BÖLÜM
- 5 -

SİYASİ PARTİLERİN FESHİ

            12 Eylül sonrası sağ, sol çatışmaları durmuş, hükümet kurulmuş, fırtına öncesi durgunluk ve sessizlik var. Siyaset adamlarına getirilen yasaklar için de yarın ne olacak, ne yapmalıyız? soruları gündemde.

            Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan Dil Okulu'nda nezaret altına alınmış, kendileri ve partileri hakkında soruşturma açıldığından bu partilerde bir faaliyet görülmüyor.

            Süleyman Demirel, Güniz Sokak'ta gece gündüz ziyaretler kabul ediyor. Partililerine moral veriyor. Yakın bir gelecekte yeniden iş başına gelecekleri umudunu veriyor.

            Bülent Ecevit Hamzakoy'da nezaret altında bulunduğu günlerde çıkış yollarını arıyor, düşünüyor ve ilk mesajını gönderiyor.

            Hikmet Bila'nın "Sosyal Demokrat Süreç İçinde CHP ve Sonrası" adlı kitabında yer alan bu mesaj şöyle:

          "1979 Mayıs'ında Gönen'de yaptığım konuşmadan itibaren belli bir oyunun tezgâhlanmakta olduğuna dair uyarılarda bulundum. Hedef demokrasiydi. CHP idi ve bendim. Demokrasi yıkılmak ve şimdiki gibi bir ekonomik model uygulanmak isteniyordu. Bunun tezgâhlanmakta olduğu belli idi.

            Dokuz ay geniş tabanlı bir hükümet kurulmasını sürekli önerdim. Bunalımdan ordu müdahalesine gerek kalmaksızın demokrasinin kendi mekanizmalarıyla çıkış yolunu göstermeye çalıştım.

            Ancak, eskiden bunu önerenler bile bu kez başka bir plan uygulamak istedikleri için karşı çıktılar.

            Bütün demokratik mekanizmalar tıkatıldı. Terör alabildiğine kışkırtıldı ve ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi.

            Yılbaşından beri uygulanmakta olan ekonomik modelin gereği demokrasiden ve işçi haklarından kurtulmaktı. Bunlar sağlandı. Demokrasi sona erdi. İşçi hakları işlemez duruma getirildi ve malum ekonomik model devam ediyor.

                Şimdi o modele uygun bir rejim oluşturulacaktır. Ve bu yeni rejimin sağladığı olanaklarla ekonomik model daha başarıyla uygulanacaktır. Yani, AP'nin kendi getirip de başarılı biçimde uygulayamadığı model şimdi daha etkili biçimde uygulanacaktır. Ve AP'nin yıllardan beri istediği ama gerçekleştiremediği anayasa ve rejim değişiklikleri de gerçekleşmiş olacaktır. Modelin devam edeceğinin açıklanması ve Özal'ın daha geniş yetkilerle yerinde kalması bunları açıkça gösteriyor.

               Gerek dünya konjonktürü dolayısıyla gerek bu modeli desteklediği için Batı, bu gelişmelerden tedirgin olmayacaktır. Hatta memnun olacaktır.

 
            Bu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Çünkü halk can güvenliğinden başka bir şey düşünemez hale getirilmiştir. Uygulanan planın sonucu budur.

            Aydın kesim de kendi yozlaştırdığı demokrasiden umut kesmiştir.

            Şimdi birçok CHP'li bile AP hükümetinden kurtulmuş ve can güvenliğine kavuşmuş olmanın sevinci içinde bulunabilir.

            Sonrasını, ilerisini düşünenlerin çok olduğunu sanmıyorum.

            Terörden beklenen fonksiyon yerine getirilmiştir. Yer yer sağ-sol eylemcilerin bir günde barışıp toplaşmaları, perde ardında nasıl aynı eller tarafından oynatıldıklarını gösteriyor.

            Her türlü sola karşı çok olumsuz bir ortama giriyoruz.

            Çok uzun nefesli ve sabırlı bir çalışmaya hazırlanmalıyız. Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız. Eğer son zamanlarda bize ısrarlı olarak yöneltilen cepheleşme telkinlerine kapılmış olsaydık ve fraksiyonların bizi çekmek istedikleri tuzağa düşmüş olsaydık, bu müdahale şimdikinden de çok farklı olurdu ve CHP bugün çok güç durumda bulunurdu.

            Bu konuda dikkatimizi sürdürmeliyiz.

            Bir süre sonra söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılabileceği ortama geliriz."

            Bülent Ecevit'in Hamzakoy'dan Ankara'ya dönüşünde; CHP Genel Yönetim Kurulu üyeleri, daha önce aralarında yaptıkları toplantılarda oluşturdukları fikir ve davranış biçimini O'na aktarmak üzere Ecevit'in evinde toplandılar:

            Söze Üstündağ başlar:

            - Efendim, siz yokken, biz şöyle bir değerlendirme yaptık, önce şuna baktık ve karar verirken İsmet Paşa'dan yararlanalım dedik. 12 Mart'ta İsmet Paşa nasıl bir tepki göstermiş? İsmet Paşa'nın o tarihte yaptığı konuşmaları taradık. Bu konuşmaların birinde İsmet Paşa aynen şöyle diyor: "Askerler ancak başarılı olursa kışlaya dönerler, Buna çok dikkat etmek gerek, yani onların başarılı olmalarına ve kendilerini başarılı hissetmelerine." Bu sözden bizim anladığımız, askerleri sıkıntıya sokmamak gerek, dönüş yollarını açık tutmak gerek. Ne kadar kısa sürede başarılı olduklarına güvenirlerse, o kadar kısa süre içinde kışlalarına dönerler. Bu görüşten hareket ederek üç maddelik bir strateji geliştirdik. Bir; 12 Eylül kaçınılmazdı. İki; Türk ordusu bir Güney Amerika ordusu değildir, geleneği vardır, geleneğinde demokrasi vardır. Geçmişteki müdahalelere baktığmızda hep sözünde durmuş ve kışlasına dönmüştür. Üç; bunlardan hareketle biz parti olarak askerlere yardımcı olmaya çalışmalıyız.

            Bu değerlendirmeden sonra Ecevit şunları söyledi:

            - Önce şunu bilmenizi isterim: 12 Eylül, bir 12 Mart değil. 12 Eylül, geçen yüzyıldan bu yana ordunun ülke yönetimine en ağır müdahalesidir. En kapsamlı, en derin bir müdahaledir. 12  Mart olmadığına göre ve bugün koşullar 12 Mart'tan çok daha farklı olduğuna göre, elbette her zaman aynı çıkış yapılmaz.Bundan endişe etmeyin.

            Bu sözler, odada bulunan Mustafa Üstündağ, Genel Sekreter Yardımcısı Altan Öymen, Erol Tuncer, Metin Somuncu, Coşkun Karagözoğlu'nu büyük ölçüde rahatlattı. Demek ki, Genel Başkanları 12 Mart'ta olduğu gibi bu sefer herhangi bir çıkış yapmayacak ve görevinden istifa etmeyecekti. 12 Mart'ta o dönemde Genel Sekreterlik görevinden istifa ettiğini ve o istifanın öyküsünü çok iyi bilen odadakiler, gerçekten derin bir bir nefes aldılar.

            Ecevit sözlerini sürdürdü:

            - Ben şimdi aslında sizlerle bir başka konuyu görüşmek istiyorum. Şu anda her türlü siyasal faaliyet yasak. Buna istesek de istemesek de uyacağız. Fakat siyasal faaliyetin dışında partililerin birtakım güncel işleri vardır. Yani personelin aylığının ödenmesi, zorunlu bazı teknik ve yasal işlemlerin yapılması gibi. Partilere siyasal çalışmayı yasaklamakta kararlıysalar, yapacağımız bir şey yok, yasaklasınlar. Ama siyasal çalışmalarla, yönetsel ve mali çalışmalar birbirinden ayrılsın. Bu çalışmaların sürmesine bir çekirdek kadroyla izin verilsin. Hükümetle temas kurabiliyorsunuz  madem, bunu sağlamaya çalışın.

            Ecevit, daha sonra işi pratiğe indirgedi:

            - Hükümet eğer bu tür çalışmalara izin vermezse parti adına veya parti içinde zamanın boş geçirilmemesi için yapılacak çalışmalar vardır. Başlıca toplum sorunları üzerine, uzmanların da yardımıyla eğilinerek araştırmalar yapılabilir. Olaylar yakından izlenip değerlendirme yapılabilir. Haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan arkadaşlarımızla, özellikle hukukçu arkadaşlarımızın yakından ilgilenmeleri gerekir. Son dönem parlamenter arkadaşlarımız içinde maddi bakımdan çok zor durumda olanlar vardır. Bunların kendi başlarına iş kurmaları zor olabilir. Onlara ortaklaşa yardım edilmelidir.

            Ayrıca, gerçek ve sağlıklı bir demokratik siyasal yapı oluşturulmasına Silahlı Kuvvetlerle, olabildiğince sürtüşmeye girmeksizin, azami katkı olanakları araştırılabilir. Burada çalım yaparak puan toplamaya kalkışmakla, ihtiyat ve sorumluluğu çekingenliğe ve pasifliğe dönüştürme arasındaki  sınırı çok iyi gözetmek gerekiyor. Yani puan toplamak için çalım da yapılmasın ihtiyatlı ve sorumlu davranalım derken, o gerekçeyle, bir çekingenliğe ve pasifliğe de iş vardırılmasın. Biz, halkın gözünde devleti ve demokrasiyi kuran partiyiz. Bu imajımızı canlı tutmamız ve pekiştirmemiz gerek"(*).


            Bu konuşmanın yapıldığı 27 Ekim 1980 günü Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Haydar Saltık yabancı basın mensupları ile bir basın toplantısı yapıyor. Bu toplantının basında yorumu yasaklı siyaset adamlarının yeniden siyasete dönüşlerinin düşünüldüğü şeklinde oluyor. Bu yorumlar üzerine Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'nden sert bir açıklama yayımlanıyor.

            "BAY DEMİREL, BAY ECEVİT"

            Bu konuşmalar yapıldıktan iki gün sonra 29 Ekim 1980 günü Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteliği şu bildiriyi yayımladı:

            "Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'nden bildirilmiştir: 28 Ekim 1980 tarihinde MGK Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık'ın yabancı basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda, bazı sorulara verdiği cevaplar, basının bir kısmında Bay Demirel ve Bay Ecevit'in yasaklamalar kalktığında siyasi hayata yeniden parti lideri olarak dönebilecekleri izlenimini vermeye yol açacak manşet ve ibarelerin yer almasına sebep olmuştur.

            Bu toplantıda siyasi faaliyetler serbest bırakaldığında Bay Demirel ve Bay Ecevit'in diğer vatandaşlar gibi siyasi faaliyetlerini sürdürebilecekleri açıklanmış, ancak herhangi bir partinin lideri olacaklarına dair bir beyanda bulunulmamıştır.

            12 Eylül Harekâtı'nı gerektiren olaylar arasında, siyasal partilerin demokratik kurallara uygun olarak işlemesine imkân verecek yolların tıkanmış olması önemli sebeplerden birini teşkil eder.

            Seçim ümitlerini parti liderlerinin takdir ve kararına bağlı gören, milletvekillerinin, yüce ulusun kendilerine verdiği emaneti şahsi iradeleriyle kullanmayarak Senato ve Meclis'in sorumsuz bir atalet içine düşürülmesi kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiştir.

            Partiler Kanunu yeniden düzenlenirken, liderler sultasına yol açmayacak şekilde demokratik güvencelerin getirilmesi görüşünden hareketle, siyasi liderlerin belirli sürelerden daha fazla hizmet etmelerini önleyecek esaslar düşünülmektedir."

            Bu bildirinin ertesi günü Bülent Ecevit, CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa etti. Ecevit'in istifa açıklaması şöyleydi:
            "Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı'ndan ayrılmış bulunuyorum. Zorunlu olacağı anlaşılan bu ayrılışı şimdi gerçekleştirmekte yarar gördüm. Bu dönemde, tüm parti çalışmaları yasaklandığı gibi, Genel Başkanlık görevinin gereklerini yerine getirebilmem de olanaksızdı. O nedenle, Genel Başkanlığı bırakmam, Partide bir yönetim sorunu yaratmayacaktır. Parti çalışmalarına izin verilip, Kurultay toplanıncaya kadar geçecek süreyi, üyelerimizin yeni Genel Başkan seçimi üzerinde düşünerek değerlendirmeleri de böylece kolaylaşmış olacaktır.

            Cumhuriyet Halk Partisi, gücünü kişilerden değil, kurucusu yüce önder Atatürk'ün ilkelerinden, Cumhuriyetle ve demokrasiyle bütünleşmiş tarihinden ve kendini hizmetine adadığı halktan alır. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı'ndan ayrıldıktan sonra da, Atatürk ilkeleri ışığında, Cumhuriyetin sürekliliği ve demokrasinin kökleşmesi için, Türk halkının özgürlüğü ve mutluluğu için ömrüm boyunca çalışmayı, görevlerin en değerlisi bileceğim.

            Genel Başkanlıktan ayrılırken, Atatürk emanetinin bilincine varmış tüm Cumhuriyet Halk Partisi'ne destek olan yurttaşlarıma ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yıllarca kendilerini temsil onurunu bana vermiş bulunan Ankaralı ve Zonguldaklı hemşehrilerime şükranlarımı sunarım.

            Düşünce ve parti ayırımı gözetmeksizin büyük Türk ulusuna barış ve özgürlük içinde mutluluklar, esenlikler, başarılar dilerim."

            Ecevit'in bu bildirisi BBC kanalıyla tüm dünyaya duyurulurken, Milli Güvenlik Konseyi, bildiriye yayın yasağı koydu. Bu bildiriye yayın yasağı kondu ama yabancı ajansların yayını engellenemedi ve bildiri metni özel olarak elden ele gezdirildi. Aynı günün gecesi ben de bir örneğini edinmiştim.

            MGK  Genel Sekreterliği'nin yayın yasağı aşağıdaki  şekilde bir açıklama ile kamuoyuna duyuruldu.

            "Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri'nin yabancı basın temsilcileriyle yaptığı toplantıda faaliyetleri durdurulmuş siyasi partilerden CHP ile AP Genel Başkanlarının gelecekteki siyasi faaliyetlerinin ne olabileceği konusunda sorulan bir soruya verdiği cevap bazı basın organlarında kamuoyunu yanıltıcı nitelikte değişik ve yanlış manşetler ve haberler tarzında yayımlandığından, Genel Sekreterlikçe 29 Ekim'de bir bildiriyle gerçek durumun açıklanması gerekli görülmüştür. Bu bildirinin yayımlanmasından sonra Bülent  Ecevit CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa ettiğini, siyasi maksatlı bir demeç niteliğini taşıyan bir açıklama metniyle kamuoyuna duyurmak teşebbüsünde bulunmuştur.

            12 Eylül 1980 günü bir numaralı bildiriyle bütün siyasi faaliyetler durdurulmuş bulunduğundan, kişisel istifa kararının duyurulması maksadını aşan böyle bir açıklama metni 12 Eylül 1980'e kadar geçen olayların akışı içinde Bülent Ecevit'in vaki beyan ve davranışlarını ister istemez bütünüyle tartışma konusu haline getirebileceğinden bu metnin yayımlanması memleketin muhtaç olduğu huzur açısından Milli Güvenlik Konseyi'nce uygun görülmemiştir."

            Artık CHP, genel başkansız bir partiydi. Atatürk ve İnönü'den sonra partinin üçüncü Genel  Başkanı Bülent Ecevit de sade bir CHP'liydi.

            Ecevit'in bu kararı ile CHP en zor günlerinde genel başkansız kalmıştı. Kaptan, fırtınada gemiyi terk etmişti. Partilerin siyasal faaliyetleri yasaklandığı için genel başkan seçimi de söz konusu değildi.

            Burada CHP sahipsiz kaldı gibi haksız bir yoruma neden olmak istemem.

           Genel Sekreter Mustafa Üstündağ Genel Başkan Vekili olarak her soruna büyük basiretle ilgi göstermiş ve hiç beklenmeyen bir zamanda geçirdiği trafik kazasında acı kaybına kadar erdemli ve uzlaşmacı çalışmaları ile büyük hizmetler vermiştir.

            Saygı ile rahmet ile anıyorum.

            CHP'de Arayış ve Diğer Olaylar

            Bülent Ecevit'in ani bir kararla ve arkadaşlarının hiç tahmin etmedikleri bir zamanda genel başkanlıktan çekilmesinin ilk şok etkileri aşıldıktan sonra şimdi ne yapmalıyız? Ne yapabiliriz sorusu gündeme geldi.

            Eski Genel Sekreterlerden Şeref Bakşık, Genel Sekreter Yardımcısı Hasan Esat Işık, İsmail Hakkı Birler, parti genel yönetim üyelerini yemekli bir toplantıya çağırdılar. Yeni bir siyasal strateji saptamayı düşündüler. Ne var ki Sıkıyönetim makamları bu toplantıyı sakıncalı gördü ve toplantı yapılamadı.

            Bülent Ecevit yakın arkadaşlarına istifa gerekçesi olarak düşündüklerini yazmak ve yayımlamakta özgür kalmayı göstermiş ve "Arayış " adında bir dergi çıkarmaya başlamıştı.

            Bunun yanında "Beyaz Güvercin" adında bir vakıf kurmuştu. Bir süre sonra Mart 1982 ayında Sıkıyönetim Komutanlığı'nca "Arayış" dergisi kapatıldı. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile de Vakfın çalışması sona erdi.

            Siyaset yapma, demeç verme, yazı yazma gibi faaliyetlerden yasaklı Bülent Ecevit bu yasaklara uymuyor ve yasakları çiğnediği gerekçesiyle tutuklanıyor, bir süre sonra cezaevinden tahliye ediliyor, fakat yine ceza evine giriyordu.

            Gerek yıllardır siyasal olayların içindeki görevim, gerekse  kayyımlık günlerimin özel ilişkileri nedeniyle bu olayların içinde bulunuyor, her türlü bilgiyi alıyordum.

            Bülent Ecevit'in cezaevinden çıkışında bir gün geçmiş olsun demek için yanına gittim, çok  üzgündü. Yalnız kaldığı görüşündeydi.

            Aklıma Avrupa'da şövalyelik yıllarının, asalet öyküsü geldi.

            "Sayın Başkan, Şövalyelik döneminde, yüzde yer alan kılıç yarası o kişi için asalet ve onur işareti sayılmıştır. İnsan hakları, demokrasi için yazılı ve sözlü mücadeleniz, içinde bulunduğumuz dönemde bir anlamda şövalyeliktir. Cezaevindeki günleriniz de size saygınlık getiren onur belgesidir. Ben böyle düşünüyorum" dedim.

            Öyle zannediyorum ki bu değerlendirmem O'nun için memnunluk nedeni oldu. Bülent Ecevit'in Milli Güvenlik Konseyi kararlarına karşı açıklamaları, yayın yasaklarına rağmen elden ele dolaşıyor, CHP'liler kendisini arıyor düşüncelerini ve talimatlarını almak istiyorlardı.  Kamuoyunda Konsey kararlarına tepki artıyordu.

            Bunun yanında Güniz Sokak'ta Süleyman Demirel'in evi bir dergâha dönüşmüştü. Adalet Partililer Süleyman Demirel'e bağlılıklarını göstermek ve kendisinden hem bilgi ve hem de talimat almak için sıra bekliyorlardı.

            Bu durumdan bir işadamının yararlandığı da görüldü.   Aslında normal zamanlarda pek fazla trafiği olmayan bu sokakta büyük bir kebap salonu açtı. İyi de iş yapmıştı.

             Artık siyasi partiler karşısında Güvenlik Konseyi'nin ilk günlerde gösterdiği yumuşak yaklaşım sona ermişti.
52 sayılı bildiriyle çok sert bir uyarı yayımlandı.

            Milli Güvenlik Konseyi'nin, 12 Eylül 1980 sonrası dönemde "52 Numaralı bildiri" adıyla ünlenecek hatırlatmasının özeti şuydu:

            "Olağanüstü durum ve şartlar, olağanüstü tedbirleri gerektirir. Bundan dolayı, Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 Numaralı blidirisi ile Parlamento ve Hükümet feshedilmiş, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmış ve bütün yurtta Sıkıyönetim ilan edilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi'nin 7 Numaralı Bildirisinin 1'nci maddesi ile Siyasi Parti faaliyetleri yasaklanmıştır. Bu yasak, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı'nın 12 Eylül 1980 günü konuşmasında belirttiği gibi, her türlü siyasi faaliyetin her kademede durdurulmasıdır.

            Memleketin muhtaç olduğu huzur ortamının bir an önce sağlanması ve sağlanacak huzurun korunması için konulan bu genel siyasi faaliyet yasağı, parti yöneticilerinin, eski parlamento üyelerinin ve bütün parti mensuplarının faaliyetlerini kapsamaktadır.

            Hal böyle iken, memleketi 11 Eylül 1980 ortamına getiren şartların doğmasında ve ağırlaşmasında olumsuz davranışları ile rol oynamış bulunan kimseleri eleştirmek yahut övmek veya yermek maksadı ile yayımlar yapıldığı, demeçler  verildiği dikkati çekmektedir.

            Ayrıca eski parlamenterlerin, siyasi parti yöneticilerinin ve mensuplarının dünkü, bugünkü ve gelecekteki durumları konu yaparak beyanlarda bulundukları, yorumlar ve yayımlar yaptıkları görülmekte, umumi yerlerde siyasi gösteri izlenimi veren özel toplantılar düzenleyerek bunu siyasi amaçlarla kamuoyuna yansıttıkları izlenmektedir.

            Bu nedenlerle 12 Eylül Harekâtı'nın amaçlarına bir an önce ulaşmasını sağlamak maksadıyla her kademede, her türlü siyasi parti faaliyetleri ile birlikte aşağıda açıklanan hususlar yasaklanmıştır.

            1- Faaliyetleri yasaklanmış bulunan siyasi partiler ve parti mensupları arasındaki siyasi çekişmelerin sürdürülmesi,

            2- 11 Eylül 1980 tarihinde, parlamento üyesi bulunan siyasi parti yöneticisi ve mensuplarının TÜRKİYE'nin geçmiş veya gelecek siyasi veya hukuki yapısıyla ilgili olarak kendi anlayışları doğrultusunda sözlü veya yazılı beyanda bulunmaları veya makale yazmaları ve bu amaçlarla toplantı yapmaları,

            3- Sıkıyönetim uygulamalarına ilişkin olarak Sıkıyönetim Komutanlıklarının koyduğu yasakların ve aldığı kararların herhangi bir şekilde tartışılması,

            4- Kamu davası açılıncaya kadar haklarında soruşturma ve kovuşturma yapılan siyasi parti, işçi teşekkülleri, meslek kuruluşları,dernek ve siyasi kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri etkileyici yazı yazmak, sözlü veya yazılı beyanda bulunmak, yorumlar yapmak,

            5- Açılan kamu davalarında verilecek mahkumiyet veya beraat kararları kesinleşinceye kadar ilgilileri suçlayıcı veya savunucu herhangi bir yorum ve yayında bulunmak (sadece açık cereyan eden duruşma safhaları doğru olmak şartıyla tam yahut özet olarak yayınlanabilir."

            Bu bildiri bir süre sonra siyasi partilerin kapatılma kararının önsözü niteliğindeydi. Nitekim 16 Ekim 1981'de Türkiye Cumhuriyeti'nin en ağır siyasal kararı verildi. Siyasi partilerin hepsi kapatıldı. 

            Yalçın Doğan "Dar Sokakta Siyaset" kitabında bu olaya "120 yılın kapanışı" başlığını veriyor.

            "120 Yılın Kapanışı

            16 Ekim 1981 tarihinde siyasal partilerin kapatılmasıyla birlikte 120 yıldan bu yana her koşulda kesintisiz sürmüş olan "Partili yaşam" sona eriyordu. Bu 120 yıllık sürecin ardından, Türkiye ilk kez, partisiz bir döneme adım atıyordu.

            Ulusal nitelikte ilk siyasal parti, siyasal organ ya da kuruluş 1859'da "Fedailer Cemiyeti" adı altında tarih sahnesine atılmıştı. Türk siyasi tarihinde aynı zamanda "Kuleli Vakası" olarak da anılan "Fedailer Cemiyeti" kurulan ilk parti olarak anılır. O dönemdeki yenileşme hareketlerinin yaygınlaştırılması amacını taşıyan bu hareketin daha sonra kurulacak olan "Yeni Osmanlılar Cemiyeti"nin ilham kaynağı olduğu belirtilir.

            Daha sonra arka arkaya oluşacak "Cemiyet" ya da "Fırka"ların tümü, Meşrutiyetin getirdiği özgürlük havası içinde Batı düşüncesini Türkiye'ye aktarmak, ama aynı zamanda o tarihten yüzyıl önce başlamış sanayi devriminin araç ve politikalarını da "Batılaşma-Yenileşme" adı altında halka mal etmeyi amaçlıyordu. Bu "cemiyetlerin" bir başka amacı da iktidarı 33 yıl süren Abdülhamit'in padişahlığına ve yarattığı esaret düzenine karşı mücadele etmekti.

            Türkiye'de ilk siyasal organın tarihe adım attığı 1859 yılından günümüze doğru uzanırsak, 1981'in Ekimine dek, Türkiye'de, hiçbir siyasal koşulda, hiçbir iç ve dış koşulda partisiz bir dönemden geçildiği görülmüyor. Ülke tarihin içinden geçiyor, yurtta ve dünyada çok farklı olaylar yaşanıyor, ama partiler hep var oluyor? Birinci Meşrutiyet... İkinci Meşrutiyet... Birinci Dünya Savaşı... Ulusal Kurtuluş Savaşı... İkinci Dünya Savaşı... Ve ondan sonraki dönemler... Bunların tümünde, ülkede siyasal partiler hep var. Bazen "Cemiyet", bazen "Fırka" bazen "Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti" adı altında örgütlenmişler, ama hep var olmuşlar. Tek parti olmuş çok parti olmuş, bazıları kapatılmış, bazılarının yöneticileri tutuklanmış, ama siyasal ve sosyal varlıklarını hep koruyabilmişler.

            Kendi amaçları için, kendi bağımsızılkları için kurulan yabancı nitelikteki siyasal dernekler hariç tutulursa, örneğin Yunanistan'ın bağımsızılğı için savaşmış Etniki Eterya (kuruluşu: 1814), 1859'da başlayan ve 120 yıllık geleneği olan partiler düzeni 1981 Ekim'inde tümüyle sona eriyordu. Tümüyle, ilk kez sona eriyordu.

            16 Ekim1981'den başlayarak 16 Mayıs 1983 tarihine dek bir buçuk yıl sürecek yeni bir süreç açılmıştı" .

            Milli Güvenlik Konseyi'nin siyasi partilerin feshine ilişkin 2533 sayılı yasası aşağıdaki hükümleri getiriyordu.
            "Madde 1 - 12 Eylül 1980 tarihine kadar kurulmuş olan ve faaliyetleri Milli Güvenlik Konseyi'nin 7 Numaralı Bildirisi ile yasaklanmış bulunan bütün siyasi partiler, tüm merkez, il, ilçe ve diğer şube teşkilatları, kadın ve gençlik kolları, temsilcilik, lokal ve diğer adlarla kurulan her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları ile birlikte feshedilmişlerdir.

            Madde 2 - Feshedilmiş bulunan, siyasi partilerin ve her türlü yardımcı kuruluş ve yan organlarının para dahil taşınır ve taşınmaz bütün malları bu kanun yürürlüğe girdiği tarihte hazineye geçer.

            Madde 3 - Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Atatürk'ün düzenlediği vasiyetnameye göre, maliki olduğu bütün para ve hisse senetleriyle Çankaya'daki taşınır ve taşınmaz mallarının, o tarihte mevcut tek parti olan Cumhuriyet Halk Partisi'ne belirttiği şartlarla tevdi ettiği idaresi görevi, bu kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren vasiyetname uyarınca tam ve noksansız olarak Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliği'nce ifa olunur.

            Madde 4 - Siyasi parti mallarının hazineye intikaline ilişkin tasfiye işlemleri, en geç bir ay içinde Maliye ve İçişleri Bakanları'nca müştereken hazırlanacak yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre bu Bakanlıklarca yapılır.

            Madde 5 - 2325 sayılı kanun hükümlerine göre kayyım tayin edilmiş olan siyasi partilerle ilgili tasfiye işlemlerinde bu kayyımlar da diğer görevlilerle müştereken görev ifa ederler. Tasfiye işlemi biten siyasi partideki kayyımın görevi kendiliğinden sona erer.

            Madde 6 - Milli Güvenlik Konseyi tarafından yeni bir kararla değiştirilmedikçe 2 Haziran 1981 gün ve 52 sayılı Milli Güvenlik Konseyi kararında yer alan hükümlerin uygulanmasına devam olunur.

            Madde 7 - 13 Temmuz gün ve 648 sayılı siyasi partiler kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır.

            Madde 8 - Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

            Madde 9 - Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür."


            Bülent Ecevit'in Yanıtı ve Tepkisi

            Siyasi partilerin bu arada Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin kapatılmasına Bülent Ecevit 19 Ekim1981 gününde yazılı bir açıklama ile tepkisini dile getirdi. Yayımlanmak üzere TRT ve basına gönderdi. Açıklama şöyle idi:

            "Sayın Devlet Başkanı'nın 16 Ekim 1981 günü yaptığı konuşmayı içeren TRT yayınlarında ayrım gözetilmeksizin bütün partilere ve o gün kapatılan bu partilerin yöneticilerine yöneltilen iddilar, beni de hedef alır biçimde öne sürülmüştür. Şöyle ki:

            1- Yayınlanan konuşmada, "siyasi partilerin vatandaşlar arasında uzlaşmaz ayrılıklara, kırgınlıklara ve bölünmelere asla yer vermeden medeni ve seviyeli bir hizmet yarışı yapmaları gerekir. Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim. Milletin kaderinde başlıca rol oynamış partiler ve yöneticilerden hangisi 12 Eylül'e gelinceye kadar bu görevlerin idraki içinde oldu? Hangisi devlet çatısının çatırdayarak yıkılmaya başladığını görüp de milletin refahı ve huzuru, devletin bekası için kişisel ve parti çıkarlarından feragatte bulunabildi?" deniliyor.

            Başka partilerle veya yöneticileriyle ilgili olarak yanıt verme durumunda değilim. Fakat Atatürk'ün kurduğu ve Cumhuriyeti de, demokrasiyi de kuran devlet sorumluluğunu ve millet huzurunu herşeyin üstünde tutan Cumhuriyet Halk Partisi, her zaman bu görevin idraki içinde davranmıştır.

            Bunun sayısız kanıtlarına, Cumhuriyet Halk Partisi'nde sorumluluk taşıdığım dönemlerden birkaç örnek vermek isterim.

            "Yıllarca ağır baskı ve haksızlıklarına katlandığı bir siyasal kadronun, 27 Mayıs 1960 ertesinde uğradığı mahkûmiyetlerin kaldırılması ve siyasal haklarının geri verilmesi yolundaki etken girişimleriyle,

            - Cumhuriyet Halk Partisi, başlıca partiler arasında uzlaşma yolunu açarak,12 Mart 1971 rejiminden demokratik sürece geçilebilmesini kolaylaştırmıştır.

            - 1974'de, halk arasındaki itibarının en yüksek olduğu bir sırada, Cumhuriyet Halk Partisi, dış politikaya ilişkin görüş ayrılıkları  nedeniyle koalisyon hükümetinden çekilerek, ülke ve devlet yararını kişi ya da parti çıkarlarından üstün tutmanın bir örneğini vermiştir.

            - 1979 Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde beliren halk eğilimini göz önünde tutarak kendi isteğiyle hükümetten ayrılan Cumhuriyet Halk Partisi, başlıca rakibi olan siyasal partinin kuracağı bir azınlık hükümetine, demokrasi açısından ve ulusal birliğimiz ve huzurumuz açısından sakıncalı bir yapı taşımaması koşuluyla destek olma önerisinde bulunmuştur. Gerek o önerisiyle, gerek bu koşula uymaksızın kurulan yeni hükümete görev devri sırasındaki tutumuyla da, "devletin bekası" konusunda duyarlılığının ve "medeni ve seviyeli bir hizmet" anlayışının somut ve ileri örneklerini vermiştir.

            - 12 Eylül öncesinde, "devlet çatısının çatırdayarak yıkılmaya başladığını" gören Cumhuriyet Halk Partisi, başlıca partilerin devleti ve demokratik rejimi demokrasi kuralları içinde onarıp kurtarabilecek bir hükümet ortaklığı kurmalarını ve aralarında uzlaşma yoluyla bir cumhurbaşkanı seçebilmelerini sağlamak uğrunda "kişisel ve parti çıkarları"ndan azami "feragat"i göze alarak aylar süren ısrarlı girişimlerde bulunmuştur. Kendim için bir mevki istemeksizin, bu konularda aylarca çağrılarda bulundum.

            - Gerek sağ, gerek sol görüntülü bölücü akımlar veya cepheleşme hareketleri karşısında Cumhuriyet Halk Partisi her türlü cepheleşme düşüncesini reddetmiştir. "Milliyetçilik" kisvesi altında milletimizi bölmeye ve kendi içinde vuruşturmaya kalkışanların da "halklar" solganıyla veya mezhep ayrımı kışkırtıcılığıyla Türk halkının bütünlüğünü bozmak isteyenlerin de en kesin biçimde ve Atatürk milliyetçiliğiyle karşısına çıkmıştır.

            - Hükümette olsun, muhalefette olsun uğradığı çok ağır saldırılara ve kışkırtmalara karşın, Cumhuriyet Halk Partisi, partiler arası mücadelede ve tartışmada "seviyeli" bir üslup sürdürmeye büyük özen göstermiştir. Bir çok yöneticilerinin ölümüne yol açan silahlı saldırıların yoğunlaşması karşısında bile, vatandaşların "huzurunu", demokrasinin esenliğini ve devletin "beka"sını gözeterek barışçı yöntemlere sımsıkı bağlı kalmıştır.

            - 12 Eylül ertesinde bana ve partime yöneltilen ağır isnat ve hücumlar karşısında bile, yazıda iddia edildiği gibi bir "sen-ben kavgası"na girmedim. 2 Haziran 1981 günü yayınlanan 52 sayılı bildiri benim dilimi ve kalemimi kesin yasaklarla bağlarken, yalnız belli siyasal çevrelerle yayın organlarından değil, bizzat bu bildiriyi çıkaran yönetimden de bildirinin yasaklandığı türde hücumlar gelmesi karşısında sessiz kaldım.

            2 - "Gizli kapılar arkasında toplantılar düzenleyerek, yalan haberler yayarak, temiz vatandaşları mevcut yönetim aleyhine zehirleme" iddialarının muhatabı olmayı asla kabul edemem. Bugünkü yönetim biçimini ve Türkiye için yönetimce öngörülen rejimi, kendi demokrasi anlayışım açısından, içime sindiremediğim bir gerçektir. İçime sindirmeye de mecbur değilim. Yürürlükteki Anayasayı benimsemek ve Türkiye'nin başına getirilen dertlerden anayasanın sorumlu gibi gösterilmesini reddetmek, suç olmasa gerektir.

            Bununla birlikte benim gibi düşünenlerle konuşurken, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı tavır almak anlamına gelebilecek davranışlardan kesinlikle kaçınılması gerektiğini, çünkü ordunun hepimizin ordusu olduğunu her zaman vurgulamaktayım.

            "Yalan haberler yayma" iddiasına gelince, siyasal veya özel yaşamımda "yalan"ın tek bir örneği gösterilemez. Ne var ki bazı acı gerçekleri gözden saklama gayretiyle de yalan söyleyemem.

            3 - Söz konusu yayında yer alan "mevki ve menfaat dağıtma" iddiasının da hedefleri arasında yer almayı kabul edemem. 12 Eylül 1980'den kısa bir süre sonra, genel başkanlık sorumluluklarından hiçbirini yerine getiremez durumda bırakılmam karşısında ve siyasal faaliyet serbest bırakıldığı zaman genel başkanlığımın önleneceği yolundaki resmi açıklama üzerine, kendi mevkiimi, seçimle getirildiğim görevi bile bıraktığıma göre, herhangi bir kimseye "mevki" vaad etmem herhalde söz konusu olamazdı. Kimseye "menfaat" dağıtmaya kalkışabilecek bir durumda bulunmadığım ise, herkesin bilgisi içindedir.

            4 - "Siyasi partilerin yöneticileri hâlâ birbirlerine karşı kin ve nefretle dolular" yollu iddia da benim için gerekçesizdir. Hiçbir zaman kimseye karşı kin ve nefret beslemedim. Kin ve nefreti insan yüreği için bir yük saydım.

            "Kin ve nefret" iddiasına kanıt olacak, sayın Devlet Başkanının, daha önceki bir konuşmasında, bir yabancı heyete randevu konusuna değinmek suretiyle verdiği örnek de benim bakımımdan gerçeğe aykırı idi. Nitekim sonradan bu konu bizzat heyet mensuplarından birinin verdiği demeçle açıklığa kavuştu.

            5- Söz konusu yayında, yine ayrım gözetilmeksizin tüm partiler ve parti yöneticileri "kendi içimizde halledebileceğimiz problemleri dış ülkelere jurnal ederek bir takım kuruluşlar vasıtasıyla baskı yaptırma denemelerine girmekle" suçlanıyorlar. Benim bakımımdan gerçeğin tam tersi olan bu suçlamayı da reddederim.

            Yazı yazma olanağı bulabildiğim birkaç aylık süre içinde açıktan hangi görüşleri belirtti isem, açıkta ya da kapalı kapılar arkasında aynı şeyleri söylemeye özen gösteren bir kimse olarak, dış ülkelerden gelip görüşlerimi soranlara da o görüşleri belirttim.

            Şimdiki yönetime dışardan baskı yapılması için, doğrudan ya da dolaylı herhangi bir girişimde bulunmak şöyle dursun, tersine, dış yardımların aksatılmaması ve üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlarla bağlantılarımızın kesilmemesi için, bu kuruluşlardan bazılarının raporlarına kadar geçen çabalar gösterdim.

            Beni ziyarete gelen yabancılarla görüşmelerimde, kendi siyasal haklarıma getirilen sınırlamalar üzerinde durmadığımı ve durmayacağımı da özellikle belirttim.

            Benimle yapılmış bir görüşmenin bir yabancı dergide yayınlanması üzerine, 8 Nisan günü, Ankara Sıkıyönetim Komutanı aracılığıyla bana yapılan bir uyarı üzerine, Milli Güvenlik Konseyi'ne ulaştırılmak üzere, şunları söyledim:

            "Yabancı ülkelerden gelen politikacı, sendikacı ya da gazetecilerden isteyenlerin benimle de görüşmelerine, yönetim izin veriyor. Bu, uygarca bir davranıştır. Ancak bu kimseler benimle çay içip edebiyattan konuşmaya gelmiyorlar. Türkiye'nin bugünkü ve gelecekteki siyasal durumu ve sorunlarıyla ilgili düşüncelerimi öğrenmek istiyorlar. Herhalde yönetim, onlarla konuşurken kendi kendimle tutarsızlığa düşmemi benden bekleyemez. Bu konularda nasıl düşünüyorsam, kendi sorumluluk anlayışım içinde herkesle öyle konuşurum" dedim. Başka türlüsünü yapmak, yalan söyleyemediğim ve düşüncelerime ters düşer  biçimde konuşamadığım için elimden gelmez.

            Eğer yabancı konuklarla görüşmelerim "gizli kapılar arkasında" oluyor diye benim "jurnalcılık" yapıyor  olabileceğim düşünülüyorsa, şunu hatırlatmak isterim:

            Ocak ayında, bu tür ziyaretçilerin artması üzerine, ben, Dışişleri Bakanlığı'na başvurarak, kendi iradem dışında yabancılarla gizli kapalı görüşmeler yapıyormuş gibi görünmekten rahatsızlık duyduğumu belirttim ve benim kendi devletimden saklayacağım bir davranışım ve düşüncem olamayacağını söyleyerek yabancılarla görüşmelerimde devletin bir gözlemci  bulundurmasını ısrarla istedim, fakat bu isteğim kabul edilmedi.

            Eğer yabancılarla görüşmelerim kapalı kapılar ardında kalıyorsa, bunun sorumlusu ben değilim. 52 sayılı bildiri yürürlükten kaldırıldığı takdirde, yabancılarla görüşürken belirttiğim düşünceleri açıkta da belirtmeyi görev sayarım.

            6 - Yayınlanan konuşmada "kurulacak özgürlükçü demokrasiye, ideolojik, doğmatik sapıklıklardan uzak, Atatürk ilkelerinde birleşebilen partilerle başlama" isteği, tüm siyasal partilerin feshi için bir gerekçe gibi gösteriliyor.

            Oysa kişisel değerlendirmelere ve önyargılara dayanarak partileri feshetmekle veya devlet yöneticilerinin kişisel eğilimlerine göre partilerini ve programlarını sınırlandırıp yönlendirmekle "özgürlükçü demokrasi"ye geçilemez.

            Yıllarca üyeliğini, milletvekilliğini, genel sekreterliğini ve genel başkanlığını yapmaktan onur duyduğum Cumhuriyet Halk Partisi'yle ilgili olarak, "ideolojik dogmatik sapıklık" iddiasını da reddederim. Cumhuriyet Halk Partisi de, ben de, "ideolojik dogmatizm"e her zaman karşı olduk. Gerek programımız, gerek olaylar ve değişik akımlar karşısındaki tutumumuz bunun açık kanıtlarıyla doludur.

            Atatürk'ün kurduğu ve onun yolunda Türk devletine ve ulusuna sayısız hizmetler vermiş bir parti Atatürk'ün 100. yıldönümünde kapatılırken, bir de bu partiye "sapıklık" isnad ediliyormuş gibi anlaşılabilecek resmi beyanlarda bulunulması çok acıdır.

            Milyonlarca yandaşı olan herhangi bir büyük parti için böyle sıfatlar kullanılması, kamu vicdanını da incitir.

            "Atatürk ilkelerinde birleşme"ye gelince, o ilkeler kuruluşundan beri Cumhuriyet Halk Partisi programlarının ve tüzüklerinin başında yer alan ve bilinçle bağlı kaldığımız ilkelerdir.

           Cumhuriyet Halk Partisi kapatılsa da, ülkemizde o ilkeleri, en başta Cumhuriyet Halk Partililer yaşatacaklardır."

            Bu bildiri de TRT ve basında yayınlammadı. Siyasal gerginlik çok yükselmişti. Yalçın Doğan "Dar Sokakta Siyaset" kitabında şöyle anlatıyor:
            "Herkes sinirli, herkes tedirgindi. Birkaç gecedir kimseyi uyku da tutmuyordu. Bu hava içinde Ecevit söze girdi:

            - Bana göre durum çok vahim. Ben bildiğiniz gibi bir açıklama yaptım. Beni şimdi yalnız bırakmamanız gerekir.

            Mustafa Üstündağ: 

            - Evet ama, bildiriniz yayımlanmadı.

            Ecevit:

            - Ben üzerime düşeni yaptım. Şimdi sizin de, bütün örgütümüzün de parti kapatılmasına karşı uygar ve açık bir tepki göstermenizi istiyorum. Eğer bunu yapmazsanız ileride çocuklarınıza bunun hesabını veremezsiniz.

            Üstündağ:

            - Tepkinin biçimi konusunda bir öneriniz var mı?

            Ecevit:

            - Anayasa Mahkemesi'ne dava açın.

            Metin Somuncu:

            - Sayın Genel Başkanım, Anayasa Mahkemesi'ne dava açabilmek için bir sıfatımızın olması gerekir. Parti kapatıldı. Artık yetkili organ değiliz. Çünkü sıfatımız yok artık. Bizi Anayasa Mahkemesi'nin kapısında çevirirler.

            Ecevit:

            - Siz gidin Anayasa Mahkemesi'ne, onlar çevirsinler.

            Erol Tuncer(*):

            - Sayın Genel Başkanım, bir başka öneriniz daha var mı? Bizim yapmamızı istediğiniz.

            Ecevit:

            - Bir bildiri yayımlayın o zaman. Ama, genel yönetim kurulu üyelerinin tamamının imzalamasını istiyorum.

            Üstündağ:

            - Sayın Genel Başkanım, kapatılmış bir parti...

            Artık hiçbirimizin sıfatı yok. Böyle birkaç kişinin bir araya gelerek bildiri yayımlaması gizli örgüt olarak bile değerlendirilebilir.141 ve 142'den bile suçlayabilirler. Arkadaşlarımızın hepsinin çoluğu çocuğu var. Ev geçindiriyorlar. Kendilerine göre bir iş buldular. Onlara "gelin birlikte bir şeyler hazırlayalım" demek hakkını ben kendimde bulamıyorum. Ama, siz bizim liderimizsiniz. Siz bir bildiri hazırlayın, altına önce ben imza atacağım.

            Ecevit:

            - Bildiriyi ben değil, siz hazırlayacaksınız.

            CHP'de bu bildiri hiçbir zaman hazırlanmadı. Hazırlanması için de çok fazla bir neden yoktu. Anadolu'daki CHP örgütlerinin tümünden ne bir ses ne bir nefes duyuluyordu. Herkesin aklına 12 Eylül öncesinin anarşi ortamı geliyor ve yeni yönetimin arka arkaya aldığı kararlar kabulleniliyordu. Herhangi bir karara tepki göstermek  "12 Eylül öncesine dönmek istemekle" eş tutuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Parti kapatılmış, kimin umurundaydı.

            Ecevit utandı" (*)

            Ecevit'in bu yasaya tepki gösterilmesi ısrarı sürüyordu. Mustafa Üstündağ o günlerde benimle görüşmek istediğini söyledi ve buluştuk.

            Hemen konuya girdi. Ecevit'in bir şeyler yapılması ısrarı karşısında CHP'li senatör ve milletvekillerinin Çevre Sokak'ta toplanarak oturma grevi başlatmalarını düşündüğünü, bunun için bir çağrı yapmak istediğini bildirdi:

            Ben;

            Böyle bir protestonun  başarı şansını çok zayıf gördüğümü, çünkü önce katılımın yeterli sayıyı bulmasını mümkün görmediğimi, Çevre Sokağın yeri yönünden ilginin zayıf kalacağını, bütün bunların ötesinde katılacak senatör ve milletvekillerinin güvenlik güçleriyle çatışma durumunda kalacaklarını, bu nedenlerle böyle bir protestonun sonuç getirmeyeceği görüşünde olduğumu söyledim. Bence yasaya bu olumsuz ortamda karşı çıkmak yerine kamuoyunun dikkatini çekecek başka bir toplu gösterinin düşünülmesinin daha etkin olabileceğini bildirdim.

            Üstündağ, "Peki bu etkinlik ne olabilir?" sorusunu sordu.

            Ben, "Önümüzdeki günlerde Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım var. Konsey, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'ni kapatmıştır. Ancak 10 Kasım günü yurdun her köşesinden gelecek ve Atatürk'e bağlılığını davranışıyla ortaya koyacak olanlara engel olmakta büyük zorluk çeker.

            Bunun için siz planlı bir çalışma başlatın, partililer Ankara'ya o gün gelsinler, ellerinde birer kırmızı karanfil ile Anıtkabir'e yürüsünler. Böyle bir yürüyüş düzenlenirse ben de sizinle beraber olurum. Bu yürüyüşe de güvenlik güçlerinin engel olmak isteyeceğini tahmin ederim.

            Ancak, engel olanlar Atatürk'e gösterilecek sevgi ve saygıya engel omanın manevi sorumluluğu altında kalırlar" diye yanıt verdim.

            Bu yürüyüş kamuoyunda da CHP'lilerin en zor koşullarda dahi Atatürk sevgisi ve bağlılığını büyük yankı uyandıracak şekilde bir kez daha ortaya koyar" dedim. Bunu düşüneceğini bildirdi. Ama sanırım fazla duygusal buldu. Bu karar karşısında hiçbir toplu davranış ortaya konulamadı.

            Bülent Ecevit partilerin kapatılması karşısında yargıya başvurmada kararlı idi. Bana da gönderdiği mesajda kayyım sıfatı ile yargıya başvurmamızı istediğini iletmiş; gerekirse hukukçuların yardımını sağlayacağını bildirmişti.

            Oysa partilerin kapatılması hakkındaki yasa bizim de görevmizi sona erdirmişti. Bunun yanında esasen "Anayasa Düzeni Hakkında Kanun"un 3. maddesi "Milli Güvenlik Konseyi tarafından yayımlanacak kanunların Anayasa'ya aykırılığı iddiası ileri sürülemez" şeklinde tüm hukuk sistemlerine uymayan hüküm getirmişti.

            Bu nedenle yalnız davacı olmuş bulunmanın kişisel bir jest ve beklentinin ötesinde, hiçbir hukuksal sonucu olmayan böyle bir girişimi uygun görmedim.

            Diğer siyasi partilerdeki değerlendirmeleri Yalçın Doğan'ın "Dar Sokakta Siyaset" kitabından alıyorum.

            "Necmettin Cevheri, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, Ekrem Ceyhun, Nuri Bayar, partilerin kapatıldığı haberini duyunca, soluğu Süleyman Demirel'in Güniz Sokak'taki evinde aldılar.

            Yüzleri sararmıştı, ama solgun değildi. Birbirlerine garip garip baktılar. Önce birbirleriyle uzun uzun kucaklaştılar, sonra iki adım geri çekildiler, yukardan aşağıya birbirlerini süzdüler. Hepsi o anda kafalarından ve yüreklerinden aynı düşünceyi, aynı duyguyu geçirdiler: "İyi ki birbirimize kenetlenmesini biliyoruz, iyi ki birbirimize böyle sıkı sıkıya sarılabiliyoruz".

            "Beyler" dedi Demirel, "Hadiseyi garipsedim. Aslında böyle bir şey yapacaklarına başta pek ihtimal vermedim. Bir süredir ortada böyle rivayetler dolaşıyordu ama, yine de pek ihtimal vermedim. Siz gelmeden önce askerlere bir mektup yazdım. Sonra tekrar okudum. Kendi kendime düşündüm. Ben bunu kime, niye göndereceğim? Göndersem ne olacak?"

            Demirel'in kurmayları, nefes almadan liderlerini dinliyordu. Biraz rahatladılar. Oturduğu koltuktan Demirel ayağa kalktı. Odanın geniş penceresine doğru yürüdü. Sonra ellerini kollarını sallayarak odanın içinde dört dönmeye başladı:

            - Bizim fikrimiz var. Biz, milliyetçi, muhafazakâr, hürriyetçi, hak hukuk arayan bir kuruluşuz. Bu fikir ortadan kalkmaz. Bize oy verenlerin dışında bizim bir de kadromuz var. Bu fikir, elbette bir yere akacak. Çok partiden vazgeçilmeyeceğine göre, en kuvvetli kadro da biz olduğumuza göre, kaybolmayın.

            Partilerin kapatıldığını duyduğu anda, hemen o anda, kendisinde uyanan düşünceyi kurmaylarına tek bir cümleyle aktardı:
           - Yeni bir parti kurmak için hazırlıklara geçin. Hazırlıklarınızı ona göre yürütün. Serbest Fırka 97 günde var olmuş, kapatılmış ama hâlâ yaşıyor. Bundan ders almasını bilmek lazım. Bizler  yasaklı olabiliriz. Parti kurma faaliyetine katılamayabiliriz. Hazırlıklı olun derken bunu kastediyorum. Ama benim sizden istediğim şudur: Demokrasi şuurunu dağıtmayın.

            Demirel'in bu düşünceleri, bu olaydan bir buçuk yıl kadar sonra partilerin yeniden kurulmaya başlandığı günlerde iyice boy verecek ve sağ taban "Tapulu arazi üzerine gecekondu kurdurmayacaktı". "demokrasi şuurunun dağılmaması", bir süre sonra Demirel'in "Tapulu araziye gecekondu kurdurmam" sözü ile bütünleşecek ve tapulu arazi üzerine gecekondu kurdurulmayacaktı.

            Nitekim kurdurulmadı da.

                                                                  ***
            Demirel'in karşıtları, son yıllarda AP'den kopmuş ve siyasal faaliyetlerini meclis içinde ya da dışında başka kuruluşlarda sürdürmüş olan eski AP'liler, Ankara'da Anadolu Kulübü'nde oturmuş, sevinçten nerdeyse göbek atıyorlardı:

            "AP kapanırsa kapansın.. Sağ, bir parti içinde hemen toplanır. Yüce milletin huzuruna yeniden çıkar. Burada önemli olan CHP'nin kapatılmasıdır. Askerler 27 Mayıs'ta Demokrat Parti'yi kapattılar. Ama CHP açık kaldı. İşte 12 Eylül'ün tarafsızılğı şimdi daha da iyi anlaşılıyor. 27 Mayıs'ın rövanşını şimdi almış olduk. Bu çok iyi oldu. AP ile CHP arasındaki mal varlığı dengesizilği de ortadan kalktı. Ulus'taki işhanı ile İş Bankası hisseleri şimdi CHP'nin elinden artık gitti. Bizim partimize gelince Adalet Partisi'ni zaten bu hale getirenler, Türkiye'yi de aynı zamanda ihtilâl ortamına getirenlerdir. Şimdi memlekete yeni bir hava gelir. Bu kadrolar gider, yenileri gelir."

            Daha sonra bazılarının Milliyetçi Demokrasi Partisi kuruluşunda görev aldığı bilinen bu "eski AP'liler", o günlerde yine de Demirel'i ziyaret etmekten kendilerini alamadılar.

            Kendi aralarında oluşturdukları bir grup Demirel'e gittiğinde, kendi aralarından seçtikleri ve daha sonra MDP'den milletvekilliği sırasında adaylığı veto edilecek olanlardan biri, şunları söyledi:

            "Efendim, bizim parti kapanırsa kapansın. CHP'nin kapanmasıyla biz şimdi onlardan intikamımızı almış olduk. Eğer biz görevde olsaydık, CHP'ye dokunabilecek  miydik?"

            Demirel ayağa kalktı. Tek bir cümle söyledi:

            - Görüşme burada bitmiştir.

            Hemen ondan sonra kendisini ziyarete gelen bir başka gruba ve ondan sonra ve ondan sonraki günlerde kendisiyle görüşmeye gelip CHP'nin kapatılmasına sevinenler için Demirel hep aynı nitelemeyi kullanacaktı:

            - Budalalar! Bunlar daha bir şeyin farkında değil!

                                                                               ***

            CHP'nin kapatılmasından sevinç duyan grup, aslında, bu olaydan önce zaman zaman Demirel'e geliyor ve kendisine "partiler kapatılmayacak, askerlerle diyalog kurmak gerek, zaman zaman sizin burada sert konuştuğunuz biliniyor, onun için isterseniz biraz daha ahenkli davranın" yolunda öğütler veriyorlardı.

            Ama aynı grubun askerlerle sohbet sırasında "bu partileri de kapatmak gerek, liderlere de yasak getirmek gerek" yolundaki sözleri elbette Güniz Sokağa ulaşıyordu.

            Demirel, kendi konuşmasını dinleyip ona "beyefendi çok haklısınız" diyenlerin, bu konuşmaları askerlere aktarırken "yine iyice sapıttı" deyimleriyle aktardıklarını çok iyi biliyordu.

            İlginçtir, Demirel'in aleyhinde sağda solda atıp tutan bu insanlar 12 Eylül'den hemen sonra, Demirel Hamzakoy'da iken her rastladıkları AP'liye: "Yahu, Süleyman Bey'i ben telefonla aradım, sen aradın mı?" diye soranlar, ya da "Üç gündür Süleyman Bey'i arıyorum, ama bir türlü bağlanamıyor" diye etrafa caka satanlardı.

            Demirel, arkadaşlarına partilerin kapatılması ile ilgili düşüncelerini daha sonra ve oldukça sık bir biçimde, şöyle özetleyecekti.

            "Osmanlılardan beri aslında bu iş hep böyle sürüp gitti. Millet iradesi hep hocalardan, bürokratlardan, askerlerden oluşmuş olarak kabul edildi. Tarihte hep böyle bir sacayağı görüldü. Zaman zaman ulemalar açığa çıktı, zaman zaman bürokratlar. Dünyadaki bütün ülkelerde askeri hareketlar incelenirse, görülür ki, bu hareketler o memleketi ileriye götürmüyor, memlekete 20-25 yıl kaybettiriyor. Türkiye'de insan kolay yetişmiyor, kadro kolay yetişmiyor. 1960'da 27 Mayıs, bir siyasi kadroyu yedi. O kadro kolay yetişmemişti. Kurtuluş Savaşı'ndan geçen kadroydu. Tek parti dönemini de yaşamıştı, çok partiye geçişi de yaşamıştı. 1960'dan sonra gelen kadrolar da çok partili hayatın nasıl işlediğini görmüşlerdi.1960'dan sonraki kadrolar 20 yılda yetişmiş kadrolardır. Onun için siyasetçi kolay yetişmez. Memleket için işte bu sebeple endişe ederim. Söylediklerimin orduyla ilgisi yoktur. Ordu bizim ordumuzdur, milletin ordusudur. Orduya söz söyletmeyiz."

                                                                             ***

            MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile CHP Genel Sekreter Yardımcısı Hayrettin Uysal,  Tarım Bakanlığı'nın önünde karşılaştılar. Tam caddenin öbür tarafına geçerken birbirlerini görünce durup selamlaştılar.

            Hayrettin Uysal:

            - Sayın Hocam, partiler kapatıldı, herhalde siz de, biz de yasaklanacağız. Ne diyorsunuz siz bu işe?

            Erbakan, hiç beklemeden son derece soğukkanlı bir biçimde ve hatta biraz da tebessümle, soruyu hemen yanıtladı:

            - Bak muhterem kardeşim, biz de A takımı, B takımı, C takımı yoktur. Bizde takımlar hep aynıdır. Bu sebeple beni-seni, biz bir kenara bırakırız. Tevekkülle karşılarız. Partilerin kapatılmasına gelince, Milli Selamet kapatılır, yerine Milli İstikamet kurulur.

                                                                                 ***

            Dil ve İstihbarat Okulu'nda bir yandan yemek yiyen MSP'liler, bir yandan da TRT'nin 13.00 haber bültenini dinliyorlardı. Spikerin "Siyasi Partiler bugünden itibaren feshedilmiştir..." cümlesini duyunca yerlerinden fırladılar. "Aaaa.." nidalarını verdiler. Ama tepkileri de bu nidayla sınırlı kaldı.

            O sırada yargılanıyorlardı. Hemen hepsinin aklına aynı soru geldi:

            - Parti kapatıldı, acaba şimdi bunun bizim davamıza etkisi olur mu?

            Şaşkınlığın ardından, kendi içlerinde sakladıkları ilk duygu işte bu endişeydi.  Ardından 27 Mayıs'ı düşündüler. İçlerinden, hiçbir biçimde açığa vurmadan "bu ihtilâl 27 Mayıs'ın aksine, gittikçe hız alan bir füzeye benziyor" diye geçirdiler.

            Aralarındaki hukukçular, o günün koşullarında garip gelecek sorular yönelttiler:

            - Anayasa Mahkemesi yürürlükte, peki partileri neden Anayasa Mahkemesi kapatmadı da, Milli Güvenlik Konseyi kapattı?

            Partilerin kapatılmasıyla ilgili olarak, ne çevrelerine, ne de birbirlerine çok fazla renk verdiler. Çünkü uzun bir süreden beri hapis yatıyorlardı. Erbakan'ın Hayrettin Uysal'a aktardığı "Milli Selâmet Partisi kapanırsa, Milli İstikamet Partisi kurulur" sözü de sadece bir politikanın ve inanışın toplumdaki daha sonraki yıllarda yeniden sürdürüleceğine ilişkin bir görüşten öteye gitmiyordu, ama bir kararlılığı vurguluyordu. Yoksa partilerin kapatıldığını duydukları an, özellikle içerde bulunanlar "yeni bir parti kurulmalı" düşüncesine teğet bile geçmediler.

            Önlerinde koskoca bir yargılama vardı. Mahkemeler, mahkemeler, mahkemeler...Nasıl sonuçlanacağı da hiç belli değildi. Siyasetten ağızları iyice yanmıştı.

            Yoğurdu üfleyerek yemekte oldukları da üç yıl sonra açıklık kazanacaktı. Refah Partisi 1983 yazında, o hız ve coşku içinde arka arkaya kurulan partilerin 14 üncüsü olacaktı..

                                                                                               ***

            TRT'nin 13.00 haber bülteni Dil ve İstihbarat Okulu'ndaki, o sırada yemek yemekte olan MHP'lileri de "partilerin kapatılmasından" haberdar ediyordu.

            MHP'lilerde uyanan ilk düşünce "bizim için zaten bir şey fark etmez ki, biz zaten yargılanıyoruz" oldu. Yargılanmayla birlikte onlar için başlayan süreç, MHP'lileri bu konuda nerdeyse duyarsız olma noktasına getirmişti. Tıpkı MSP'liler gibi, MHP'liler de partilerin kapatıldığı günlerde, yargılanmalarını düşünüyorlardı. Üstelik, aralarındaki arkadaşlarının büyük çoğunluğu "idam istemiyle" yargılanıyordu.

            Hangi siyasal düşüncede olursa olsun, idam istemiyle yargılanan insanların, kendi kurdukları bir partinin ki, o parti daha sonra onların başına idam istemine varıncaya dek iş açmış olsa dahi, yine de kayıtsız kalmaları çevreleri tarafından yadırgandı. İdam istemiyle yargılanırken, böyle bir durumla karşılaşmak herhalde o insanlarda, ancak kendilerinin dile getirebilecekleri duygu ve düşünceler uyandırıyor.

            Onlarda uyanan duygu, kendileriyle ilgili olmayan bir nitelik taşıyordu. Radyodan haberi dinlediklerinde, kendileri için birbirlerine söyledikleri "fark etmez bizim için" düşüncesi, hemen üç-beş dakika sonra garip bir sevince dönüştü:

            "Çok iyi oldu. CHP'nin malları şimdi ellerinden alındı. İş Bankası'ndaki hissesi böylece bitti, gitti"(*).

            Partilerin kapatılması basında da yorumlandı. Öteden beri CHP'yni sevmeyen yazarların ortak noktası, CHP'nin de kapatılmış olmasını bir teselli nedeni saymaları idi. Yukarıda yer aldığı gibi bazı siyasilerde böyle bir teselliyle avunmuşlardı. O günlerin koşulları içinde Oktay Ekşi'nin değerlendirmesi ise, siyasi partiler için bir uyarı niteliğinde idi.
            "Siyasi tarihimizin çok önemli bir kararı Milli Güvenlik Konseyi tarafından alındı ve çıkarılan bir kanunla, mevcut siyasi partiler feshedildi.

            Feshedilmek, hukuken ölmek demektir.

            Eğer 52 sayılı karar olmasa, belki kendimizi tutamaz, "ölenin ardından konuşulmaz" kuralını da şöyle bir kenara itip "ama hak etmemişler miydi?"diye lafa başlayabilirdik.

            Bunu yapamayız, yapmamalıyız da!

            Bizi 12 Eylül'e getirmekte, siyasi partilerin -özellikle yönetici kadrolarının- sorumluluğu hiç şüphesiz bütün öteki sorumlularınkiden büyüktür. Büyük olması da mantığın sonucudur. Çünkü siyasi parti demek, ülkenin sorunlarını belirli bir görüş doğrultusunda çözmek ve ülkeyi daha iyi günlere ulaştırmak sorumluluğunu yüklenmiş bir kadro demektir. Bu amaçla iktidara talip olanlar, bunun aksinin faturasını da yüklenmelidirler.

            Nitekim Devlet Başkanı Sayın Evren'in radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın mantığı da budur ve kendi içinde tutarlıdır.

            Keza Sayın Evren'in "Bu siyasi partilerin yöneticileri hâlâ birbirlerine karşı kin ve nefretle o kadar dolular ki, bugün siyasal faaliyetlere müsaade edilmiş olsa, tekrar 11 Eylül 1980 günü kaldıkları noktadan, yine bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın" şeklindeki kanaati bir kısım halk tarafından bölüşülmektedir. O nedenle ileriye dönük olarak bakmak ve "hür demokratik parlamenter sistemimizi ancak yeni Anayasa ve yeni siyasi partilerle inşa etmenin mümkün olacağına inanmak" makuldur."

            Ne varki giden geri gelmiyordu. Artık siyasal partilerin olmadığı bir dönem başlamıştı.