TÜRK AYDINLANMA HAREKETİNDE HUKUK ANLAYIŞI
 
TÜRKİYE'DE HUKUKUN LAİKLEŞMESİ 
 
            GİRİŞ:

            "Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere dayanmak milletleri uyandırmaktan meneden en ağır bir kabustur. Türk milleti üzerinde kabus bulundurmaz."

            Atatürk bu sözleriyle sadece Osmanlı Hukuk Sistemi'ne olan inançsızlığını ifade etmekle kalmamış, aynı zamanda modern Türk hukukunun temel öğesinin ne olması gerektiğini de belirtmiştir.İşte bu temel öğe dogmacılığın etkisiz kılınması ile birlikte modern Batı Hukuk Sistemi'nin benimsenmesidir.

            Bu incelemede, Atatürk hukuk devriminin Türk aydınlanma devrimi içindeki yerini saptamaya, hukuk devrimi öncesi ve sonrası hukuk sistemlerimiz arasındaki farklılaşmayı ortaya koyarak, devrimin oluşum sürecini ve temel öğelerini açıklamaya, dünya tarihindeki diğer önemli hukuk devrimleriyle Türk hukuk devrimini karşılaştırmaya ve sonuçta Atatürk'ün hukuk devrimi ile ülkesine neler kazandırmış olduğunu araştırmaya ve açıklamaya çalışacağım.

            Atatürk eski hukuk sisteminin Osmanlı Devleti'ni gerileten en önemli öğe olduğunu düşünüyor ve toplumdaki genel anlayışın yeniden biçimlenerek hızlı bir gelişmeye yol açabilmesi için hukuk alanında mutlak bir değişikliği gerekli görüyordu. Üstelik bu değişiklik öyle büyük çapta olmalıydı ki büyük ölçüde sonuçsuz kalan Gülhane Hatt-ı Hümayünu'ndan itibaren hukuk alanında süregelen, batı modeline uygun, sonuçsuz ve etkisiz girişimlerden ayrılabilmeliydi. Gerçekten de toplumun yeni bir düzene kavuşabilmesi için, tebasına ümmet değil yurttaş gözüyle bakan, milliyetçilik esasına dayalı yeni bir devletin kurulması ve devlet yönetimine laiklik ilkesinin yerleştirilmesi bu değişiklikleri devrim olarak nitelendirebilmemizi sağlamaktadır.

            Kurulu düzeni hemen hemen tamamiyle değişmez bir bütün olarak gören ve ona karşı gelmeyi hiçbir zaman düşünmeyen bir toplumsal yapı içinde, Atatürk'ün öngördüğü yapılanma ve uygarlık hedefine ilerleyen atılımlar, tarihte eşine az rastlanır derecede cesur devrimlerdir. Bu hareketler içinde hukuk devrimi özel bir önem taşır. Tüm Atatürk devrimlerinin itici gücünü hukuk devrimi oluşturur. Bu hareket neticesinde Türk hukuku öteden beri ait olduğu dinsel hukuk çevresinden, Cumhuriyet ve aydınlanma prensibine uygun "Kara Avrupası Hukuk Sistemine" geçmiŞtir.

            Türk hukuk devrimi yüzyılımızda benzeri bulunmayan çok önemli bir uygulamadır. Ünlü tarihçi Toynbee1, Türk hukuk devrimini batı dünyasındaki Rönesans, Reform, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi çapında önemli bir hareket olarak görmekte; ancak bir farkı önemle vurgulamaktadır:

            "Bu devrim, bir insanın yaşamı süresinde gerçekleştirilmiştir."

            Batı Avrupalı hukukçular, Türkiye'deki toptan benimseme olayını, hukuk tarihinin en önemli olaylarından biri olarak nitelemişlerdir. Kont-Cstrorog'a2 göre:

            "Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabülü, Orta Doğu tarihinde 14 yüzyıldan, yani İslam dininin kabülünden bu yana görülen en önemli olaylardan biridir".

            İsviçreli hukukçu Sauser-Hall 3, "Türkiye'de Avrupa Hukuklarının Benimsenmesi" adlı eserinde şu satırları yazmıştır:

            "Türkiye'de yapılmış olan reformlar bütün olarak ele alındıklarında şaşırmamak olanaksızdır. İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıl geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani bir değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur."

            Bilindiği gibi Osmanlı hukuk sisteminin dayandığı İslam Hukuku, temelini Kuran'da, Hadislerde, İcma-ı Ümmet ve Kıyası Fukuha'da bulmaktadır.Bu sebeple İslam hukuk sistemlerinde devletin tanıyıp kabül edeceği kurallar hiçbir surette yukarıda saydığımız hukuk kaynaklarının hükümlerine aykırı olamaz. Öte yandan laik ve demokratik batı hukukunda hukukun temel kaynağı milli iradedir ve bu irade milletçe oluşturulmuş, anayasal kurallar çerçevesinde geçici sürelerle seçilmiş parlemantolar tarafından temsil olunur. Çağdaş hukuk zihniyeti, hukuk kuralları oluşturulurken üstün insanî ve hukukî değerler ile toplumun o günkü ve gelecekteki ihtiyaçlarının gözönünde bulundurulmasını gerektirir. Oysa dini hukuk sistemlerinde kanunların hazırlanışında bu değerlere bakılmaz, zira egemenliğin sahibi olan Allah aynı zamanda en büyük kanun koyucudur.

            Dini değer yargıları, toplumun bilincinde ve gündelik yaşantısında önemli bir etkendir. Bu somut gerçeğin yanında, dini temele dayalı hukuk sistemlerinin tamamının yine ölümlü insanlar eliyle hazırlandığı da ayrı bir gerçektir. Pratikte insan oğlunun eseri olan tüm dini hukuk sistemleri "ilahiyat" aldatmacası arkasına sığınarak kendilerine devamlılık ve tartışılmazlık sağlarlar. Burada anlatmak istediğim, sosyal yaşamı düzenlemekle yetinen Kuran'ın dışında somut ve tartışmasız hiçbir kaynağı olmayan İslam hukuk sisteminin, deniz ticareti ya da örneğin trafik düzenlemeleri alanında içereceği hukuk kurallarının ilahi olamayacağıdır.

            Bu tesbitin 20. Yüzyılın başlarında Atatürk tarafından yapılması takdir edilebilirse de, Atatürk'ü ölümsüz kılan, tesbitin gereğini yerine getirebilmiş, cehalet ve hileyle olan savaşı kazanmış olmasıdır. Bu yüzdendir ki, Türk hukuk devriminin diğer bir adı Atatürk hukuk devrimidir ve yine bu yüzden Türk hukuk devrimi, Türk aydınlanmasının lokomotifidir.

            KISIM I:TÜRK HUKUK DEVRİMİNİN NEDENLERİ VE OLUŞUM SÜRECİ

            I.A- HUKUK DEVRİMİNE OLAN GEREKSİNİM

            Bütün devrimlerde değiştirilmesi gereken ilk öğe hukuk sistemidir. Hukuk değişikliğiyle başlayan devrim, kapsamlı bir kültür değişikliğine yol açarsa başarı kazanmış sayılır. Eğer kültür değişikliği isteniyorsa, hukuk öğesi hiçbir zaman olduğu gibi kalamaz.

            Türk hukuk devriminde de itici gücü hukuk devrimi oluşturmaktadır. Türk hukuk devrimi olmaksızın bir Türk aydınlanma devriminden söz edilemez, çünkü o Türkiye'de çağdaşlaşma kavramına dayanak getirmektedir.

            O halde, hukuk devrimi hangi somut amaçlarla bu çağdaşlaşmanın, yani Türk aydınlanmasının temelini oluşturmuştur ?

            Laikleşmek; Atatürk, beşeri ve dünyevî egemenliğin, idare edende veya metafizik güçlerde değil, idare edilende olması gerektiğini biliyordu. Bunu sağlayabilmenin yolu da kaynağını akıl ve toplumun ihtiyaçlarının oluşturduğu laik hukuk sistemini kabul etmekten geçiyordu. Dolayısıyla, laik hukuk sistemine geçebilmek için, akılcı ve gerçekçi batı hukuk sisteminin benimsenmesi kaçınılmazdı.

            Eski hukukun gereksinimlere cevap verememesi; Tanzimat'tan beri İslam Hukuku'yla Batı Hukuku'nun birlikte yürütülmeye çalışılması, uygulamada, vatandaşlar arası eşitliğin bozulmasına, ayrıcalıklı zümre ve sınıfların oluşmasına ve dolayısıyla adalete olan inancın sarsılmasına yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında, yeni bir hukuk düzeni kurmak için İhzar-i Kavanin komisyonları kurulmuş, ancak 1926 yılına kadar çalışan bu komisyonlardan olumlu bir sonuç alınamamıştır. Bu yüzden Atatürk, eskisinden tamamiyle farklı yeni bir hukuk düzenini benimseme yoluna gitmiştir.

            Hukuk birliğinin sağlanması; Türkiye'deki gayrımüslimler, Fatih Sultan Mehmet'ten beri cemaat hukuklarına tâbiydiler. 1926 yılında batı kaynaklı Ceza ve Medeni Kanunları'nın benimsenmesiyle birlikte, Türkiye'de yaşayan gayrı müslimler de aynı hukuka tabi olmuşlar ve böylece hukuk birliği sağlanmıştır. Esasen, vatandaşlar arasında dinsel bir ayırım gözetmeyen laik Cumhuriyet'in aksi bir uygulamayı sürdürmesi tutarsızlık olurdu.

            Siyasi nedenler; yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin batıyla bütünleşme amacı, batı hukukunu benimsememizdeki önemli etkenlerden biridir. Çünkü, bu sayede kısmen de olsa batı ile ortak değer yargılarına sahip olunacak ve toplumlar birbirlerine yaklaşacaktı. Bu yüzdendir ki, Türk hukuk devriminin aynı zamanda bir kültür devrimi olduğunu da söyleyebiliriz.4

            I.B- BATI KANUNLARININ BENİMSENMESİ

            Yabancı hukukun benimsenmesi (reception, réception, Rezeption) ile belirli bir hukuk düzeninde gelişen bir hukuki kurum, kavram ya da olgunun veya bunların tümünden oluşan bir bütünün, istenerek, başka bir hukuk düzenine alınması anlaşılır. Benimsemenin başlıca özellikleri, benimsenen hukuk olgusunun benimseyen ülke tarafından istenerek alınıp aktarılması ve benimsenen hukukun ana yurdu ile benimseyen ülke arasında iki yanlı bir ilşkinin (Zweiseitigkeit) bulunmasıdır.

            Türk aydınlanma devrimi benimseme hareketi, yabancı bir hukuk düzeninin tüm olarak alınıp benimsenmesi niteliğindedir. Bu toptan benimsemeden ötürü Türkiye'deki Cumhuriyet sonrası benimsemeleri bir hukuk devrimi niteliği taşımaktadır.

            1926 yılı ve takip eden dönemlerde Medeni Kanunun, Ceza ve Usul Kanunlarının ve Ticaret Kanununun metin olarak batılı ülkelerden iktibas edilmiş olması, hukukta geleneksel doğu yaklaşımından çağdaş yaklaşıma geçilmesini ve bu konudaki kararlılığı ifade eder. Batı hukuk sistemi Türk aydınlanması için amaçtan çok, uygarlık yolunda bir araçtır. Bu bağlamda, batılılaşma da tek başına amaç değil, tüm ilkeleri ile birlikte, sistemli olarak ulusal kalkınma ve aydınlanmanın bir aracıdır. Bu nedenledir ki, batı kanunları benimsenirken körü körüne bir teslimiyet uygulanmamış, amaç doğrultusunda ilerleme daima sürmüştür. Bunu en çarpıcı örneği, bir çok batı demokrasisinden çok daha önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kadınlara siyasi haklar tanımış olmasıdır. Nitekim, Türk kadınlarına 1933 yılında köy ihtiyar heyetleri ve 1934 yılında da milletvekili seçimlerinde, seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

            Atatürk hukuk devrimi toptan benimseme hareketi ile birlikte benimsenen batı kanunları şunlardır:

            Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu üzerine çalışmalar yapması üzere iki komisyon kurulmuştur: Ahkam-ı Şahsiye ve Vacibat. Ancak komisyonların hazırladıkları tasarılar ile devrimlerin bağdaşmadığına inanan Cumhuriyet Hükümeti İsviçre Medeni Kanununun ve Borçlar kanununun, bazı değişikliklerle, bütün olarak alınıp benimsenmesine karar verdi ve her iki Kanun da 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.

            Türk Ceza Kanunu, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanununun benimsenmesiyle, 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir.

            Ticaret Kanunu 29 Mayıs 1926 tarihinde kabül edilmiş ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.1850 tarihli Kanunname-i Ticaret'in yenilenmesi amacıyla 1916 yılında hazırlanan bir projeden esinlenilmiştir.

            Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Neuchâtel Kantonu Hukuk Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve Ekim 1927'de yürürlüğe girmiŞtir.

            Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve 20 Ağustos 1929 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

            Deniz Ticareti Kanunu, Alman Hukukundan esinlenilerek hazırlanmış ve 13 Mayıs 1929 tarihinde kabul edilmiŞtir.

            İcra ve İflas Kanunu, İsviçre'deki İcra ve İflas Kanununun benimsenmesi yoluyla hazırlanmış ve 4 Eylül 1932 tarihinde Yürürlüğe girmiştir.

            Atatürk'ün hukuk devrimini, sadece batı kanunlarının benimsenmesi olarak algılamamak gerekir. Zaten benimseme yöntemi bir devrim hareketi için yeterli olamazdı. Ülkemizde yabancı kanunların benimsenmesi yöntemine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlanmıştı. Ancak bu hareketleri inkilap olarak nitelendiremiyoruz, çünkü Atatürk hukuk devriminden farklı olarak zihniyet ve yaklaşım değişikliği yoluna gidilmemiştir. Tanzimat Dönemi'ndeki kanunlaştırma hareketi, Batı Avrupa'daki kanunlaştırmaların nedenlerinden farklı nedenlere dayanır. Batı Avrupa'da kanunlaştırma hareketinin kaynağı olan " Doğal Hukuk " akımı, akılcı felsefe, hukuki güvenliğin sağlanması gibi etkenlerin yerine siyasal ve ekonomik etkenlerin Osmanlı Devleti'ndeki kanunlaştırma hareketi üzerinde etkili olduğu görülmektedir.5

            Atatürk hukuk devriminin temelinde Tanzimat Dönemi benimseme hareketlerinden farklı olarak dogmacılığın etkisiz kılınması ile milli egemenlik ve laiklik ilkeleri bulunmaktadır. Böyle olunca hukukun ilham alacağı tek kaynak hayat ve onun gereksinimleri olmuştur. Dolayısıyla üstün hukuk ilke ve esaslarının benimsenmesi yoluyla çağdaş hukuk zihniyeti kabul edilirken, Doğal Hukuk akımı, akılcılık ve hukuki güvenliğin sağlanması gibi etkenler de ilham kaynağı olmuştur.

            KISIM II: ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ'NİN TEMEL İLKELERİ

            II.A- HUKUKUN DOGMALARA DAYANMAMASI

            Atatürk hukuk devriminin temel taşı, mevzuatta ve uygulamada çağdaş batı hukuk anlayışının benimsenmesi olmuştur. Bu anlayışın başlıca ilkesi, hukukun dogmalara dayanmamasıdır. Böyle olunca, hukukun ilham alacağı kaynak sadece hayat ve onun gerektirdikleri olacaktır ve bunun içinde medeni ülkelerce kabul edilmiş üstün hukuk ilke ve ölçülerine uymak gerekmektedir.

            Çağdaş hukuk zihniyeti yazılı hukuk kuralları meydana getirirken, üstün hukuki ve insani değerler ile toplumun o günkü ve ileriye yönelik ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmayı gerektirir. Mevzuatın toplumun o günkü ve geleceğe yönelik ihtiyaçlara göre düzenlenmesi ve zaman içinde değişmesi bu zihniyetin gereğidir. Bu sayede, hukuk kurallarının dogmalara bağlı olması engellenerek, hukukta dinamizm sağlanmış olacaktır6. Zaten, çağdaş ülke hukuklarında ortak olarak, milletlerarası hukuk belgelerinde, insan hakları bildiri ve sözleşmelerinde açıkça belirtilen üstün ilke ve kavramlar bulunmaktadır. O halde, uygar olduğunu iddia eden tüm ülkeler, dogmaları bir kenara bırakarak, bu ilke ve kavramlara uyacaklardır.

            Atatürk, hukuk devrimi sırasında, dogmaların etkisiz kılınması konusunda hiçbir taviz vermemiş ve Türk hukuk sisteminin, çağdaş batı hukuk sistemlerinde olduğu gibi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gerekli olan yeniliklere açık bir hale gelmesini sağlamıştır. İşte Tanzimat Dönemi benimseme hareketleri ile Atatürk hukuk devriminin arasındaki temel fark, bu zihniyet farklılığıdır. 1856 yılında Fransız Ceza Kanunu Osmanlı Devleti tarafından Ceza Kanunname-i Hümayünü olarak kabul edildiğinde, daha birinci maddede "her halde Ahkam-ı Şer'iyenin mahfuz bulunduğu" belirtilmiş ve böylece, benimsenen batı hukuk zihniyetini reddeden bir hüküm kanunda yer almıştır. Oysa Atatürk'ün hukuk devriminde bu tür tavizlerin reddolunması başlıca prensiplerden biridir.

            II.B-ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ ve MİLLİ EGEMENLİK

            Atatürk hukuk devriminin, hukuk sisteminin temeli yönünden yaptığı en önemli değişiklik, milli egemenlik kavramının hukukun temeli olarak kabul edilmiş olmasıdır.Çağdaş Cumhuriyet hukukuna karakterini veren temel kavram milli egemenliktir. Gerçi 1876 yılında devleti hukuka saygılı hale getirmek amacıyla bir Anayasa hazırlanmıştı. Hukuk devleti kavramının yerleşmesi açısından bu hareketin önemi gözardı edilemez. Fakat aşağıda sayacağımız hükümleri itibariyle bu Anayasa milli egemenlik ilkesine dayanmıyordu.

            4. Madde: Zat-ı Hazreti Padişahi hasbel hilafe dini İslam'ın hamisi ve bilcümle tabaayi Osmaniyenin hükümdar ve padişahıdır.

            7. Madde: Hukuk-u mukaddese-i Padişahi Ahkamı Şeriye ve Kanuniyenin icrasını içermektedir.

            87. Madde: Dinsel davalar Şeriye mahkemelerinde, askeri davalar askeri mahkemelerde görülür.

            Bu hükümler göstermektedir ki Ahkam-ı Şer'iye'ye uygunluk Kanun-i Esasi'ye göre hukukun temel ilkesi olmakta devam etmektedir. İşte Cumhuriyet ile birlikte hukuka temel teşkil edecek ana kavram değiştirilmiş ve bu sayade gerçek anlamda bir hukuk devriminin yolu açılmıştır.

            Egemenliğin hukukta iki görünüşü vardır: Dış egemenlik devletin bağımsızlığını, diğer devletlerle olan eşitliğini ifade eder. İç bakımdan egemenlik ise devletin ülke sınırları içinde en üstün, hiçbir kurumla paylaşılmayan, devredilmeyen, kayıtsız ve şartsız, zaman aşımına uğramayan iktidarını ifade eder. Ancak bu iktidar keyfi değildir; hukuk kurallarıyla ve başta Anayasa ile kayıtlıdır. Egemenliğin tek, meşru kaynağı ve sahibi millettir. Böyle olunca, yöneticiler ancak iktidarı kullanmak yetkisine sahip olabilirler.

            Ülkemizde İstiklal Savaşı ile birlikte milli egemenlik kavramı ortaya çıkmış ve 20 Ocak 1921'den itibaren yürürlüğe giren bütün Anayasa niteliğindeki metinlerde milli egemenlik anlayışı hakim olmuştur.

            Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, madde 1:

             "Hakimiyet Bila kaydü Şart milletindir."

            Bugünkü Anayasamızın 6. Maddesinde de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." hükmü bulunmaktadır.

            II.C- ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ ve LAİKLİK

            Toplumsal yaşamı din ve bilim olmak üzere iki farklı biçimde algılayabiliriz. Bunlar mutlaklık iddiasında bulunmadıkça, birbirlerini ortadan kaldıran alanlar değildir. Ancak dinin evreni algılamadaki mutlak tekelci yaklaşımı yüzünden bilim uzun süre dinin etkisi altında kalmıştır. Evrenin ve toplumsal yaşamın bilimsel olarak algılanmasıyla birlikte doğa ve toplum hakkındaki düşüncelerde değişiklik olmuŞtur.

            Toplumun bir kurallar sistemi olarak algılanması , doğa düzeni yanında, ilkeleri tamamen farklı bir de toplum düzeni olduğunu ortaya koymuştur. İşte bu keşif toplumda hukuk düzeninin ne olduğu sorusunu doğurmuştur. Bu soruya getirilen cevap, hukukun daima o toplumun iradesini ifade ettiği şeklindedir. Bu görüş hukukun kaynağının ilahilikten çıkarılıp toplumsal kılınması anlamına gelmektedir. Öyleyse laiklik, ifadesini hukukun kaynağının beşeri kılınmış olması esasında bulmaktadır.

            Din ilahi irade olduğu için, toplumsal irade olan hukukun kaynağı olamaz. Hukukun toplumsal irade olması esasından, hiçbir iradenin toplumsal iradeden üstün olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Başka bir deyişle, bir toplumda dinin o toplumun iradesini ortadan kaldırıcı bir özelliği bulunamaz.

            Bu somut gerçeğe dayanan Atatürk devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Laiklik kelime ve metin olarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'na 1937 yılında girer. Ancak laiklik daha 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile birlikte fiilen uygulanmaya başlanmıştır.1928 yılında devletin dininin İslam olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin şeriatı uygulamakla yükümlü olduğu hükümleri ile milletvekilleri ve Cumhurbaşkanı'nın yeminlerindeki dine atıflar gereksiz fazlalıklar olarak nitelendirilmiş ve Anayasadan çıkarılmıştır.

           Bu din müessesesinin tamamen reddedilmesi değil, günlük yaşam üzerindeki din baskısının ortadan kaldırılmasıdır.

            Laiklik İlkesi Türk hukuk devrimini oluşturan unsurların sonucunda ortaya çıkmamıştır. Aksine, bu unsurlar laiklik ilkesinin sonuçlarıdır. Laikliğin Tük hukuk düzenindeki tanımı ne din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır ne de devletin ülkede mevcut olan dinlere müdahele etmemesi, onlara karşı tarafsız olmasıdır. Laikliğin esas tanımı egemenliğin kaynağının ilahi olmayıp beşerî olmasıdır. Dolayısıyla Türk hukukunda dinin kaynak olması söz konusu değildir.Türk hukuk düzeni, dini, toplum yapısını ve yaşantısını belirleyen bir unsur olarak değil, fertlerin şahsi bünyelerinde bulunan kişisel bir müessese olarak ele alır.7

            KISIM III: TÜRK TARİHİNDEKİ DİĞER ÖNEMLİ HUKUK HAREKETLERİ ile TÜRK AYDINLANMASI HUKUK DEVRİMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

            III.A- TANZİMAT DÖNEMİ HUKUK HAREKETLERİ

            Osmanlı İmparatorluğunda, yabancı kanunların benimsenmesi hareketi Tanzimat Döneminde başlamaktadır. Bu benimsemeler, gönüllü benimseme olgusunun tüm özelliklerini yansıtmaktadır.8 Ne var ki, bu benimsemeye götüren etkenler arasında, Osmanlı Devleti üzerindeki dış baskıların da gözden uzak tutulmaması gerekmektedir.

            III.A.1- KANUNLAŞTIRMA HAREKETİNİN BAŞLICA ETKENLERİ

            Tanzimat dönemi kanunlaştırmalarında, özgürlük eşitlik ve hukuk güvenliği gibi ilkeler etkili olmamıştır.Bu kanunlaştırmalarında iki etkenin önemli rol oynadığı görülür:

            a-Ekonomik etkenler: Endüstri Devrimi sonucunda değişikliğe uğrayan Batı Avrupa ticari yaşamıyla uyumu sağlamak için hukukun modernleştirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

            b- Siyasal etkenler: Batı Avrupa'daki güçlü devletlerin (= Düvel-i Muazzama) Osmanlı Ülkesindeki çıkarlarını ve özellikle Orta Doğu ülkelerinde faliyette bulunan yurttaşlarını güvence altına alma istekleri, Osmanlı Devleti'ni kanunlaştırmalar yapmaya zorlamalarına neden olmuştur. Bununla birlikte, iç politikayla ilişkin olarak da, "tek biçim hukuk uygulamasının sağlanması" isteği de kanunlaşırmalarda etkili olmuştur.

            III.A.2- TANZİMAT DÖNEMİ'NDE KANUNLAŞTIRMA MODELLERİ

            Tanzimat Dönemi kanunlaştırmaları başlıca iki yönde gelişmiştir:

            a- Yürürlükte olan dinsel hukuk düzeninin modernleŞtirilmesi: Bunlara örnek olarak, Ceza Kanunnamesi'ni, Kanunname-i Arazi'yi, Mecelle-i Ahkam-ı Adliye'yi ve Hukuku Aile Kararnamesini gösterebiliriz.

            b- Yabancı kanunların benimsenmesi: Bunlara örnek olarak, 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret'i, 1858 tarihli Ceza Kararnamesi'ni, 1864 tarihli Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi'ni ve 1881 tarihli Usûl-i Muhakemat-i Cezaiye Kanununu gösterebiliriz. Ancak bu benimsemeler, toptan benimsemeleri olarak nitelendiremeyiz, çünkü bu kanunlaştırmalar sırasında, Atatürk hukuk devrimindekinin aksine, çağdaş batı hukuk zihniyeti benimsenmemiş, şer'iye kurallarının mahfuz kalacağı ısrarla belirtilmiştir.

            III.B- CUMHURİYET DÖNEMİ HUKUK ARAŞTIRMA KOMİSYONLARI

            Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ilk hukuku düzenleme hareketleri, "mevcut hukuk düzeninin yenilenmesi" amacına yönelikti ve batı kanunlarının benimsenmesi düşünülmüyordu. Bu nedenle 1923 yılında çıkarılan bir talimatname ile, Adalet Bakanlığı'na yürürlükteki kanunların yenilenmesi amacıyla komisyonlar kurma görevi verilmiŞtir.

            Bu komisyonların çalışmaları sırasında yararlanacakları hukuk kaynakları da aynı talimatnamede belirtilmişti: Komisyonlar yeni düzenlemeleri hazırlarken, ilk önce fıkıh hükümlerine dayanacak, ikinci olarak da diğer uluslarca benimsenmiŞ hukuki çözüm ve uygulamalardan yararlanacaktı.Komisyonlara bundan başka, hukuk kavram ve deyimlerini saptama görevi de verilmişti. Komisyonlar arası çelişmelerde Adalet Bakanlığı son kararı verecekti.

            Bu talimatname ile kurulan Medeni Hukuk Komisyonları iki taneydi: Ahkam-ı Şahsiye ve Vacibat komisyonları

            a-Ahkam-ı Şahsiye Komisyonu: Bu komisyon yapacağı düzenlemeler için, şeri istinatgahın aranacağını belirtmişti. Bu aydınlanma devrimi zihniyet yapısıyla tamamiyle zıt bir düşünceydi. Bu komisyon, Kişiler ve Miras Hukuku alanlarında çalışmalar yaptı.

            b- Vacibat Komisyonu: 1916 yılında kurulmuş olan Mecelle Komisyonu'nun benimsediği ilkeleri benimseyerek, "Ahkam-ı Şeriye'ye muhalif olmayacağını" bildirmiştir.

            Ancak bu komisyonlar, Atatürk'ün devrim düşüncesiyle kesinlikle bağdaşmayan bir zihniyete sahiptiler ve bu nedenle de yenilenmeleri kaçınılmazdı. 19 Mayıs 1924 tarihli bir talimatname ile komisyonlardan, çağdaş bir devletin gereksinimlerini karşılayacak nitelikte hukuki düzenlemeler hazırlamaları isteniyordu.Başka bir ifadeyle, Adalet Bakanlığı'nın istediği şey, "çok acele hazırlanacak modern kanunlardan ibaretti."

            KISIM IV: DÜNYA TARİHİNDEKİ DİĞER ÖNEMLİ HUKUK HAREKETLERİ İLE TÜRK AYDINLANMASI HUKUK DEVRİMİNİN KARŞILAŞTIRMASI

 IV.A- AVRUPA AYDINLANMA YÜZYILI HUKUK HAREKETLERİ

            Türk aydınlanma devriminin, çağdaş batı uygarlığı seviyesine ulaşıp onu aşma ideali, Avrupa hukuk sisteminin benimsenmesi gereğini doğurmuştur. Bugünkü Batı Avrupa hukuk sisteminin sahip olduğu temel ilkeler, büyük ölçüde Yeni Çağ ile birlikte Avrupa'da egemen olan Doğal Hukuk anlayışının ürünüdür. Dolayısıyla, Atatürk'ün hukuk devriminde de Doğal Hukuk anlayışının hakim olması kaçınılmazdır.
 
            IV.A.1-DOĞAL HUKUK

            Avrupa Aydınlanma Çağı Doğal Hukuk anlayışında hukuk, tanrısal bir temele değil, insan aklına dayalı bir temele ilişkin olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Yeni çağ ile birlikte felsefe, bilim, sanat, politika ve hukukun dinin otoritesinden kurtulmasının sonucu olan bu kökten değişiklik, Türk Aydınlanması Hukuk Devrimi'nde de kendisini göstermektedir. Atatürk hukuk devrimin'de Doğal Hukuk anlayışının etkili olması tesadüfi değildir. Kara Avrupası hukuk sisteminin kabul edilmiş olması ve batılı ülkelerin kanunlarının benimsenmesi bu etkileşimin başlıca nedenleridir.

            IV.A.2-DOĞAL HUKUKUN VE ATATÜRK HUKUK DEVRİMİNİN TEMEL PRENSİPLERİ

            Uygarlıkların ve kültürlerin varlıklarını sürdürebilmesi ve gelişmesi düzene, özellikle de hukuk düzenine bağlıdır. Bunun için düzen, adaletin gerçekleşmesinin dahi ön koşuludur; "adalet ve barış kucaklaşmışlardır"9 sözü, bu anlamda bir gerçeği deyimler.

             Ancak her düzen sağlayan hukuk sisteminin deontolojik (olması gerekenle ilgili) anlamda adaletli olduğunu söylemek yanlış olur. Düzen sağlayan ve pratik ihtiyaçlara cevap veren bir hukukun, sırf bu nedenle adaletli olduğu söylenemez. Böyle bir hukukun adaletli olabilmesi için, ayrıca içeriğinde adalet düşüncesinin(doğal hukuk ilkelerinin) gereklerini de yerine getirmesi zorunludur.

            İşte Cumhuriyet öncesi Türk hukuk sistemi, özgürlük, barış, eşitlik ve hukuk güvenliği gibi doğal hukuk ilkelerinden yoksun oluşundan ötürü, düzen sağlayan ve pratik ihtiyaçlara cevap veren bir hukukun ötesine geçememiş ve adaleti sağlayamamıştır.

            Doğal Hukuk'un ve Atatürk hukuk devriminin temel prensiplerini, insanın bireysel ve toplumsal yanına ilişkin prensipler olmak üzere iki kısımda inceleyebiliriz:

            IV.A.2.1-İNSANIN BİREYSEL YANINA İLİŞKİN PRENSİPLER

 IV.A.2.1.1-ÖZGÜRLÜK İLKESİ

 IV.A.2.1.1.1-DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

            Atatürk hukuk devriminin ve Doğal Hukuk anlayışının benimsediği temel ilkelerin başında düşünce özgürlüğü ilkesi gelmektedir. Düşünce ile ulaşılabilecek gerçek, en yüksek değerlerden biridir. O halde düşünceleri serbestçe deyimleyebilme özgürlüğünün sağlanmadığı bir hukuk sistemi doğal hukuk anlayışıyla ve dolayısıyla Atatürk hukuk devrimi ile de bağdaşamaz.

 IV.A.2.1.1.2-VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ

            Doğal hukuk anlayışına göre bireyin ahlaken doğruyu gerçekleştirebilmesi ve dolayısıyla da sağlam bir toplumsal yaşama kavuşabilmesi için düşünce özgürlüğü ile birlikte vicdan özgürlüğünün de tanınması zorunludur. Bu nedenle, Atatürk'ün hukuk devriminde de insan onuruna saygılı ve adaletli bir hukuk düzeninin sağlanabilmesi amacıyla vicdan özgürlüğü temel ilkelerden birisi olmuştur.

            IV.A.2.1.2-BARIŞ İLKESİ

            Hukuk düzeni, sırf düzen olmakla, insanlararası ilişkilerde barışı sağlayabilir.Koyduğu yasaklar aracılığıyla bir toplum içinde bireylerin saldırıya uğramadan, birarda yaşayabilmelerini mümkün kılmaktadır. Ancak hukukun barışı korumak için kurduğu düzen, tamamiyle çatışmasız bir düzen anlamına gelmez. İşte Doğal Hukuk anlayışında ve Atatürk Hukuk Devrimi ile benimsediğimiz hukuk sisteminde, hukuka düşen görev bireylerin veya grupların sahip oldukları gücü sınırlandırarak toplum yaşamında gittikçe gelişen bir denge durumu sağlamaktan ibarettir.

            IV.A.2.2-İNSANIN TOPLUMSAL YANINA İLİŞKİN PRENSİPLER

            IV.A.2.2.1-EŞİTLİK İLKESİ

            Hukuk düzeni biçimciliği gereği, yalnızca dış görünümleri ele alıp birey olanı ayırmakla bir eşitlik meydana getirir. Eşitlik de adaletin özü olduğuna göre, hukukun sadece düzeni sağlamakla adaleti de yerine getirmiş olduğu iddia edilebilir.

            Ancak bununla birlikte, bir düzenin toplum içindeki ırk ve sınıflar arasında ayırım yapması olanağı da vardır. Anayasalar'da belli eşitlik güvencelerinin yer alması da bu olanağı doğrulamaktadır. Bu olanağın gerçekleşmesi durumunda, düzenin biçimciliği gereği sağladığı eşitlik sadece o ırk ya da sınıfın bireyleri arasında söz konusu olur.

            O halde, düzenin biçimciliği gereği sağlayacağı eşitlik yeterli olmayıp, ayrıca adaletli bir düzenin niteliği olan, toplumdaki bireylerin tümünü kapsayan bir eşitliğe de ihtiyaç vardır.

            Üstelik genel de olsa, biçimciliğin sağladığı eşitlik aritmetik bir eşitliktir. Böyle bir eşitlik insanlar arası her ilişkide gözetilecek olursa, sonunda bizzat düzenin ortadan kalkmasına yol açar.Bunun içindir ki, herhangi bir bakımdan bireylerin ve ilişkilerin eşitlenmesi; ancak eşit olan ilişki ve durumların eşit işleme tabi tutulması zorunludur.

            İşte Atatürk'ün hukuk anlayışındaki eşitlik prensibini de bu şekilde anlamak gerekmektedir. Yani, eşitlik aritmetik ve biçimsel değil, ama toplumun bütün bireylerini kapsayacak bir nitelikte olmalıdır.

            IV.A.2.2.2-GÜVENLİK İLKESİ

            IV.A.2.2.2.1-HUKUK GÜVENLİĞİ

            Hukuk düzeninin güvenilir olması, bireylerin her türlü saldırıya karşı güven altına alınmaları için zorunludur. Hukuk güvenliğinin tam anlamıyla sağlanabilmesi bazı koşullara bağlıdır:

            Birinci koşul, hukukun yürürlük kazanmış hukuk yani pozitif hukuk olmasıdır. Her durumda neyin doğru ya da adaletli oduğu tartışması bir yana bırakılarak, neyin hukuka uygun olduğu saptanmalıdır. Toplum düzeni bireylerin adalet tartışmalarına feda edilirse en adaletli norm bile anlamsız hale gelir.

            İkincisi hukuk çok esnek kavramlara dayanmamalı, hakime geniş takdir yetkisi bırakmamalı ve hile ile anlamı değiştirilmeye elverişli olmamalıdır.

            Üçüncüsü hukukun sürekliliğini koruması gereğidir. Bazen sosyal yaşamdan gelen ihtiyaçlar, bir hukuki düzenlemenin değiştirilmesini ya da ortadan kaldırılmasını gerekli kılabilir. Ancak hukuk bugün dün olduğu gibi, yarın da bugün olduğu gibi yürürlükte olmalı; hukuk hukuk olarak kalmalıdır.10 Çünkü ancak, hukuk sürekli olduğu zaman kendisine güvenilir ve önceden kestirilebilir.

            IV.A.2.2.2.2-HUKUK DEVLETİ

            Atatürk hukuk devriminin getirmiş olduğu en önemli değişikliklerden biri de hukuk devleti anlayışının benimsenmesidir.Bu sayededir ki, hukuka bağlı, devletin gücünün amacı ve kullanma şekilleri belirlenmiş, modern Türkiye Cumhuriyeti meydana getirilmiştir.

            Hukuk devleti, eski polis devletinin ve günümüzde totaliter devlet denilen rejimin zıddıdır. Totaliter devlet anlayışında, devlet adamlarının yetkileri sınırsızdır ve kontrole tâbi değildir. Oysa hukuk devletinde, Devletin kudreti sınırlandırılmış ve devlet tasarrufları kanunlara tâbi tutulmuştur. Yasaların, kişi, sınıf, zümre ve benzeri ayırımları tanımaksızın, herkes üzerinde etkin ve baskın olması sistemin temel prensibidir.

            Hukuk devleti, bireyleri güç karşısında korumak üzere kurmuş olduğu koruma önlemleri sistemine, bu yoldaki sınırlandırmalara bizzat kendisini de sokan, yasalara bağlı kalan devlettir. Bu bağlılığı sağlayabilmek, sosyal güvenliğin ve dolayısıyla sosyal adaletin de ilk koşuludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir hukuk devleti olmasının temelinde Türk aydınlanması hukuk devrimi bulunmaktadır.

            IV.B- JAPONYA MEİJİ RESTORASYON DÖNEMİ HUKUK DEVRİMİ

            Japonya Meiji Restorasyon Dönemi hukuk hareketleri ile hem Tanzimat Dönemi benimsemeleri hem de Türkiye'de Cumhuriyet sonrası benimsemeler arasında bazı ilginç benzerlikler saptanabilir:

            Tanzimat Dönemi ve Japonya Meiji Restorasyon Dönemi benimsemelerinin her ikisinde de, yabancı hukukun benimsenmesi batılılaşmak ve çağdaşlaşmak amacıyla yapılmıştır. Her ikisinde de benimseme istenerek gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, iki ülkede de dış baskıların önemli rol oynadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Komodor Perry'nin Tokyo limanını beklenmeyen ziyareti (1853) ve arkadan da Amerikan/Japon ticaret anlaşmasının imzalanması (1858) Japonya'nın dışa açılmalarında önemli dönüm noktaları olmuşlardır.Japonya'da hukukun modernleştirilmesinde, Osmanlı Devleti'nin hukukunu modernleştirme hareketlerinde de rastlanan, dış baskıların etkili olduğu söylenebilir.

            Türkiye'de Cumhuriyet sonrası ve Meiji Restorasyon Dönemi benimsemelerinin ortak özelliği, hukuk reformu değil, ama birer hukuk devrimi niteliğinde olmalarıdır.Her ikisinde de toplu benimseme yoluna gidilmiştir. Burada, belirli bir hukuk sisteminde yer alan ulusal bir hukuk düzeninin, başka bir hukuk sistemine yerleştirilmesi söz konusudur. Her iki ülkede de kendisine özgü bir dünya görüşü, hukuk anlayışı, yönetim biçimi ve gelenekler sisteminin varlığı dikkat çekmektedir.

            Ancak, aynı model içinde Türk hukuk devriminin daha cesur ve ödünsüz olduğu ve türü kendisine özgü bazı özelliklere sahip olduğu da belirtilmelidir: Türk örneğinde devrimi bir an önce gerçekleştirmek isteği, geçmişle olan ve sistemi tıkayarak Osmanlı Devleti'ni çökerten bağ ve alışkanlıkların kesin olarak koparılıp atılması, hızla çağdaşlaşmak ve batılılaşmak isteği açıkça görülmektedir.

            Üstelik, Japonya'da yabancı hukukun benimsenmesi hareketi, tutucu ve gelenekçi güçler tarafından zaman zaman engellenebildiği halde, Atatürk devrimcilerinin hiçbir ödün vermedikleri ve toplumun çağdaşlatırılmasında kesin bir kararlılık içinde bulundukları belirtilmelidir.

            SONUÇ :

            Türk Aydınlanma Devrimi bir uygarlaşma hareketidir, topluma tamamiyle yeni bir yapı kazandırabilme mücadelesidir. Kimilerine göre ise, Türk aydınlanması, toptan bir kültür benimseme olayıdır.11 Bu uygarlaŞma mücadelesinin başarıya ulaşabilmesinin ilk koşulu da hukuk sisteminde köklü bir değişikliktir. Çünkü, bir düzen olan kültürün gelişebilmesi için, o düzeni kurup işleten hukukun da gelişmesi gerekmektedir.

            Atatürk devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türk hukuk düzeninin kaynağı din olamaz. Kaynak teriminden hukuka vücut veren iradeyi anlarsak, Türk hukukunun kaynağı Türk ulusunun vicdanıdır. Gerçekten, hukuk, temel çizgilerinde sanat, ifade biçimleri ve töreler gibi halkın ruhunun bir ürünüdür. Böyle olunca, dinin Türk hukuk düzeninde bir kaynaklık değerinin olmaması gerekmektedir, çünkü din ulusun iradesiyle yarattığı bir ürün değildir. Öte yandan, din örf ve adet olarak da hukukun kaynağı olamaz. Din, örf ve adet değildir. Örf ve adet kurallarının kimi zaman din kurallarından esinlenmesi bu gerçeği değiştirmez, çünkü örf ve adet toplumsal iradenin bir ürünüdür. Oysa din kurallarının temel niteliği ise, ilâhî bir kaynaktan doğmuş olmaları, dolayısıyla toplumsal bir düzenlemeye ihtiyaç duymamalarıdır.12

            Atatürk, bir kültür öğesi olarak hukukun değişmesini Türk devriminin temel koşulu olarak görmüştür. Ona göre, bu değişiklik sırasında bir başka hukukun benimsenmesi, eğer ilerici ve akılcı ise, son derece doğaldır, zira Atatürk uluslararası kültür alışverişini kaçınılmaz olarak görmektedir. Atatürk'ün şu sözlerinde de ifade ettiği gibi:

            "Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir."

            Bu kültür alışverişi ve başka ülke hukuklarının benimsenmesiyle güdülen amaç, çağdaş hukuk zihniyetine ulaşabilmektir.Bu zihniyetin temel prensibi, "milli egemenlik" ilkesidir ve bu ilke zaruri olarak "dogmaların etkisiz kılınması"nı gerektirir. Hukukta dogmaların etkisiz kılınmasını sağlayacak araç ise "laiklik" ilkesidir.İşte Türk ulusunun bu ilkelere sıkı sıkıya bağlanması Atatürk'ün gösterdiği hedefe ulaşmanın temel şartıdır.
 

Çağdaş Evrim ERGÜN
GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ
HUKUK FAKÜLTESİ ÖĞRENCİSİ
 
Dipnotlar                        :
1 Atatürk’ün Hukuk Devrimi, Mukayeseli Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezi, İstanbul 1983, syf. 9
2 Ostorog, The Angora Reform, London 1927, syf. 14
3 La Réception des Droits Européens en Turquie, Genève 1938, syf.51
4 SOYASLAN, Doğan Kemalist Devrimler İçinde Hukuk Devriminin Anlam ve Önemi, İstanbul 1983
5 ÖZSUNAY, Ergun  Medeni Hukuka Giriş, İstanbul 1982, syf.161
6 DÖNMEZER, Sulhi Atatürk Hukuk İnkilabı, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, İstanbul 1985, s.12
7 DÖNMEZER, Sulhi  Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,1987 s.18
8 Karş. ÖZSUNAY, Ergun  Karşılaştırmalı Hukuka Giriş, s.271
9 Psalm 85 "Justitia et pax osculatae sunt"  (Radbruch K.R.B., S. 30)
10 Psalm 94, 15 Radbruch K.R.B., s. 254.
11 SOYASLAN, Doğan Kemalist Devrimler İçinde Hukuk Devriminin Anlam ve Önemi, İstanbul 1983
12 HAFIZOĞULLARI, Zeki  Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 12, s. 665-669