ağaya göre. Ertesi sabah yeni hayallerle başlardı gün. Sadullah ağa böylesi bir evlat için, milyonlarına milyon eklemek üzere çıkardı kapıdan. Karısı telefona sarılır, ağanın kendisini nasıl sevdiğini, nasıl üstüne titrediğini anlatmak için çevirirdi numaraları. İşi bittiğinde de, Sadullah ağanın geliş saatleri yaklaşmış olurdu. Girerdi mutfağa, ağanın sevdiği yemeklerin hazır olup olmadığını kontrol için. Ağa bir önceki günden daha heyecanlı girerdi kapıdan. Yeni hayalleri olurdu her seferinde. Yatana kadar sürerdi konuşmaları. Hiç olmadığı kadar yakındı karısına. Kadıncağızda, hiç görmediği bu ilgiden başı dönmüş bir halde, Sadullah ağa ile dalardı düşlere. Bebe ana rahmine düştüğü andan itibaren başlandı hazırlığa. Önce evin bir bölümü yıkıldı. Oda ağa ve karısının yattığı odaya bağlandı, birazda büyültüldü. Bu iş için en iyi yerlerden en iyi desinatörler getirtildi. En ince ayrıntısına kadar, oya oya, ilmik ilmik işlendi oda. Yatağı, yorganı, yastığı, bornozu, şampuanları, pudrası her şeyi tekmil avrupaydı. Yerli bezler pişik yapıyordu, Avrupa’dan kağıtları getirildi hemen. Değil doğduğu andan, bir iki yaşa kadar tüm yiyeceği gelmişti kutularla dizilmiş bekliyordu köşede. Önceleri her yurt dışına gidene veriliyordu siparişler, Sadullah ağa baktı ki bu iş böyle olmayacak, elindeki yüklü liste ile çıktı yurt dışına. Dönüşünde elindeki listenin üç beş misli ile döndü eve. En azından on on beş çocuğu büyütecek malzeme vardı elinde. Gördüğü her şeyi almıştı, çoğunun ne işe yaradığını kendi bile bilmiyordu. Genişletilen odada dar geldi. Bir kısmını kaldırdılar daha sonraki tarihlerde kullanılmak üzere. Son aya girildiğinde, karısının hareket etmesine bile izin vermedi ağa. Ağanın heyecanı doktoru da sarmış olacak ki, bir gün ”Bak ağa, senin hanım çok kilo aldı . korkuyorum“ deyiverdi. Sadullah ağaya da geçti korku, ne oluyordu? Bir tehlikemi vardı? İkna etmek zordu ağayı. Sonunda doktor korkusunun kaynağını ve sonucunu açıklayı verdi. ”Bu bebek yıllar sonra geldi. Kıymetli bir bebek, ben sezeryan yapalım diyorum ne dersiniz?” Sadullah ağanın cevabını sevgili karısı dahil hiç kimse duymadı. ”Sezeryanın bebe için bir zararı yok mu” Doktorsa sezaryanın çocuk için faydalarını sıraladı bir bir, ikna oluverdi Sadullah ağa. Bir hafta sonrası için yer ayırtıldı hastaneden. Şehrin en lüks hastanesinde doğacaktı bebe. Beklemeye başladılar. Ağada bir pişmanlık, keşke doğumu da yurt dışında yaptırsaydı. Ağanın uykuları da kalmamıştı artık. Sancı başlarsa, planları hazırdı, ambulans dahil her şey düşünülmüştü. Karısı uyurken seyrederdi, böyle seyre daldığı gecelerin birinde aklına geliverdi, adı belli değildi çocuğun. Aklına gelen isimleri yazmaya o günlerde başladı. Tek tek eledi yazdıklarını. Kucağına verdikleri anda da koyuverdi adını. Hakan olacaktı bebenin adı. Sadullah ağanın oğluna da ancak bu ad yaraşırdı. Bunca büyük servetin sahibiydi. Tek varisiydi bebe. Belki başka bebeleri de olurdu ama ilk erkek evladın ayrı bir değeri vardı her zaman. Hem sonra doğanlar üzerinde hakkı olacaktı Hakanın. Diğerleri büyük oldukları için onu dinlemek zorundaydılar. Hiçbir isim, Hakan kadar yakışamazdı Sadullah ağanın oğluna. Sadullah ağanın keyfine diyecek yoktu. Fakirler sevindirildi bebe adına. Ziyafetler, mevlitler, altınlara boğuldu bebe. Tüm sezeryan bebekleri gibi, gazlı, sesten ürken bir bebek oldu Hakan. Geceleri hiç uyumuyordu karı koca. Tek işleri, tek eğlenceleriydi bebe. Durmadan ağlaması yanında, hepte hastaydı, aksilik bu ya anne sütü bile yaramıyordu Hakana. Mamalara başlandı hemen. Karısı ile gece nöbetlerine başladılar, mama saatlerinde karısını uyandırırdı ağa. Mama yedirir, altı temizlenir, gazı çıkarılır, bırakılırdı yatağına. Bebe ise durmadan ağlardı,Sadullah ağada dayanamaz alırdı kucağına. Arada bir uykuya dalacağı tutardı bebenin, Sadullah ağa ise bebeğin uyanması korkusu içinde oturmaz dolanır dururdu kucağındaki Hakanla. Sabahlara kadar kucakta uyutur ninniler söylerdi. Kucaktan inmez olmuştu. Ne ağanın nede karısının bir şikayeti yoktu bebeden. İstedikleri çocuktu, her ezaya katlanmak gerekti. Ana, baba olmanın bedeliydi çekilen sıkıntılar. Sadullah ağa ve karısı ise hiç yüksünmeden, hiç şikayet etmeden zevkle yapıyorlardı görevlerini. Hakanın ilk büyük hastalığında yaşandı en büyük korku. Ne anası nede babası hiç ayrılmadan baş ucunda oturdular. Nereden buluyordu bu hastalıkları, odadan odaya bile geçerken battaniyelere sarılır sarmalanır, bir yere gidilecek olsa araba saatler önceden hazırlanır. Bir an olsun gözlerini ayırmazlardı bebeden. Her saat aradıkları doktorları vardı. Adam gecenin bir saati kalkar gelirdi, Hakanın ateşi var diye. İyi para alıyordu ilgilenmemek olmazdı. Hakanın hemen iyileşmesi de doktorun ne kadar iyi bir doktor olduğunun göstergesi. En kuvvetli ilaçları verirdi. Sonunda hakanı iyileştirmek gittikçe uzun zaman almaya başladı. Gittikçe arttı dozlar. Ne kadar korur gözetirlerse o kadar sık hasta oluyordu, hep hastaydı Hakan. Hakanı korumak adına daha sıkı önlemler alındı. Önce yere bırakılmaması gerekiyordu, mikrop yuvasıydı yerler. Bu yüzden yaşıtlarından nice zaman sonra yürüdü Hakan. Hastalıklarla boğuşulan dönemin ardından geldi okul çağı. Yalnızlığa alışmış, ana babasına her istediğini yaptıran çocuk için hiçte sevimli gelmemişti okul. Diğer çocuklarında en az onlar kadar söz söyleme hakkının olduğu okulu hiç sevmemişti bu yüzden. Hele ödevler, dersler ağır bir yüktü onun için. Zaten zayıf olan bünye daha sık aralarla hasta olmaya başladı. Hakansa anne babasının göz bebeği, hiç dayanamazlardı hastalanmasına. Okula ilk başladığı yıl çıkardı tüm bulaşıcı hastalıklarını. Hemen okuldan alındı eve öğretmenler tutuldu. En iyilerinden, Hakana yakışan. Öğretmenler geldi, öğretmenler gitti. Kimini Hakan sevmedi, kimini de anne babası. Zar zorda olsa bitti ilk okul. Orta öğretimse başka sorunlar getirdi beraberinde. Hakan kişiliğini bulma çabasındaydı. Dik başlı olduğu yetmez gibi, sık sık ta canı sıkılmaya başlamıştı. Onu eğlemek içinse akla gelen her şey yapılır olmasına rağmen, yüzü de hiç gülmezdi. Onca oyuncaktan ve onca arkadaştan hiç biri Hakana hitap etmiyordu. Tutturduğunu tuttururdu. Her akşam beş şişe gazozu vardı. Ardı ardına içerdi,midesi şişerdi. Hele bir terslik olsunda gazozlardan biri eksik olsun, tüm geceyi burunlarından getirirdi. Arada birde olsa istediği bir şey bulunmasın evde, ki her an isteyebileceği düşünülüp pek çok şey yığılmıştı odalara, böylesi zamanlarda cama çıkar, kendini atmakla tehdit ederdi ev halkını. İstediği, istediği zaman hemen yapılmalıydı. Beklemeye dayanamazdı. Yasak, kısıtlama, azarlama söz konusu bile olamazdı. Hele bir denemeye kalksınlar, pişman ederdi onları. Evin tek hakimiydi Hakan. Annesinin en büyük zevki kristal biriktirmek. Hakanınsa en büyük zevki, kristal küllükler içine kolonya döküp yakmak. Isınan camın patlamasını seyretmek. Hiç önemli değil, Hakan mutlu oluyor ya. Yine alır annesi. Babası ile oğlunun küfürleri ile mutlu oluyor. Hakanın daha çok küfür etmesi için kışkırtıyor. Hakansa hiç kısmadan savuruyor küfürleri, babası mutlu gülüyor, erkek evladı var Sadullah ağanın. Küfür erkeğe yaraşır. Oğluda tam bir erkek. Dünyanın da odak noktası Hakan. Onun çevresinde dönüyor yıldızlar. Ne isterse yapılmalı. Eve gelen ziyaretçi çocuklarda öğütleniyor. _ Aman oğlum sen akıllı çocuksun uyma Hakana. Ne derse yap ağlatma. O asabi sinirli bir çocuk, babası da benim patronum. Zeki çocuklar uymazlar Hakana. Hepside zeki değil ki çocukların. Kimi kavgaya bile tutuşur Hakanla. Hakana yan bakansa bir daha giremez o kapıdan. Sonunda oynayacak kimsesi de kalmaz Hakanın. Yalnızlığı arttıkça, saldırganlığı da artar. Saldırdıkçada cesaretlenir. Annesi babası dışında, üç beş hizmetçi ve onların aileleri de Hakanın köleleri. Sadullah ağanın paraları ile temin edilen lise diploması üniversite için yetmez. Yurt dışına gönderilir okuması için. Olmadık işler açar başlarına, Sadullah ağa en büyük düşünden de vaz geçiverir hemen. Nasıl olsa o bir ağa. Sadullah ağanında yok bir diploması. Bunca serveti yemekle de bitiremez ya. Canı sağ olsun, tek o mutlu olsunda yeter. Hakansa hiç mutlu olamaz. Önce mahallelerindeki bir kapıcının kızına vurulur. Sadullah ağanın hayallerine uymasa da alırlar kızı. Dünyanın parası dökülür. Önceleri iyi giderken bir şeyler ters dönmeye başlar. Can sıkıntısından içkiye ve kumara başlar Hakan... Sık sıkta para konusunun gündeme gelmesi ile ticarete girer Hakan. Yeni meşgalesi de ancak bir ay oyalar onu. İflasla kapanır bu macera. Sadullah ağa ise hiç anlamaz, bir ayda sermayenin beş misli zararın nasıl olduğunu. Hakan öfkelidir artık. Kimse anlamamaktadır onu. Karısı bile. Onuda dövmeye başlar, ayrılırlarda huzura erer gelin. Sadullah ağa ise hep oğlunun yanında ve arkasında. Sık sık karşısına alır oğlunu öğütler verir. “İnsanlara hak ettiklerinden fazlasını vermeyeceksin. Bak karına, nerelerden aldık çıkardık açtı, aç... Ne efendim içiyormuş... Sana ne, parasını sen mi veriyorsun. Neymiş kızmışta bir tokat atmış. Atar efendim, kızdırma sende. Karı kısmı söz dinleyecek. Benim oğlum ağa gibi ağa. Karının kölesi değil ya. Hanım hanım nasıl fark etmedik oğlanı bunca sıkan, işe bile göndermeyen gelinmiş demek. Ah oğul ah neden demezsin. Neyseki canı sağ olsun. Kızmı yok oğluma. Elini sallasa ellisi. Bu ders oldu bak akıllandın.” Fazla uzun sürmez Hakanın akıllılık dönemi. Hamile bir kız getirir bir gün, alel acele kıyılır nikahları. Sadullah ağa ve karısını bu kez torun heyecanı sararsa da fazla sürmez mutlulukları. Hakan durmadan karısını dövmeye başlar. Hakanın gerekçesi de hep aynı, ”bu kadınlar hep aynı, onları anlamak mümkün değil” Gelinin annesi ve babasında şikayetçi olduğunu öğrenip ilk karısına attığı dayaklardan fazlasını atmaya başlıyor hamile karısına. Kız tarafı da dayanamayıp alıyorlar kızlarını, Hakansa tüm hınçını Sadullah ağa ile karısından alıyor. Çocuğunu doğumundan bir hafta sonra görüyor ve aynı gün bebeğin özürlü olduğu söyleniyor Hakana. Ne kız tarafı nede oğlan tarafı sahipleniyor bebeği. Sonunda sadullah ağa kız tarafını bebeğe bakması için, iki daire bağışlayarak razı ediyor. Yeter ki Hakan üzülmesin. Hakan bildiği ve istediği gibi yaşıyor yaşamını. Etrafını yiyiciler sarıyor. En yakın dostlarını maaşa bağlıyor. Sadullah ağa ise daha çok kazanmak zorunda artık. Sık sık dert yanıyor dostlarına. ”Pahalı bir çocuk Hakan. Ağa oğlu tabii. Öyle yaşaması gerek. Bizden öyle gördü. Kimimiz var efendim. Biz hiç gün görmedik, bizim adımıza da yaşıyor. Varsın yaşasın efendim. Topu topu bir oğlan. Nasıl olsa tüm servetimiz onun. Bizim gibi yaşlanınca ne yapacak parayı pulu. Yarın yaş kemale erdiğinde oda geçer oturur köşesine, kendi çocukları için çalışır. Ne demişler ben yanarım evladıma, oda yanar kendi evladına. Hayat kanunu bu efendim “ Hakanın doğduğu gün, doğduğu yıl, doğduğu saatler. Bir başka ev, bir başka yaşam daha başlar. Uzak karlı tepelerin ardında. Sadullah ağa yaşlarındaydı son bebesi doğduğunda. Gece yarısını biraz geçerek başlamıştı sancılar. Parası yoktu, Erzincan’dan gelmişlerdi. Kapıcılık yaptığı bu işi nice zaman sonra bulmuşlar ve bebek için hiçbir hazırlık yapamadan başlayıvermişti doğum sancıları. Bu doğacak beşinci bebeleriydi. Karısı da kendide hiç istememişlerdi bu bebeyi. Düşmesi için yardım bile etmişti karısına. Akşamları yorgun argın temizlikten gelen karısı, bebeler uyuduktan sonra kocası Şükrü efendiyi sırtlar evin içinde taşırdı. Güçlü bir bebeydi doğacak olan, onca çabaya rağmen doğuyordu işte. İnattı. Dünyaya gelmek için bir savaş vermiş ve başarmıştı. Şükrü efendi, çaresizlik içinde kıvranıyordu. Karısı onu teselli etmek için ”Merak etme, kimseye ihtiyacım yok benim. Bu beşinci bebe, kendimde hallederim” demiş, kapı dışarı itmişti. Parasızlık zor şeydi, her derdin çaresi olabilirdi belki, parasızlığın asla. Borç alacak kimsesi de yoktu. Alsada ödeyemezdi ki geri. Karısını ücretsiz baktıracağı bir yerde yoktu. Sigortasız çalışıyordu Tüm çaresiz insanların umarsızlığı içerisinde çömeldi yere, sigarasını yaktı. Hem bilirdi doğumun ne kolay bir iş olduğunu. Köyde onca kadın tarlada bağda doğurur alır gelirdi bebesini. Karısı akıllı kadındı, beşinci bebeden sonrada öğrenemediyse bu doğum işini, Şükrü efendi ne yapsın. Yinede karısının yanında biri olsa daha rahat ederdi yüreği. Yoktu işte. Koca şehirde ilaç için olsun, karısı yanına çağıracağı kimseleri yoktu. Apartmanda hep kalantorlar otururdu. Onlarında, Şükrü efendi ve ailesini adamdan saydığı yoktu. En üstte bir doktor vardı biliyordu. Gidip çalıverse kapıyı. Saatine baktı geç olmuştu, kızardı adam. Aslında iyi biri gibi duruyordu. Geçen hafta köpeği doğum yapmıştı da eve özel doktor getirdiydi. Köpeğe bu kadar değer veren. Umuttu... Kalktı yürüdü. Üst kata çıktı. Kapının ziline gitti parmakları vaz geçti. Bir iki daha denedi, korkuyordu. Adam aynı zamanda yönetici. Kızarda işten çıkarıverirse ne yapardı?. Şükrü efendi, adamın erken yattığını biliyordu. Çöp için bile çalınmazdı kapısı. Onlar yatmadan önce korlardı kapı önüne. Şükrü efendi zile uzandı çekti elini. Bir daha. Bir daha, olmuyordu. Adamın gür, bağıran sesi çınlıyordu kulaklarında. Geceleri hiç rahatsız edilmek istemezdi, biliyordu. “İnsan hayatı bizim işimiz, uykusuzluğa, tahammülü yok” derdi. Omuzlarında çaresizliğin yükü, daha bir eğik indi merdivenlerden. Apartmanın en alt katında oturdukları bodrum katından rutubet kokuları geliyordu burnuna. Kapıyı tıklattı, içerden ses verdi karısı ”Korkma az kaldı.... hadi sen bir sigara daha iç” Ses çıkarmadan gitti çocukların yanına köşeye oturdu. Yaktı sigarasını. Gözünde canlandı eski günler. Karısının ailesi ile kendi ailesi arasında kan davası vardı. Gönül bu. Görmüş sevmişti karısını. İstetmiş, vermemişlerdi. Düğünden bir gün önce kaçmışlardı köyden. O gün bu gündür de gün yüzü görmemişlerdi. İşsiz kaldı Şükrü efendi, aldırmadı karısı. Temizliğe gitti ona buna. Hiç surat asmazdı, yoku var eder, derdim şu demezdi. Çalıştığı bu işi bile karısı bulmuştu. Temizliğe gittiği evlerden birinden duymuştu kapıcı arandığını. İçerden gelen ağlama sesi ile doğruldu yerinden. Kapıya geldi bir adımda. Kapıda aynı anda açılıverdi. Ter içindeki karısı bir torba koydu önüne ”Müjde Şükrü efendi. Bir oğlun oldu” dedi. Şükrü efendi o zaman anladı verilen torbanın bir bebek olduğunu. Daha bir dikkatli tutmaya çalışarak açtı yüzünü, hiç istemediği oğlunu da seviverdi. Paraları yoktu mevlit okutacak. Oğlunun adını kendi bildiği dualarla fısıldadı bebenin kulağına. Dedesinin adını koydu bebeye. Hasanın, ailesi yoksuldu. Lohusalık gibi bir lüksleri olamazdı. İki gün sonra annesi gitti temizliğe. Hasanı ablaya verdiler. Ayşe evin en büyük çocuğu. Hiç bebeği olmadı Ayşenin. Ayşe Hasanla evcilikler oynadı. Yedirdi, yatırdı, altını açtı, sırtına vurdu gezmeye götürdü. Hasanı istememişlerdi, uğurlu geldi onlara. Hasan bir yaşına girmeden, Şükrü efendi bir başka kapıcılık işi buldu.Siğortalı. Daha iyi bir ev verildi onlara, kapıcı dairesi olarak. Hiç rutubeti olmayan, üç odalı, uzaktan denizin bile görüldüğü. Hasan evin en küçüğü ve evin göz bebeği. Ayşe hiçbir şeyini aksatmadan büyütüyor Hasanı. Annesi yorgun argın gelse de, memesini esirgemiyor Hasandan. Gittikçe serpiliyor Hasan. Yaşıtlarından önce diş çıkartıyor. Emekliyor yürüyor. Acelesi var onun, düşe kalka çamurlu sokaklarda büyüyor, kendine ait hiçbir şeyi yok Hasanın. Hep birilerinin artanı, büyüklerin, küçülenleri ile yetinmek zorunda. Güçlü olanın kazandığı, sokak kanunlarını da öğreniyor hemen. Gücünde para olduğunu.. Çok parası olmalıydı, güçlü olmak için. Çok parasının olması da okumasına bağlıydı. Tarlaları, tabanları yoktu. Her zoru kendi aşmak zorundaydı. Okula başladı, okul çıkışlarında boyacılık yaptı, su sattı. Ticareti öğrendi. Ticaretin kanunuydu, gerekli yerde, gerektiği zaman olmalıydı. Kışın, kalabalık caddelerde ayakkabılar boyadı. Yazın, pazarlarda su sattı. Sınıfın en başarılı öğrencisiydi. Hep öndeydi. Geri kalamazdı. Hasanın okul çağları, ailenin diğer çocuklarla boğuştuğu yıllar. Büyük sorunlar yaratıyor diğer abiler. Abla Ayşenin evlenmesinden sonra, küçük abla Aliye yükleniyor evin yükünü. En büyük abi Nuri o yıllar başlıyor okuldan kaçmaya. Sık sık okul idaresinden çağırıyorlar Şükrü efendiyi. Nuri’nin niyeti ise kısadan köşe dönmek. Aynı dönemler, Nuri’nin eve para vermeye başladığı dönemler. Hasanın boyacılıktan kazandığı paranın on mislini verir Nuri. Babasının onca ısrarına rağmen de söylemez kazancını. Hasanda özenir Ağabeyine. Okulu bile gevşetmeye başlar. Hasandaki değişikliği ise kimse fark etmez. İlk sınıfta o sene kalır. Babasının öfkesini de ilk o zaman tadar. Ertesi yıl okula göndermez babası. Evin, apartmanın tüm işini yıkar sırtına. Sonunda pes eder Hasan. Bir sonraki yıl okula gitmek daha cazip gelmeye başladığında, Nuri’nin ölüm haberi gelir. Ailecek yasa boğulurlar.Gerçeğide öğrenirler. Nuri, kanunsuz işlere girmiştir. Hatasınıda, hayatı ile ödeyivermiştir bir çırpıda. Hasanda gerçekleri anlar. Dört elle sarılır okuluna, eskiden daha başarılı olmak zorundadır artık. Orta okulu bitirdiği yıllarda evlenir küçük ablası. Evde bir Hasan, birde ağabeyi Ömer kalırlar. Ömerin liseyi bitirdiği yıl, Hasanda ortayı bitirir. Hasan hep dinleyen, gözleyen, olaylardan ders çıkarmasını bilen bir çocuk. Anacığından dinliyor, mutlu zengin yaşamları. Onların artıkları geliyor evlerine. Giyecekler, yiyecekler, her şeyleri farklı onların. Anacığı, çalıştığı evlerdeki köpeklerin saltanatını anlatır sitemle ”Bizim, onların köpekleri kadar değerimiz yok” derdi. Hasan söz verirdi içinden. Köpekten değerli olacaktı. O azimle çalışır, o azimle yaşardı. Babasından dinliyordu ezikliği, yokluğu, yokluk acısını. Durmadan anlatıyor babası. Geçen ay maaş aldığı gün, tüm parasını bakkala borca verdiği gün, dönüşte karşılaşıyor emlak çının kızı ile. Taksi ile gelmiş kız. Taksicinin parası bozuk değil, Şükrü efendiyi görünce seviniyor kız. ”Şükrü efendi bana bir beş yüzlük versene, akşama vereyim, taksici bozamıyor da” Utanıyor şükrü efendi. Ezile büzüle ”olsa verirdim ama yok” diyor. Kızsa inanmıyor yokluğuna. ”Daha bugün maaş almadın mı “ diye soruyor öfke ile. Omuzlarını bile silkemeden giriyor içeri. Kendi, kendine lanetler içinde geçiyor saatler. Akşam çöpü alırken, emlâkçi çıkıyor karşısına. ”Ayıp, ayıp Şükrü efendi. Bugün kıza bir beş yüz lira vermemişsin, bizde paran mı kaldı” deyip Şükrü efendinin cevap vermesine fırsat vermeden kapıyor kapıyı yüzüne. Ağlamaklı geliyor Şükrü efendi eve. O günden sonra emlâkçi küsüyor. Bir küsmekle kalsa yine iyi. Düşman belliyor Şükrü efendiyi. Şikayet ediyor yönetime. En ufak kusuru büyütüp dağ yapıyor. Hasan bir çare bulmuş gibi “Baba anlatsana olanlar” diyor. Babası oturduğu yerde boşluğa dikili bakışları ile ”Kolay mı evlat... kolay mı” diyor. Anlıyor Hasan. Geceler boyu düşünüyor. Varlığı göstermenin kolay olduğunu kavrıyor. Yokluksa bambaşka bir dert. Ne söyleyebilirsin, ne anlatabilirsin. Yokluk hiç suçunun olmadığı bir dert. Bir suç. Hiç suçsuz olduğun utançlarda kanayan yara. Çaresiz, umarsız acı ki ne acı. Hasan o gün bir kez daha söz veriyor, böylesi acıları, böylesi utançları yaşamayacak o. Üniversiteye girememiş, memur olmuş, siyasetle uğraşan ağabeyini dinler Hasan. Lise yılları Ömer ağabeyinin siyasi görüşleri ile geçirir. Dünyaya bakışı da değişir Hasanın .O yılların sonuna doğru anlar, tek başına eğitimin, okulunda bir işe yaramadığını. Aklını kullanmak kadar, çevrende olmalıydı. Bu duygular içinde girdi ünüversiteye. Hem çalışıyor, hem de okuluna devam ediyordu. Hiçbir şey bulamazsa inşaatlara ameleliğe giderdi. Gocunmazdı. Çalışmanın her türü kutsaldı. Emekti. Kendi ile gurur bile duyardı. Kaç kişi vardı kendi gibi. Hiç kurs almadan girmişti üniversiteye. Çoğunun altında arabaları, kız arkadaşları. Hasan imrenerek, özenerek bakardı onlara. Bir kez daha yemin ederdi çok parası olacaktı onun. Soğuk bir kış gecesi. Lapa lapa kar yağıyor, sokaklara. Sokak lambaları ışığında uçuşan kar taneleri. Yağan kara inat soğuk iliklere işliyor. Şehrin en gelişmiş semtlerinin birinde yığılmış dilenciler. Açlar. Hayatın sillesini yemişler. Kimi elinde tuttuğu bir çiçeği satabilmenin telaşında, kimi zengin insanların bir gün kendileri gibi olma ihtimali, korkularının sömürüsü peşinde. Ana caddeden gürültüler içinde araçlar geçiyor. Sağlı sollu şık dükkanlar. Parası olanların beğenisine sunulmuş lüks mallar... Kaldırımlarda, kar sesleri. Her şeyin satıldığı gelişmiş semtin bu sokaklarında iki genç beden soğuğa aldırmadan vücutlarını sergilemeye çalışıyor. Biri gencecik kara saçlı bir kız, diğeri ondan az büyük, uzun sarı saçları olan, kızlığa özenmiş bir oğlan. Hakan köşede iniyor dolmuştan. Elleri yağ içinde. Soğuk onunda iliklerine işliyor. Giydiği partal mantonun yakalarını kaldırıyor, soğuktan korunmak adına. Cadde boyu yürümeye başlıyor. Bir vitrin dikkatini çekiyor. Bir zamanlar babasının, bir zaman kendinin olan fabrikanın mallarını satan dükkanın vitrinine dayıyor yüzünü. Hayatta tek dayanağı olan ve değerini hiç bilemediği babasının ölümü ile başlayan düşüşü canlanıyor gözlerinde. Gözlerinden iki damla yaş süzülüyor sessiz, kimsenin fark etmediği, bir gecede, tek bir el barbutla verdiği fabrikanın mallarını seyrediyor büyülenmişçesine. Kımıldamadan duruyor bir süre, başı dönüyor vitrine tutunup olduğu yere diz çöküyor. Bir yanda soğuk, bir yanda açlık, gücü tükeniyor. Yarını beklemek zorunda. Yarın, kirasına yetmeyen maaşını alacak. Yaşamaya çalışacak. Aynı anda Hasan çıkıyor, lokantadan. İleri park etmiş özel şoförü saygı içinde kapıyı açmış bekliyor. Koşar adım ilerliyor Hasan. Eve erken gitmeli, oğluna söz verdi, ders çalıştıracak. Hiç fark etmediği, köşede büzülmüş Hakana çarpıyor ayağı, sendeliyor. Hakan uzanıp tutuyor ellerinden. Gözleri ilk kez buluşuyor. Onlar iki yabancı. Aynı şehirde, aynı saatlerde, farklı semtlerde, farklı yaşam koşullarında hayata gözlerini açmış iki yabancı. Hakanın yoksulluğundan içi titriyor Hasanın. Kendi yokluk günlerini hatırlıyor.Çebinden çıkardığı parayı uzatıyor, anlamsız bakıyor Hakan. Bakışlarının anlamsızlığından ürperiyor Hasan. Acelesi olduğunu hatırlıyor, elinde tuttuğu parayı atarcasına Hakanın önüne bırakıp uzaklaşıyor. Hakanın gözleri dalıyor yere düşen paraya. Bir zamanlar har vurup harman savurduğu, bir gecede yitirdiği fabrikalar canlanıyor gözlerinin önünde. Ağlamak istiyor, boğazına bir şeyler düğümleniyor. Babasının sesini duyuyor yanı başında ”Ağalara yakışmaz ağlamak” uzanıp parayı cebine koyuyor. Yorgun bedenini zor taşıyan titrek dizleri üzerinde uzaklaşıyor. Yarın biraz odun, biraz kömür alması gerektiğini düşünerek. Hasan sıcak arabasında, özel şoförünün kullandığı arabasında dalıyor düşüncelere. Gördüğü dilenciler hep çok derinden etkiliyor Hasanı. Yokluğun acısın bire bir yaşadığı için biliyor. Bu gün var olanın yarın yok olacağını, bugün yok olanında yarın var olabileceğinin bilinci içinde. İlerlemiş yaşına, rağmen, daha çok çalışması gerektiğine karar veriyor. Biraz önce reddettiği ortaklık teklifini kendi menfaatleri doğrultusunda ,kendi aklı mantığı ile nasıl hayata geçirebileceği düşünceleriyle siliniyor gördüğü dilencinin hayali.. |