BÖLÜM

-20-

SHP'Lİ YILLAR

1986 Mayıs ayında SODEP - Halkçı Parti bütünleşme geçiş dönemi sona ermiş, SHP Genel Başkanlığı'na Erdal İnönü yeniden seçilmişti.

Şimdi bu birleşme ve bütünleşmeyi büyük umutlar ve hayallerle destekle­yenlerin beklentileri vardı. SHP'nin ilk genel seçimlerde iktidara gelişini göre­bilmek. Ancak yığınakta yapılan yanlış gözardı ediliyordu.

İki parti genel merkezlerinin birleşmesi, sorunu çözmeye yetmiyor, hatta yeni sorunların başlangıcı oluyordu. Parti içi iktidar yarışı önlenemez boyutlara dönüşmüştü.

Metin Toker "SHP Dosyası" adını verdiği yazı dizisinde durumu şöyle de­ğerlendiriyor.

"Birleşme sırasında tabanı bulunmayan Halkçı Parti milletvekilleri yeni partinin örgütünü kendilerine taban olacak tarzda düzenleyebil­mek için kolları sıvadılar. SHP'nin kapıları bu şekilde hemen her önüne gelene açıldı. SODEP'e kabul edilmemiş birçok kimse SHP'li oluverdiler. Bazı yerlerde mesela İzmir'de iki yönetim kurulu - SODEP'inki ve HP'ninki - birbirlerine girdiler. Genel Merkez, örgütle ahenk kuramadı. Örgüt SODEP'in son Genel Sekreteri Hicri Fişek'in deyimi ile "Genel Merkezi takmıyordu". Birçok SODEP'li küserek kendi köşesine çekildi Yeni SHP bir grup eski CHP'liyi de darılttı. Halbuki bunların istedikleri "kıymet verilmek"len öte bir şey değildi.

Tabii bütün bunlar partililer arasında gizli kalmıyor, halkın gözü önünde cereyan ediyordu. Birleşme, bütünleşme getirmemişti. HP gru­bunda bölünme, SODEP örgütünde zayıflama olmuştu. Herkes birbiriy­le çekişiyordu ve halkın ANAP'tan sıtkı sıyrılmaya o tarihte başlamış­ken SHP'ye bir türlü meyledemiyordu.

Çünkü SHP güven vermiyordu . Bunun acısı ilk ara seçimde çekil­di. Boş bulunan 11 milletvekilliğinden SHP sadece bir tanesini alabildi. O da İzmir'de adayı Erdal İnönü olduğu için"(*).

(*) Metin Toker, Milliyet, 14 Nisan 1988.

Evet ara seçimlerde SHP % 22.8 oy alabilmiş. ANAP ve DYP'clen sonra üçüncü parti durumuna düşmüştü. Oysa 1984 Yerel Seçimlerinde SODEP % 24 oranında oyla ikinci parti konumunda idi.

Ancak bu sonuç partiyi uyarmış ve toparlanma gereğini anlatmış, bu şekil­de yararlı olmuştu.

Siyasi hakların iadesi konusunda referanduma gidildiğinde, SHP siyasi hakların iadesi sonucu ilk genel seçimlerde, eski siyasilerin yarışa katılacakları­nı bilerek, gönülden destek vermiş ve güzel bir çalışma temposu tutturmuştu. Bu, yeniden bir güven tazeleme olanağını da getirmişti.

Nitekim 1987 seçimlerinde oy oranında % 2'lik artış görülmüştü. Aslında ANAP'ın çöküş döneminde bu sonucun bir başarı sayılması söz konusu ola­mazdı.

1987 seçimleri sonrası, Deniz Baykal ve arkadaşlarından bir grup da seçim kazanmış ve aktif politikada parti içi iktidar yarışına hızlı bir tempo ile girmiş­lerdi.

Erdal İnönü, SODEP kuruluş günlerinden başlayan Deniz Baykal kuşkusu içinde idi.

Seçim sonrası bu duygu daha net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bu durumdan yararlanmak isteyenler ise, aşırı uçlar ve Güneydoğu olayları nedeniyle bölücü eğilimleri demokratik özgürlükler adı ile savunan bazı gruplarla işbirliğini pe­kiştiriyordu.

Bu gelişmeler gerek Atatürkçüleri, gerekse eski CHP'lileri kaygılandırı­yordu. Birçok kişinin ise, gerginliğin devamına taraftar göründüğü bir ortam vardı.

Erdal İnönü ile ilişkilerimiz sürekli idi. Durumdan memnun olmadığını da bilmekte idim.

1987 Şubat ayında parti içindeki tartışmalardan büyük rahatsızlık duymuş, ani bir kararla istifa etmişti.

Ben de Partinin bu halinden büyük kaygı duymakta idim. Aktif görevim olmadığı için elimden birşey gelmediğini görüyordum.

29 Şubat 1989 gününde çekilme dilekçemi yolladım.

 

 

"SOSYAL DEMOKRAT HALKÇI PARTİ GENEL BAŞKANLIĞINA

ANKARA

Beş yıl önce siyasal partilerin yeniden kuruluşu ve demokrasiye ge­çiş döneminde, partimizin kurucuları arasında yer almıştım.

Amaç;

-    Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmak,

-    Özgürlükçü, çoğulcu demokrasiyi gerçekleştirmek,

-    Sosyal barışı, sosyal adaleti ve hukuk devletini savunmak,

özünde belirlenmişti.

Partide, Kurucu Üye, Genel Başkan Yardımcılığı ve Genel Başkan olarak kuruluş gününden günümüze kadar bu amaca ulaşmak için uğraş verdim.

Şimdi Genel Başkan Sayın Erdal İnönü'yü de genel başkanlıktan ve politikadan çekilmeye zorlayan parti içi olayların bir değerlendirmesini yaparak, politikadan çekilme kararı verdim.

Çekilme kararımın kabulü ile gerekli işlemin yapılmasını arz ederim.

29 Şubat 1988

Cezmi KARTAY"

Fakat partide Erdal İnönü'nün karşıtı olanlar dahil hiç kimse İnönü'nün bu ani çekilişini kabul edememişti. En azından kendilerini O'nun yerine gelmeye hazır görmemişlerdi.

Erdal İnönü ikna edildi. Çekilme kararını geri aldı. Benim dilekçemi de iş­leme koymadı. Ne var ki, iç çekişmeler de su yüzüne çıkmıştı.

Deniz Baykal Grup Başkanvekili olarak bir oda ilerdeki Genel Başkan odasına gitmiyor. Genel Başkan İnönü de Baykal'ı odasına çağırmıyor. İkili görüşmeler askıya alınmış.

Haziran Olağan Kurultayı öncesi partideki durum bu..

Bu durumdan duyduğum üzüntüyü önce Erdal İnönü'ye anlattım. Sonra

Deniz Baykal'la görüştüm. Enteresan yanıtlar aldım. Her ikisi de durumun dü­zelmesinden yana idi.

Konuşmalarımızın ayrıntılarına gerek görmüyorum. Sonuçta Haziran ku­rultayına birlikte gidilmesi "Deniz Bayhal'ın Genel Sekreterliği, inönü'nün Ge­nel Başkanlığı önceden açıklansın ve ortak bir yönetim oluşturulsun" denildi.

Bu temel yaklaşım, İnönü'nün bir yemek davetinde Deniz Baykal ile yaptı­ğı ikili görüşme sonucunda benimsenmiş. Ve de Haziran kurultayına böyle gi­dildi.

Bu yaklaşım, partide bazı grupları rahatsız etti. Parti çalışmalarında yenilik­çi gurup, CHP ilkelerini savunmuyor; yeni bir parti anlayışını getirmek istiyor­lardı.

O günlerde Ali Topuz'un bir anlamda sabrı da taştığı için basına yaptığı 2 Haziran 1988 günlü açıklama parti içi olayla boyutlarını ortaya koyuyordu.

"Ankara, (A.A.) - SHP İstanbul Milletvekili Ali Topuz, parti içinde "sol kanat" olarak tanımlanan grupta yer alan arkadaşlarının, "yasal güvence altında örgüt kurma hakkına sahip olmayan bir takım başka siyasi düşün­celerin, ideolojilerin ciddi bombardımanı altında olduğunu" öne sürdü. Topuz, bu grubu, bir "cephe birliği" olarak tanımladı.

Topuz bir sosyal demokrat parti içinde; solda, biraz daha solda, da­ha merkezde yorumlanabilecek düşünceler olabileceğini belirtti. SHP'deki "sol kanat"ın ise bir grup değil, bir "cephe" olduğunu savundu.

Bu grubun dıştan sürekli tahrik edildiğini, sürekli telkin altında tutul­maya çalışıldığını öne süren, Topuz şöyle dedi:

"Bilerek veya bilmeyerek, bu baskılara boyun eğmiş veya etkilenmiş görünüyorlar. 38 yıllık politik hayatımda çok gördüm bunları. Bir müddet sonra yanlışlarını anlayacaklardır, ama iş işten geçmiş olacak."

Topuz, sol kanatla ilgili ikinci değerlendirmesini ise şöyle yaptı:

"Benim o gruptaki arkadaşlarda gördüğüm yanlışlık, onların bir dü­şünce birliği içinde bulunmaktan kaynaklanan bir grup olmaktan çok, bir cephe birliği içinde olmalarıdır, içlerinde bir kısmı da toplumda tedirginlik yaratacak çıkışlar yapıyor veya tavır alıyorlar. Bunlar partinin büyümesi­ne engel olan davranışlar oluyor. Bu noktada onların dikkatini çekmek gerekiyor."

Topuz, bu arkadaşlarının "partinin sol kanadı oldukları icazeti"nin nereden geldiğinin belli olmadığını da kaydederek, şöyle devam etti:

"Eğer tutuklu aileleri derneğini ziyaret etmek, hapishanede uğradık­ları baskılar nedeniyle, belki de haklı nedenlerle direnişe geçen mahkum­lara destek için, dışarıda açlık grevini sürdürmek bir solculuk örneği ise, hakikaten onlarla solculukta yarışılamaz."

SHP Milletvekili, sol kanatta yer alan arkadaşlarının politikayla 5-10 yıl daha yakın ilgilenip tecrübe kazandıktan sonra, bugün yaptıkları işin, solculuk ve sağcılıkla bir ilgisi olmadığını anlayacaklarını, hatta bu işlerin milletvekilinin görevleri arasında bulunmadığını göreceklerini belirtti. To­puz, sol kanattaki arkadaşlarının, kendilerinden olmayanları "sağcı" ilan etmelerini "çok yanlış ve ayıp" olarak değerlendirdiğini de vurguladı.

Sol kanat'ın, parti yönetiminde etkin olmasını, SHP'nin büyümesine "ciddi bir engel" olarak gördüğünü bildiren Topuz, ancak bu gruptaki ar­kadaşlarını "bir kalemde çizip bir tarafa koymaya hakları olmadığını" içle­rinde yanlış politika izleyenler bulunduğu gibi, partiye katkı yapacakların da yer aldığını ifade etti.

SHP Milletvekili, sol kanatta yer alan arkadaşlarının kurultay yaklaş­tıkça "düşüncelerini perdelemeye" başladıklarını da öne sürdü.

Ali Topuz, Türk toplumunun SHP'ye güven duymak, kargaşalara ve bölücülüğe sebebiyet vermeyeceğine inanmak, insanları birbirinden ayı­ran gruplara alet olmayacağını görmek istediğini vurguladı.  Topuz'a gö­re, "bu düşündüklerinin aksini görüp, tersine sorumsuz davranışları his­settiğinde, halkın partiye karşı güveni sarsılıyor."

iktidar olmak isteyen bir sosyal demokrat partinin, politikasını kendi tarihi misyonuna yabancılaşmadan sürdürmesi gerektiğini dile getiren Topuz, "biz, bu gerekçeleri dikkate alarak, CHP'nin yaklaşım biçimini, kültürünü ve misyonunu SHP'nin temsil etmesi lazımdır diyoruz" şeklinde konuştu.

Bir partinin en sorumlu kişisinin Genel Başkan olduğunu belirten To­puz, Genel Başkanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için; partide en iyi kadronun oluşturulabilmesine katkıda bulunması, fikrini ortaya koy­ması ve seçecek olanlara düşüncelerini aktarmasının en tabii hakkı oldu­ğunu söyledi. SHP Milletvekili Kurultayda, grupların birbirleriyle liste mü­cadelesi vererek, Parti Mecilisi oluşturma girişimlerini SHP'nin geleceği için faydalı bulmadığını da bildirerek, şu görüşleri dile getirdi:

"Benim gördüğüm odur ki. Sayın Genel Başkan, partinin kendi tarih­sel köküne davalı olarak, günümüzün değişen koşullarına uvum göste­ren, dinamik bir yaklaşım içinde, önümüzdeki dönemde görev vapabile-cek. yetenekli ve ehil bir kadronun oluşması için inisiyatif kullanacaktır."

Topuz, bu inisiyatifi, Genel Başkanın bizzat liste çıkarması şeklinde değerlendirmediğini, düşüncelerini açıklayarak, oluşan listede söz sahibi olmak isteyeceğini belirtti.

Parti teşkilatının da bu gerçeği yakaladığını kaydeden Topuz, "büyük bir çoğunluğu ile Deniz Baykal arkadaşımıza sempatilerini açıkça ifade eden parti örgütündeki başkanlar ve delegelerin, İnönü'nün değerlendir­mesini bir tarafa iter tavırları yok. İnönü'süz bir şey düşünmüyorlar, (ma­demki İnönü Genel Başkan olacaktır, o zaman eğer Baykal ve arkadaş­ları partinin yönetimine gelecekse,İnönü ile mutabakat halinde gelmeli­dirler) diyorlar ve çok doğru yorumluyorlar" şeklinde konuştu.

Topuz, Genel Başkanlığa aday olan İsmail Cem'in, yeni bir fikir ge­tirmediğini, programı ve hedefleri olmadığını öne sürdü, partinin Genel Başkanı İnönü'nün, Kurultay'dan "daha güçlü bir şekilde" çıkacağını söy­ledi.

Kurultay'dan sonra oluşacak merkez karar organlarının da, "şimdiki gibi sorumsuz" davranmayacaklarını söyleyen Topuz, "Kurultay sonrası parti ciddi, demokratik yapılı, fakat demokratik otoritesiyle de disiplinli bir parti olarak ortaya çıkacak. Parti programına aykırı davrananlar, partinin büyümesine engel teşkil edecek hataları yapanlar, kamuoyu önünde, yetkili organlarca hoş karşılanmadıklarını görecekler, suç çok büyükse parti ile ilişkileri kesilecektir" dedi.

SHP'nin bugüne kadar partileşme sürecini tamamlayamadığını, parti disiplini ve organların hakimiyeti olmadığını, bu nedenle de oluşan suçla­ra karşı ses çıkarılmadığını belirten Topuz, sözlerini şöyle tamamladı:

"Kurultay'dan sonra bugünkü durum devam edecek olursa, zaten partinin iktidar olma hakkı yoktur, iktidar olabilmesi için evvela parti ola­bilmelidir. Övle zannediyorum ki. SHP. Kurultay'dan sonra parti olacak-İlCC).

Ali Topuz'un bu açıklamaları büyük yankı uyandırdı.' "Garaj darbesi" di­yenler, "Faşist" diyenler oldu. Ama ortada bir gerçek vardı. Bu gerçek te ayrın­tıları ile dile getirilmişti.

Ben de aşağıdaki açıklamayı basına gönderdim. (10 Haziran 1988)

"SODEP ESKİ GENEL BAŞKANI CEZMİ KARTAY'IN AÇIKLAMASI

SHP Haziran ayı sonunda Olağan Kurultaya gidiyor.

İl ve İlçe kongreleri aşamasında parti içi yönetime gelmek isteyenle­rin yarışı var.

Bu yarış parti içi demokrasi açısından doğaldır.

Ancak, son günlerde, basın yoluyla kamuoyuna yansıyan açıklama­larda SHP kimliği tartışmaya açılmış gibi görülmektedir. Oysa, partinin kimliği ve amacı, kuruluş nedeni ile birlikte belirlenmiştir.

SHP'nin kuruluş nedeni 12 Eylül sonrası alınan bir kararla siyasi partilerin kapatılmış olmasıdır. Bu karar Türkiye'nin siyasal tarihinde tartı­şılmıştır. Bu tartışmalar gelecekte de sürecektir.

Kapatılan siyasal partilerin parlamenterleri, genel başkanları ve mer­kez yöneticileri de belli sürelerde yeni çalışmalardan kısıtlanmıştır.

Bu ortamda, Atatürk ilkelerini içtenlikle benimseyen, CHP düşünce­lerini savunan yeni bir parti kurulması öngörülmüştür.

Yeni partilerin kuruluş döneminde, bir yandan Halkçı Parti kurulur­ken, diğer yandan CHP İl Başkanları, Belediye Başkanları, Parti Genel Yürütme Kurulu, Senato ve Meclis Başkanları, Parti Genel Sekreteri ve sosyal demokrat sendika temsilcilerinin ortak çalışmaları sürmüştür. Bu arada, CHP'nin kapatılmadan önceki Genel Sekreteri Sayın Mustafa Üs-tündağ ve Senato Başkanı Sayın Sırrı Atalay'ın yoğun çalışmaları olmuş­tur. Her ikisini de saygı ve rahmetle anmak isterim.

Halkçı Parti'nin yanı sıra, SODEP bu girişimlerle kurulmuştur. Her iki partinin kuruluş amacı aynıydı. Tüzük ve programları da benzerlik için­deydi.

Şimdi SHP bünyesinde birleşen bu partilerin kimliği, SHP'nin Tüzü­ğünün 1. Maddesi'nde belirtilmiştir. Partinin amacı "Cumhuriyetçilik, Milli­yetçilik, Devletçilik,Halkçılık, Laiklik ve Devrimcilik olarak saptanan Ata­türk ilkeleri" olarak belirlenmiştir. Bu ilkeler CHP'nin ilkeleridir. Partinin sembolü altı ok, güneş ve zeytin dalıdır.

Bu ana ilkeler partinin kimliğini çok açık olarak belirlemektedir.

Bu durumda, parti içi iktidar arayışında, CHP ilkelerini savunanlann partiyi geriye götürmekte olduklarını söyleyenlere katılmıyorum.

Çünkü, CHP ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti, Tüzüğünde devrimci­liği kabul etmiştir. Devrimci bir partinin geriye gitmesi söz konusu ola­maz. Parti Genel Başkanı Sayın Erdal İnönü kongre konuşmalarında bu­na açıklık getirmiş, CHP kapatılmasaydı demokraside hangi çizgide ola­cak idi ise, şimdi SHP'nin aynı çizgide bulunduğunu vurgulamıştır.

Kurultay öncesi kamuoyunun dikkatle izlediği konulardan ilki partinin aşırı sol düşünce ile ilgisidir.

Sosyal Demokrat Halkçı Parti kitle partisi olduğu için değişik görüş­lerin partide tartışılması ve sorunlara çözüm aranması doğaldır.

Sosyal demokrasi, düşünce özgürlüğünü savunur,

Ancak, partinin belli sınırları vardır, korunması zorunludur.

Açıkça belirteyim, sosyal demokrat partide Marksist görüşlere yer yoktur. Bölgecilik de yapılamaz. Çünkü, bu iki yaklaşım da parti kimliği ile bağdaşmaz.

SHP için duyulan kaygılardan birinin de "bölgecilik" olduğu görül­mektedir.

Yurdumuzun bazı yörelerinin geri kalmışlığı ve sorunları elbette par­timizin başta gelen çalışma konularıdır. Ne varki, bu sorunlara çözüm ararken, Atatürk Milliyetçiliğinin tartışılır hale getirilmesi haklı olamaz.

Değişik uygarlıkların beşiği olmuş Anadolu'da (Türkiye'de) yaşayan­ların soy ve etnik kökenlerinin farklılığı bilinen bir gerçektir. Kökenleri farklı bu insanlar Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapmışlardır. Şimdi ortak yö­nümüz Türk olmamızdır. Partimiz, bu beraberliği çok güzel değerlendir­miş olan büyük Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm" diyebilmenin erdemini ve bilincini savunmalı ve halkımıza açıkça söylemelidir.

Kurultayla ilgili konulardan bir diğeri de, genel başkanlık sorunudur.

Benim görüşüme göre, SHP'de genel başkanlık sorunu yoktur. Ge­nel Başkan Sayın İnönü, kendisine güvenle emanet edilen partiyi iktidara götürmeyi üstlenmiştir. Bu sonuca ulaşacağına da eminim. Sayın İsmail Cem'in adaylığı parti içi demokrasisi açısından olumlu bir girişimdir.

Özet olarak, Haziran Kurultayının, Genel Başkan Sayın Erdal İnönü ile tam bir uyum içinde çalışacak yeni yönetime görev vermesi halkımızın beklentisidir.

Bu sonuç, SHP için olduğu kadar, ülkemizde demokrasinin sağlıklı bir biçimde işleyişi ve halkımızın içinde bulunduğu dayanılmaz sıkıntılara çözüm yollarının açıldığının kanıtlanması bakımından çok ciddi ve önemli bir sonuç olacaktır."

Kurultay beklenen şekilde sonuçlandı. Erdal İnönü yeniden Genel Baş­kanlığa seçildi. Parli Meclisi ortak liste ile oluştu. Erdal İnönü'nün önerisi ile Deniz Baykal Genel Sekreterliğe seçildi.

Parti Meclisi listesi her ne kadar İnönü ve Baykal onayı ile düzenlenmiş ise de, kurultay sabahı matbaaya giden listede değişiklik yapıldı. Baykalcılar tara­fından bazı isimler silindi. Bu arada benim de ismim silindi.  '

Oysa İnönü - Baykal uzlaşmasına katkım olmuş ve Deniz Baykal bu çö­züm nedeni ile bana övgü ile beraber olmaktan duyacağı memnuniyeti bildir­mişti.

Aslında istek benden gelmemişti. Ben Parti Meclisi dışında da olsam dü­şüncelerimi sözlü veya yazılı açıklayabiliyordum.

Ne var ki, ismim çarşaf listede var iken, Baykal ekibinden bazı kişiler anahtar listeden benim ismimi çıkarmışlardı.

Özellikle 1989 Yerel Yönetimler Seçimlerindeki başarı ve oy yüzdesincleki yükselme, önce duraklama sonra da çöküş döneminin başlangıcı oldu. Çünkü başarının paylaşımında ortak bir yaklaşım yerine parti içinde iktidar arayışı ye­niden gündeme geldi.

Deniz Baykal ve grubu parti içi iktidarı ele geçirme girişimlerini saklaya-maz duruma düştüler.

Kurultay öncesi varılan işbirliği uzlaşması unutulmuştu. Erdal İnönü bu durumdan ciddi kaygı duymakta idi. Örgüt ilişkilerinde alınan bir kısım karar­lar bu kaygılarına haklılık getiriyordu. O da uzlaşma yerine savunma ve karşı güçleri yanına almayı seçmişti.

Kendilerine yenilikçiler adını veren Aydın Güven Gürkan ve Ercan Kara-kaş'ın başını çektiği grup, altı ok döneminin artık sona erdiğini yeni arayışlar ve yeni yorumlar getirilmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Kemal Anadol, Cüneyt Canver sol kanat olduklarını açıklıyor, Aleviler ken­di aralarında güçbirliği oluşturma gayretindeler.

Güneydoğu olayları, insan hakları ve demokrasi şemsiyesi altında PKK'nın savunulmasına gizli destek şekline dönüşüyor. Bu girişimlerin öncülüğünü de Ahmet Türk yapıyor.

İşte tüm bu dağınık gruplar İnönü'yü destekliyor, Baykal'ın karşısında gö­rülüyorlar.

Partinin kökünü oluşturan CHP'liler bu durumdan büyük rahatsızlık duyu­yorlar. Ali Topuz'un kurultay öncesi yaptığı açıklamayı doğrulamak için ne ge­rekirse yapılıyor. Doğal olarak benim rahatsızlığımın boyutları da tartışılmaya­cak ölçüde.

Erdal İnönü ile özel görüşmelerimiz devam ediyor. Bir takvime bağlı olma­sa da ayda en az bir kez görüşüyoruz. İzlenimlerimi ve kamuoyundaki yorum­ları tartışıyoruz.

Her görüşmede partinin Atatürk ilkelerinden uzaklaştırılmasına yönelik davranışlardan duyduğum üzüntüyü dile getiriyorum.

Dar kadroculugun partinin büyümesine engel olduğunu vurguluyorum.

Benim SODEP'te ve SHP'de amaç edindiğim ve bağlı kaldığım düşünce; CHP'nin haksız olarak kapatıldığı için bu haksızlığın en kısa sürede sona erdi­rilmesi ve CHP'nin program ve tüzüğünde yer alan Atatürk ilkelerinden ödün verilmemesi, sahip çıkılması idi.

Aslında bu düşünceye parti kuruluşu öncesi de sahiptim.

CHP Kayyımlığımda iken, siyasi partilerin feshedilmesi yasası yayınlandı­ğında bir tek şeyi partiden almayı ve günü geldiğinde asıl sahiplerine teslim et­meyi düşünmüştüm. O da üye bilgisayar kayıtları idi. Bir siyasi partiyi kapata­bilirsiniz, tüm mallarına el kovabilirsiniz, bir kısım üst düzey yetkililerinin si­yasi haklarını kısıtlayabilirsiniz ama o partiye inanmış ve gönül vermiş insanlar var ise, o parti yeniden filizlenir, hatta güçlenir ve de siyasetteki verini alır. Bu­na inanıyordum.

Önce üye kayıt disketlerini almış ve korumuştum.

Partinin yukarıda kısaca değindiğim ortamda yeniden toparlanmasına kat­kısı olacağını düşünerek 25 Eylül 1989 gününde bu emaneti Genel Merkez'de düzenlenen bir basın toplantısında Genel Başkan ve Genel Sekreter'e teslim et­tim. Sunuş yazım şöyle idi:

"25 Eylül 1989

Sayın Erdal İNÖNÜ

SOSYALDEMOKRAT HALKÇI PARTİ GENEL BAŞKANI

Ülkemizin iç ve dış siyasal sorunları, kaygı verici boyutlarda ve arta­rak devam etmektedir.

İç politikada, önlenemeyen Güneydoğu sorunları, enflasyonun artışı ve her alanda yolsuzluk söylentilerinin yanında, Cumhurbaşkanlığı seçi­mi ile erken seçim kararı; dış politikada Bulgaristan Hükümetinin soydaş­larımıza uygulamayı sürdürdüğü insanlık dışı davranışlar ve zorunlu göç, Kıbrıs'ta son günlerdeki olumsuz gelişmeler, Avrupa Topluluğu ile ilişkiler ivedi çözüm bekliyor.

Toplumumuz öncelikle bu konulara ve tüm ülke sorunlarına demok­rasi içinde çareler bulunmasının, Partimizin bu sorunların çözümünde öncü olmasının beklentisi içinde,

Bu siyasal ortamda, alınacak kararların etkinliği ve başarısının, tüm sosyaldemokratların birlikteliği ile gerçekleşeceğine inanmaktayım.

Kuruluşu bu temel düşünceden kaynaklanan partimizin Kurultay açış konuşmaları ile sonuç değerlendirmeleri ve kamuoyuna yapılan açıklamalara, tüm sosyal demokrat düşünce ve inanç sahiplerinin birlik­teliğine anlamlı birer çağrı olmuştur.

Bugün size, 12 Eylül sonrası kapatılan CHP bilgisayar kayıtlarına dayanan ve bir örneğini koruduğum üye kayıt bilgilerini sunuyorum.

Bu kayıtlarda yer alanların, partimizin ilke ve inançları yönünden do­ğal üyeleri olduklarına inanmaktayım.

Bu nedenle, bugüne kadar üyelik başvurusunda bulunmamış, CHP Üye Kayıt Kütüğünde yazılı olanlara, bu çağrının yapılmasına, bu bilgile­rin yardımcı olacağına da inanmaktayım.

Ülkemizin içinde bulunduğu çok ciddi iç ve dış siyasal sorunların çö­zümünde, laik Türkiye Cumhuriyeti'ne, demokratik hukuk devletine ve Atatürk ilkelerine içtenlikle inanmış olanları SHP saflarında bütünleştirme çalışmalarında, size, Genel Sekreterimiz Sayın Deniz Baykal'a, Merkez Yürütme Kuruluna ve Parti Meclisimize yürekten başarılar diliyor, saygı­lar sunuyorum.

Cezmi KARTAY"

Ne var ki CHP'nin 1980 yılında bilgisayar sistemi ile yazımını tamamladığı üçyüz yirmiyedi bin üyenin kayıtlarını içeren disketler sanırım arşivde kaldı.

Parti içinde bölücülük yanlılarının davranışları su yüzüne çıkmakta idi.

14-15 Eylül 1989 gününde Paris'teki Kürt Enstitüsü ile başkanlığını Bayan Danielle Mitterrand'ın üstlendiği Özgürlükler Vakfı'nın birlikte düzenledikleri uluslararası toplantı bardağı taşırmıştı.

Güneydoğu'daki vatandaşlarımızın demokratik ve kültürel hakları ile daha iyi bir yaşama düzeyine getirilmeleri gibi insancıl sözlerin arkasında APO'nun öncülüğünü yaptığı yeni bir Kürt Devleti kurma girişimlerinin başkanlığını Kürt kökenli Nizan'ın yaptığı Kürt Enstitüsü tarafından desteklendiği bilinmek­te idi.

Bu niyetle düzenlenen toplantıya uluslararası etkinlik kazandırabilmek için Bayan Mitterrand'ın da ısrarlı girişimleri ile başta Genel Başkan Erdal İnö­nü olmak üzere SHP'nin Kürt kökenli milletvekilleri çağrılmış idiler.

Erdal İnönü, "Anılar ve Düşünceler" adlı kitabında olaya geniş yer vermiş, şöyle anlatıyor:

"Paristeki Konferans - Yol Ayrımı

Paris'teki Kürt Enstitüsü, Özgürlükler Vakfı diye bilinen ve başkanlığını Fransız Cumhurbaşkanı'nın eşi Bayan Danialle Mitterrand'ın yaptığı bir özel kuruluşla birlikte 14-15 Ekim 1989 günlerinde Paris'te uluslararası bir toplantı düzenledi. Konferansın ilan edilen amacı Kürt kültürünü tanıtmaktı. Bu mak­satla, Bayan Mitterrand ile Enstitü Başkanı Nizan, ortaklaşa imzaladıkları mektuplarla, Orta Doğu'daki birçok ülkeden Kürt kökenli olan ya da Kürtlerin yaşamına ilgi duyan siyasetçi ve yazarları bu konferansa katılmaya çağırdılar. Bizim Parlamentodan bir çok milletvekiline, bu arada bana da davet mektup­ları geldi.

Mektupta, konferanstaki oturumlarda çeşitli konuların sadece kültür açı­sından ele alınacağı, siyasal mesajlar verilmeyeceği belirtiliyordu. Bayan Mit-terrand'la daha önce tanışmıştım. Halepçe olayından sonra Türkiye'yi ziyaret etmiş, Güneydoğu'ya gidip sığınmacılara karşı nasıl davrandığımızı incelemiş­ti. O zaman Ankara'da Fransız Büyükelçiliği'nde kısa bir görüşmemiz olmuş­tu. Bana, Özgürlükler Vakfı'nın amacının, dünyanın neresinde olursa olsun, baskı altında sıkıntı çeken güçsüz insanlara yardım etmek olduğunu, bu çer­çeve içinde vakıf başkanı olarak Ortadoğu'da Kürtlerin durumu ile yakından il­gilendiğini anlatmıştı. Ben de kendisine, Türkiye'de herkesin, etnik kökenlere ya da dinine, mezhebine bakılmaksızın bütün vatandaşlarımızın, demokrasi içinde tüm haklara ve nimetlere kavuşması için uğraştığımızı açıklamıştım ve özlediğimiz reformları yapabilmek için, olmayacak şeyler istemeden, yöresin­de geçerli olan yaklaşımlara ağırlık vermenin şart olduğunu söylemiştim. Cumhurbaşkanı Mitterrand'ın siyasetteki idealist ama gerçekçi tutumunu da örnek diye göstermiştim.

Paris'teki konferansa çağrılan milletvekillerimizden birisi davet mektubu­nu bana gösterip ne düşündüğümü sorduğunda ilk tepkim olumlu oldu. Bir kaç arkadaşımızın oraya gidip Türkiye'deki kültür zenginliğini ve uzaktan belki farkedilmeyen ama geçmişten gelen kararlı bir uyum içinde hep birlikte de­mokrasimizi geliştirmekte olduğumuzu anlatmaları faydalı olur diye düşün­düm. Ama konu üzerinde biraz daha durup arkadaşlarımla tartışınca, böyle geniş kapsamlı bir uluslararası konferansın yalnız kültür konusu ile sınırlı ka­lamayacağı sonucuna vardım. Böyle olunca da gidecek milletvekillerimizin Türkiye'deki kamuoyu önünde çok müşkül durumda kalacaklarını farkettim. Genel Merkez'deki ve grup yönetimindeki arkadaşlarla yaptığımız görüşmeler sonunda hiçbir milletvekilimizin konferansa gtimemesini istemeye karar verdik. Meclis'teki öteki parti yönetimlerinin de aynı karara vardıklarını öğrendik. Tahminimiz şu idi ki, toplantılarda başka ülkelerden ya da Avrupa'dan katılan kişilerden bazılarının yapacakları tahrik edici konuşmalarla konferans ister is­temez siyasal bir havaya bürünecek ve siyasal içerikli bazı temenni kararları alınacaktı. Eğer bu esnada orada iseler, milletvekillerimiz, bu hava ve karar­lar karşısında ne yapsalar, ne söyleseler Türkiye'de savunulması zor bir duru­ma düşeceklerdi. Bu olasılıkları düşünerek Merkez Yürütme Kurulu'muzun, Konferansa gidilmemesi kararını, milletvekillerimize bildirdik. Ben de Bayan Mitterrand'a katılamayacağımı bildiren bir mektup yazdım.

Çağırılan milletvekillerimizden konuşabildiklerim kaygılarımızı anlamış göründüler ve: "Peki gitmeyiz!" dediler. Ancak nasıl olduysa, son anlarda bir karar değişikliği oldu. Merkez Yürütme Kurulu'nun toplantısında iken bir tele­fon konuşması bize, bazı milletvekillerimizin İstanbul'dan son dakikada Paris uçağına bindikleri haberini getirdi. O anda ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Bizim açımızdan, partimiz açısından, arkadaşlarımızın yaptığı, o kadar yanlış, o kadar ters bir hareketti ki, bundan sonra ne yapsak, nasıl davransak bu ha­tanın açtığı deliği onaramazdık." (*).

Gerçekten Paris'teki Kürt Enstitüsü Konferansı açıklamaları ve bu toplantı­ya SHP'li Kürt kökenli milletvekillerinin katılmaları kamuoyunda çok ağır eleş­tirilere neden olmuştu.

O günlerde Erdal İnönü ile bir öğle yemeğinde beraber olduk.

Duyduğum rahatsızılğı ve düşüncelerimi açıkladım.

-" Merak etmeyin ben bu gidişe izin vermedim. Gereken karan olacağım" yanıtını vermişti.

Nitekim o gün öğleden sonra Parti Meclisi toplanmış, bu toplantıya katılan yedi milletvekilinin partiden uzaklaştırılmaları isteği ile Yüksek Disiplin Kuru-lu'na gönderilmeleri kararı alınmıştı. Kamuoyunda da bu karar çok olumlu kar­şılanmıştı.

Bu karardan bir gün sonra Anadolu Kulübü'nde Erol Tuncer ile yemekte beraberdik.

Ben bir gün önce Erdal İnönü ile yaptığım görüşmeden söz ediyordum. Masamıza Adnan Keskin de katılmıştı (Kendisi o günlerde Parti Meclisi Üyesi idi).

(*) Erdal İnönü, Anılar ve Düşünceler, s. 272, 272, 273.

İnönü ile konuşmamızda:

"Paris'te yapılan Kürt Enstitüsü toplantısına SHP'li bazı milletvekillerinin katılmalarının kamuoyunda sebep olduğu eleştirelerden söz etmiş ve bu dav­ranışın Misak-ı Milli ve Üniter Devlet anlayışımıza ters düştüğünü, kesin ka­rar alınması gereğini düşündüğümü anlatmıştım".

Bu konuşmayı ve aklığım çok net yanıtı kendilerine aktardım.

Adnan Keskin, bu açıklamadan duyduğu memnuniyeti belirterek konuya girdi.

"Parti Meclisi toplantıya çağrıldığında, ben ve benim gibi düşünen arka­daşlarım kesin kararlı idik. Bu davranışı gösteren milletvekilleri kesinlikle partiden ihraç edilmeli idiler.

Ancak Erdal Beyin yaklaşımının ne olacağını bilmiyor, fakat ikna edece­ğimizi düşünüyorduk.

Genel Başkan toplantıyı açtı. "Gündemi biliyorsunuz. Önce ben görüşü­mü bildireceğim. Atatürk'ün kurduğu partinin devamı olan partimizde Üni-ter Devlet yapımızın sürekliliğinin tartışılmasına asla izin veremem böyle bir partide olamam"sözlerini alkışlamak içimden geldi.

Başka konuşma olmadan oybirliği ile karar alındı" dedi.

Bu olaydan sonra partide parti içi iktidar çekişmelerinde durgunlaşmak bir yana adeta alevlendi.

Tartışma ve eleştirilerin bir kısmı basında yer aldı. Aydın Güven Gürkan Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan bir açıklamasında;

"Parti artık, sıkıyönetimle yönetilen bir parti haline gelmiştir"diyor.

Yine Cumhuriyet Gazetesi'nde;

"Aydın Güven Gürkan ve SHP Milletvekili Tevfik Koçak, bölücü ko­nuşma yaptığı gerekçesi ile İbrahim Aksoy'a verilen cezanın çok ağır ol­duğunu" söyledikleri yer alıyordu.

Ok yaydan çıkmıştı. Aydın Güven Gürkan, Kemal Anadol ve Cüneyt Can-ver partiden ayrıldılar.

Aydın Güven Gürkan, 13.1.1989 gününde Anadolu Kulübü'nde yaptığı ba­sın toplantısında partiden istifa ettiğini açıkladı.

14.1.1989 günlü Güneş Gazetesi'nde;

"Gürkan, basın toplantısı için Anadolu Kulübü'nü 4 yıl sonra, iki partinin birleşmesinden doğan umutlan terketmenin trajedisine tanık olunma­sı için seçtiğini" söyledi deniyordu.

"Parti yönetimini, parti içi ortak arayış ve diyaloga kapalı tutmakla suçlayan Gürkan, "Parti her ay bir kurultay toplasa da sorunlarını aşma olanağına kavuşamaz" dedi.

Gürkan, Ocak ayındaki olağanüstü kurultayın da parti içinde varolan sancıları ortadan kaldıracağına inanmadığını öne sürerek şöyle konuştu:

"SHP, bugün demokrasi, özgürlük, katılım, çoğulculuk, diyalog, hoş­görü, uzlaşma, bilimsellik, akılcılık, açıklık ve medeni cesaret gibi gelece­ğin evrensel olacağı şimdiden belli olan ilkelerine sarılarak değil, geçmi­şin kokuşmuş, eskimiş, işlevsiz kalmış ve yetmez hale gelmiş değerleri­ne, alışkanlıklarına ve işleyişlerine yaslanarak ve sanki varolan tabular ve korkular yetmiyormuş gibi,kendisi de yeni tabular korkular vehimler üreterek politika yapmayı yeğler hale gelmiştir."

"Kurucu genel başkanlığını yaptığım partimden istifa etmenin, elimin ve gönlümün kolay kaldıramayacağı kadar ağır bir yük olduğunu görüyo­rum" diyen Gürkan, niteliği, işlevi, ideolojisi ve kadroları ile tanınmaz hale gelen SHP'den istifa etmenin ise kendisi için teselli olduğunu söyledi.

15.1.1989 günlü Tercüman Gazetesi'nde çıkan Tayyar Şafak'la söyleşisin­de, soru üzerine:

"Erdal İnönü çok büyük bir önderlik yapabilirdi. Kuşkusuz böyle bir rolü üstlenmek istemedi.

Sayın Baykal'ın zaten sosyal demokrat parti istediğini, özlediğini sanmıyorum. Erdal Beyin parti ideolojisi, partileşme modeli, parti işleyiş­leri konusundaki kayıtsızlığına, Deniz Baykal'ın sosyal demokrasiye sıcak bakmayan tavrı da eklenince son iki yılda parti karmaşık, bulanık ortamın içine düştü.

Kendi milletvekillerine tuzak kurmak onları bilerek kendi açısından gördüğü bir yanlışılğa teşvik etmek bence bir parti yönetimine yakışır bir tavır değildi"diyor.

17 Aralık 1989 Milliyet Gazetesi'nde;

"SHP kendi soluna utangaç bakan bir sol parti durumuna düşmüş­tür. Mesela ben anlamam neden Savın Dalan ve Savın Bavkal aynı parti­de değil? Hiç farkları yok" diyor.

Bu durumda seçimli kurultaya gidildi.

Deniz Baykal adaylığını açıkladı. Erdal İnönü yeniden Genel Başkanlığı kazandı. Genel Sekreterliğe Hikmet Çetin getirildi.

Bu yeni kadro partiyi 1991 genel seçimlerine götürecekti. Ne yazık ki, bu kadro da bütünleşmeyi sağlayamıyor. Belki de düşünmüyordu bile.

Deniz Baykal Genel Başkanlık hırsını ertelemek bir yana, yeni bir genel başkanlık yarışı için daha yoğun bir çalışmaya geçmişti.

Aydın Güven Gürkan partiden ayrıldıktan sonra yaptığı geziler ve nabız yoklamalarından olumlu bir yanıt ve sonuç alamamış, boş heybe ile dönmüştü. Çabuk kendine geldi. Ve yine SHP'de politikaya devama karar verdi.

SHP Çankaya İlçe Başkanlığı'na başvurdu. Parti tüzüğünün 9. maddesi uyarınca yeniden üyeliği kabul edildi.

Günaydın Gazetesi'nde haber şöyle çıkmıştı.

"Gürkan'a 'Hoşgeldin' yemeği

Bekir DAŞÇI

ANKARA (Günaydın) - Halkçı Parti (HP) Sosyaldemokrasi Partisi'ni (SODEP) birleştirerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti'yi (SHP) yarattıktan sonra yolları ayrılan Erdal İnönü ve Aydın Güven Gürkan yeniden birara-ya geliyor. İnönü yeniden aktif siyasete dönme kararı alarak SHP'ye MYK kararı ile üye olan Aydın Güven Gürkan'a bir yemek verecek.

SHP yönetimiyle aralarında görüş ayrılığı bulunduğunu öne sürerek aktif siyasetten çekilen SHP kurucu genel başkanı ve eski genel sekre­terlerinden Aydın Güven Gürkan, bir süre önce yeniden siyasete dönme kararı almış ve partiye üye olmak için Çankaya İlçe Başkanılğı'na başvur­muştu. Önceki gün Genel Başkan inönü başkanlığında toplanan SHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) tüzüğün 9. maddesi uyarınca Gürkan'ın üyeliğinin oybirliğiyle kabul edilmesini kararlaştırdı.

Genel Başkan İnönü, üyeliği kabul edilen Aydın Güven Gürkan'la bi-raraya gelerek yemek yiyecek. Henüz tarihi kesinieştirilmeyen ancak 21 Haziran Cuma günü gerçekleşmesi beklenen yemekte İnönü, kırgınlıkla­rın bir tarafa bırakılarak birikim ve deneyim sahibi bütün sosyal demok­ratların ANAP iktidarına karşı mücadele etmesi, bunun da ancak SHP çatısı altında yapılabileceğini anlatacak.

İnönü-Gürkan birlikteliğinin, il kongrelerinde devam eden parti içi ik­tidar mücadelesini de etkileyeceği belirtiliyor. Söz konusu yemeğin parti tabanında belirli bir etkinliği bulunduğu yadsınmayan Aydın Güven Gür­kan ile parti içi muhalefet lideri ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal ara­sında kurulması muhtemel kurultay ittifakının şimdiden kırılması amacı ta­şıdığı da kaydediliyor(*)

Bu karardan sonra Ankara İl Örgütü'nün Gölbaşı Sinema Salonu'nda dü­zenlediği geniş katılımlı toplantıda Aydın Güven Gürkan söz aldı. Alkışlarla sahneye çıktı. Bol ter ve coşku içinde bir konuşma yaptı. Gürkan bu konuşma­sının sonunda;

"Bir omuzumda Sayın inönü'yü bir diğer omuzumda da Sayın Baykal't basanlara taşıyacağım"demişti.

Bu konuşmanın İnönü ve Baykal'ı da çok heyecanlandırdığı ve etkilediği daha sonra yapılan genel iki seçimde anlaşıldı.

Nitekim SHP'yi, Erdal İnönü'yü ve Deniz Baykal'ı bir kaç örneğini verdi­ğim ağır bir dille suçlayan Aydın Güven Gürkan;

1991 Genel Seçimlerinde Erdal İnönü tarafından partinin kesin kazanma şansı olan İçel ilinden SHP listesinde;

1995 Genel Seçimlerinde de Deniz Baykal tarafından Erdal İnönü'nün yeri­ne İzmir Karşıyaka'dan CHP listesinde kontenjan adayı gösterildi.

"Bazıları da bu partide vefa duygusu yok" derler!.."

1991 seçimlerine partide bütünleşme sağlanamadığı gibi parti dışı yeni ara­yışlarla gidildi.

Bu arayışlar arasında Paris'teki Kürt Konferansı'na partinin açık uyarı ve kararına rağmen katıldıkları için partiden uzaklaştırılan milletvekillerinin yeni­den partiye dönüşlerini sağlamak geliyordu.

Oysa bu milletvekilleri davranışlarından ötürü özür dilemek bir yana haklı olduklarını savunuyorlardı. Esasen bir süre sonra Halkın Emeği Partisi (HEP)'İ kurmuşlardı.

1991 Sonbahar'ında ANAP kendisi için koşulların uygun olduğu görüşü ile erken seçim kararı aldı. Yeni bir seçim yasası kabul edildi. Bu yasaya göre HEP'in kuruluş süresi yönünden bu seçimlere katılması olanağı yoktu.

Bu durumda parti içinde HEP milletvekillerinin yeniden dönüşünü sağlamayı her çareye başvurarak arayanlar için çözüm yolu açılmıştı.

SHP'nin büyük güven yitirmesine neden olan bu kararı; Erdal İnönü, "Anı­lar ve Düşünceler" kitabında şöyle anlatıyor:

"Ayrılan Milletvekilleri Nasıl Döndüler?..

Güneydoğu raporunun hazırlanmasına yol açan nedenlerden birinin, Paris'teki Kürt Konferansı nedeniyle aramızdan ayrılmış olan milletvekil­lerinin partiye geri dönmelerini sağlamak olduğunu söylemiştim. Rapor bir çok bakımdan başarılı oldu. Ancak beklediğimiz dönüş gene gerçek­leşmedi. Kişilerin onuru ile partinin prestijine yönelik kaygılar engellerini sürdürdüler. Bu ortamda ve durumda 1991 Sonbaharı'na geldik. Muhale­fetin uzun süredir dile getirdiği seçim isteğini birden bire kabul eden yeni ANAP yönetimi erken seçim ilan etti. Memnunlukla karşıladık. Arkasın­dan iktidar partisi, artık alışılmış şekilde yeni bir seçim yasası getirdi. Yal­nız bu yasada HEP'in seçime girmesine olanak verecek bir değişiklik yapmayı kabul etmedi. HEP'i kurmuş olan milletvekillerinin yeniden aday olabilmeleri, bu koşullarda, ancak başka bir partiye geçmeleri ile sağla­nabilecekti. Seçim hazırlıklarının bir hayli ilerlediği ve adayları belirleme aşamasına vardığımız günlerde HEP yönetiminin bizimle önemli bir ko­nuyu görüşmek istediğini haber aldık.

Genel Sekreterimizin yaptığı ilk görüşme sonunda anlaşıldı ki, bize getirdikleri öneri, HEP'ten ayrılıp SHP'ye girmek ve seçime bizim adayla­rımız olarak katılmaktır. Bunun üzerine kendilerine sorduk: "SHP'ye geçi­ci olarak mı geliyorsunuz, kalıcı olarak mı? Bizim adayımız olarak seçilir-seniz, sonra tekrar bizden ayrılıp HEP milletvekili olacak mısınız?.. "Ha­yır" dediler, kesinlikle hayır! Biz bu fırsattan yararlanarak partimize dön­mek isityoruz. HEP, bizim için artık bitiyor. Biz ayrıldıktan sonra HEP'in kapatılmasını önereceğiz. Kalan arkadaşlar bunu yaparlar mı, ya da ne zaman yaparlar bilemeyiz. Ama bizim HEP'e dönmemiz söz konusu de­ğildir."

Bu öneri benim de, Genel Merkez'deki birçok arkadaşımın da hoşu­na gitti. Çünkü iki yıldır arayıp da bulamadığımız çözüm kendiliğinden gelmiş oluyordu. Kürt kökenli vatandaşlarımızın SHP'ce dışlandığı suçla­masından kurtulacaktık. Ayrıca benim çok önemli gördüğüm başka bir nokta da şu idi: Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcileri olarak görül­meye başlayan insanların ayrı bir partide değil de bütün etnik yapılara açık bir büyük parti içinde seçilme olanağını korumuş olacaktık. Bence bu, ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilecek ayrılıkları demokrasi içinde ön-lemenin bir yolu idi. Kuşkusuz bir oyuna getirilmemiz, kandırılmamız teh­likesi de vardı. Eski arkadaşlarımızın içtenliğine inanıyordum. Ama onlar­la birlikte gelecek gençleri tanımıyorduk; bu kişilerin yarın ne yapacakla­rını kimse bilemezdi. Uzun boylu araştıracak vaktimiz de kalmamıştı. Ta­nımadığımız insanları almadan, yalnız eski milletvekillerimizin dönmesini önerdik. Bunu kabul etmediler. HEP'te beraber uğraş verdiğimiz insanla­rı bu şekilde geride bırakamayız, dediler.

Öneriyi Parti Meclisi'ne götürdük. Oradaki tepki de hemen hemen oy birliğiyle olumlu oldu. Parti Meclisi'nin ilkesel onayını aldıktan sonra Genel Sekreterimize girişimlerine devam etmesi talimatını verdik. Çeşitli aşamalardan geçen, hatta bir ara kesilip tekrar başlayan görüşmelerden sonra, seçim kuruluna adayların bildirilmesine birkaç gün kala, olumlu sonuca varıldı. Daha önce Partimizden ayrılıp HEP'i kurmuş olan arka­daşlarımız ve onlarla birlikte, yeni politikaya girmiş bazı gençler, HEP'ten ihraç edildiler ve Parti Meclisi'mizin kararı ile SHP'nin milletvekili adayı oldular.

"Bu kararımız basında, SHP'nin ne pahasına olursa olsun oy kazan­mak için HEP ile bir seçim ittifakı yaptığı şeklinde algılandı, yorumlandı. Karşımızdaki partiler tarafından da çok eleştirildi. Oysa ki, benim açım­dan ve inanıyorum ki Parti Meclisi'ndeki birçok üyenin açılarından, yaptı­ğımız, sadece, aramızdan gereksiz yere ayrılmış, arkadaşlarımızın parti­lerine geri dönmelerini ve böylelikle siyasal yaşamlarına olumlu bir şekil­de devam edebilmelerini sağlamak için giriştiğimiz bir hareketti. Bu dav­ranışın bize oy kazandırıp kazandırmayacağı hiç belli değildi. Böyle bir hesap da zaten yapmadım. Sonuçlar, toplam oyumuzun azaldığını gös­terdi." Ama asıl öngördüğümüz hedefe vardık. Partiden ayrılmış arkadaş­larımız tekrar aramıza döndüler ve biri hariç, bir daha da başka yere git­mediler. Yeniden seçilen bu milletvekillerimizden biri, yeni dönemde Meclis Başkan Vekilliği, ikincisi Meclis SHP Grubu Başkan Vekilliği, üçüncüsü de Devlet Bakanlığı görevlerinde devlete ve ulusa önemli hiz­metler yaptılar. HEP'ten gelmiş olan gençler ise, bir türlü SHP'ye ısına­madılar, taşıdıkları fikirler bizim politikamızla uyum sağlayamadı ve so­nunda kendi istekleriyle bizden ayrılıp yeni bir parti kurdular. Demokrasi Partisi (DEP). Bu ayrı yol onları sonunda devlete karşı tutum almaya ve TBMM'den çıkarılmaya kadar götürdü"(*).

İnönü'nün HEP ile yapılan seçim ittifakının SHP'ye büyük güvensizlik ne­deni olduğunun, seçimlerin oy artışı bir yana, oy kaybı ile sonuçlandığını, bu

(*)  Erdal inönü. Anılar ve Düşünceler, s. 282, 283, 284.

 

ittifak ile milletvekili olanların çoğunun Demokrasi Partisi (DEP)'ni kurarak devlete karşı tutum aldıklarını gördükten sonra, 1995 yılında yazdığı kitabında yukarıdaki iyimser yorumu nasıl yapabildiğini anlamak benim için çok zor ol­du. Özellikle Paris Konferansı sonrası Parti Meclisi'nde yaptığı konuşması ile bu yorumu bağdaştıramadım.

Kesinlikle seçilme şansları olmayan esasen yasal olarak 1991 seçim yasası­nın süre yönünden getirdiği engelller ile hakkı bulunmayan bu kişiler millet­vekili yemin töreninde olay çıkarmışlar, hiç bir zaman SHP'li" olmamışlardır.

PKK'yı bugüne kadar açık bir dille terör örgütü olarak kabul etmemişler. Bazıları PKK'nın yurt dışındaki toplantılarına katılmış ve ülkemiz aleyhinde gösterilere katılmışlar, konuşmalar yapmışlardır.

Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak'ın dokunulmazlığının kaldırılması hak­kındaki 3.3.1994 gün ve 306 sayılı TBMM Karma Komisyon kararında:

"27.6.1993 gününde Demokrasi Partisi (DEP)'in 1. Olağan Kongre-si'nde yaptığı konuşmada, PKK ile amaç ve eylem birliği içinde oldukları­nın ifade edildiği",

Aynı Komisyonun 3.3.1994 gün ve 305 sayılı kararında da;

"Mardin Milletvekili Ahmet Türk ve Diyarbakır Milletvekili Leyla Za-na'nın ABD'ye siyasi amaçlı bir gezi düzenledikleri bu gezi sırasında iki ayrı toplantıda yaptıkları konuşmalarda, Kürt kimliğinin tanınmasını, Kürt kökenli siyasi partilere Anayasal ve yasal haklarının verilmesini, silahlı mücadeleyi tercih edenlerle amaçlarının aynı olduğunu beyan ettikleri ve yine Türkiye devletinden ayrılmış müstakil bir Kürt Devleti kurulmasını da hedeflediklerinin iddia edildiğine" yer vermiştir.

Bu nedenlerle, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü boz­maya, devletin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeye yönelik bu in­sanların dokunulmazlıklarının kaldırılması ve haklarında soruşturma açılması için karar alınmıştır.

Bu isimlerle birlikte diğer DEP milletvekilleri yargı kararı ile de mahkûm olmuşlardır.

Bütün bu olaylardan sonra alınan kararın bence savunulacak yönü yoktur. Büvük hatadır.

Gerçekten SHP, 1991 Genel Seçimlerinde Güneydoğu illerinde HEP'in em­rine girmişti, bütün adaylar Hikmet Çetin'in evinde HEP milletvekillerinin katıl­dığı toplantılarda onların önerdiği isimler olarak belirlenmişti.

Özgür Gündem Gazetesi yazarı, 1991 yılında kurulan Kürt Enstitüsü ve-Kürt Kültür Vakfı Kurucu Üyesi Yaşar Kaya gündem yazılarını belirleyen kita­bında olaya şöyle yer veriyor.

"Halkın Emek Partisi Kurultaya Giderken

Partinin kuruluşunda etkin olabilen sendikacılardan Abdullah Baş-türk, "Etnik münakaşalardan rahatsızım" diyerek gitmişti. Cüneyt Can-ver'in devrimciliği ANAP'ta son bulmuş, İsmail Hakkı Önal DİSK'e kapağı atmada fayda görmüştü. Fehmi Işıklar, birçok Kürt yurtseverini birbirine vurarak seçimlerde kendisini Kürdistan'ın kalbi Diyarbakır'dan liste başı yapmıştı. O günlerde partinin SHP'ye nasıl satıldığını Sayın Hikmet Çetin, şimdi yemeklerde "Operasyonu ben yaptım" diye böbürlenerek anlatıyor, anlatacaktır. Çünkü gerçek odur. O günlerde hiçbir organı yasal olarak çalışmayan HEP'nin milletvekilleri listeleri yapılarak Hikmet Çetin'in ya­nında soluk alıyorlardı. Kürtler bir parti kurup yaşatmada, siyasi pazarlık­larda acemi idiler. Sendikacılık üçkâğıtçılığını bilmiyorlardı. Kendi halkının gücünden değil, genel başkandan medet umanlar ya onun her gece lüks bir oteldeki masraflarını ödüyorlardı veya Mercedesleri ile ona şoförlük yapıyorlardı. Genel seçim sürecine öyle girildi. Yapılan milletvekili aday listelerine yalnızca ben birkaç arkadaşım itiraz etti. Tarihimizde ilk defa Kürt halkının belirli bir iradesi Meclis'e yansıyacaktı. Seçilecek milletvekil­leri tarih, sosyoloji, hukuk, ekonomi ve parlamentarizmi bilmek zorunda idiler. Oysa bu arkadaşların böyle beceri ve ihtisasları yoktu. Bu hata iş­lendi. Meclis'e gelenleri önce İdil halkı protesto etti, Meclis sürecinde be­ceriksiz ve yaya kaldılar, saygınlıkları kalmadı. Seçildikleri bölgeye gide-miyorlardı. Devlet onları izole etmiş, marjinal bir partinin milletvekilleri ha­line getirmişti. Onlar başarısız, devlet başarılı olmuştu. HEP, Meclis süre­ci boyunca en kötü notları aldı. Halktan aldıkları yetkiye layık olamamış, bu iradeyi politik olarak kullanamamış ve bir beceri gösterememişlerdi. Bu listeleri dayatanlar, bu kurultaya çıkıp hesap vermelidirler. Delegeler hesap sormalıdırlar. Meclis sürecinde verdikleri tek bir imtihan yoktur. Kürt halkının iradesi hiç edilmiştir. Halbuki bu halk kimseye nasip olma­yan oy oranları ile onları taçlandırarak Meclis'e göndermişti. Neticede kof ceviz çıkmışlardır. Hiçbirisinin değerli bir parlamento çalışması yokken, bu konuda - bir iki kişi hariç sınıfta kalınmıştırC*).

Görülüyor ki. Güneydoğu sorununda ödün vermek bir çözüm değildir.

(*) Yaşar Kaya. Gündem Yazdan, s. 86. 87.

 

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana parlamentoda Kürt kökenli milletve­kili bulunmuştur.

Dersim mebusu Diyap Ağa'dan günümüze yüzlerce Kürt kökenli vatanda­şımız milletvekili olmuş, bakanlık, senato başkanlığı yapmıştır.

CHP ve SHP'de yer almışlardır.

Ahmet Türk, 1980 öncesi CHP Milletvekili daha sonra SHP Milletvekili.de­ğil mi idi?

CHP'nin 1980 öncesi Bülent Ecevit'in Başbakanlığı döneminde Şerafettin Elçi Bayındırlık Bakanı değil miydi?

Yine 1980 öncesi, Senato Başkanı, CHP'li Sırrı Atalay bu sıfatıyla zaman za­man Cumhurbaşkanına vekâlet etmemiş miydi?

Son olarak bugün parlamentoda Kürt kökenli milletvekili yok mu?

Bu örneklere yer verişimin nedeni:

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tek parti döneminde ve çok partili yıllarda bütün siyasi partiler Güneydoğu'dan Kürt kökenli kişilere listelerinde yer vermişler ve parlamentoya katılmalarını hiçbir art niyet olmadan uygula­mışlardır. Hatta siyasal partiler oy kaygısı ile bunu öncelikli bir uygulama say­mışlardır.

Bütün bu nedenlerle HEP ile yapılan seçim işbirliği gerekçesine katılmıyo­rum. Aslında bence Güneydoğu'da akan kan ve yitirilen canlar hâlâ bu olayla­rın nedenlerinin sağlıklı değerlendirilmeyişinin sonucudur.

Bir yandan demokratik haklar, insan hakları savunulmakta, bir başka yön­den bu hakların şemsiyesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kuruluşu isten­mektedir.

1946 yılında İçişleri Bakanı ve CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran tarafından yazılan rapor başta olmak üzere Güneydoğu sorunlarının çözümü ve yörenin kalkınması konularında sürekli yayınlar yapılmıştır.

Makale ve kitaplarda bu soruna yer verilmiştir. Ama akan kan durdurul­mamıştır. Çünkü olaya karşı ulusal bir politika oluşturulmamıştır.

Hükümetler eleştirilmiş, güvenlik kuvvetleri ve silahlı kuvvetlerimiz eleşti­rilmiş, onbinlerce insanın hayatı son bulmuş, fakat hâlâ düzelmek bir yana bu satırları yazdığımda olaylar devam ediyor. Kaygılarımız sürüyor.

Ayrı bir kitap içinde belki anlatılabilecek ölçüde gördüğüm Güneydoğu olayları hakkında UBA Ajansı'nın bir sorusuna 1989'da verdiğim yanıtın bugün de geçerliliğini koruduğuna inanarak bir örneğini belirtmekle bu konuda ye­tinmek istiyorum.

"UBA AJANSI'NIN, GÜNEYDOĞU OLAYLARI HAKKINDAKİ

SORULARINA YANIT

Güneydoğu olayları, hergün yeni üzüntülere ve kaygılara neden ol­maktadır.

Devletin ve ülkenin bütünlüğüne karşı silahlı eylemler artış göster­mektedir.

Köylere ve karakollara düzenlenen baskınlarda öldürülen masum vatandaşlar ve şehit edilen güvenlik görevlilerine ait haberler güncel bir duruma gelmektedir.

Ne var ki, sorumlular olaya gerçekçi bir biçimde gözlem getirme­mektedirler.

Turistik bölgelerde tatil yaparken "eşkiyanın kökünü kazıyacağız" açıklaması artık yeterli olmuyor. Olayların nedeni ve amacı kamuoyuna açıkça söylenmelidir.

Ülkenin bütünlüğü tartışılmaktadır.

Böyle bir ortamda, Hükümet, siyasi partiler .sendikal kuruluşlar, üni­versiteler ve basın ile tüm toplumumuz çözüm aramakla görevli ve so­rumludur.

Yüce ulusumuz, bu ulusal tehlike karşısında kararsız ve eylemsiz kalamaz.

Bu ciddi durum, demokratik bir anlayış içinde değerlendirilmeli ve ivedi çözüme kavuşturulmalıdır.

Siyasi partilerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, özel bir gündem ile olağanüstü toplantıya çağırması beklenmektedir.

Anayasamızın 81. Maddesi'nde yer alan milletvekili yeminlerinin de bu çağırıyı zorunlu kıldığını düşünmekteyim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Güneydoğu sorunları için ulusal bir po­litika belirlemelidir.

Bu karar, gerek ülke ve gerekse dünya kamuoyuna açıklanmalıdır.

Bunun sonucunda, ülke bütünlüğüne karşı eylemde bulunanlar ve onları destekleyenler asla sonuç alamayacaklarını anlayacaklardır.

Bunun yanında, Güneydoğu ulusal politikasında yer alacak, sosyal,siyasal ve ekonomik sorunlara getirilecek planlı ve programlı çözümler, yöredeki vatandaşlarımıza güven ve yeni umutlar verecektir.

Böyle bir yaklaşımın, sorunlara çözüm yollarını açacağına ve başarı ile sonuçlanacağına inanmaktayım.   17 Ağustos 1989

Cezmi KARTAY"

Oktay Ekşi Hürriyet Gazetesi'ndeki 18 ağustos 1989 günlü, "Olayların Ü tüne Gitmek" başlıklı yazısında:

"Bugün Ağustös'un 18'i olduğuna göre demek ki, Meclis'in yeni Ya­sama Yılı'na başlayıp önemli bir meseleyi ele alarak görüşebilmesi için daha en az bir ay beklememiz lazım.

Bu bir ay zarfında Güneydoğu'daki alev nereleri sarar bilemiyoruz. Ama sorumlularımızın bu sorumsuz tavırları değişmezse, korkarız bu bir ayı zamanında değerlendirip Meclis'i toplantıya çağırmadığımız için yarın, öbür gün çok pişman oluruz.

Nitekim eski SODEP Genel Başkanı Cezmi Kartay, bu ihtimali gör­müş olmalı ki, dün verdiği bir demeçte, "Siyasi partilerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni özel bir gündemle, olağanüstü toplantıya çağırmaları ge­rektiğini" söylemiş, "Anayasamızın 81. maddesinde yer alan milletvekili yeminlerinin de bu çağırıyı zorunlu kıldığını düşünmekteyim" demiş.

Aslında en kestirme olanı, gerçekten Kartay'ın önerdiğidir. Yani Meclis, 1 Eylül tarihini beklemeden ve özel gündemle, derhal toplantıya çağırılmalı ve Güneydoğu olayları, orada enine boyuna tartışılıp bir ulusal politika belirlenmelidir.

Meclis'i toplantıya çağırma hakkı, bilindiği gibi - ister kendisi gerekli gördüğü için, isterse Başkanlar Kurulu'nun istemi üzerine - Cumhurbaş-kanı'na tanınmıştır. Ama Meclis Başkanı veya 90 milletvekili de Meclis'i olağanüstü bir toplantıya çağırabilirler. Yani Meclis'te 98 sandalyesi bulu­nan SHP dahi bu hakkı kullanabilir.

Demek ki, "iktidar partisi neden harekete geçmiyor" diyerek bekle­menin hiçbir ciddi dayanağı yoktur.

Madem iktidar koltuğunda oturanlar, olayların üstüne yürüyecek ka­dar kararlılık gösteremiyorlar, bunu pekâlâ SHP gösterebilir.

Ne mani var?" (*).

('*) Hürriyet Gazetesi, 18 Ağustos 1989.

 

Peki şimdi şu sorunun yanıtını arayalım:

Sonuç ne oldu?

1987 seçimlerinde % 24.8 oy oranı ile ana muhalefet partisi plan ve 99 mil­letvekilliği kazanan SHP'nin 1991 seçim sonuçlarına göre;

Oy oranı % 20.8'e, milletvekili sayısı 88'e ve üçüncü parti sırasına düştü.

Büyük bir düş kırıklığı olmuştu. Ne var ki, partinin üst düzey kişileri bu so­nuca rağmen eksiklerini görmek istemiyorlardı.

28.10.1991 gününde basına aşağıdaki açıklamayı yaptım.

"SHP'nin kuruluş nedeni unutulmuş, amaç olarak saptadığı ve prog­ramı ile tüzüğünde de belirlediği ilkeler savunmasız bırakılmıştır.

SHP'nin kuruluş nedeni Atatürk ve dava arkadaşı ismet İnönü'nün kurdukları Cumhuriyet Halk Partisi'nin 12 Eylül sonrasında hiçbir yasal gerekçe olmaksızın kapatılmış olmasıdır.

Partinin kuruluşu o dönemde siyasal haklarını kullanmaktan yasak­lanmış bulunan- başta CHP Genel Sekreteri olmak üzere Meclis ve Se­nato Başkanları, Genel Yönetim Kurulu Üyeleri, il Başkanları ve CHP'li Belediye Başkanlarının ortak çalışmaları sonucunda sağlanmıştır.

Amaç, demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetini ve bunları simgeleyen Atatürk ilkelerini, sosyal hukuk devletini savunacak bir partinin oluşturul­ması idi. Bu maksatla bu ilkelere inanmış ve siyasal hakları kısıtlı olma­yanlar arasından bir kurucu kadro oluşturulmuş; Sayın Erdal inönü'nün de Genel Başkanlığı öngörülmüştü.

Sayın Erdal İnönü'nün, daha önce hiçbir siyasal çalışması bulunma­masına rağmen, Genel Başkan olarak düşünülmesi de, taşıdığı soyadı nedeniyle, kamuoyuna partinin öngörülen kimliğinin açıklanması idi.

Ne var ki daha sonra yıllardır süren parti içi iktidar çekişmelerine son verilememiş; laiklik ve Atatürk milliyetçiliği ile partinin temel ilkelerini savunmada ve halkımıza anlatmada yetersiz kalınmış, birliktelik sağlana­mamıştır.

Partinin tabanı ve kökleri CHP'nin demokrasi ve yönetim anlayışını yıllarca savunmuş kadrolardır.

Bu kadrolara ve köklere yeterince ulaşılamadı. Zaman içinde bu köklerle bağlar azaldı. Bunun sonucunda partinin sürekli güç ve güven yitirmesi önlenemez hale geldi. Bu olumsuz gidiş partinin 20 Ekim se­çimlerinde sosyal demokratlara bir yandan iktidar sözü verilirken büyük oy kaybı ile üçüncü parti konumuna düşmesine de neden oldu.

Ülkemizin demokrasi yönetimi içinde CHP düşüncesi ve bu düşün­ceyi savunanların yeri asla boş bırakılmamalıdır. Partinin temel misyonu CHP'nin ve Türk demokrasisinin 12 Eylül sonrası uğradığı haksızlığa son vermek, çağın getirdiği yeniliklere yer veren bir sosyal demokrat partinin ülkemizin siyasal ve sosyal hayatında haklı olduğu yeri vermektir.

Böyle bir sonuca varmanın yolu tüm CHP'lilerin birlikteliği ile açılma­lıdır. Halkımızın dikkatle ve özlemle beklediği budur.

Yapay birlikteliklerin ne getirdiği; buna karşın neleri götürdüğü açık­ça tartışılmalıdır.

• Şimdi partinin içinde bulunduğu durumu başta Genel Başkan Sayın Erdal İnönü olmak üzere yönetim kadroları ve tüm sosyal demokratların ivedi olarak yeniden değerlendirmelerini ve halkımıza yeni bir umut ve güven verecek kararları almalarını zorunlu saymaktayım. 5 Kasım 1991

Cezmi KARTAY"

Seçim yenilgisinde, partide kimse kendini sorumlu görmüyor ve parti iç iktidar çekişmesi devam ediyordu.

Bu ortamda SHP'nin tek çözüm anahtarı yeniden seçimli kurultaya gidil­mesi oldu.

SODEP Kurucuları bir durum değerlendirmesi yaptık. Düşüncelerimizi ve önerilerimizi açıklama kararı aldık.

16 Ocak 1992 günü SHP Genel Merkezi'nde Ankara'da bulunan kurucula rın katılımı ile basın ve TV kuruluşlarına aşağıdaki yazılı açıklamayı yaptık:

" Sosyal Demokrat Halkçı Parti 25-26 Ocak günlerinde yeni bir ola­ğanüstü kurultaya gitmektedir.

Partimizin kuruluşundan bu yana geçen süre içinde üç olağan ve al­tı olağanüstü kurultay yapılmıştır.

Bu kurultaylardan üçü hariç diğerlerinde seçimler yapılmış; parti meclisi ve genel başkan seçimleri yenilenmiştir.

Kuruluştan bu yana partide son dört genel sekreter görev almıştır.Sayın Erdal İnönü iki kez SODEP döneminde, beş kez de SHP döne­minde genel başkan seçilmiştir. Bu kurultayda da adaydır.

1983 yılından sonra ana muhalefet partisi olan SHP, 20 Ekim 1991 seçimlerinde halkımıza tek başına iktidar sözü vermiş fakat büyük oy kaybı ile üçüncü parti durumuna düşmüştür.

Daha önemli olarak 20 Ekim sonrası iktidar ortağı olmasına rağmen bu dönemde yapılan ara seçimlerde de oy kaybının devam ettiği görül­mektedir.

Özellikle 26 Mart 1989 seçimlerinde büyük oy farkları ile kazanılmış bulunan İstanbul'un Bakırköy, Kağıthane ve Çatalca ilçelerindeki beledi­ye başkanlıklarının kaybedilmiş olması ve bu seçimlerde alınan oy oran­larının % 20'nin de altına düşmüş bulunması tüm sosyal demokratlar için düşündürücü, kaygı verici ve umut kırıcı birer sonuç olmuştur.

Bu durum büyük ümitler ve heyecanlarla kurulan partimizde çok cid­di sorunların varlığını kanıtlamaktadır.

SODEP kurucuları olarak bu olumsuz gidişi, partinin giderek küçül­mesini değerlendirmeyi ve düşünce ve görüşlerimizi kamuoyuna açıkla­mayı zorunlu bir görev saymaktayız.

Bu olumsuz gidiş öncelikle, partinin kuruluş nedeninin unutulmuş ol­masından doğmaktadır. Partinin amaç olarak saptadığı ilkeler tam bir inançla savunulamamıştır. Partinin ideolojik niteliğinin ve kimliğinin anla­tılmasında yetersiz kalınmıştır.

SHP'nin kuruluş nedeni Atatürk ve O'nun dava arkadaşlarının kur­dukları Cumhuriyet Halk Partisi'nin 12 Eylül yöneticileri tarafından kapa­tılmış olmasıdır.

Açıkça söylenmesi gerekir ki, CHP kapatılmamış ve CHP milletvekil­leri ile parti yöneticilerinin siyasal hakları tamamen keyfi olarak yasaklan­mamış bulunsa idi, SODEP ve SHP'nin kurulması sözkonusu olmaya­caktı. Bu husus unutulmamalıdır.

Partinin kuruluş amacı da, özgürlükçü, çoğulcu demokrasiyi, laik Türkiye Cumhuriyeti'ni, sosyal hukuk devletini, Atatürk ilke ve devrimle­rini savunmak ve gerçekleştirmek olarak saptanmıştır.

Ne var ki SHP'de parti içi çekişmelere son verilememiş, laiklik ve Atatürk milliyetçiliği ulusal bütünlük ile sosyal hukuk devletini savunma­da ve halkımıza anlatmada yetersiz kalınmış, birliktelik sağlanamamıştır.

Partimiz CHP'li kadroların yoğun destek ve çalışmaları sonucu kurul­muştur. Partinin kısa sürede ülke genelinde sağlıklı örgütlenmesi yine bu kadroların katkıları ile oluşmuştur. Ancak zaman içinde bu kadrolarla yeterince bütünleşememiş, hatta bağlar azalmıştır.

Oysa ülkemizin demokrasi içinde yönetiminde CHP düşüncesi ve bu düşünceyi savunanların yerlerinin asla boş bırakılmaması gerekirdi.

Halkımızın özlemi ve beklentisi; batılı anlamda sosyal demokrat düşüncede olanların birlikteliğidir.

Partinin misyonu da CHP'nin ve Türk demokrasisinin 12 Eylül son­rası uğradığı haksızlığa son vermek, çağın getirdiği yeniliklere uyan sos­yal demokrat bir partinin ülkemizin siyasal ve sosyal hayatında iktidara gelmesini gerçekleştirmektir. Böyle bir sonuca varmanın yolu, partinin te­melini oluşturan tüm CHP'lilerin ve Atatürk ilkelerine yürekten inanmış sosyal demokrat yeni kuşakların birlikteliği ile açılmalıdır.

20 Ekim seçimlerinde yapay olarak (HEP) ile kurulan birlikteliğin se­çimlerde ne getirdiği, buna karşı partiden neleri götürdüğü bu kurultayda değerlendirilmelidir.

Bütün bu koşullar içinde gidilen olağanüstü kurultayda partinin için­de bulunduğu durumun özveri ile açıklıkla değerlendirilmesini ve halkımı­za sosyal demokrasinin başarısı yolunda yeni bir umut ve güven verecek kadroların oluşturulmasını, bu doğrultuda kararlar alınmasını beklemekte­yiz.

SODEP kurucuları, partinin kuruluşundan bu yana bu yoldaki çalış­maları, sürdürdükleri çabaları devam ettirmede kararlı olduklarını açıkla­mayı da görev saymaktadırlar.

Partimizin kurultaydan sorunlarını çözecek kadroları oluşturarak çık­masını ve halkımıza yeni umutlar vermesini diliyor ve kurultay çalışmala­rına başarı dileklerimizi sunuyoruz.

SODEP KURUCULARI ADINA

Cezmi KARTAY   Muzatfer SARAÇ    Atilla SAV   Kazım YENİCE"

Erdal İnönü bu kurultayda da Deniz Baykal karşısında yeniden Genel Baş­kanlığı kazandı.

Deniz Baykal SHP'de girdiği Genel Başkanlık varışında hep kaybetti. An­cak Erdal İnönü'den iyi ders almış olmalı ki CHP'de iki kez Genel Başkanlık se­çimine girdi. İkisinde de rahat ve farklı kazanmayı başardı!.

1992 yılı SHP'nin artık önlenemez çöküş günlerini getirmişti.

Bu arada partinin olumlu çalışması 12 Eylül yönetimi tarafından kapatılmış bulunan siyasi partilerin yeniden siyasal hayatlarına dönüşlerini öngören yasa­nın çıkarılması bence o dönemin takdirle anılması gereken bir çalışması idi. CHP'nin ülkemizin siyasal hayatında uzun bir bekleyişten sonra yeniden yerini alması bu yasa ile gerçekleşecekti.

SHP bu yasanın çıkışında başta Genel Başkan Erdal İnönü olmak üzere milletvekilleri ve parti yönetimi olarak büyük gayret göstermişler ve 19 Hazi­ran 1992'de yasa kabul edilmiştir.

CHP 9 Eylül 1992 gününde açıldı. Siyasal hayattaki yerini yeniden aldı. Bu açılışa ayrıntıları ile ayrı bir bölümde yer vermek istiyorum.

Bu açılış ile birlikte başta Deniz Baykal olmak üzere SHP'li 20 milletvekili partiden ayrılıp CHP'ye geçtiler.

.   Pek doğal olarak parti örgütünde ve tabanında bulunan birçok eski CHP'li de SHP'den ayrıldılar.

1993 kış aylarında kamuoyunda ve basında en çok sözü edilen parti SHP idi.

Ne var ki hiç te güzel şeyler söylenemiyordu.

HEP milletvekilleri ve arkadaşlarının parlamento içinde ve dışında, özellik­le yurt dışındaki tutumları eleştiriliyor, parti örgütü bundan tedirginlik duyu­yordu.

Bir başka tedirginlik nedeni de SHP'li belediyelerde yolsuzluk yapıldığı söylentileri idi.

Bu söylentiler yanında Bayındırlık Bakanlığı'ndaki ihaleler, SHP'nin il baş­kanları çoğunluğunun inşaat müteahhitleri olduğu haberleriyle birlikte basında yer alıyor ve eleştiriliyordu.

İSKİ OLAYI

... Ve nihayet İstanbul Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ)'nde "İSKİ Skandali" yangın bombası gibi hem düştüğü yeri, hem de çevreyi ateşe veriyor.

İSKİ olayları ile ilgili haberler romantik başladı. Trajedi ile devam etti.

O günlerde kamuoyunu ve basını çok meşgul eden ve gerçekten roman konusu olabilecek boyuttaki bu olaylar, SHP'nin çöküşüne de büyük neden ol­muştu .

Yorumsuz olarak basından kronolojik bazı örneklerc, gazete başlığı veya birkaç özet halinde yer vermek istiyorum.

 

15.7.1993   Hürriyet:

"Ergun Göknel nişanlandı.

İSKİ Genel Müdürü 56 yaşındaki Ergun Göknel yanında çalışan 27 yaşındaki Feray Karver ile gizlice nişanlandı. İSKİ Genel Müdürü'nün 21 yıllık ikinci eşi Nurdan Erbuğ'dan boşanmak için Caddebostan'da bir dai­re, 2,5 milyar lira ve bir Opel marka otomobil verdiği ileri sürülüyor."

15.7.1994   Yeni GÜNAYDIN

"Boşuna dememişler, merhametten maraz doğar diye...

İstanbul Belediyesi'nin sempatik su müdürü Ergun Göknel iki ay ön­ce boşandığı ikinci karısına, rahat etsin diye, ele güne muhtaç olmasın diye 11 milyar lira tazminat ödeyince başını derde sokmuş oldu.

Gerçi boşanmış kadınların yüklüce tazminat aldıklarında susmaları­na alışmışızdır. Ama Nurdan Hanım tam tersini yaptı, ağır konuştu."

Olayın enteresan aşamaları da var.

Nitekim İSKÎ'de yolsuzluk haberi basında, önce Genel Müdür Ergun Gök-nel'in ortaya çıkardığı bir olayla başlıyor. Meydan Gazetesi manşet haberi: "Genel Müdür, İSKİ'deki rüşvet çetesini ortaya çıkardı.

55 milyarlık yolsuzluk. İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel Atıksu Arıt­ma Ruhsat ve Denetim Daire Başkanlığı'nda 25 memurunu çevreyi kirle­ten kuruluşlara olumlu rapor verdikleri için savcılığa ihbar etti. Dava önü­müzdeki günlerde başlayacak".

1.8.1993 Hürriyet:

"İnanılmaz dosya. 6 trilyondan fazla bütçesi olan İSKİ'nin yolsuzluk iddiası nedeniyle görevinden alınan Genel Müdürün skandali ve siyaset dolu dosyasını açıyoruz.

Hazırlayan: Yıldırım ÇAVLI.

"Ucu bugün yapılacak SHP İstanbul İl Kongresi'ne dayanan şok id­dialar:

-35 milyon maaşlı Göknel, eski eşine 12 milyar verdi. Müteahhitler­den toplanan milyarlarca liralık rüşvetin bir kısmı SHP'ye, çoğu da Gök-nel'in İsviçre hesabına yattı.

-    SHP İl Başkanı Yüksel Çengel ve Çalışma Bakanı Mehmet Moğul-tay'ın bildirdiği müteahhitlere, ödemeleri hemen yapılıyordu. Moğultay, Göknel'in nikâh şahidiydi.

-    Ergun Göknel, Feryal Karver'le evlendikten sonra Cenevre'deki banka hesap numaralarını hemen değiştirdi. Öldüğünde parasının yeni eşine kalmasını istemedi.

-    Nurettin Sözen'in kardeşleri Ali ve Ziya Sözen de İSKİ'de iş takip ediyordu. Ali Sözen, aynı zamanda bir betoncunun gizli ortağıydı. Nuret­tin Sözen bunu biliyordu.

-    Eski eşi Nurdan Erbuğ, kocasının niyetini anlayınca, mikrofonlar gizlediği evine çağırdı ve ona Türkiye'yi sarsacak açıklamalar yaptırıp far-kettirmeden banda aldı.

-    Bu gizli görüşmenin ses bantlarını mülkiye başmüfettişine dinleten ve olayları anlatan Nurdan Erbuğ, bantları kopya alacağım diye alıp bilin­meyen bir yere sakladı.

-    Ergun Göknel'in malvarlığı 1989 yılında sadece ipotekli bir ev ve bir otomobilden ibaretti. 1993 yılında ise eski eşine boşanmak için verdi­ği para 12 milyar lira idi.

-    Eski eşi Nurdan Erbuğ hesabına İstanbul'daki bir Japon bankası­na yatırılan 9 milyar liranın teslimine, Emekli Korgeneral Ramiz Ertem de tanık olarak gitti."

3.8. 1993 Hürriyet:

"400 milyon da DYP'ye,

İSKİ Genel Müdürü büyük oynuyordu. Başbakanlık yarışında Çiller'e karşı açıkça İsmet Sezgin'i destekledi, bunun için para harcamaktan çe­kinmedi."

Resmi anlaşma dışında aldıklarının listesini Nurdan Erbuğ'dan öğrenelim:

9 milyar nakit, 450 Cumhuriyet altını, Çiftehavuzlar'da daire, otomobil. Ta­bii piyasa değeri 20 milyarın üstünde mücevher.)

4.8.1993 Hürriyet:

"SHP'ye giden paralar

Ergun bey, SHP il delegelerinden 186'sının İSKİ ve yan şirketlerin­den maaş aldığını söylüyor.

Çalışma Bakanı Moğultay ve SHP İstanbul İl Başkanı Yüksel Çen­gelin müteahhitlerine paralar hemen verilirdi.

Moğultay'ın bir telefonu ile ödemeler hemen yapılırdı. Zamanında bir ödeme için müteahhitler yüzde 10 vermeye hazırdı."

 

5.8.1993 Hürriyet:

"İSKİ iflas halinde, dev kuruluşun uçan kuşa borcu var. İSKİ'nin yö­netimine el koyan Sözen, borç alınmadık banka kalmadığını, 7 trilyon borcu biriktiğini söylüyor."

6.8.1993 Hürriyet:

"Çuvalla gelen 9 milyar

Terk edilen eş Nurdan Erbuğ, Ergun Göknel'in yeni eşinin babasına bir daire ve kuru temizleme dükkânı aldığını ve akrabalarından 14 kişiyi ISKİ'de işe başlattığını ileri sürüyor.

Para iki çuval içinde Egebank Bahçekapı Şubesi'ne götürüldü."

18.8.1993 Cumhuriyet:

"Alaton: İSKİ'de rüşvet normal başlığıyla, Ishak Alaton, küçük müte­ahhit firmalarının bu sayede - yolunu bulduklarını -ileri sürdü. Şu anda Alarko'nun birikmiş alacakları 111 milyar TL. bu alacak için günde 270 milyon faiz işliyor."

20.8.1993 Hürriyet:

"Dikkat, Göknel vurulabilir!.. başlıklı yazıda:

- Üç gün süren sorgulaması sırasında dili tamamen çözülen Ergun Göknel, büyük itiraflarda bulundu. Üst düzey bir yetkili, itirafların uzandı­ğı odaklar yüzünden, İSKİ'nin yakılabileceğini, Göknel'in de ortadan kal­dırılmak istenebileceğini söyledi."

Aynı gazetede Aydın Güven Gürkan'ın mesajına yer verilmiş.

"Gürkan, İSKİ olayı küçümsenmemeli başlıklı yazısında:

"Bu olay da bir kez daha göstermiştir ki siyasetimiz saydam değildir.

Bu ilişkiler denetlenememektedir. Bu durum ise temiz toplum, temiz siyaset, temiz parti gereğine varılmasını olanaksızlaştırmaktadır" diyor.

 

25.8.1993 Hürriyet:

"Rüşvet, 200 milyar lira...

"Ergun Göknel'in her ihaleden yüzde 3-4 komisyon aldım"yolundaki itirafı, İSKl'yle iş ilişkisi bulunan 1648 firmayı zan altında bıraktı. Gök­nel'in itirafı doğrultusunda yapılan hesaplama, 1989-1992'de alınan ko­misyon tutarının 200 milyarı aştığını ortaya koydu."

24.8.1993 Hürriyet:

"işte Göknel'in Rüşvet Raporu: Raporda Göknel'e 4 suçlama

Toplam 4 sayfa tutan raporun sonuç bölümünde şu görüşlere yer

verildi:

1- Adı geçenin, boşandığı eski eşi ile yeni evlendiği eşine sağladığı menfaatlerin kaynağının kanuna ve genel ahlaka uygun biçimde sağlan­dığını kanıtlayamaması sebebiyle, 3628 sayılı kanunun 4. maddesi dela­letiyle, aynı kanunun 12. ve 13. maddelerinde ifade edilen gerçeğe aykırı bildirimde bulunma ve haksız mal edinme suçunu işlediği,

2- Merrill Lynch firması adını rumuz olarak kullanarak çeşitli kuruluş­lara ve kişilere İSKİ bütçesinden özellikle ağırlama ödemesi yaptırdığı, bu olayın ihtilasen zimmet suçunu oluşturabileceği,

3- Koruma Paz. Kim. San. tic. Ltd. Şirketine 28.000.000.000 (28 mil­yar) fazla ödeme yapılmasını sağlayacak biçimde klor ihalesi yapıldığı, bu ihale öncesinde başka firmaların yarı fiyat teklif etmelerine karşın, iti­bar görmedikleri, bu konunun ihaleye fesat karıştırıldığı suçunu oluştura­bileceği,

4- Sanığın, İSKİ ile parasal ilişkisi bulunan 1648 adet firma ve yükle­nici ile parasal ilişkilerinin araştırılmakta olduğu, her belirlemede olayın suç teşkil etmesi halinde konunun Cumhuriyet Savcılığına tevdi edileceği ön görüşüne varılmıştır."

30.8.1993 Hürriyet:

"Sözen: Ergun, parti adını kullanıp para topladı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen, Göknel olayı­nın -nüfuz ticareti- olduğunu, partinin adını kullanarak menfaat sağlandı­ğını söyledi."

 

Aynı gazetede:

Feray Göknel:

"Sözen kazdığı kuyuya düştü." diyor.

24.12.1993 Sabah Gazetesi

"Ergun Göknel'den müthiş itiraflar.

Mesela Alarko, İSKİ'den 200 milyar lira almış. Ödenen paradan yüz­de 3 civarında komisyon verecek. Bu para Aran Habib ile benim aramda paylaşılmak üzere verilir."

Aynı gazete, (Yarın SHP'ye yapılan bağışlar) ön bilgisini veriyor.

Bu haberler ve iddialar yaygın bir hal almıştı.

12 Eylül 1993'te Genel Başkanlığa seçilen Murat Karayalçın bir komisyon oluşturdu. 10 yıllık hesapların incelenmesini istedi.

Bu inceleme sonucunda aynı kuruluştan yılda bir kez 50 milyon lira bağış alınabileceği hükmüne uyulmadığı anlaşılınca;

Aşağıdaki açıklama yapıldı.

18.10.1994 Cumhuriyet:

"SHP parayı geri verdi:

SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın bu şekilde toplanan 1 milyar 235 milyon lira parayı Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemeden Ha-zine'ye vereceklerini açıkladı.

Siyasi Partiler Yasası, partilerin gelir ve giderlerinde bir çok kısıtla­ma getiriyor. Yasanın 75. maddesinde, Anayasa Mahkemesi'nin kesin hesaplara ait bilgilerin belgelendirilmesini partilerden her zaman isteye­bileceği belirtilerek, "Anayasa Mahkemesi, denetimi sonunda, o siyasi partinin gelir ve giderlerinin doğruluğuna ve kanuna uygunluğuna veya kanuna uygun olmayan gelirler ve giderleri dolayısıyla da bunların Hazi-ne'ye gelir kaydedilmesine karar verir" deniliyor.

Yasanın 76.maddesi ise "Bu kanunun bağışlarla ilgili hükümlerine aykırı olarak bağış kabul ettiği Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilen si­yasi partilerin bu gelirlerinin tamamının Hazine'ye irat kaydedilmesine, taşınmaz malların Hazine adına tapuya tesciline karar verilir" hükmü yer alıyor. Yasanın 69. maddesinde, "Siyasi partinin bütün gelirleri o siyasi partinin tüzel kişiliği adına elde edilir" denilirken, "borç verme yasağı" ge­tiren 72. maddede şöyle deniliyor:

"Siyasi partiler, üyelerine ve diğer gerçek ve tüzel kişilere hiçbir şe­kilde borç veremezler."

Ergun Göknel'in ikinci eşi Nurdan Erbuğ'dan boşanması sonrası Nurdan Erbuğ'un aldığı çok önemli ayrılık tazminatını ve bu tazminatın kaynağı hak­kında basına açıklaması ile başlayan İSKİ olayı, aylarca kamuoyunun ve med­yanın gündeminde kaldı.

Ergun Göknel, yargılanması sonucu 8 yıl 4 ay hapis ile cezalandırıldı.

Kendisinin basında çıkan açıklamaları ve çeşitli basın yorumlarına göre duygusal bir insan olarak bu hapis cezasından çok daha ağır manevi üzüntü ve ceza aldığına inanıyorum.

Bu olaya ait yukarıdaki alıntılara yer vermemin nedeni Ergun Göknel'in ki­şiliği ile ilgili değildir.

Bir evliliğin boşanma ile sona ermesinde verilen çok önemli değerdeki özel tazminatın olağan dışı bir şekilde basına açıklanması ile ortaya çıkan İSKİ olayı sosyal demokrat partilerin yolsuzlukla savaş ve dürüstlük iddialarına göl­ge düşürdü.

Bu olay SHP'nin de kamuoyunda büyük güven yitirmesine ve çöküşüne yol açan nedenler arasında yer aldı.

Tarih sahifesinde devletlerin, siyasal kuruluşların çöküşünde yolsuzlukla­rın ne derece etkili olduğunu kanıtlıyan bir çok örnek vardır.

Roma - Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde de rüşvet ve yol­suzlukların büyük etkisi bu örnekler arasında yer almıştır.

İSKİ olayı yıllar sonra bireysel olarak unutulsa da çok temiz duygularla ku­rulan benim de kurucusu olduğum SODEP ve daha sonra SHP'nin aldığı yara izi maalesef kalacaktır.

Olayın bir başka düşündürücü yönü, son yıllarda artan yolsuzluk olayları­nın ortaya çıkış biçimleridir.

Ben geçmiş İSKİ olayını yazarken kamuoyunu hayret ve büyük kaygılara götüren "Susurluk" olayı gündeme geldi. (Polis-Mafya-Siyaset) ilişkisi bir trafik kazası sonucu ortaya çıktı.

Kırmızı Bültene geçmiş katil ve uyuşturucu zanlısı ve 18 yıldır kaçak olan bir kişi aşiret reisi bir milletvekili ve önemli görevler üstlenmiş bir emniyet mü­dürü aynı arabada!... İkisi ölüyor, biri yaralı. Bakalım soruşturma ne olacak?

İSKİ olayları, yıkılan baraj duvarlarından artık kontroldan çıkmış sular gibi, çevreye yayıldı.

25.8.1993 günlü Hürriyet Gazetesi"nde "Rüşvet, 20 milyar lira" başlıklı ya­zı yanında, "Önce İSKİ'yi İsmet İnönü kurmuştu" başlıklı, tarihi belge niteliği taşıyan aşağıdaki yazı yayımlandı.

"İSKİ'yi ismet inönü kurmuştu

Başbakan İsmet İnönü'nün imzasıyla 1933'te kurulan İstanbul Sular İdaresi, 60 yıl sonra oğlu Erdal İnönü'nün başına çorap ördü. 1981'de is­tanbul Su ve Kanaliasyon İdaresi adını alan İSKl'nin; 7 bin çalışanı, 6,5 trilyonluk bütçesiyle hizmet verdiği nüfus Libya, İsrail ve Norveç gibi ül­kelerin iki katı, İsveç, Belçika ve Bulgaristan'la aynı, İSKl'nin kuruluşunun 110 yıl öncesine giden bir öyküsü var. Sultan Abdülaziz, 1868'de Paris'i ziyaretinde Seine Nehri'nden Paris'e su pompalayan buhar makinalarını görerek hayran kaldı ve aynı tesislerin İstanbul'da kurulmasını istedi. 1874'de kente 40 kilometre mesafedeki Terkos Gölü, kaynak olarak be­lirlendi. Halk arasında "Terkos" diye bilinen, resmi adı "Dersaadet Ano­nim Su Şirketi" olan yabancı sermayeli ilk su şirketi kuruldu.Şirket, 1883'ten itibaren Terkos Gölü kıyısına kurduğu buharlı pompa istasyonu ile kentin Avrupa yakasına su pompaladı, ikinci su şirketi, 1. Elmalı Bara-jı'nı inşa ederek 1893'ten itibaren Anadolu Yakası'na basınçlı su vermeye başladı. İstanbul'a su sağlayan yabancı şirketlerin imtiyazları, kuruluşla­rından 50 yıl sonra 1 Haziran 1933 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanıp yürürlüğe giren 2226 sayılı kanunla İstanbul Sular İdaresi'ne devredildi."

30 Haziran 1993'te Hürriyet Gazetesi'nde:

Emrah'tan İnönü'ye başlıklı yazıda Emrah tarizli şarkısına yer verildi.

"Emrah'tan İnönü'ye

Ye Kürküm Ye...

Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü , belediye tarafından yaptırılacak 2400 konutun temel atma töreninde, "Türkiye'nin her tarafında toplu ko­nut sorununu halkın isteği doğrultusunda ele alıp çözüme kavuşturaca­ğız" dedi.

Tören sırasında sevilen şarkılarını seslendiren Emrah, İnönü'nün tö­ren alanına girdiği sırada. "Ye kürküm ye" şarkısını söyledi. Saygı duru­şundan sonra teypteki pil bitince, İstiklâl Marşı, Emrah'ın ses cihazından yararlanılarak yeniden okundu."

21.8.1993 günlü Milliyet Gazetesi'nde:

İbrahim Akdoğan'ın aşağıdaki açıklaması yer aldı.

"İSKİ'de dönen dolapları iki kez İnönü'ye aktardım

İSKİ Yönetim Kurulu üyeliğine merhum Cumhurbaşkanı Özal'ın Ba­sın Danışmanı Can Pulak'ın torpili ile girdiğini belirten CHP eski Kocaeli Milletvekili İbrahim Akdoğan, Türkiye'de İSKİ olayına benzeyen 500'ün üzerinde yolsuzluk olayı bulunduğunu öne sürdü.

Ömer POLAT - KOCAELİ

İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel'in görevden alınmasından üç ün önce İSKİ Yönetim Kurulu üyeliğinden istifa eden İbrahim Akdoğan, dö­nen dolaplar karşısında hayretler içinde kaldığını ve bunları SHP Genel Başkanı Erdal İnönü'ye iki kez aktardığını söyledi.

1973-1980 yılları arasında CHP'den iki dönem Kocaeli Milletvekili seçilen Akdoğan, İSKİ Yönetim Kurulu üyeliğine, Nisan 1990'da döne­min Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Can Pulak'ın torpiliyle geldiğini açıkladı.

Akdoğan, İSKİ'deki gelişmelerle ilgili olarak şunları söyledi:

"Kurumun yönetim kurulunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen, Ergun Göknel ve üç Genel Müdür Yardımcısı haricinde dışarıdan görev yapan tek kişi bendim.

Yolsuzlukları hissetiğim tarihten bu yana yönetimde yeniden görev almak istemedim. 1 Ocak 1993 tarihinden sonra da hiçbir yazıya imza koymadım.

Türkiye'de İSKİ olayına benzeyen 500'ün üzerinde yolsuzluk olayı var. Bir makam arabam vardı ve 4 milyon 200 bin lira maaş alıyordum. Halen oturduğum lojmanı boşaltma sürem önümüzdeki ay doluyor."

Akdoğan, yolsuzluk olaylarının 12 Eylül'den sonra topluma yerleşen köşedönücülüğün ve toplum ahlakındaki çürümenin sonucu olduğunu kaydederek, olayların üzerine gidilmesini istedi."

 

23.8.1993 Sabah Gazetesi:

Ergun Göknel'in eski eşi Nurdan Erbuğ "İnönü ailesinin her şeyi bildiğini ve Erdal beyin içinin kan ağladığını" söylediği bant kaydında yer alıyor.

24.8. 1993 Sabah:

"İnönü'ye dinletemedik" başlıklı haber yayınlanıyor.

"İnönü'ye dinletemedik

İşadamı İbrahim Cevahir İSKİ Yönetim Kurulu üyesi İbrahim Akdo­ğan ve eski İl Başkanı Bozkurt Nuhoğlu, İSKİ Yolsuzluğunu daha önce SHP Genel Başkanı'na ilettiklerini söylediler.

inönü'yü politikaya sokan kişi olarak bilinen, eski sosyal demokrat yeni ANAP'lı, işadamı İbrahim Cevahir İSKİ Yönetim Kurulu üyesi İbra­him Akdoğan ve İstanbul eski SHP İl Başkanı Bozkurt Nuhoğlu, İSKİ Skandalı'yla ilgili olarak soruşturmayı yürüten Fatih Cumhuriyet Savcısı Selim Ulaş'a dün tanık olarak ifade verdiler.

Gazetemizde 21 Ağustos Cumartesi günü yayınlanan "Üçü de mi yalan söylüyor!" başlıklı haberde yeralan beyanları nedeniyle tanık olarak dinlenen İbrahim Cevahir, "Elimizde kimin ne yediğine dair belge yoktur. Fakat bu dedikodular Türkiye'de yapıldığı zamanlar defalarca Erdal Bey'e anlattık. Ama dinletemedik. Olay duyulur, hepimiz Savcı önüne çı­karız demiştim. Bak şimdi hepimiz ifade veriyoruz" dedi.

SHP'den de bu yüzden istifa ettiğini vurgulayan Cevahir sözlerini şöyle sürdürdü: "Olayın asıl suç ortağı Sözen'dir. Sanki tek suçlu Gök-nel'miş gibi cezaevine konuldu. Asıl suçlu olan ve yolsuzlukları organize eden Sözen serbest dolaşıyor. Sayın İnönü'den rica ediyorum. Beyanat­ları ile kamu görevlilerini tehdit etmesin lütfen dikkatli olsun."

İSKİ Yönetim Kurulu üyesi İbrahim Akdoğan da Savcı'ya verdiği ifa­deden sonra yaptığı açıklamada konu hakkında bildiklerini anlattığını kay­dederek ,suçu tek bir kişiye yüklememek gerektiğini ifadesinde belirttiği­ni söyledi

Akdoğan, "Gazetelerde verdiğim beyanatlar doğrudur. SABAH Ga-zetesi'nde "Üçü de mi yalan söylüyor!) başlıklı haberde verdiğim beya­natlar doğrudur" dedi

 İstanbul SHP eski İ! Başkanı Bozkurt Nuhoğlu ise ifadesinden sonra "İSKİ'deki yolsuzlukların faturasının SHP'ye kesilmemesi lazım. SHP ile hiçbir alakası yoktur. Göknel gibi daha nice insanlar vardır. Onlar araştı­rılsın" diye konuştu.

Cevahir, Akdoğan ve Nuhoğlu gazetemizde yayınlanan haberde İS­Kİ Skandali ile ilgili duyduklarını Sözen ve İnönü'ye daha önce ilettiklerini ancak bir sonuç alamadıklarını söylemişlerdi.

SABAH bu açıklamalar üzerine "Üçüde mi yalan söylüyor!" manşeti­ni yayınlamıştı."

İNÖNÜ GENEL BAŞKANLIĞI BIRAKIYOR

6       Haziran 1993 günü partinin M.Y.K. toplantısında Erdal İnönü, Eylül ayın­
da yapılacak olağan kurultayda genel başkanlığa aday olmayacağını sakin bir
üslupla açıklıyor.

Toplantıda bulunanlar için hiç beklenmeyen bu açıklama, tam anlamı ile şok etkisi yapıyor.

Ben bu açıklamadan bir süre sonra genel merkeze gittim.

Genel Sekreter Cevdet Selvi'nin odasında bulunanlar hâlâ bu açıklamaya inanamamış idiler.

Hatta bana. İnönü'yü, bu kararından vazgeçmesi için bir girişimde bulun­mayı düşündüklerini, benim de bu yolda yardımcı olmamı istediler.

Ben kendilerine, "Anladığım şekli ile İnönü'nün bu kararı kesindir. Kal­ması için girişimde bulunmanıza aykırı bir görüşüm olamaz. Fakat sonucun değişeceğini de sanmıyorum. Siz şimdi bu olayı sarsıntısız geçirmeyi ve yeni genel başkan arayışını düşünün"dedim.

Nitekim daha sonra Erdal İnönü ile görüştüğümde, o da kararının kesin ol­duğunu söyledi.

İnönü'nün politikaya girmesi gibi ayrılması da büyük yankı uyandırdı.

7       Haziran'da yayınlanan gazetelerin birinci sahifesindeki manşet haber, çe­
kilme kararı oldu.

7 Haziran 1993 Cumhuriyet:

"İnönü Genel Başkanlığı bırakıyor

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - SHP Genel Başkanı ve Başbakan Vekili Erdal İnönü partisinin 11-12 Eylül 1993'te yapılacak olağan kurultayında 'genel başkanlığa' aday olmayacağını açıkladı. İnönü örgütten gelecek baskıların kararını etkilemeyeceğini belirterek "Naz olarak söyle­miyorum, kararlıyım. Parti yönetimi süreklidir, ancak zaman zaman genel başkanlar değişmelidir. Ben genel başkanların seçimle değişmelerine öncülük etmek istiyorum" dedi. İnönü, SHP Genel Başkanı olmak iste­yenlerin şimdiden çalışmaya başlamalarını istedi.

SODEP'in kuruluşunun 10'uncu yıldönümünde parti Genel Merke-zi'nde basın toplantısı düzenleyen SHP Genel Başkanı ve Başbakan Ve­kili Erdal İnönü ilk önce iç ve dış olaylara değindi. İnönü, 45 dakika iç ve dış sorunlardan Nazi teröründen, PKK'dan, enflasyondan ve DYP Kong-resi'nden bahsetti. Konuşmasının son bölümünde SODEP'in kuruluş yıl­dönümü olduğunu hatırlatan İnönü, "Şimdi size bir şey söylemek istiyo-rum"diyerek şok açıklamalarına geçti. SODEP'in Türk demokrasisine katkısını anlatan İnönü, "10 yılda faydalı işler yaptık"dedi.

İnönü, SHP'nin 11-12 Eylül Kurultayı'na parti içi tartışmaları yaşama­dan, büyük bir olgunluk içinde gidildiğini belirterek şunları söyledi:

"Tartışmaların olmaması bize şöyle bir olanak getiriyor. Parti yöneti­mi süreklidir, ancak zaman zaman genel başkan değişmeli. Nasıl deği­şecek genel başkan? Bunun için Türkiye'de alışılmış bir yol pek yok, de­mokratik ülkelerde nasıl oluyor? Demokratik ülkelerde kongrelerde genel başkan seçilmiyor, sonra başkası seçiliyor. Bizde büyük partilerde şimdi-yekadar pek böyle olmadı. Uzun süre bir genel başkan devam etti. O başkan ya vefat etti, ya emekli oldu, ya cumhurbaşkanı oldu. Ondan sonra kongre yeni bir genel başkan seçti.

Bunun normal bir yolu olması lazım. Herkes eleştirirken bu partiler­de ikinci, üçüncü adamın belli olmamasını söylüyor. Onlar nasıl belli olur ,gene seçimle belli olur. Birinin atamasıyla olmaz."

"ÖNCÜLÜK ETMEMİZ LAZIM"

İnönü, partilerde birinin atamasıyla ikinci, üçüncü adamın belli ola­mayacağını vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü:

"Burada bir öncülük etmemiz gerekiyor. Öncülük etmenin yolu bunu yapmaktır. Önümüzde şimdi kurultay var, kurultaya iki ay var. Şimdi tam zamanıdır, bundan sonra ne yapılacağına karar vermek. Ben şimdi diyo­rum ki; 11-12 Eylül Kurultayı'nda yeniden genel başkanlığa aday olmaya­cağım. Şimdiden o kurultaya genel başkan olmak isteyenler yavaş yavaş çalışmaya başlasınlar. Önümüzde iki ay var. Kurultayımız rahatlıkla se­çim yapar."

Aday olmayacağı konusunda kararlı olduğunu belirten İnönü, "Bunu herhangi bir naz olarak söylemiyorum. Kararlı olarak söylüyorum. Çünkü istiyorum partimiz bu yönde bir öncülük yapsın" dedi. İnönü, Türkiye'de bir büyük partinin genel başkanının normal demokratik süreçle değişme­si gerektiğini, bundan kimseye zarar gelmeyeceğini, partiye de zarar gel­meyeceğini kaydederek şunları söyledi:

"KİMSEYE SÖYLEMEDİM"

"Parti biraz uğraşır. Ama bir vefat olup yahut başka bir şey olup uğ­raşacağına, bunu iki ay içinde düşünerek zamanında hazırlığını yaparak gerçekleştirsin. Buna bizim partimiz öncülük edecektir.

Bunu şimdiye kadar kimseye söylemiş değilim. Şimdi size söylüyo­rum. O bakımdan kimse üzülmesin. Herhangi bir art niyetim falan da yok. Partimizin bir öncülük yapmasını istediğim, zamanının geldiğini dü­şündüğümden söylüyorum."

Kararının önümüzdeki günleri hiçbir şekilde etkilemeyeceğini belir­ten inönü, "Ben şimdi hükümetteyim, başbakan vekiliyim, devam ediyo­rum. Önümüzdeki hafta DYP başkan seçecek. Yeni bir koalisyon hazır­lıkları yapılacak. Ben bunların hepsinde genel başkan olarak bulunaca­ğım. Kurultaya kadar genel başkan olarak devam edeceğim" dedi.

SHP'nin kurultayında yeni bir genel başkanı rahatlıkla seçeceğini kaydeden İnönü sözlerini şöyle sürdürdü:

"Zamanı gelmiştir, böyle olması hayırlıdır. Partimiz için, ülkemiz için daha iyi olacaktır. Ve bu da dediğim gibi öncülük etmenin onurunu parti­mize getirecektir."

10.8.1993 Cumhuriyet:

İnönü, "10 yılı bir gün gibi yaşadım.." başlıklı Tuncay ÖZKAN ile yaptığı söyleşide:

"Türk siyasi hayatının son 10 yılına damgasını vuran liderlerden biri­siniz. Yasaklı dönemden Başbakan Yardımcılığı 'na uzanan bir süreç ya­şadıktan sonra kendi isteğiyle iktidar koltuğunu bırakan ilk lider oluyorsu­nuz, 10 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İNÖNÜ: Beni o zaman tanıyan siyasetçilerin hepsi yasaklı duruma getirilmiş olduğu için siyasete çağırdı. CHP'nin ileri gelen insanlarından bir kısmı. O zamanki siyasi tabloda hatırlayacağınız gibi sağda ve solda yeni partiler kuruluyordu. CHP'nin kapatılmış olmasından sonra, ortanın solundaki hareket sosyaldemokrat hareket olarak nitelendiriliyordu. Ve bu hareketin örgütlenmesi zor oluyordu.

"CHP YAŞIYORDU"

Yasaklar vardı. CHP'nin son genel başkanı partileşmenin o zaman başlamasına karşı bir tavır almıştı. O açıdan dağınıklık vardı. O zaman si­yasete ben başladım. Hedefimiz demokrasinin bilinen şekliyle yeniden Türkiye'de yerleşmesini sağlamaktı, ilk hedefimiz buydu. Tabii bunu sos­yal demokrat bir partinin yeniden canlanmasıyla düşünüyorduk, hedefli­yorduk, henüz Meclis'te böyle bir sosyal demokrat parti yoktu. Hiçbir yer­de yoktu. Ama geçmişte CHP'nin varlığı insanlarıyla fikirleriyle yaşıyordu. Şimdi bugün vardığımız noktaya bakarsak, sosyal demokrat bir parti, adında sosyaldemokrat niteliği bulunan bir parti, CHP'nin devamı olarak ve CHP içinde çalışmış insanların büyük kitlesinin içinde bulunduğu bir parti olarak bugün yerel yönetimlerde, büyük şehirler dahil birçok yerde, belediye başkanı veya belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri aracılığıyla iktidarda TBMM'deki koalisyonu kurmuş olan iki partinin de biri olarak genel yönetimde de yine iktidarda.

"İSTEDİKLERİMİ YAPTIM"

Demokrasi bütün kurumlarıyla yerleşmiş durumda. Bu açıdan baktı­ğımda, bu geçmiş 10 senede beni siyasete çağıran arkadaşlarımın iste­diğini yapmış durumda görüyorum kendimi. Tabii kişisel bu hedef ötesin­de, ülkemizde de tekrar demokrasi içinde ilerleme, halkımızı daha mutlu yaşatma ve Türkiye'yi bütünüyle bu bölgede yaşayan, bu ülkede yaşa­yan insanlar için daha huzurlu, daha güvenlikli ve daha iyi yaşanan bir yer yapma, yolunda Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin çok değerli hizmet­ler verdiğini görüyorum.

Bu on yıl içinde sizi en çok etkileyen olaylardan birkaç örnek verebi­lir misiniz?

İNÖNÜ- Tabii kurulduğumuzda bir askeri dönemin devamı henüz vardı. Ve gerçekten yönetimde demokrasiye bağlı bir gelişme sağlayabi­lecek miyiz şüphesi vardı. Nitekim bu şüpheyi doğrulayan olaylar da ol­du. Daha SODEP'i kurduğumuzdan birkaç gün sonra partinin kurucuları bir veto uygulamasıyla siyasetten uzaklaştırıldı. Bu, şüphesiz çok önemli bir olaydı. Çünkü daha parti yeni kurulduğunda, halkımıza hizmet ver­mek için ortaya çıktığımızda, "hayır bu işi yapamazsınız diye o zamanki yönetimin herşeye egemen olan yönetimin yasağı ile karşılaştık. Bu ya­sak bütün bu hareketi durdurabilirdi, ama durduramadı. Bunun aşılması yine demokratik süreçle oldu. Yani bir kavgayla, bir ayaklanmayla olma­dı.

İLK DAVA AÇILIYOR.

Ama bu yasağın, o zamanki gelişen demokratik arayış içinde bir yü­rütme gibi olmadığını düşündük. Nitekim böyle olumsuzluklar ortaya çıktı. Bizim yerimize başka arkadaşlarımız partiye kurucu olarak katıldılar ve kısabir süre sonra da askeri yönetim dönemi bitti. Yeni yönetim demokratik bir yönetim olmak zorunda olduğu için tekrar siyasete döndük ve devam ettik. Askeri dönem benim o zamanki bir demecimi, yürürlükte olan düzene karşı görerek mahkemeye vermişti, ama mahkemede bera­at ettim, ilk engel böyle aşıldı. Sonra parti içinde yapılanma devam etti. Partinin dışardan gelen bu engelleri aşması her zaman yeni özveriler, yeni içtenlikli gayretlerle oluyordu. Örneğin ben genel başkanlıktan ayrıl­mış oluyorum. Ondan sonra parti devam ediyor.

BİRLEŞME

Değerli arkadaşımız Sayın Kartay devam etti. Sayın Kartay isitfa etti ve tekrar genel başkan oldum. Böyle hareketler partilerde kolay kolay ol­maz. Ancak bir yüce hedefe yönelik özverili çalışan bir topluluk içinde bu noktaya engeller aşılarak böyle ilerlenebiliyor. Sonra ilk yerel seçimlere girdik. Nitekim bu doğrultuda sonra yine Halkçı Parti'nin kendi kongresin­den sonraki yeni yapısı içinde bir araya geldik ve büyük özveriler göster­di her iki partinin genel başkanları ve bütün örgütleri. Çok kendine özgü bir birleşme şekliyle iki parti birleşti. Bunun sonucunda hem parlamento­da hem yerel yönetimde birinci muhalefet partisi haline geldik.

84. MADDE TEHDİDİ

Bu da son derece önemli bir aşamaydı. Bunun bugün bir geçmiş ha­tıra olarak anılması olayın önemini azaltmamalı. Bu olay ilk defa ortaya çıktığında basınımız şaşkınlıkla niteledi ve o zamanki basındaki izlenim­ler, böyle şey olmaz şeklindeydi. Görüşmeler yapılacak, ama bir şey çık­maz şeklindeydi. Fakat bu görüşmeler sonunda birleşme umudu ciddi olarak ortaya çıkınca, ilk olarak o zamanki Başbakan rahmetli Turgut Özal, "Böyle şey olmaz 84. maddeyi işletiriz" diye tehdit kullanarak önle­meye çalıştı. Gerçi daha sonra da 'rakiplerimizi küçümseyerek hata etti­ğimizi gördük' gibi gerçeği yakalayan sözler söyledi. Gerçekten iki parti­nin özverili yaklaşımı böyle bir birleşmenin olabileceğini gösterdi."

15.8.1993 Milliyet Gazetesi'nde Nur Batur ile yaptığı söyleşi de;

"10 Yılın Ardından SHP Lideri İnönü'den İlginç İtiraflar

Makamlar geçicidir. Yaşam biçimi kalıcıdır. Siyaset, bir hizmettir. Bir daha bırakılmayacak bir mevki olarak düşünmek yanlış. Eğer yaşam biçi­minizi değiştirmezseniz, makamınızı bıraktığınız gün hayal kırıklığına uğ­ramazsınız. Ben, normal yaşamımı devam ettirdim. Mesele, bundan iba­ret.

SHP VE AYRILIK

Ayrılmam, aslında iyimser bir karar. Ben sağlam demokratik düzen yeniden kurulsun diye hizmet yapmak için siyasete girdim. Kurduğumuz parti, koalisyon üyesi olarak iktidarda. Türkiye'de demokrasi yerleşti. Ben yeterince hizmet yaptım. Çok değerli arkadaşlarım var. Şimdi onlar, görev yapsın. Ben de başka şeyler yaparım. Düşünmeye daha fazla za­manım olur."

S Haziran 1993 Hürriyet:

"Siyasete ayak uyduramadı m

Başbakan Vekili Erdal inönü, SHP Genel Başkanlığına aday olma­ma kararının gerekçesini açıklarken, önemli bir itirafta bulundu. İnönü siyasetin kendine özgü koşulları ve estetiği bulunduğunu, mizacı gereği bunları tam olarak yerine getiremediğini ifade etti. İnönü, başkanlığı bı­raktıktan sonra, partinin dış ilişkilerinde bir göreve talip oldu ve "Bu alan­da katkıda bulunurum" dedi.

Dün toplanan MYK'da kararının gerekçelerini açıklayan İnönü, MYK üyelerinden bu konuda basına bilgi vermemelerini istedi. MYK'da ilk sö­zü alan SHP Genel Sekreteri Cevdet Selvi, kararını bir kez daha gözden geçirmesini isteyince İnönü, bunun mümkün olmadığını bildirdi. MYK üyeleri, kararın parti ve hükümet açısından yanlış bir zamanda alındığını ifade ettiler. Bunun üzerine İnönü, kararının gerekçelerini özetle şöyle açıkladı:

"Ben gençlik yıllarımda tenis oynardım. Her zaman kazanmak için oynamasam da iyi ve kurallarına uygun oynamaya çalışırdım. 12 Ey-lül'den sonra göreve çağrıldım. İyi devlet adamı olduğumuzu, demokrasi­ye katkı yaptığımızı söylüyorlar ama bize oy vermiyorlar. Ülkemizin büyü­mesi ve güçlenmesi için çalıştık. Ama partimiz aynı oranda büyümedi. Benim mizacım ile bu iş olmadı. Siyasetin kendine özgü koşulları ve es­tetiği var. Ben bunu tam olarak yerine getiremiyorum. Mizacım gereği, partiden önce ülkenin çıkarını düşündüğüm için zaman zaman partiye gerekli katkıyı yapamadım. Benim karakterim dışında bir genel başkanın bu katkıyı yapmasına fırsat verilmeli.

Kafamda bir isim yok. Partiyi daha iyi bir noktaya getirecek lideri bir­likte bulalım. Bunu yapabilmek için böyle bir karar vermem gerekiyordu. Bu kararı uzun zamandan beri düşünüyordum. Parti açısından en yararlı olacak aşamayı bekledim. Düşündüğüm şeyleri yazmak ve başka alan­larda çalışmak istiyorum. Parti dış ilişkilerinde bana görev verilirse katkı­da bulunurum."

 

Erdal İnönü çekilme kararını işte böyle açık ve sade bir üslupla açıklıyor­du.

Doğal olarak eleştiriler de vardı.

9 Haziran 1993 günlü Meydan Gazetesi'nde İnönü ailesinin yakını İbrahim Cevahir'in değerlendirmesi buna bir örnektir.

"İnönü gemi batarken kaçtı

Güler KÖMÜRCÜ

SHP Genel Başkanı ve Başbakan Vekili Erdal inönü'nün SHP Genel Başkanlığfndan ayrılma kararının yankıları sürüyor.

iş dünyası, İnönü'nün ayrılmasını Türkiye'nin siyasi geleceği adına 'kayıp' olarak nitelendirirken, yıllardır işadamı unvanından daha çok sos­yal demokrasi adına verdiği mücadele ile tanınan İbrahim Cevahir ise İnönü'nün vedasına oldukça değişik bir yorum getirdi.

Cevahir, inönü'nün ayrılmasını 'kaçış' olarak nitelendirdi.

Bir süre önce 'Sosyal Demokrat işadamları Birliği' adı altında kendisi ile aynı kulvarda olan diğer işadamlarını toplayarak, 'Solda birleşme' çağ­rısı yapan Cevahir, bu çağrısına cevap gelmeyince geçtiğimiz ay SHP'den istifa ederek ANAP'a geçmişti.

Cevahir, İnönü'nün istifası ile ilgili şu yorumu yaptı:

"inönü SHP gemisinin battığını gördü ve gemi tam batıyorken kaçtı. Değişimi bir türlü gerçekleştiremeyen sol, özellikle büyük şehirlerde sü­rekli oy kaybediyordu.

Örneğin 1989'da istanbul'da yüzde 39,5 olan SHP oyları bu yıl yüz­de 12,5'a düştü, inönü de bu durumu farkedip, kendini kurtarmayı tercih etti."

Erdal İnönü'nün 7Haziran 1994 gününde açıkladığı çekilme kararı SHP'nin 4. Olağan Kurultayında sonuçlandı.

12.9.1993 günlü Milliyet Gazetesi'nde yer alan "Benden sonra en güzelini yapın" başlıklı yazıda ayrılık yer alıyor.

"SHP'nin 4'üncü Olağan Kurultayı'nda gözyaşlarıyla uğurlanan İnö­nü, "Benden sonra en güzelini yapın" diyerek parti liderliği ve Başbakan Yardımcılığı'ndan ayrıldı.

SHP'liler, 10 yıllık politik hayatı boyunca, Türk siyasetine yeni bir çiz­gi kazandıran liderleri Erdal inönü'yü, dinmeyen alkışlar ve gözyaşlarıyla uğurladı, inönü, Başbakan Yardımcılığı ve SHP liderliğine veda ederken, İzmir Milletvekili olarak politik yaşantısını sürdürecek.

Bu hüzünlü veda öncesinde, SHP'lilere, "En güzelini yapınız" öğüdü­nü veren İnönü, sosyal demokratlara en çok ihtiyaç duyulan bir dönem­de yaşandığını vurguladığı veda konuşmasını, "Bu defa hepinize Genel Başkanınız olarak, 'Allahaısmarladık' diyorum" sözleriyle tamamladı, inö­nü, Genel Başkanlık yarışının, demokratik olgunluk içinde geçtiğini belirt­ti, partisinin hiç ödün vermeden, büyük bir demokrasi mücadelesi yaptı­ğını savundu. Koalisyon ortaklığının partiyi yıprattığı eleştirilerine de ce­vap veren İnönü, "Seçim sonuçları, bu görevi üstlenmemizi gerektirdi. Buna karşı çıkanlar, halk iradesini hiçe sayıp demokrasiye saygısızlık et­tiklerinin farkında değiller" dedi.

BASINA ŞÜKRAN

Genel Başkanlığı boyunca, birlikte görev yaptığı insanlarla kıvançla, zevkle, onurla çalıştığını hatırlatan İnönü, "Basın özgürlüğü olmadan de­mokrasi sağlıklı yürümez. Kendilerine şükran borçluyum" diye konuştu. İnönü, "Ancak izin versinler biraz da takılayım" sözlerinden sonra, "Basın ya aşırı övgü ya da aşırı yergide bulunuyor. Biz de bu davranışlardan na­sibimizi alıyoruz" dedi.

İSKİ yolsuzluğunu önceden bilmediğini belirten İnönü, "Bilsem he­men soruşturma açtırırdım" dedi. Basın özgürlüğünün, insanlara hakaret hakkı vermediğini kaydeden İnönü, interstar Televizyonu'nu kastederek, "Özgürlüğün tadını kaçıran bir özel TV kuruluşu aleyhine açılan davalar için, partililerime teşekkür ediyorum"diye konuştu.

SON SELAM

SHP Genel Başkanlığı'ndan ayrılan Erdal İnönü, Kurultay'da yapıtğı veda konuşmasında çok duygulandı. Sevinç İnönü'nün de gözleri doldu, İnönü'ler salondan ayrılırken, "Bana Her Şey Seni Hatırlatıyor" parçası eşliğinde SHP'lilere el salladılar."

Evet!..

6 Haziran 1983'te SODEP'te başlayan Genel Başkanlık ve aktif siyaset böy­lece 12 Eylül 1993 günü SHP'nin 4. Olağan Kurultayı'nda alkışlarla ve anlamlı şarkılarla sona eriyordu.

 

MURAT KARAYALÇIN BAŞKAN OLUYOR

Erdal İnönü ayrılma kararını açıkladığında Genel Başkan adayları arasında Murat Karayalçın önde gelen bir isimdi.

İnönü kararını açıkladıktan bir gün sonraki görüşmemizde:

-        "Öyle görüyorum ki bu kararınız kesindir-.. Bu durumda Genel Başkan­
lık için kimi düşünüyorsunuz?"
dedim.

Yanıtı yeni bir soru oldu.

-        "Si2 ne düşünüyorsunuz?"

Ben "Murat Karaylçın'ın kamuoyunda beklenen isim olduğunu, bu ne­denle O'nun Genel Başkanlığı'nda yeni bir coşku kazanabileceği görüşünde olduğunu" söyledim.

Erdal İnönü'nün bu görüşe karşı olmadığını anladım.

O gün Murat Karayalçın ile Genel Başkanlık konusunu konuştum.

"İnönü'nün kararı kesin, bu ortamda sizin Genel Başkanlık için ivedi ka­rar vermeniz uygun olur.

Başka adaylar açıklama yaptıktan sonraya kalırsanız, bazı ön anlaşma­lar nedeni ile rakipler güç toplamış olurlar" dedim.

Murat Karayalçın, önce Erdal İnönü ile görüştü. Yakın çalışma arkadaşları­nın da fikirlerini aldı. Adaylığını açıkladı.

Aydın Güven Gürkan büyük bir kulis çalışmasına girdi. Bir süre sonra o da adaylığını açıkladı.

Daha sonra Yüksel Çakmur ve sürpriz aday Tolga Yarman'nın adaylıkları kurultay gündemine geldi.

Tolga Yarman SODEP kurucu üyesi idi. Bir kez daha Genel Başkan adayı olmuştu.

Sanırım kurultaylarda sıra dışı söz almak için aday olmuştu. Çünkü bu ikinci adaylık girişimi idi.

Parti Tüzüğü, Genel Başkan adaylarına sıra dışı konuşma hakkı tanımakta­dır.

Ne var ki, Prof. Dr. Yüksek Fizik Mühendisi Tolga Yarman, Atatürk'ün kur­duğu CHP'nin devann olduğunu, O'nun ilkelerini savunmayı amaç gösteren bir partinin Genel Bu.' kan adayı olarak konuşmasına Kürtçe başlamıştı.

Biraz sonra ne söylediğini soruşturduğumda (Güneydogu'cla .şehit düşen­lerin anaları ile PKK'lılardan ölenlerin analarının acılarının aynı olduğunu) bu acıları paylaşarak söze başladığını belirttiğini öğrendim.

Elbette her ana için evlat acısı aynıdır.

Ama vatanın bütünlüğünü koruma yolunda şehit olan ile devlete karşı si­lahlı eylemde ölen hiç bir zaman eşit olamaz.

Söze böyle başlamasının nedeni herhalde bu değildi. Kürt kökenli delege­lerin oylarını istediği anlaşılmıştı.

İsteği boş çıktı. Oylama sonunda iki oy aldı.

Çekişme Aydın Güven Gürkan ile Karayalçın arasında oldu.

Oyların sayımı sonunda Yüksel Çakmur 26, Aydın Güven Gürkan 403 oy aldılar.

Karayalçın 559 oyla Genel Başkanlığı rahat bir şekilde kazandı.

Ne var ki, benim görüşüme göre Parti Meclisi'nin oluşturulması için aynı gün aldığı karar ile Genel Başkan insiyatifini kaybetti.

Çünkü Kurultayda Genel Başkan seçimi birinci gün, Parti Meclisi ikinci gün gündemde idi.

Medya kendisini açık bir şekilde desteklemişti.

Karaoğlan'dan sonra "Karamurat" slogan haline gelmişti.

Karayalçın SHP'deki çöküşü önleyecek bir umut olarak gösterilmekte idi.

SHP'deki en önemli sorun, parti içi iktidar güç çekişmesi olmuştu. Kuru­luştan 13 Eylül 1993'e kadar beş olağanüstü ve dört olağan kurultaya gidilmiş bu duruma bir çözüm getirilememiş, partinin bir tanımlaması da "Kurultaylar Partisi" olmuştu.

İşte bu ortamda medyanın ve delegelerin açık desteği ile Genel Başkanlığa gelen Karayalçın'dan beklenen tam bir düşünce beraberliği içinde ve kamuo­yuna güven verecek yeni isimlerin de yer aldığı bir Parti Meclisi listesini bir gün sonra Kurultaya sunup onay alması gerekirken; rahat seçildiğini görüp ra­kibi Aydın Güven Gürkan ile o gece ortak liste yapma önerisi bana göre büyük hata oldu.

Zira ertesi gün eşit sayılarda Parti Meclisi oluştu. Disiplin Kurulu da öyle.

Yine parti içi kuvvet çatışması gündeme geldi.

Ben kurultay öncesi Karayalçın'a şunu söylemiştim.

-"Siz bugünkü siyasal ortamda Genel Başkanlığı kesinlikle kazanırsınız.

Sorun Parti Meclisinidedir. Bütün çalışmanızı o konuya yönlendiriniz. Uyumlu bir Parti Meclisi oluşturunuz.

Parti içinde rahat olunuz.

Çalışmalarınız dışa dönük olsun."

Bu düşüncem Gürkan için de aynıdır. Eğer o Genel Başkan olsaydı O'nun da böyle davranmasını beklerdim.

Murat Karayalçın, Parti Meclisi oluşumundaki iyi niyetinden kaynaklanan yanlış takdirinin sıkıntılarını ilk günden yaşamaya başladı.

13.9.1993 günü Genel Başkanlığı Erdal İnönü'den devir alırken, yaptığı ko­nuşmadan bir bölümünü alıyorum.

"Bugün partimiz önemli bir süreci tamamladı. Bu süreç siyasal ya­şamda sizin çok güç bir kararı almanızla başladı.6 Haziran tarihinde al­mış olduğunuz karar yalnızca partimiz için değil, Türkiye siyasi yaşamı için gerçekten çok önem taşımaktadır. Ben bunu siyasi yaşamımızın bir kilometre taşı olarak görüyorum. Sizin basın toplantısında kullanmış ol­duğunuz deyimlerle Türkiye'de parti genel başkanlıklarının değişimi batı demokrasilerinden farklı olarak va vefat, ya Cumhurbaşkanlığı ya da emeklilik gibi olgulara dayanıyor. Bu kararla veni bir süreç başladı. Bir tür siyasi amortisman kavramını siyasi yaşamımıza getirdiniz. Bundan sonra parti genel başkanlıklarından 10 yıldan fazla kalanlara partililer 6 Haziran tarihini anımsatacaklardır. Gerçekten 6 Haziran'da almış olduğu­nuz kararla üç aylık bir süre içinde partililerimizin çok sağlıklı bir karar vermelerine olanak sağlayan bir ortam yarattınız. Bu işin partililerle ilgili yanı. Ben burada açıkça ifade edilmese bile bu üç aylık süre içinde genel başkan adayalrının antrene edilmesi gibi bir amacın da olduğunu düşü­nüyorum. Yalnızca yarışmadık. Genel başkan adayları olarak Türkiye'nin her yerinde partililerimizle bence daha sonraki yıllar için çok önem taşı­yan bir çalışma ortamı içine girdik.

Sizden pırıl pırıl, tertemiz bir parti devralıyorum. Hiçbirimizin bundan en ufak bir kuşkusu vok. SHP'nin genel başkanı olarak size en içten şük­ranlarımı sunuyorum. Kurultayda söylemiştim izin verirseniz burda da tekrar etmek istiyorum. Aslanlar çalışmalarını çok yoğun olarak sürdüre­cekler."

Evet arslan sosyal demokratlar, arslanlar gibi çalışmaya değil,   birbirlerini yemeye devam ettiler.

Bir süre sonra Karayalçın özel. bir söyleşimizde sıkıntılarını açığa vuruyor­du.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı iken rahat ve başarılı bir çalışma dö­neminden bir gecede Genel Başkan ve ertesi gün de Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı oluvermişti.

Ama yalnız kalmıştı.

Esasen CHP ve SHP'nin birleşme ve bütünleşme görüşmeleri de uzun va­deli bir çalışma programını engelliyordu.

Artık Karayalçın dümensiz geminin kaptanı gibi akıntıya kapılmış gidiyor­du. Bu gidişin sonucu partinin kendini feshetmesi ve CHP ile birleşme oldu.

Hem SHP dönemi hem de Karayalçın'ın Genel Başkanlık dönemi böyle so­na erdi.