.

Siyasal Anılar ve Sosyal Demokrasinin öyküsü  
 
BÖLÜM
- 6 -

SİYASAL PARTİLERİN YENİDEN KURULUŞU
SOSYAL DEMOKRASİ PARTİSİ (SODEP)

            Siyasi partilerin kapatılmasından sonra Kurucu Meclis'in yoğun çalışmaları yeni Anayasa düzenlemesine yönelmiş ve Anayasa 7 Kasım 1982 günü halkoyuna sunulmuştu. Bu Anayasa demokratik haklar ve özgürlükler üzerinde büyük kısıtlamalar getiriyordu.

            Ama ortada bir dayatma vardı. Bu Anayasayı destekleyenlerin dolaylı olarak söyledikleri şuydu:

            - Ya bu Anayasaya EVET oyu verirsiniz! Ya da Milli Güvenlik Konseyi'nin ülkeyi uzun bir süre yönetmesine razı olursunuz!..

            Oy sandığına gidenler bu iki seçenek karşısında bırakıldı. Ve sanıldı ki, "Evet" oyu verilirse Milli Güvenlik Konseyi gidecek. Demokratik hukuk düzeni gelecek.

            Oysa bu Anayasanın Geçici 1. Maddesi'ne göre Milli Güvenlik Konseyi Başkanı yedi yıllık bir süre için Cumhurbaşkanlığı'na,

            Geçici 2. Maddesi'ne göre de;

            Milli Güvenlik Konseyi üyeleri altı yıl süre ile "Cumhurbaşkanlığı Konseyi" adı ile kendine özgü yetki ve sıfatlarla seçilmiş sayılacaklardı.

            Üstelik 15. Maddesinde de "12 Eylül gününden ilk genel seçimler sonrası Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde Milli Güvenlik Konseyi Üyelerinin yasama ve yürütme kararları hakkında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiasının ileri sürülemeyeceği ve hiçbir yargı merciine başvurulamayacağı da yer almıştı.

            İşte böylece örneği krallıklarda bile görülmemiş, tüm hukuk kurallarını hiçe sayan bu maddeye de "Evet" oyu isteniyordu.

            Bu durumdan özgürlük ve demokrasi yanlıları büyük kaygı duyuyorlardı.

            Nitekim o günlerde birçok yayın yanında (Atatürkçü Genç Subaylar Birliği) adı ile  (Aziz Türk Milletine) başlıklı bir bildiri yayımlanmış, gizli dağıtılan bu bildiri yankı uyandırmıştı.

            Bildiriyi aynen alıyorum. Herhalde oylama sonucu bu bildiriyi yayımlayanları da şaşırtmış olmalıdır.

           " B İ L D İ R İ
           A Z İ Z    T Ü R K    M İ L  L E  T  İ,
            Atatürk devrimlerine sırt çeviren zihniyetlerce Türkiye Cumhuriyeti Devleti uçurumun kenarına sürüklendi. Bu vahim durum, Eşsiz Başkomutan Atatürk'ün bizlere emanet ettiği Cumhuriyetini koruma ve kollama görevini daima şerefle yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetlerini 12 Eylül'de üçüncü kez Türk Milleti adına ülke yönetimine el koymaya zorladı.

            Tüm vatansever  yurttaşlar gibi ATATÜRKÇÜ GENÇ SUBAYLAR BİRLİĞİ de "Ulu önder Atatürk ilkelerine ve demokrasiye yeniden işlerlik kazandırmak için ülke yönetimine el koyma zorunluğunu...", mutlu yarınlarımızın bir başlangıcı, beklenen huzurun müjdesi olarak büyük bir sevinçle karşıladı.

            Ancak, tekrar derin bir üzüntüyle belirtmek isteriz ki, geçen iki yıllık dönemde verilen vaatlerle uygulama birbirine tamamen ters düşmüştür. Yurdu 70 sente muhtaç bırakan zihniyetlerin sakat ve sakıncalı izinde mesafe alınarak, hâlâ işsizlik, enflasyon ve pahalılığa bir hal çaresi bulunamamıştır. Bu arada, tedhiş, ve bölücülük ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmayan binlerce gerçek Atatürkçü yurtsever tutuklanmış, insanlık dışı işkenceye tabi tutulmuş, birçoğu da canından olmuştur.

            Ne yazık ki, ülkemizde insan hak ve hürriyetlerinin kabaca çiğnenmesine tepki gösteren, eleştirilerde bulunan Avrupalı müttefiklerimizin bile çağrılarına kulaklar tıkanagelmiştir.

            Bilindiği gibi, basiretsiz, ulusal duygu ve bilinçten nasipsiz iktidarlar, taviz üstüne taviz vererek Yüce Atatürk'ün devrim ve ilkelerine sırt çevirmişlerdir. Ancak geçen iki yıllık dönemde de Atatürk'ün devrim ve ilkeleriyle asla bağdaşmayan iç ve dış politika izlenerek uygulamalar süregelmiştir. Özellikle Kasım'da halkoylamasına sunulacak Anayasa Taslağı buna parlak bir örnektir.

            Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, 1961 Anayasası, bazı siyasi partilerce kasıtlı olarak uygulanmadığı için Türkiye 12 Eylül ortamına itilmiştir. Halbuki Taslak, vaktiyle ülkemizi bir işveren cenneti yapmak isteyen Morrison Süleyman'ların, hasretini çektikleri  Anayasanın ta kendisidir. Böylece Taslak, Türk milletinin yarınlarını, huzur ve mutluluğunu düşünen tüm aydın, bilim adamı ve anayasa uzmanlarında derin bir üzüntü ve hayal kırıklığına neden olmuştur. Taslak, Türkiye'nin deneyimlerine ters düşmekte, Cumhuriyetimizin simgesi olan "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Türk milletinin özlemlerine, ulaştığı özgürlükçü demokratik düzeye cevap verileceği yerde, bunların üzerine sünger çekilmektedir. Taslak, halka inanmayan, güvenmeyen, "Milli İradeyi" hiçe sayan bir zihniyetin ürünüdür.

            Ne hazindir ki, Taslağı hazırlayan ve hazırlatanlar Yüce Atamızın adını kendilerine paravana yaparak, mevcut yönetime hukuki geçerlilik ve devamlılık kazandırmayı hedef bilmişlerdir.

            Ancak, düşünme özgürlüğünden, kişilerin kendilerini ifade gücünden korkanlar;

            Seçene seçilene, gençliğe, tüm çalışanlara güvenmeyenler; 

            Basını sürekli olarak baskı altında tutmak, üniversite özerkliğini amacından saptırmak isteyenler;

            Egemenliği salt ulusumuza özgü bir hak olarak kabul etmeyip, hukuk devletiyle sosyal devlet anlayışını havada bırakanlar;

            Çağdaş uygarlık düzeyine giden tüm yolları tıkayanlar;

            Atamızın gerçekleştirdiği laik devlet ilkesine sırt çevirip Anayasa'ya dinsel devlet felsefesini yerleştirmek isteyenler;

            Atamızın antiemperyalist felsefesine aldırış etmeyerek, "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" vecizelerine sırt çevirenler;

            Bir avuç çıkarcıların "Milli bünyesine" uygun Anayasa yaparak, Türkiye'yi tekrar Sultanlık devrine götürmek isteyenler;

            Havadan bahanelerle, kendisini Vatan ve Ulusuna adamış bir çok yetenekli subay arkadaşımızı ordu saflarından uzaklaştıranlar;

            Mevcut ekonomik politiğin çelik zırhını değişmez kılmayı amaçlayanlar hiçbir zaman Atatürkçü olmamış ve olmazlar!

            1982 Anayasa Taslağı'nın, Türkiye ve toplumumuzu yeni bilinmeyenlere, yeni acı ve ıstırap dolu günlere götüreceği şüphesizdir. Oysa, ulusça bu tür acı deneyimlerin bedelini çok pahalıya ödediğimiz asla unutulmayacaktır!

            Atatürk'ün izinde, O'nun devrimlerini her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeyi kendisine amaç bilen Türk milletini geriye dönüşe zorlamak kimsenin haddi değildir. Taslak, Türk milleti ve onun bağrından fışkırmış şanlı ordusu için hem içte, hem dışta haysiyet ve onur kırıcıdır!

            Türk milleti, haysiyet ve şerefine gölge düşüren güvensizlik ve korku Taslağına "Hayır" diyerek onu hazırlatanlara hak ettikleri dersi verecektir!

 ATATÜRKÇÜ GENÇ SUBAYLAR BİRLİĞİ"


            Ben, Çankaya Hamdullah Suphi Tanrıöver İlkokulu'nda oyumu kullandım. Giderken üzerime mavi bir süeter giymiştim. Okul bahçesinde o günlerde basında etkin ve aktif çalışmalarını izlediğim Jülide Gülizar ile karşılaştım.

            Bana "Oylamanın gizli olduğunu biliyorum, ama ben de gizli soruyorum. Oyunuzun rengini öğrenebilir miyim?"  dedi.

            Ben de, "Gizliliğe uymamız gerekir, hava soğuk süeter giydim. Herhalde bu yanıt yeter" dedim. Ben mavi oy verdim.

            Sonuç; Kenan Evren'in anılarında da açıkladığı gibi, 1982 Anayasası beklenenin çok üstünde % 91 oyla kabul edildi.

            Tabii o günlerde özellikle çok yüksek oranda kabul oyu çıktığı için mavi oy kullananlara ağır eleştiri yazıları yayımlandı.

            Artık ayrıntılarını tartışmakta yarar görmüyorum. Ama parlamento gündeminde sürekli Anayasa eleştirisi ve değişiklik önerileri yer alıyor. Merak ediyorum. Şimdi bu eleştirileri yapanlar o gün neredeydiler.

            Basında yer alan değerlendirmelerde  Uğur Mumcu, Mevlâna'dan yaptığı alıntıda: "Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" diyor.

            Teoman Erel ve Hasan Pulur'un "Mavi oylar Anayasanın nazar boncuğudur" benzetmeleri yanında "Evet bir devir kapandı, bir devir açıldı" diyorlardı.

            Evet yeni bir devrin demokrasiye geçiş döneminin kişiler, kurumlar ve kukuruluşlar arasında hoşgörü, barış döneminin devri açılmış sayılıyordu.

            Bu Anayasa oylaması ile Cumhurbaşkanlığı'na seçilmiş bulunan Kenan Evren TV'de yaptığı teşekkür konuşmasında:

            "Yurtta sulh, cihanda sulh istek ve iradesi ile, milli haslet ve meziyetlerimizi kullanarak, iki gün evvel ölümünün 44'üncü yıldönümünde tekrar içimizde yaşattığımız Cumhuriyetimizin kurucusu ebedi önderimiz Atatürk'ün ilke ve inkılâplarının izinde, milli benliğimizi koruyarak yurdumuzu  -müspet ilimle- imar edelim. Ecdadımızın bize can ve kanı pahasına miras bıraktığı, bir günde dört mevsim birden görebildiğimiz bu cennet vatanda, huzur, hürriyet ve güven içinde, müreffeh bir toplum olabilmek için bütün gayretimizi birleştirelim, el ele verelim, yalnız kendimiz için değil biraz de evlatlarımız ve gelecek nesillerimiz için çalışalım.

            Bu dilek, özlem ve inançlar içinde, milletçe benimsediğimiz, parlamenter demokrasiyi gerçekleştirme programımızın son aşaması olan Türkiye Büyük Millet Meclisi için, Anayasamız hükümleri çerçevesinde oluşması hedeflerine yaklaşmış bulunuyoruz. Bu maksatla milletvekili seçimlerinin mümkün ve makul bir sebep olmazsa Ekim 1983 ayı içinde yapılmasına imkân vermek üzere gerekli kanunların hazırlanmasına başlanmıştır.

            Gelecek yıl bu günlerde, demokrasi düzeni içinde milletin yegane mümessili olacak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin millet adına yasama yetkisini kullanmasını, yürütme yetki ve görevleri için de bakanlar kurulunun oluşmasına zemin teşkil etmesini görmekten milletçe büyük bir bahtiyarlık duyacağız ve gerçek sevinç ve iftiharlarımızı devletimizin banisi yüce Atatürk'ün manevi huzurlarında yaşayacağız" diyordu.

           Not: Bu kitabın yayına hazırlandığı 1996 yılında, içinde bulunduğu siyasal, sosyal durum ve özellikle devrim yasalarının açık bir şekilde yok sayıldığı eylemler karşısında; sayın Evren'in dileklerinin ne derece gerçekleştiğini ve kendisinin nasıl değerlendirdiğini sanırım kamuoyu öğrenmek ister.

            Olayların bu gelişmeler içinde olması ve Cumhurbaşkanının açıklamaları esasen bir yıl öncesinden başlamış bulunan yeni siyasi parti kurma çalışmalarını da hızlandırmıştı.

            Bülent Ecevit'in istifasından sonra  Cumhuriyet Halk Parti'li üst düzey yöneticiler  ve milletvekilleri ile senatörler önce 12 Eylül'ün gelişini tartışmayla başladıkları çözüm arayaşı içinde ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız. görüşmelerine geçtiler.Bu dağınık arayışta ilk kez eski  Genel Sekreter Yardımcıları Hasan Esat Işık, Ali Topuz ve İsmail Hakkı Birler'in organize davranış girişimleri duyuldu.

            Ortak bir çağrı metni düzenledikleri ve bu metni eski Genel Sekreter Şeref Bakşık'a imza ettirdikleri ve eski Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Grup Başkanvekilleri 23 Mayıs 1981 günü Hülya Restaurant'ta bir yemekli görüşmeye çağırıldılar.

            Bu toplantının ayrıntıları ve sonuçlarını Yalçın Doğan'ın "Dar Sokakta Siyaset" kitabından alıyorum.

            "Çağrı, CHP yönetiminde yer almış şu kişilere gönderilmişti: Çağrıdaki sıraya göre, Genel Başkan Vekili Mustafa Üstündağ, Genel Sekreter Yardımcıları Altan Öymen, Metin Somuncu, Erol Tuncer, Hayrettin Uysal, eski Genel Başkan Bülent Ecevit, eski Genel Sekreter Şeref Bakşık, eski Genel Sekreter Yardımcıları Uğur Alacakaptan, Deniz Baykal, Orhan Birgit, İsmail Hakkı Birler, İbrahim Cüceoğlu, İmadettin Elmas, Ferda Güley, Turan Güneş, Hasan Esat Işık, İbrahim Öktem, Cevat Sayın, İlyas Seçkin, Ali Topuz, Besim Üstünel; Cumhuriyet Senatosu eski Grup Başkan Vekilleri Hüseyin Atmaca, Erdoğan Bakkalbaşı, Hıfzı Oğuz Bekata, Fikret Gündoğan, Hasan Fehmi Güneş, Recai Kocaman, Salih Tanyeri, Orhan Vural; Millet Meclisi eski Grup Başkanvekilleri Selçuk Erverdi, Coşkun Karagözoğlu, Hüdai Oral, Ali Nejat Ölçen, Metin Tüzün ve Necdet Uğur.

            Çağrı mektubuna ek olarak, üç sayfalık ortak bir metin hazırlanmış ve bu metinde "ülke ve parti sorunlarının arkadaşlarca bir arada izlenmesi ve değerlendirilmesi çalışmalarında uyulacak ilkelerle ilgili düşünceler yer almıştı. Yemekte bir araya gelindiğinde, yapılacak tartışmaların, hazırlanan metne göre, "Bugünkü yönetime karşı vaziyet almak ,onu yıpratmak değil, tersine ülkenin esenliğe kavuşturulması ve özgürlükçü demokratik parlamenter sisteme dönülmesi yolundaki çabalarında yönetime yardımcı olunması" amacı güdülmeliydi. Ayrıca, "Yönetimin ülke yararına, ulus yararına her girişimi kamuoyu önünde açıktan desteklenmeli, eksik ya da yanlış bulunan davranışlar, karar ve eğilimler karşısında da görüşler aynı açıklıkta ortaya koyulmalıydı."

            Metnin "Genel ilkeler" bölümünde ise şu cümleler dikkat çekiyordu:

           "Sorunlara yaklaşımımızda 'parti partiliden, parlamento partilerden, vatan hepsinden üstündür' görüşü daima egemen olmalıdır."

           "Atatürk ilkelerinin özüne, ruhuna sahip çıkılmalıdır. Atatürk ilkelerini doğru yorumlama, değerlendirme ve bunlar doğrultusunda hareket etme, ona duygusal bağlılık gösterilerinden daha önemlidir."

            "Türkiye Cumhuriyetinde siyasal yaşamda da nihai yetkili ve sorumlu makamın Parlamento olması gerektiği unutulmamalıdır. Parlamentonun ve diğer kuruluşların dekorlaştırılması, fiili otoritenin bunlar dışında odaklaştırılması hevesleri, uygun olduğu sanılan ortamlarda filizlenir. Bu konuda çok dikkatli olunmalıdır."

            Yenilecek yemeğin parti açısından önemiyse, şu noktalarda özetleniyordu:

            "Bu ortak çalışmaların amacı, durdurulmuş olan siyasal parti çalışmalarını bir başka biçimde başlatmak ve yürütmek değildir. Bu nedenle bir örgütlenme ve yönetim görev ve işlevi üstlenmek düşünülmemiştir. Amaç, kişisel çabaların birleştirilmesi yoluyla daha sağlıklı değerlendirmeler yaparak, ortaya çıkacak görüşlere ağırlık kazandırmak, dolayısıyla ülke sorunlarının çözümüne katkıda bulunabilmektir."

            "Bu girişim ve yapılacak çalışmalar, parti içinde belli kişi ve gruplar için ya da belli kişi ve gruplara karşı değildir."

                                                           ***

            Önce Şeref Bakşık'ın, sonra Ali Topuz'un, sonra Hasan Esat Işık'ın ve ardından da İsmail Hakkı Birler'in telefonları çaldı: Ankara Sıkıyönetim Komutanı kendilerini "bir görüşme için hemen rica" ediyordu. Bakşık'ın imzasını taşıyan çağrı mektubu nasıl olmuşsa olmuş, yemekten bir gün önce Tercüman gazetesinde yayımlanmıştı. Aslında bu tür çağrıların ya da açıklamaların, o dönemde, gazetelerde yayımlanmasına bile gerek yoktu. Biz gazeteciler,o dönemde, böyle bir çağrı ya da benzer bir metin aldığımızda, aynı metnin hemen hemen aynı dakikalarda Sıkıyönetim makamlarının eline geçeceğini o kadar iyi biliyorduk ki; nasıl oluyorsa oluyor, bu tür çağrılar ya da girişimlerden Sıkıyönetimin çok kısa bir süre içinde haberi oluyordu. Ama bu kez haber Tercüman gazetesinde doğrudan yayımlanmıştı.

            Bakşık, Topuz ve Işık, yaklaşık bir saat sonra Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Ergun'la, onun Mamak'taki odasında "olayı değerlendirmeye" başlamışlardı. Birler, o sabah İstanbul'a gitmişti. Onun için bu görüşmede bulunamamıştı. Papyon kravatlı, siyah elbiseli garsonun getirdiği çaylar içilirken, Sıkıyönetim Komutanı Ergun söze girdi:

            "Biz metini inceledik. Elbette kendi aranızda toplanıp yemek yiyebilirsiniz. Ama yönetim, böyle bir yemeği siyasi bir faaliyet olarak değerlendiriyor."

            Şeref Bakşık:

            "Sanırım bir değerlendirme hatası var, çünkü sizin de elinize geçen metinde biz böyle bir yemeğin siyasi faaliyet olmadığını özellikle vurguladık."

            Recep Ergun:

            "Metinde 'bu siyasi faaliyet değildir' diye yazılması böyle bir toplantının siyasi faaliyet olmadığını göstermiyor. Bunun için sizden rica ediyorum, arkadaşlarınıza lütfen haber verin ve toplantıyı iptal edin."

            Işık, Birler ve Topuz'un önderliğinde yürütülen bu hareket daha amacına ulaşmadan, Sıkıyönetim tarafından yasaklanmıştı. Ama CHP örgütü ve yönetici kadroları, böyle bir çağrıdan kendilerine ciddi düşünceler üreteceklerdi. Partiler kapatıldıktan, Anayasa kabul edildikten ve 1983 başlarında siyasal faaliyetlere yeniden izin verildikten sonra sol kanatta çeşitli gruplar parti kurma girişiminde bulunacaklardı. Bunlardan biri doğrudan, bizzat İsmail Hakkı Birler'in kendisi olacak, ama o yemek çağrısı "Eski Genel Sekreterlerin" ya da "9'ların hareketi" adı altında yeni bir partileşme hareketine sahne olacaktı. 9'lar Hareketi, kaynağını işte bu yemek çağrısından alacaktı". 

            Dokuzlar Hareketi 3 Mayıs 1983'te grup adına Recai Kocaman tarafından açıklamada yer alan "Türkiye Sosyal Demokrat Partisi" adı ile çalışmaların sürdürüleceği toplu mesajı ile kamuoyuna duyuruldu.

            Bu arada bireysel olarak Necdet Uğur'un Karadeniz yöresinde bir geziye çıktığı ve gittiği yerlerde partililerle görüşmelerde bulunduğu yeni parti kuruluşu için nabız yoklamaları yaptığı bilgileri yayıldı.

            Bir ara Dr. Çağlar Kırçak'ın grubundan söz edildi. Bu grupta sosyal demokrat ilkelere dayalı, hatta daha ileri bir anlayışla solda bir parti kurma girişimini sürdürdüler.

            Çağlar Kırçak, 12 Eylül öncesi verdiği demokratik özgürlükler savaşında bulunduğu görevlerden alınmış, haksızılğa uğramış bir kimse olarak yeni oluşumda öncülük hakkı olduğunu da düşünüyordu.

            İsmail Hakkı Birler'in, Dokuzlar Grubu dışındaki gruplarla da yoğun ilişkiler içinde olduğu biliniyordu.

            Yalçın Doğan kitabında bu konuya da yer  vermiş;

            "1982 Aralık sonlarından başlayarak İsmail Hakkı Birler "nasıl bir parti, nasıl bir genel başkan" sorusunu ve ilkeleri parti kamuoyuna anlatmaya başladı.

            Ankara'da Gaziantep Senatörü Selahattin Çolakoğlu'nun bir akşam yemeği davetinde Birler, Baykal, Ali Dinçer  ve Metin Toker bir araya geldiler.

            Birler, yeni parti görüşlerini ve ilkeleri sıraladı:

            - Yeni parti CHP doğrultusunda olacaktır. Parti, CHP'yi ihya etmek için değil, inşa etmek için kurulacaktır.

            Parti kurucularının kim olacakları önemli değildir, verecekleri görüntü önemlidir. Bunun için de, parti, ülke kamuoyuna ve mevcut yönetime güven vermelidir. Kavgacı olmamalı, ama teslimiyetçi de olmamalıdır. Toplumun değişik kesimlerine açık olduğu imajını vermelidir. Sınıf partisi imajını vermekten çekinmelidir.

            Bu nedenle kurucular eski isimlerden, eski partililerden değil yeni isimler olmalıdır.

            Genel Başkan kim olmalı sorusuna da değinen Birler genel başkan partinin lideri değildir. Lider olayların içinden gelir. Seçilen genel başkan sonradan lider olabilir, diyor. Siz genel  başkan mı olmak istiyorsunuz? sorusuna:

            Ben Genel Başkan olmak amacında değilim. Amacım partiyi kurmaktır. Ama bana şunu söyletemezsiniz. (Ben Genel Başkan olmayacağım) da dedirtemezsiniz" diyor(*)

            Yine bir başka girişim eski parlamenterlerin oluşturduğu gruptu.

            Orhan Okay, İ.Saffet Omay, Hudai Oral, Ferda Güley, Fikret Gündoğan, Muammer Erten, Salih Tanyeri, Ekrem Kangal'ın aralarında bulunduğu grup ise, kendileri yasaklı olmadıkları için yeni kuruluşa öncü olmak istiyorlardı. Orhan Okay bu girişimin büyük ilgi gördüğünü ve katılanların 150'ye yaklaştığını bir özel görüşmede açıklamıştı. Aralarında Cumhuriyet Senatosu Başkanı Sırrı Atalay, Meclis Başkanı Kemal Güven, İçişleri Bakanı Em. Hava Orgeneral İrfan Özaydınlı, Milli Eğitim eski Bakanı Necdet Uğur, yine İçişleri Bakanlığı yapmış Hasan Fehmi Güneş gibi isimlerin bulunduğu  bu grup ise gerek eskiden üstlendikleri görevleri, gerekse yaşları ve davranış biçimleri ile o günlerde (Lordlar) grubu olarak tanımlanmışlardı.

            Bu grup ayrı bir parti kuruluşu çalışmaları dışında kalmakta birleştirici önerileri ve girişimleri ile olayları yönlendirmede bir ağırlık olarak görülüyordu.

            Bu dönemde en geniş ölçüde ve kapsamlı çalışma "Sosyal Demokrat Güç" hareketinde görüldü.

            Aralarında Ankara eski İl Başkanı Ümit Gürtuna, Trabzon eski İl Başkanı Halil Akyüz, Ankara, İzmir, Kocaeli, Gaziantep, Mardin eski İl Belediye Başkanları; Vedat Dalokay, İhsan Alyanak, Erol Köse, Esat Kaya Turgay, Edip Servet Devrimci, Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri Selahattin Yıldırım'ın da bulunduğu 50'ye yakın il ve belediye başkanları Balıkesir, Bursa toplantılarında oluşturdukları yeni parti kuruluşu çalışmalarını İzmir Caddesi'ndeki Edip Servet Devrimci'nin bürosunda çok ayrıntılı bir şekilde sürdürdüler.

            Bu grupta bulunan Esat Kaya Turgay ile 1978-1979 yıllarında Gaziantep Valilik görevimde iken tanışmıştım.

            O yılların anarşik olaylarına karşı alınan önlemlerde ve sorunların çözümünde çok yararlı bir işbirliği içinde olmuştuk. Bu toplantılar sırasında sık sık görüşüyor ve bilgi ediniyordum.

            Bu dönemde  partinin son Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreter Mustafa Üstündağ ile de toplu karar alma ve bir bütünlük içinde çözüm arama çabalarını sürdürüyorlardı.

            Üstündağ, Bülent Ecevit'in istifa etmiş olmasına rağmen kendisinden sürekli "Sayın Genel Başkan" diye söz ediyor. Hep O'nunla birlikte çözüm arayışından umudunu yitirmek istemiyor, vazgeçmek istemiyordu.

            Bülent Ecevit ise, kararını vermiş, Arayış Dergisi'nde yayınlanan yazıları ile yeni bir siyasal oluşum düşünüyor "Ulusal Gelişme ve Eğitim Vakfı" adı ile bir vakıf kuruluşuna öncülük ediyor. Bu vakıf kuruluşu ile ayrıntıları Yalçın Doğan'ın "Dar Sokakta Siyaset" kitabından alıyorum.

            "Beyaz Güvercinli Vakıf
            Avukat Özcan Atalay vakfın tüzel kişilik kazanmasını Bülent Ecevit'in hapse girmesinden önceki bir güne yetiştirmeye çalışıyordu. Ecevit BBC'de yayınlanan bir demecinden dolayı 1981 Aralık başında ilk kez hapse girecekti. Yıllar yılı Ecevit'in yanında bulunmuş, ama perde arkasında kalmayı başarmış avukatı Özcan Atalay da şimdi  Ecevit'e "bir jest" olsun diye, vakfın yasal işlemlerinin tamamlanması için var gücünü harcıyordu.

            Ecevit'in genel başkanlıktan istifasından sonra iki amacı vardı: Önce gazetecilik yapmak, sonra da bir vakıf kurmak. Gazetecilik 21 Şubat 1981 tarihinde "Arayış" dergisinin birinci sayısıyla Ecevit için yeniden başlamıştı. Vakıfla ilgili çalışmaların ilki ise, 14 Nisan 1981 tarihine rastlıyordu.

            Alman, İskandinav ve Avusturya Sosyal Demokratlarından esinlenmişti Ecevit. Sosyal örgütlenmeye ve  sosyal çalışmalara ağırlık verilmesini istiyordu. 12 Eylül öncesinde demokratik sol çevrede gördüğü aksaklıktan rahatsız oluyor, bunun sosyal demokrat hareket için eksiklik olduğunu görüyordu. Parti yoluyla bu tür çalışmalar yapma alışkanlığını yerleştirmekten umut kestiğinden dolayı, parti dışında ve ilerde başlayabilecek siyasal  hayatın yine dışında ama, ona paralel olarak, sosyal çalışmalara ve örgütlenmeye yönelik ve özellikle de geniş halk kesimlerinin, demokratik örgütlenme, sosyal çalışma konusundaki eğitimine yönelik bir kuruluş oluşturmakta yarar görecekti. Bu nedenle de, o günlerde çevresinde bulunan kişilere "yeni bir vakıf kurma"  düşüncesini açmıştı.

            "Ulusal Gelişme ve Eğitim Vakfı" işte bu düşüncelerden doğacaktı. 14 Nisan 1981 günü Or-An'da Ecevit'in evinde bir araya gelenler,birbirlerine şöyle bir baktılar: Sendikacılardan Muzaffer Saraç, Kemal Sarısoy, Uğur Batmaz, Cevdet Selvi, avukat Özcan Atalay, İbrahim Öztürk, Basri Babalı, Fevzi Baştürk, Yener Kaya, Yetkin Arıöz vardı. Ecevit amacını açıkladı:

            "Çağdaşlaşma ve demokratikleşme herşeyden önce bir eğitim sorunudur. Hem aydınların öz eğitimi, hem de kitle eğitimi. Bunu idrak edenlerin başında Atatürk ve İsmet Paşa'nın yanısıra, Mithat Paşa ve Şinasi gelir. Köy Enstitülerine öncülük etmek Atatürk ve İsmet Paşa için, bu düşüncenin ürünüdür. Bizde şimdi böyle bir çalışma amacıyla bir vakfın çevresinde bir araya geleceğiz, eğer katılırsanız..."

            Ecevit daha sonra sorulan birkaç soruyu yanıtladı ve şu noktanın üzerinde durdu:

            "Kurucuların politikacılardan olmamasına özellikle dikkat ettim. Bu tür çalışmaların politikacılardan soyutlanması gereğine inanıyorum, yoksa iş çabuk yozlaşıyor."

            Bu toplantılara daha sonra Murat Oktar, İsmail Aşıkoğlu, Özcan Ültanır, Ökkeş Avni Başdoğan gibi isimler de katılacaktı. Ama, bir-iki toplantıdan sonra iş biraz savsayacak ve çalışmalara ara verilecekti.

            1981 Ekim'ine gelindiğinde vakıf çalışmalarını Ecevit yeniden hızlandırmıştı. İlk toplantıda bulunan isimlere yenileri de katılmıştı. Ecevit özellikle Halil Tunç'un vakıfta kurucular arasında bulunmasını istiyor ve ona konuyu açıyordu. Bu öneri  Ecevit ile Halil Tunç arasında yıllardır süren beraberliğin ilk somut adımını oluşturuyordu. Nitekim bu öneriden yaklaşık iki yıl kadar sonra Halil Tunç kendisine teklif edilen tüm parti kuruculuklarını geri çevirecek ve Ecevit'in yanında yer alacaktı.

            Vakıf kurucuları arasında yer alacak olan İsmail Hakkı Aydınoğlu ise, vakıf kuruculuğu için imza attığında, gerçekte politikaya giriş için imza atmış olduğunu, yine ancak iki yıl sonra farkedecekti. Halil Tunç'un "gözden düşmesinden" sonra Demokratik Sol Parti hareketi Aydınoğlu'na kucak açacak, ama onun ömrü de pek fazla sürmeyecekti.

            Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Prof. Ruşen Keleş, Türk Dil Kurumu eski Başkanı Şerafettin Turan, Mustafa Orhan, Muhsin Bilgehan, Tahir Doğaç, Osman Keyman, Ahmet Tınmaz, Şükrü Tezcan ve Necdet Atalay'la birlikte kurucular listesinde yer alacaklardı.

            Vakıf kurulduktan sonra Özcan Atalay'ın yaptığı çağrıda şöyle deniyordu:

            "Tüm ilgililerin özen göstermesini dilediğim bir ilkeye de, hoşgörünüze sığınarak değineceğim. Vakfımızın hiçbir siyasal amacı yoktur. hiçbir kişi ya da kurumla bağlantılı olmadığı kesinkes bellidir. Çalışmalarımızın vakfın amacına uygun çabalar olacağından kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır."

            Vakfın amacı ise resmi senedinde açıklanıyordu:

            "Vakıf gelişmekte olan ülkemizin ekonomik, toplumsal, kültürel ve tarım sorunları üzerinde araştırma ve çalışmalar yapıp, sorunların ülke bütünlüğü içinde çözümüyle ilgili öneriler hazırlayarak, çözümüne yardımcı olmak  amacıyla kurulmuştur" (*).

            Ecevit, dışarıya karşı "Partililer Ecevit yeni bir parti kuruyor diye boşuboşuna kaygılanıyorlar" diyordu. Ama hazırlanan vakıf senedine girmesini istediği bazı ilkeler de, vakıfta çalışanlara bile, aynı imajı veriyordu.

            Vakfın "mali bağış kabul etmesi, şube açmak yetkisine sahip olması, işletmeler aracılığıyla gelir sahibi olabilmesi" gibi çok temel üç kuralın vakıf senedinde yer almasını Ecevit özellikle rica etmişti. Özcan Atalay da bu istekler doğrultusunda bir metin hazırlamıştı.

            Bu tür ilkeleri vakıf kurucularının çoğunluğu "ilerde bir yeni partinin ilk tohumu" olarak değerlendirirken, Ecevit sürekli olarak "hayır, değildir" itirazında bulunuyordu.

            Belki de, gerçekten değildi. Daha siyasal partiler kapatılmamış, sadece siyasal faaliyetler durdurulmuştu. Ama, buna rağmen, vakfın kullandığı amblem bugün kuruluş hazırlıkları yaklaşık iki yılı aşkın süredir devam eden Demokratik Sol Parti'nin amblemiyle karşılaştırılırsa, bazıları için "evet, vakıf aslında ilerde partiye dönüşecekti" yargısı daha da kesinleşebilir.

            Vakfın amblemi mavi zemin üzerinde sola doğru bakan ve uçmaya hazırlanan, kanatlarını çırpmakta olan beyaz bir güvercindi. Demokratik Sol Parti'nin bugünkü amblemi. Bu bir rastlantı mı idi? Yoksa o günlerde alınmış  bir karar mı idi? Buna ilerde değineceğim.

            Hasan Cemal, "Demokrasi Korkusu" adlı kitabında bu durumu şöyle özetliyor:

            "Ne var ki Ecevit'in vakıf kurarken partililerle konuşmaktan kaçınması ve onları dışlaması tedirginlik yaratmıştı. Vakfın yeni bir parti kurulmasına giden örtülü bir girişim olduğu kuşkusu yaygındı.

            Böyle bir durum ortaya çıktığında partililerin ne yapmaları gerekeceği, her toplantı gündeminin en çok tartışılan konusu idi. Ecevit'ten kopulmaması üzerinde ısrar edenlere,konuşmacıların çoğunluğu, Ecevit'in bilerek isteyerek kendilerinden uzaklaştığını her türlü girişimlerini yanıtsız bıraktığını ileri sürüyorlardı.

            Bu tartışmalar ister istemez Ecevit'siz partileşme konusunu da sık, sık gündeme getiriyordu." (*)

            Üstündağ ve arkadaşları artık karar aşamasına geldiklerini görüyorlar ve bir kez daha Bülent Ecevit'in görüşünü almak istiyorlar.

            Bu görüşmede Ecevit'in açıklamaları sosyal demokrat oluşumda, CHP'nin yeniden açılışında ve bugün içinde bulunduğu sorunların yanıtlarının bir kısmını da içermektedir.

            Hikmet Bila "Sosyal Demokrat Süreç İçinde CHP ve Sonrası" kitabında bu konuya yer veriyor.

            "Seçimlerin, bir yıl sonra yapılacağı açıklanmış, 1983 İlkabahar'ında partilere yeniden kurulma izni verileceği duyurulmuş, CHP Genel yönetim Kurulu Üyeleri yeni bir parti kurması için neler yapalım diye Ecevit'e giderek talimat istediler:

            Ecevit köpürüyordu:

            - Konuyu açtığınıza sevindim. Bu vesile ile düşüncelerimi de söylemek isterim. CHP zaten bir burjuva partisiydi. O misyonunu tamamladı. Sosyal demokrat bir parti olamadı. 1977'deki gücüyle, parasıyla, arabalarıyla, binalarıyla verseniz artık gözümde yok. O kapatıldı. Ben de sorumluluklarımdan kurtuldum.

            Ecevit'in evinde 18 kişiye 18 taş düşmüştü sanki gökten. Tümü bir an çarpıldı duydukları karşısında. Kendine ilk gelen Orhan Akbulut oldu:

           - Redd-i miras mı yapıyorsunuz efendim şimdi?

            Ecevit:

           -Dışarıda bu açıklığıyla söylemenize gerek yok. Bir eski genel başkan olarak o partiye karşı hiçbir sorumluluk duymuyorum. Eski genel yönetim kurulu olarak sizin de sorumlu olduğunuzu sanmıyorum. Bu nedenle telaşınızı anlamıyorum. Benim düşündüğüm bir örgütlenme modeli var. Yeni bir parti için örgütlenme modeli.  Ama, o çok zaman alabilir. Otuz yıl bile sürebilir. Biz görmeyebiliriz de...  Ama, gerçek demokratik sol bir parti bundan sonra artık başka türlü kurulmaz.  Otellerde, avukat yazıhanelerinde kurulmaz.

            1979 CHP Kurultayı'nda kendi eliyle seçtiği ve seçtirdiği genel yönetim kurulu üyeleriyle Ecevit'in arası artık iyice açılmıştı. Çeşitli konutlarda süren görüş ayrılıklarına bir yenisi daha ekleniyordu:

            Parti kurulmalı mı, kurulmamalı mı?

            Ecevit'in evinden çıkan 18 genel yönetim kurulu üyesi Or-An Sitesi'ne en yakın ev olan Mehmet Dedeoğlu'nun evinde soluğu aldılar. CHP gerçekten misyonunu tamamlamış, işlevini bitirmiş miydi? Kapatılmayı hak etmiş miydi? Madem kapatılmayı haketmişti, o zaman genel başkanları neden karşı çıkmış ve bu nedenle bir de mahkum olmuştu? Madem hak etmemişti o zaman genel başkan şimdi neden tersini söylüyordu? Saatlerce bu sorulara karşılık aramaya çalıştılar. Sonuçta görüş birliğine varıldı:

            "CHP misyonunu bitirmemiştir. bundan sonra elbette eskinin devamı niteliğinde bir parti kurulamaz. Ama, sosyal demokrat ilkelere dayalı bir parti kurmak zorunludur. Yeni bir parti kuruluncaya kadar bizim sorumluluğumuz devam eder. Ancak, bir elimiz de hep genel başkanın yakasında olmalıdır. Hesap sormak için(*). Geç başımıza birlikte hareket edelim, diyebilmek için. Yeni parti çalışmaları başladıktan sonra, her aşamada genel başkana bilgi verilecek, istemese de, dinlemese de gidilip kendisine danışılacak."