|
Bir dağ köyü. Sündüken ormanlarının eteklerinde kurulmuş. Sırtını ormanın sık ve gür ağaçlarına dayamış olmanın huzuru içinde bir köy. Kırk, hadi hadi bilemedin elli haneli. Zamansa osmanlının son dönemleri. Köyün genç nüfusu yitmiş, yok olmuş. Bir kısım gençler Balkan Harbine gitmiş dönmemiş, bir kısmı çöllerde yok olmuş, akibetleri mechul.. Dönebilenler gaziler. Köyde genç yok, genç denenlerde, eli silah tutmadığı için geride kalan bebeler, yaşlılar, çocuklar, birde varlığı ile yokluğu bir kabul edilen kadınlar. Köylü ise yılgın, bıkkın, usanmış. Bir yanda savaştan dönemeyenlerin acısı ,diğer yanda Osmanlının vergi tahsildarları. Umutları yok gelecekten. Gidenlerin ardından geri kalanlarsa teselliler. Şehitlerinin cennette olduklarından eminler. Ölenleri mutlu ya. Keşke bizde dilekleri ağızlarda. Kadınlarınsa bu tesellileride yok. Emine bu dağ köyünde doğdu. Köyün imamı, Hacı İbram efendinin kızı. Zeki akıllı bir kız. Dört ağabeyden sonra doğmuş Emine. Anneciği kendinden sonra doğan Ömerin doğumunda ölüvermiş. Evin tek kadını olarakta daha on birini bitiremeden yüklenivermiş, evin tüm sorumluluğu. Babasının ve ağabeylerinin sopalarını yiye yiye savunmayı öğrenmiş. Kendi yaşıtları erkeklerden iyi dövüş öğrenmiş hemen. Annenin ölümü ile her şey Emineden beklenmeye başlanmış. Yemek pişirmek, ortalığı toparlamak, çamaşır, birde kundaktaki kardeşi Ömerin bakımı. Zar, zorda olsa hepsinin üstünden gelmeye çalışmış. Sabah ezanları kalkmış, akşamlara kadar didinmiş durmuş. Mükafat ise, ağabeylerini örnek alan , Ömerin minik yumrukları oluvermiş hemen. Ömer'e analık yapmış, Ömerin anası hiç olamamış. Anası olsa , Ömerin el kaldırmasına izin verirmi hiç. Tüm yaşıtları gibi bir köylü kızı Emine. Hiç oyuncağı olmamış. Annesi olmadığından ev işlerini gösterenide olmamış. Her zoru, her müşgulü kendi yenmek zorunda. Akşamları gelirdi evin erkekleri, becerebildiğini kordu önlerine. Her biri bir bahane bulur döverdi sonunda. Hiç sırtından indirmediği Ömeri bile, ıssırır, çimdikler, yumruklar savururdu. Anacığının ölümüne bile yanamadı. Vakit kalmadı. Arada bir yorgun düştüğü, oturup soluklandığı cumbanın ardında düşlerdi anacığını, o kadar. Babası Hacı İbram efendi sinirli, asabi bir adam. Aynı zamanda köyün en okumuş bilgili olanıda o. Medrese eğitimi almış, mustantıklık yapmış. Şimdilerde sorgu hakimliği denen şey. Haksızlığı hiç sevmemiş. Devrin kadısını rüşvet alırken yakalayıp dövdüğü için görevden atılmış, oda gelip kendi köyüne yerleşmiş. İmamlığa başlamış. Köyde kavga etmediği, dövüşmediği kimse yok Hacı İbram efendinin. Kimiyle fikirleri uyuşmadığı için, kimiyle zalimliği nedeni ile, kimiyleyse sadece tipini sevmediği için kavgalı. Hep isyankar, hep asi. Kavga edecek kimseyi bulamadığı zamanlar, kümesteki tavuklara, horozlara çatan biri. Köyün kedi, köpeğininse korkulu rüyası. Köylü Hacı İbram efendiden bu yüzden korkmakta, birazda saymakta. Saygının temeli ise, Hacı İbram efendinin köyün en okumuşu bilgili, görgülü oluşundan kaynaklanmakta. Hacı İbram efendinin oğullarıda babası gibi. Küçük olmalarına rağmen yıldırmışlar köylüyü. Ezilen dayak yiyen hiçe sayılan evin sorumluluğunu yüklenen Emine'ninde diğerlerinden aşağı kaldığı yok aslında. Örnek aldıkları gibi kavgacı, gururlu bir kız. Her engeli kendi aşmak zorunda. Sormaktansa, yana yakıla, dayak yiyen, hata yapa yapa doğruyu kendi bulmak zorunda. İşi hiç bitmez onun. Minicik elleri ile, Ömer'in elinden tutup çamaşırhanenin yolunu tutar. Öylesine büyükki çarşaflar. Gözlemler kadınları. Onlar nasıl yapıyorlarsa, oda öyle yapmaya çalışır. Gücü yetmez arada bir birileri yardımcı olmaya çalışır. Emine yardımda istemez. Bakışları anlatır yardım öğrenmek istediklerini, kadınlar gösterir. Akşam oldumu, evin erkekleri kahveye gider. Emine ise sırtına vurduğu küçük Ömer'le komşu kadınlara. Emine'nin konuşacak fazla bir şeyi yok. Köy kadınlarınında ona ayıracak fazladan zamanları. Bir köşeye büzülür, anlatılanları dinlemeye koyulur. İdare lambasının, isli dumanı loşluğu içinde uykuya dalar kimi zaman. Hayatıda ancak duyduğu, düşünde genişletebildiği kadarı ile tanır.Dönüş saatleri evin erkeklerinden önce olması gerekir. Kimi gün anlatılanlar öylesine etkiler ki, dayağı göze alıp, yüreğinde sopanın, aşağılanmanın acısı ile dinlemeye çalışır anlatılanları. Dövülmek aşağılanmakta o kadar doğalki. Köyde erkeklerden sopa yemeyen kadın yokki, Emine'de sopanın doğal olduğunu kabul etmiş, olmaması gerektiğini aklına bile getirmemiş. Yinede istemiyor dövülmeyi. Dövülmemek için verdiği onca çabanın ardından, ertesi gün moraran kolları ile sarılıyor ev işlerine. Tek umudu akşam gelenlere yaranmak. Oysa hiç gelmiyor öylesi günler. Sopalarla, aşağılanmalarla büyümeye çalışır Emine. Herkes gibi hayalleri vardır onunda. Kimseyle paylaşmadığı, sır gibi sakladığı. Emine bilirki, birilerine anlatsa açılsa, kızacaklar ayıplayacaklar. Belkide dövecekler. İçine kapanır kapandıkça hayallerini büyütür içinde. Düşleriyle uyur. Yeni doğan günde umut değildir onun için. Herkesden evvel kalkmalıdır, kalkar sabah ezanından önce hazırlanmalıdır babasının abdest suyu, hazırlar. Sabah ezanı, sabah namazı bitimine kadar vakti vardır. Babasının işi bittiğinde hazır olmalıdır sabah yemekleri, hazırlar. Dayaksız bir öğleyi edebildiğinde mutlu hisseder kendini. Bazı günler, gün en aksi yüzü ile başlar Emine için. Tüm ev halkı birer posta atar dayağını. Kimi günde unutuverirler Emine'nin varlığını. Böylesi unutulmuş daha ağır gelir Emineye.. Varlığını ispat etmelidir. Dikkatlerini çekmek için çalışır. Gönülleri hoş olsun ister. İlk tokatla hatırlanır varlığı. Osmanlının, unutulmuş küçük bir dağ köyü burası. Dışarı ile fazla bir bağları yok. En yakın köy bir günlük yolda. Dış dünya ile tek bağlantıları, savaşa gidip gazilik rütbesi ile dönen şanslılar. Onların anlattıklarını dinlerler, soru sormak olmaz. Emine'de dinler. Anlatılanlar çoğu zaman uzun savaş anıları. Gel zaman git zaman ağabeyleride gider savaşa. Önceleri sevinir. Her gidenle, Emine'nin dayakları azalmaktadır aslında. Her birini ayrı sever oysa. Zamanla da, ya dönmezlerse acısı aklında. Sonunda razı olur, dönsünlerde tek yine dövsünler. Yoklukları dayaktanda aşağılamadanda acı gelir Emine'ye. Günler ev işleriyle geçer. Akşamları planlar yapılır. Yaşlılar neler yapmaları gerektiğini hatırlatır. Düşman baskın verirse, dağa kaçmak gerekir. Erzakları hazır durur kapı artlarında. Emine'de bekler köylü gibi. Babası hadi deyiverse birgün, yazılı kayaya gidecekler. Diğer kadınlardan ayrılmayacak. Tabancasınıda takacak beline. Namusunu koruyabilmenin tek simgesi, belindeki tabanca. Emine dünyayı tanımıyor. Düşman nedir bildiği yok ki. Sadece yaşlı gazilerin anlattıklarından tanıyor düşmanı. Düşünebildiği en berbat görünüşlü masal yaratıkları geliyor aklına. Düşman kötü, düşman öldürülmeli, düşman öldürmek sevap, gavuru öldürense cennete gider. Sen öldürmezsen, o seni öldürür. En azgın canavardan kötü düşman. İyide neye benzer düşman.... Cevabını fazla beklemez Emine. Çopur emmi anlatıverir bir gün, canı gönülden dinler Emine. Yunan, bir garip yaratık diye anlatmaya başlar yaşlı gazi. - Sıcak bir öğle vakti, güneş tam tepemizde, kavurmakta dört bir yanı.. Su yok, dudaklarım kavrulmuş. Ağaçların ardından çıkıverdi, yunan gavuru. Uy babam o ne? Hey rabbim neler yaratırsın? Senden korkmayan taş olsun.! Vallah, aha şöyle (eliyle gökyüzünü gösterir) kavak gibi uzun bir şey. Ağaç desem, değil. Adam desem, oda değil. Hadi onu anladık uzun olurda bir adam, bu kadarmı uzun olur? Eh olur! Allahın hikmetinden sual olunmaz. Ne haddine! Gel gör ki bu bir başka yaratık, bir gözleri görünüyor. Ne kadar gözse? Mavimi mavi, anam babam gök gibi, beyaz gibi bir acaip anlatılmaz. Gözmü değilmi onuda bilmem.! Hadi göz de. Her yanını dal budak sarmış. Vallah görmeyen inanmaz.! Her bir yerinden dallar uzamış. Ağaç gibi lakin dalların arasında silah tutan kollarıda var. Kolları bacakları her yanı dal gibi filizlenmiş. Yemyeşil, bildiğin dal. Eskiler anlatırlardı da inanmazdım. Sen misin inanmayan, al işte. Dimdik karşımda durmakta. Gözümle gördüm. Hemide yürür yunan gavuru. Kurban olduğum ağaç gibi durduğu yerde de durmaz. Tavşan gibi seğirtmekte. Elinde tüfeği, süngüsü. İki adım attı üstüme gelmekte. O an toparlamışım kendimi. Bildiğim tüm duaları okuyuverdim bir ottan. Karşılıklı durmuş bakışmaktayız. Beni bir titreme almışki sorma, sıtmadan beter. Duaların gücünden olsa gerek, o bir yana attı kendini, ben öbür yana.. Sonraları bir iki daha karşılaştık ama talimliyim artık. Derken bizim komutana anlattım. Hani bilen var, bilmeyen var bir nefes anlatıversin nefere. Bir güldü, bir güldüki bir daha anlatmadım komutana. Komutanın demesi, savaş hilesiymiş. Gavur oyunuymuş. Vallah bizim komutan hiç yunan görmemiş. Görse öyle gülebilir mi? Gözlerimle gördüm ben. Çalılı, çırpılı adamlar bunlar. Ellerinde tüfenğleri parlar. Sen gibi, ben gibi yürür gider. sanırsınki yürüyen ağaç.. Hey rabbim, senden korkmayan taş olur. Beni dualar korudu. Bizim alayda bir Kürt İdris vardı. Oda bencileyin, birden görmüş gavuru. O benim gibi değil, muskası bilem yok. Hemen orada çarpılıvermiş, ölmüş gitmiş. Korkudan dediler. Komutana anlattık, inanmadı tabii. Eski anlattıklarını anlattı. Komutan yunan görmemiş babam. Ben körmüyüm ki? Nah şu iki gözümle gördüm. Çalılı çırpılı adamlar. Yalansa gözümün nuru gitsin. Bundan büyük yeminmi var? Bir gözleri var içine işler. Patlak mı patlak, akı yok gözlerin, öylece bakar adama, baktığı yeri deler geçer. Eritir adamı. Mum gibi, kar gibi. Hala geceleri rüyama girer, diker gözlerini, aklıma geldikçe bir hoş olurum.. Çopur emmi anlattıkça anlatır. Dinleyenler soluklarını tutup dinler. Dinleyenlerin her birinin aklında bir başka canavar canlanır. Yunan diye. Çalılı çırpılı yunan. Yürüyen ağaç gibi yunan. Gözleri patlak yunan. Gözünün akı olmayan yunan. İnsan kılığında bir kavak, kollarını bacaklarını her yerini ot bürümüş, taze dallı yunan. Emine ufak bir bebe. Çopur emminin anlattıklarından daha korkunç bir canavar getiriyor gözlerinin önüne. Bu canavar, öyle adife ninenin anlattığı gibi dokuz başlı canavardan kötü. Bir kez daha anlıyor, babasının anlattığı Allahın büyüklüğünü. Babasının öğrettiği dualarla sığınıyor, çalılı çırpılı düşmandan, yüce yaratanına. Çok sonraları köye dönen bir iki gaziden daha dinliyorlar, çalılı çırpılı adamları. İnanmamak olur mu ? Korkusu daha bir artıyor Emine'nin. Günlük sıkıntısı, derdinin arasına birde yunan korkusu giriveriyor. Biliyor artık, düşman bizim gibi değil. İnsan bile değil. Yinede beyninin bir köşesinde sıkışıp kalıyor, ağaçlar yürümezki. Cevabınıda bulmakta gecikmiyor. Yüce mevla neler yaratmış. Bir yürüyen ağaçmı yaratamayacak? Harbe giden ağaları geliyor aklına. Onlar için korkuyor. Acep yunanın çalılı çırpılı bir şey olduğunu biliyorlar mı? Kürt İdris gibi görünce ölüverirlermi korkudan? İlk kez, savaşmak zorunda olmadığından, kadın olarak yaratıldığına şükrediyor. Kış yaklaşırken, yunan geliyor haberi ile çalkalanıyor köy. Zaten hazır köylü. Dağa çıkıyorlar hemen. Mağara kovuklarında gördükleri ağaç gölgelerinin ürküntüsü içinde yaşıyorlar. Korku içinde... Emine düşünde çalılı çırpılı adamların köylerine girdiklerini görüyor. Kış ortasında tere bulanmış uyanıyor. Aklı kümeste kalan çilli horozunda. Bahar başında yunan kaçtı haberi ile dönüyorlar evlerine. Her yer yakılmış yıkılmış, taş üstünde taş kalmamış. Ocaklarının yerinde yeller esmekte. Hep bir olup, yeni ocaklar inşa etmeye başlıyorlar. Dudaklarda hep aynı dua. Şükürler olsun, yüce rabbim hep iyinin yanında. İnanmışın baş ucunda. Emine'nin aklı zayıf cılız ağabeylerinde. En büyük merakı, ağaları çalılı çırpılı düşmanı görünce korktular mı? Yüce mevla o zebanileri ufacık gösterdi herhal. Allahın yardımı olmasa kaçarmı yunan. Kimbilir o zayıf cılız ağaları nasıl göründüki düşmanın gözüne, kaçıyor yunan. O sabah yine erkenden kalkıyor Emine. Günlük işlerini yapıyor her zamanki sıra ile. Kümesteki tavukların altından yumurtaları almak gerek. Koşarak iniyor kümese. Hazır inmişken yemleride vermenin uygun olacağını düşünüp giriyor kümese. İşini bitirmiş, çıkmaya hazırlanırken, üç adam giriyor avludan içeri. Tanıdık, bildik değil gelenler. Korku ile geri çekiliyor kümese. Gelenlere dikiyor gözlerini. Çalılı çırpılı değil, o halde yunanda değil. Yakın köyde yokki çivarda. Kendi aralarında konuşuyor gelenler, kulak kabartıyor, anlamıyor. Konuştukları duyduğu bir dil değil. Bir an babasının cinlerin insan kılığına girip, insanların arasına karıştığı yönünde anlattığı hikayeler geliyor aklına. Hepten korkuyor. Kımıldamadan saklandığı köşeden izliyor adamları. Uzun boylu,ama kavak değil, ağası Kadir'e benzeyen biri eve giriyor. Emine'nin yeni pişirdiği dumanı çıkan ekmekler heybesinde geri dönüyor. Diğer ikisi sevgili tavuklarının başlarını tutup tutup koparıyorlar. Gördüğü kanla daha bir korkuyor. Sarı kıza bile kıyıyor adamlar. Sarı kızın güzel başını atıyorlar ayakları dibine. Emine duvar dibinde minicik elleri ile kapatıyor çığlığını. Adamlarsa güle oynaya geldikleri gibi gidiyorlar sessiz. Neden sonra çığlık çığlığa çıkıyor kümesten. Köylü uzaktan gördükleri adamların, Hacı İbramın evinden çıktığının farkında. Çevresini sarıveriyorlar Emine'nin. Gördünmü, gördünmü? Nasıl birileriydi? Konuşmaları nasıldı? Boylarıda uzunmuydu? Olayı sonradan öğrenenlerin soruları daha başkaydı. Kolları çiçek açmışmıydı? Emine şaşkın her birinin yüzüne bakmakta. Babası çekip alıyor kalabalığın ortasından. -Bırakın korkmuş. Günlerce konuşamıyor Emine. Gelenlerin kim olduğunu bildiği yok. Evde saygınlığı artıyor. Eskisi gibide dövmüyor babası. Avare avare dönüyor ortalarda. Arada bir babası sokuluyor yanına. Bir iki soru soruyor. Babası bu hiç belli olmaz. Eminenin cevabı hoşuna gitmezse döverde. Susuyor. -Sana bir şey yaptılar mı ? Gözünün içine bakıyor babasının. -Seni gördüler mi ? Sopanın er geç geleceğini biliyor Emine susuyor. Durmadan düşünüyor. Ne dese dövmez babası? Suskunluğunu koruyor. Sabahları babası gittiğinde köylü kadınlar sarıyor çevresini. Her birinde ayrı bir merak... Yaşlı biri: - Her hal kıza bir şey ettiler. Diğerleri katılmıyor. - Olmaz öyle şey. Kız ufak, ne olup bittiğinin farkına varır bağırırdı. Hiç sesi çıkmadı. - Niye susar o zaman? - Zaten çok konuşmazdı Bir başkası giriyor konuya. - Sen olsan ne yapardın? Çalılı çırpılı onca adam çıksa karşına. Kadın duvara vurup kulağını çekiyor. - Aman Allah korusun o saat korkudan ölürdüm. - Hah işte kızında dili bu yüzden tutuldu. Birinin merakı ağır basıp soruveriyor. - Cin çarpması olur bilirizde, acep yunan çarparmı adamı ? Bir diğeri ekliyor - Yunan çarpması böyle olur her hal.! Emine konuşulanları dinledikçe korkusu artmakta. Gerçekten yunan çarptıda ondanmı konuşamaz. Kadınlar, geldikleri gibi topluca giderler. Ne erken geliyor, nede guruptan geçe kalıyorlar, birbirlerinden ayrılmamaya özen göstererek, hep birden gelip, hep birden gidiyorlardı. Ne olacaksa topluca olsun. Emine'nin çalılı çırpılı adamları görmüş olması bile, onların ellerine doğan bebeden korkmalarına yetiyorda artıyordu bile. Kadınlar gittiğinde meraklanıyor Emine. Gerçekten cinmi, yunanmı çarptıda böyle suskun duruyor. Sesinin çıkmaması korkusu içinde adını söylüyor. Hayır duyuyor, o zaman konuşabildiğinin inancı geliyor yüreğine. Şaşkınlığı bir kat daha artıyor. Olanları anlamıyor. Daha ne kadar suskun kalması gerektiğinide bilmiyor. Köylünün merakıda, Emine sustukça artıyor. Ertesi gün yeniden geliyor kadınlar. İçeri girmeye korkarak, avludan sesleniyorlar. - Emine...... kız Emine evde misin? Cevap vermeden iniyor avluya. Çevresini sarıyor kadınlar. - Bugün nasılsın Emine? Başını kaldırıp, kadınların yüzlerine bile bakmıyor. - İyisin iyisin. Renginde yerine gelmiş. Başı ile onaylıyor. Kadının biri şaşkın: - AAA vallahi duyuyor bu ! - Elbet duyar ne var bunda.? Kadınlar yeniden başlıyorlar fikir yürütmeye. Emine sıkılıyor. Kadınlardan biri: - Bu kız gitti artık... Geri gelmez diyor. İtiraz ediyor diğerleri. - Nereden bildin? - Hani garafillerin Yaşar vardı, harbe gittide dönmediydi... Bildin mi? - Hee bildik ne olmuş ? - Bizim Gülsüm'ün babası görmüş. Aha o Yaşar'ı bir yunan boğmuş. Çalıları çırpıları ile boğmuş. O koca pehlivan Yaşar gık bilem diyememiş. Sessizlik çöküyor. Emine bile ürküyor sessizlikten. Cevap Emine'de, hep birlikte dönüyorlar Emine'ye. Emine'de dayanamıyor artık. - Hiçte öyle çalılı çırpılı değiller. Senin, benim gibi insan. Eminenin konuşmaya başlamasından çok söyledikleri ilgilerini çekiyor. Kalabalık canlanıyor birden: - Hele anlat kız.....anlat Düşünüyor Emine. - Ne bilem ben adamlar işte. - Dellenme kız. Nasıl adamlar ? Eminenin içine konuşmaya başlamasının pişmanlığı çöküyor - Uzun boylu. Susuyor yeniden. - Tamam onu bizde biliyoruz. Sen kollarını bacaklarını anlat. Emine kadınları süzüyor, dönüşü yok artık. - Her bir yerleri tas tamam. Aynı bizim gibi. En yaşlıcası atılıyor: - Çalılı çırpılı değiller mi ? - Yoo hiçte öyle bir şeyleri yok. Kadınlar düşmanın çalılı çırpılı olduğundan öylesine eminleri. - Bebe tam göremedi zahar. - Olurmu körmü bu ? - Korkudan seçememiştir. Birisi Emine'ye dönüyor - Sen neredeydin....Artık dönüş yok anlatmaya başlıyor Emine. - Kümeste saklandım. - Seni görmediler mi? - Hiç ses etmedim. - Sana dokundular mı? Şaşkın bakar Emine - YOOOO - Niye konuşmadın o zaman ? Herkes cevap bekliyor. Emine susuyor. Uzun sürüyor sessizlik. Kadınların evde bekleyen bir yığın işleri var. - Kız bir ottan anlatsana....güzelcene. Emine yeniden anlatmaya başlıyor. Hiç biri inanmıyor anlattıklarına. Bu kez onları ikna etmeye çalışan Emine. - Vallaha, billaha öyle çalılı çırpılı değillerdi. - Aklını yitirdi besbelli. Bunca adam yunan çalılı çırpılı der, bu yok der. Hiç olacak i şmi? Biri atılıyor: - Kız abla...Bu yoksa yunanı görmedi mi ? Herkes susuyor. Emine telaşla atılıyıor - Vallah yunandı. Şüphe içinde dikiyorlar gözlerini Emine'ye. Sabrı bitiyor kızın. - Üstleri başları, her bir şeyleri yunan. Konuşmaları bile bir başka yunan onlar. - Çalılı çırpılı değil diyon. - Değil. Emine yabancıların yunan olmasını istiyor. Cin olmasında. Yunana razı oldu çoktan. Cin olursa mutlak çarpılır. Çarpılmadığına görede gelenler yunan. Kadınlarında sabrı bitiyor. Tek tek kalkmanın hazırlığındalar. Emine ise ağlamaklı. - Vallah billah bizim gibi insanlar. Bak onca yemin ettim. Hatta bir tanesi aynı Kadir ağam gibi kara yağız. Top güllesi gibi babasının sesi düşüyor avluya. - Seni gavurun dölü. Düşman hiç bizim gibi olurmu ? Hele hele bak şu itin yaptığına. Biride ağası gibi kara yağızmış. Eline aldığı sopa ile bir yandan söyleniyor, diğer yandan neresi olduğuna aldırmadan basıyor sopayı. - Bakın şuna. Dur kız kaçma, seni parçalayayımda gör. Agası gibi kara yagızmış. Sen elin adamının kara yagızlığını ne bilin. Yaban herife baktın değil mi? Hadi baktın, kara yağızlığını ne bildin. Hadi bildin, düşman bizim gibi demeye utanman mı? Çalılı çırpılı düşman aganamı benzermiş. İtin dölü seni gel gelde ayırayım bacaklarını. Hacı İbram ağzına geleni sayıp döküyor. İbramın öfkesini bilen köy kadınları o an yok oluyorlar ortadan. Hacı İbram bu bellimi olur. O gece Emine'nin ağrımayan, çürümeyen yeri kalmıyor. Ama biliyor gözleri ile gördü. Hiçte çalılı çırpılı değil gelenler. Bizim gibi insanlar. Hele biri aynı Kadir ağası. Gördüklerini bir kez daha düşünüyor. Hiçte çalıları çırpıları yok işte. O günden sonra bu konuda bir daha hiç konuşmuyor Emine. Kadınlar arada bir gördükleri yerde takılıyorlar kıza. - Kız Emine ağanamı benziyor düşman? Duymazdan geliyor. Çok zaman sonra babası bir kez daha soruyor. Belli ki oda kararsız. - Kız Emine çalılı çırpılı adamlar sana dokundu mu? Ürkek ürkek bakıyor babasının yüzüne. - Dövmeycem de hadi. - Yok baba. - İyi. Aradan fazla zaman geçmiyor. - Adamların çalısı çırpısı varmıydı doğru de... gözlerini kaçırıyor Emine. - Heee Babası aldığı cevapla memnun gülümsüyor. - Hey rabbim sana şükürler olsun kızın aklı başına geldi. Haber tez zamanda yayılıyor köye. Kadınlar sarıyor yeniden çevresini: - Kız emine çalılı çırpılımıydılar? Düşünceye dalıyor Emine. Doğru dese sopa var. Yalan dese yukarda allah var. Sonunda, köylünün duymak istediklerini anlatmaya başlıyor. - Hee vallah ninem, sorma aynı ağaç gibi. Kadınlar tatmin oluyorlar, kızın aklı başına geldi. Bir yığın soru soruyorlar. Cevaplar tatmin etmezse kızın iyi görmediğine yoruyorlar. Hacı ibram efendi ise: - Dayak cennetten çıkma derler doğru bak bizim kızın bile aklını nasıl başına getirdi. Tüm köylü memnun. Eminler artık. Yunan çalılı çırpılı. Bir Emine biliyor gerçeği. Yalnız kaldığında içinden: - Hiçte öyle çalılı çırpılı değil işte. Aynı bizim gibi, hele biri kara yağız, Kadir ağam gibi. Kendi bildiklerini bir daha hiç kimseye söylemiyor. Gözlerinin önünde gördüklerinin hayali. Bizim gibi olmayan düşmanı anlatıyor dili. |