BÖLÜM
- 12-
VETOLAR
SODEP yasal kuruluşunu tamamlamış, büyük bir coşku ile örgütlenme girişimlerine
yönelmiş, parti genel merkezi sempatizanlarla dolup taşıyor.
Bir yandan yerleşim düzeni sağlanıyor, bir yandan da gelen konuklara sıcak
ilgi gösterilmesine özenle dikkat ediliyor.
Yakın bir geleceğin iktidarı özgürlükçü çoğulcu demokrasinin, laik demokratik
Türkiye Cumhuriyetinin, sosyal adaletin güvencesi olacağı inancı ile SODEP'e
her kesimden yakınlık gösteriliyor.
Tabii bu ortamda biz parti kurucuları da büyük mutluluk duyuyor, sonuca
giden yolda yanlış yapmamaya özen gösteriyor, geceli gündüzlü çalışıyoruz.
Ancak kuruluş günlerinde başlayan kaygılar da partinin güç kazanması ile
orantılı olarak artıyor.
Sorumlu sorumsuz kişiler SODEP'in seçime girişinin engellenmesi için vetoların
işleyeceğini söylüyorlar.
Özellikle Halkçı Parti, SODEP'in büyük ilerleyişinden büyük rahatsızlık
içinde.
Yalçın Doğan "Dar Sokakta Siyaset" kitabında durumu, Kendisine moral arayan
parti: Halkçı Parti başlığı ile şöyle anlatıyor:
"Olmaz böyle şey, iğfal ediyorlar Erdal beyi, bunu yapamazlar. Kandırıyorlar
Erdal beyi, diye bas bas bağırıyordu Necdet Calp Halkçı Parti çalışmalarının
sürdürüldüğü Sabit Batumlu'nun bürosunda.
Günlerdir Erdal İnönü'nün politikaya giremeyeceğine inanıyordu. Daha birkaç
gün önce Pembe Köşk'te Mevhibe Hanımı ziyaret etmiş "Erdal'ın politikaya
gireceğini sanmıyorum" yanıtını alınca rahatlamıştı. Ama şimdi, işte İnönü
geliyor ve SODEP kuruluşuna katılıyordu.
Zaten kendi içinde çeşitli güçlükler ve anlaşmazlıklarla kıvranan Halkçı
Parti'ye işte bu en büyük darbeydi. Zaten günlerdir kimle konuşurlarsa,
aldıkları yanıt hemen hemen hep aynı idi. (Başbakanlık Müsteşarı'nın kurduğu
partiye ben katılmam) bu parti muvazaalı partidir."
Solda saygınlık kazanmış isimlere gidiyorlar, Sırrı Atalay, Mustafa Üstündağ,
Muammer Erten, Çağlar Kırçak, İsmail Cem, İsmail Hakkı Birler gibi partide
kimin adı geçiyorsa tümünü deniyorlardı, ama nafile kimse gelmiyordu."
Necdet Calp, bu rahatsızılk içinde "Hele bir vetoyu yesinler de boylarının
ölçüsünü ondan sonra görelim. SODEP'in seçimlere katılması mümkün değil
diyor" (*).
Bu sözler kısa zamanda bizlere ulaşıyor. Biz Necdet Calp'ın arkadaşlarına
moral vermek istediğini düşünüyoruz.
Ne varki, yanıldığımız ortaya çıkacaktı. Calp'ın tüm parti
kurma çalışmalarını SODEP'in seçim dışı kalması koşuluna bağlı gördüğü
ve bu yolda her türlü asılsız suçlamalara girdiği anlaşıldı. İlerde bu
konuya değineceğim.
Yasa gereği kurucular üzerindeki Konsey inceleme süresi 20 gün idi. İncelemenin
bu süre içinde tamamlanması gerekiyordu.
Günler uzadıkça çelişkili haberler artıyor. Kurucularda gerginlik görülüyordu.
Bilen bilmeyen yorum yapıyor, haber üretiyordu.
Bir haberi Oktay Ekşi'den dinleyelim:
"O gün galiba 22 Haziran'dı. Akşam saat 20.00 sularında Dr. Çağlar Kırçak
telefon etti.
- Oktay, çok sağlam bir kaynaktan duyduğum bir haberi sana iletmek
istiyorum. Onun için arıyorum. SODEP'e tam 18 veto geliyormuş, haberin
olsun" dedi.
Çağlar Kırçak, o sırada politika ile yoğun ilişki içinde idi. Hatta aylar
öncesi (Sosyal Demokrat Siyasi Parti) kurma çalışmaları olmuştu.
O günlerde Çağlar'ın verdiği haberin ciddiyetinden şüphe etmedim.
Hemen Pembe Köşk'e telefon ettim. Görüşme isteğimi bildirdim. Kısa süre
sonra Pembe Köşk kabul odasında idim.
Çağlar Kırkçak'ın verdiği haberi aktardım ve ciddi olduğuna inandığımı
ilave ettim.
İnönü, "Yaparlarsa yapsınlar. Biz de bize düşeni yaparız" dedi.
Neler yapabileceğimizi konuştuk.
Erdal İnönü haberi serin kanlılıkla karşılamıştı".
İnönü'ye başka kaynaklardan da haber geldiği biliniyordu.
Aslında kuruluş aşamasında Kenan Evren'le yaptığı görüşmede de bazı olumsuz
mesajlar yer almıştı.
"Benim babanıza ve ailenize çok içten saygım vardır. Anneniz hanımefendiye
saygılarımı iletmenizi rica ediyorum. Politikaya girmeye neden ihtiyaç
duydunuz? Şimdi sizin isminizden ve kimliğinizden yararlanarak başa getirmelerine
güvenmeyiniz. Yarın, öbür gün bir fırsatını bulup sizin yerinize başkalarını
getireceklerini görmüyor musunuz?" Sözleri Kenan Evren'in bu girişimden
memnun olmadığını hatta vazgeçilmesi işaretini vermek istediğini gösteriyordu(*).
Süleyman Sarıalioğlu, Emniyetteki dostlarından aldığı bilgilerden çok rahatsızdı.
Büyük sayıda veto geleceği hatta, İnönü'nün de veto edileceğini söylemişlerdi.
O günlerde parti ile çok yakın ilgisini sürdüren İbrahim Cevahir tanıdığı
bir generalden SODEP için vetoların hazırlandığını bu listede Erdal İnönü'nün
de bulunduğunu öğrendiğini, bu bilgiyi İnönü'ye aktardığını ancak İnönü'nün
inanmak istemediğini özel bir görüşmede bana anlatmıştı.
İşte kurucular hakkındaki Konsey kararı artan bir sıkıntı ve heyecan ile
beklenmekteydi. Erdal İnönü'nün veto edileceğine kimse inanmıyor, hatta
güvence sayılıyordu. İnönü soyadı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin Kuruluşu,
Demokrasiye geçiş yılları ile tarihimizde onurlu yerini almıştı. Yalnız
Türk kamuoyu değil, dünya devletleri bu soyadına saygı duymakta idiler.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ile İnönü'yü örnek komutan olarak tanımakta
idiler. Şimdi Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanından oluşan Milli
Güvenlik konseyi nasıl olur da İnönü'yü veto ederdi?
Biz bu düşünceler içinde iken;
23 Haziran 1983 günü saat 16.30'da bir sivil görevli elinde kahverengi
bir zarf ile parti merkezine geliyor.
"Bir yetkili arıyorum. Partinize bir tebilgat var" diyor.
Genel Sekreter Durakoğlu zarfı alıp heyecanla açıyor.
"Vay canına" diyerek hayretini gizleyemiyor.
Ve Erdal İnönü dahil 21 kurucu üyenin veto edildiği Milli Güvenlik Konseyi'nin
23.6.1983 gün ve 85 sayılı kararı ile duyuruluyordu.
MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ KARARI
KARAR NO: 85
23 HAZİRAN 1983
Sosyal Demokrasi Partisi'nin, 6 Haziran 1983 günü İçişleri Bakanlığı'na
vermiş olduğu kuruluş bildirisinde belirlenen Parti kurucuları üzerinde,
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununun Geçici Madde 4 hükümlerine göre incelemede
bulunan Milli Güvenlik Konseyi; bunlardan aşağıda isimleri yazılı (21)
kişinin, parti kurucusu olmalarının uygun görülmediğine karar vermiştir.
Kenan Evren
Nurettin Ersin
Nejat Tümer
Orgeneral
Orgenaral
Oramiral
Genelkurmay Başkanı Kara Kuvvetleri
K. Deniz Kuvvetleri K.
Tahsin Şahinkaya
Sedat Celasun
Orgeneral
Orgenaral
Hava Kuvvetleri K.
Jandarma Genel K.
UYGUN GÖRÜLMEYEN KİŞİLER:
Erdal İNÖNÜ
Türkan AKYOL
Türker ALKAN
Tekin ALP
Hasan ÇETİNKAYA
Hicri FİŞEK
Yiğit GÜLÖKSÜZ
Erhan IŞIL
Kemal İNAN
Kâmil KARAVELİOĞLU Cahit
KÜLEBİ
Şükran NASUHOĞLU
İbrahim ÖNEN
Muzaffer SARAÇ
Atila SAV
Cevdet SELVİ
H.Cahit TALAS
Güler TANYOLAÇ
Kâzım YENİCE
Korel GÖYMEN
Halil AKYÜZ
Genel Başkan odasında İnönü ile birlikte daha önce Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan
telefon edildiği için gelecek zarfı bekliyorduk.
Durakoğlu soluk bir yüzle içeri girdi. İnönü'nün kimler veto edildi sorusuna,
Durakoğlu "Başta siz olmak üzere 20 kişi" yanıtını verdi.
İnönü, "Ne yapalım, demek öyle uygun görmüşler" demekle yetindi.
Kısa sürede bütün kurucular genel başkan odasında toplanmıştı. Doğal olarak
şimdi ne yapılacak sorusu vardı. Veto edilmemiş olmasına karşın Prof. Saim
Kendir söz aldı.
"Bu durumda bence yapacak birşey kalmamaktadır. Çünkü mevcut yönetim Sosyal
Demokrasi Partisi'nin dağılmasını istemektedir. Eğer biz şimdi bu gerçeği
görmezlikten gelirsek, yarın onlar bize gösterecekler ve bu partiyi tıpkı
Büyük Türkiye Partisi'ne yaptıkları gibi kapatacaklar, yahut genel seçimlere
sokmayacaklardır. O yüzden bence yapacağımız şey, bir deklarasyonla kamuoyuna
partiyi feshettiğimizi duyurmalıyız" dedi.
Kendir'in bu sözleri Konsey'in çok haksız kararının açtığı yara üzerine
adeta biber dökmüştü. Büyük tepki oldu. Devam için görüşler ortaya kondu.
Ben,
"Her halükârda devam etmek tartışılmamalıdır. Bize bu görevi
CHP tabanı ve bugün siyaset yasağı olanlar emanet etti. Devam edeceğiz.
Çünkü devam etmemek bizim kararımız olmaktan çıkmıştır. Şimdi halkımız
Sosyal demokrasi Partisi'nin bu olumsuz koşullar içinde de mücadeleye devam
edecek bir güce sahip olup, olmadığını görmek isteyecektir" dedim.
İsmail Hakkı Birler:
"Efendim, biraz gerçekçi olmak gerek, siz veto edildiniz? Şimdi bu toplantıda
bulunmanız bile doğru değildir demeyeceğim. Ama bize bundan sonra nasıl
çalışmamız gerektiği konusunda bir telkinde bulunmayacağınızı umarım. Çünkü
geride bıraktığınız arkadaşlarınız, sizden devraldıkları görevin tarihi
sorumluluğunu müdrik kimselerdir. Bu noktada müsterih olmanızı rica ediyorum.
Sosyal Demokrasi Partisi'nin şimdi veto edilen arkadaşlarımızın yokluğunu
her zaman duyacağı şüphesizdir. Bu eksikliği telafi edebilmemiz için burada
kalanların daha azimli olmaları yetmez. Ayrılan arkadaşlarımızın da kalanlara
olan desteklerini esirgememelerini beklemek hakkımızdır" sözleri ile ilk
cümlesindeki sert girişi yumuşattı ne var ki bunu yanlış yorumlayanlar
ve Birler aleyhine kullananlar oldu.
Ahmet Durakoğlu da bir değerlendirme yaptı:
"Bence SODEP hakkında uygulanan karar, veto edilenlerin kişisel olarak
hatalı, günahlı, sakıncalı kişiler olması gibi bir düşünce ile ilgili değildir.
Ben veto edilen arkadaşlarımızın en az kalanlar kadar saygı değer kişiler
olduğu inancını bütün arkadaşlarımla bölüştüğüme eminim. Hatta arkadaşlarımızı,
veto edenlerin de bundan değişik bir düşüncede olduklarına inanmıyorum.
O nedenle bu kararı kişilerle ilgili değerlendirmelerin ışığında tahlil
etmek yanlış olur. Bu karar, doğrudan doğruya rejimle ilgili olarak uygulanan
bir stratejinin gereği sayılmalıdır. Bu şu demektir ki, "Biz Peygamber
Aleyhisselam'ı bulup kurucularımız arasında gösterse idik, onu dahi veto
edeceklerdi" sözleri ile gerçekten vetolardaki davranışın temel hangi düşünceye
dayandığını bu özlü konuşmada ortaya koymuştu.
Nitekim ilerde yer alacak vetolarda Konsey'in kendi silah arkadaşlarını,
Atatürk'ün yaverini dahi veto etmeleri bu yorumun ne kadar gerçekçi olduğunu
kanıtlamıştır.
Ne var ki, o gün veto edilenler durumu asla böyle kabul etmediler, vetolular
ve veto edilmeyenler ayırımını gündemde tuttular.
Kısaca o toplantıya ait izlenimlerimi Mehmet Kıcıman'ın sözleri ile bitirmek
istiyorum.
Kıcıman,
"Öyle sanıyorum ki, bizim bir tek hatamız oldu. Bu da bugüne
kadar hiçbir hata yapmamış olmamızdır."
Erdal İnönü bu konuşmalardan sonra "Gitme zamanı geldi" diyerek kalktı,
kendisini hiç hatırımıza getirmediğimiz bu karardan sonra hep birlikte
yolcu ettik.
Gerçekten gerek bu ilk vetolar döneminde, gerekse diğerlerinde ve SODEP'in
seçim dışında bırakılmasına neden sayılabilecek hata yapmamaya bütün kurucu
arkadaşlarımız büyük dikkat göstermişlerdir.
Esasen bugüne kadar hiç kimse gerçek bir hatamızı gösterememiştir.
Kenan Evren'in anılarında kendisine aktarıldığı anlaşılan aşırı akımlar
dedikodusunun ise bizlerin önerdiği kurucuların kimlikleri ile nasıl bağdaştırıldığını
söyleyecek ve savunabilecek bir kimse çıkmamıştır.
SODEP Devam Kararı Alıyor
Ertesi gün veto dışında kalan kurucular Genel Merkez'de toplandı. Genel
Başkan Yardımcısı olarak toplantıyı ben açtım.
İlk sözü Prof. Saim Kendir aldı:
"Benim demokratik sistem anlayışıma göre, en iyinin en doğrunun bulunabilmesi
için, tartışılan konu ile ilgili olarak herkes düşüncelerini açık açık
söylemelidir. Ben size düşüncelerimi böyle bir anlayış içinde ifade edeceğim.
Partimizin dün uğradığı muamele üzerine, uzun uzun düşündüm. Şu sonuca
vardım ki, bugün bizim burada toplanmamızın dahi bir anlamı yoktur. Çünkü
21 arkadaşımızın veto edilmesi ile parti kurucularının çoğunluğu ayrılmış
ve sonuç olarak Sosyal Demokrasi Partisi'nin mevcudiyeti kalmamıştır. Eğer
mevcudiyetinin devam ettiğini ileri süren olursa, ben belirtmek isterim
ki, bu partinin programını yazanlar, tüzüğünü düzenleyenler gittikten sonra,
program da tüzük te sahipsiz kalmış demektir.
Bir başka ifade ile tüzüğümüz de programımız da geçersiz hale gelmiştir.
Milli Güvenlik Konseyi'nin 21 arkadaşımızı veto etmesinin anlamını iyice
kavramamız gerekir. Konsey 79 sayılı kararı ile Büyük Türkiye Partisi'ne
yaptığını (bilindiği gibi bu kararla B.T.P. kapatılmıştı) şimdi bu vetolarla
bize yapmaktadır. B.T.P. ile bizi aynı kefeye koydukları bu kadar açık
olduğuna göre, kararımızı bu gerçeğin ışığında vermek zorundayız.
Bence, onlar bize, "Kurduğunuz partiyi yaşatmayacağız" demektedirler. Eğer
hakkımızda doğrudan doğruya kapatma kararı almayacak olsalar bile, bizim
gelişmemize izin vermeyeceklerdir. Seçimlere girmemizi engelleyeceklerdir.
Bizi, bir vatansever deyimi ile ifade edeyim "iğdiş" edeceklerdir.
Bu düşüncelerle ben Sosyal Demokrasi Partisi'nin, Türk siyasi hayatında
artık bir işlevi, bir görevi kalmadığını ifade ediyorum. Eğer benim düşünceme
katılırsanız, bence bu gerçeği kamuoyuna ilan etmemiz ve partinin feshine
karar vermemiz gerekir. Yok benim düşünceme katılmıyorsanız, sizlere burada
kendi kararımı söylemek isterim. Ben bundan sonra aranızda bulunmayacağım.
Partinin kurucu üyeliğinden çekileceğim ve bu kararımı kamuoyuna ilan edeceğim."
Saim Kendir'in bu konuşması zaten gergin olan sinirleri daha da gerdi.
Sert tepkiler oldu. Böyle bir ortamda ayrılma ve parti kurmaktan vazgeçme
sözünün yersiz olduğu söylendi. Kendinin de vazgeçmemesinin gerektiği anlatıldı.
Kamuoyunun bizleri izlediği belirtilerek, panik yaratmanın sakıncaları
dile getirildi.
Kimi, "Sizin yaptığınız, savaşta yanındaki arkadaşı şehit düşen askerin
ben bu işin bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum" diyerek cepheden kaçmasına
benzetti.
Kimi, 1923'te kurulan CHP'nin programı, o programı kaleme alanlar vefat
edip gittikten sonra geçerliğini kaybetti gibi sözlerin mantığının olmadığını,
Kimi, Sosyal Demokrasi Partisi'nin artık feshedilemiyeceğini, milyonlarca
sempatizanın bu partinin yaşamasına umut bağladığını söylediler.
Saim Kendir, "Nuh" diyor, "Peygamber" demiyordu.
Süleyman Sarıalioğlu söz aldı:
"Sayın Başkan, mademki Kendir bizim aramızda olmak istemiyor. Bırakın çıksın
gitsin. Bu kadar arkadaş güzel şeyler söyledi. O inat ediyor. Artık
aramızda yeri kalmadı. Versin dilekçesini ayrılsın" dedi.
Mehmet Kıcıman:
"Ben bizi bu günde ve bu şartlar altında terk edip gitme kararında ısrar
eden bir insanın üzerine bu kadar düşülmesini anlamıyorum. Bırakın Sayın
Kendir gitsin, kime ne şekilde açıklama yapacaksa yapsın" dedi.
Kendir:
"Öyle ise bana izin verin. Ben gidiyorum" diyerek ayağa kalktı.
Oktay Ekşi, - partideki bütün hareketlerin kamuoyuna duyurulmasında çok
duyarlı idi. Basındaki saygın yeri bizler için büyük bir şanstı -
söz aldı:
"Saim Kendir'in kişisel açıklaması böyle duyarlı bir ortamda partide bir
panik veya çözülme gibi yorumlanacaktır, Buna mani olunmalıdır, Saim Kendir'in
ayrılma kararının Kurucular Kurulu'nun toplantı sonrası yayımlayacağı
bildiri içinde yer almasını öneriyorum" dedi.
Bu görüşmeler sonunda:
Ahmet Durakoğlu ve Oktay Ekşi'nin birlikte hazırladıkları bildiri, 24 Haziran
1983 günü saat 13.30'da açıklandı.
"Bugün toplanan Sosyal Demokrasi Partisi Kurucular Kurulu, Milli Güvenlik
Konseyi'nin 85 sayılı kararı üzerine ortaya çıkan durumu değerlendirerek,
şu sonuçların kamuoyuna açıklanmasına karar vermiştir:
1- Kurucu üyelerimizden Sayın Kendir, kendi arzusu ile Kurucu üyelikten
ayrılmıştır.
2- Kurucular Kurulu, Siyasi Partiler Yasası'nın tanıdığı süre içinde, eksik
kurucu üyeliklerinin tamamlanması çalışmalarına başlamıştır.
3- Kurucular Kurulu, Sosyal Demokrasi Partisi'ne umut bağlayanların beklentilerine
ve güvenlerine layık olmak için, bütün gücü ile görevini yapma azminde
olduğunu, oybirliği ile karara bağlamıştır.
Durum, kamuoyuna saygı ile duyurulur."
Her ne kadar olaylar Saim Kendir'in vetolar hakkındaki görüşlerini doğrulamış
ise de, Sosyal Demokrasi Partisi, yaptığı demokrasi savaşındaki erdemli,
kararlı ve cesur kavgasında büyük güven kazanmış bir parti olarak Türk
siyasal hayatındaki saygın yerini almıştı.
Nitekim, o günlerin olumsuz koşullarına karşın 1984 Mart ayında yapılan
yerel yönetim seçimlerinde % 24 oranında oy alarak 506 İl Genel Meclisi
Üyeliği ve 4084 Belediye Meclis Üyeliği ile 284 Belediye Başkanlığını kazanmıştı.
İşin başka bir yönü, Saim Kendir'in 6 Kasım seçimlerinden sonra partiye
dönerek M.K.Y.K.'da görev almasıdır.
Partinin en kritik gününde arkadaşlarını kırmış, yalnız bırakmıştı. Fakat
dönüşü hoşgörü ile karşılanmıştı.
SODEP'te Toparlanma
Kurucular Kurulu'nun aldığı karar gereği, önce eksik üyeliklere yenilerin
seçilmesi gerekiyordu.
Parti yönetiminde veto edilmemiş üç kişi vardı. Ben, Genel Sekreter Ahmet
Durakoğlu ve Genel Sekreter Yardımcısı Oktay Ekşi.
Aramızda toplandığımızda İsmail Hakkı Birler'in de katılması uygun görüldü.
Örgütü tanıyan dürüst ve açık sözlü bir eski politikacı idi. Bu şekilde
yeni seçilecek kurucuları inceleyip önerecek kurul oluşturuldu.
Yeni seçilecekler için kurucu üyelerin de katkıları ve yardımlarını istemeyi
kararlaştırdık. Kısa bir sürede 80 kişilik bir isim listesi oluşmuştu.
Ama işimiz zordu.
Önce Konsey'in uyguladığı vetolarda herhangi bir ilke ve ortak bir yön
yoktu. Yeni isimler belirlenirken işi inada dönüştürmeyi değil, sonuç almayı
düşünüyorduk.
İkincisi 21 üyemizin veto edilmiş olması, özellikle Erdal İnönü'nün
de veto edilenler arasında olması ilk kuruluştaki günlerde partiye kurucu
olmak için istekli olanların hücumunu durdurmuştu.
Partiye davet ettiğimiz bazı isimler, "Bize böyle bir ortamda büyük
bir özveri ile Sosyal Demokrasi Partisi'nin kurulmasında görev almamız,
ilerdeki kuşaklar tarafından saygı ile anılacak, hatta siyasal tarihimizde
şükranla anılacak büyük hizmettir. Doğrusu bu hizmeti yapanlar arasına
katılmak isterdim. Fakat bulunduğum görev ve içinde olduğum koşullar nedeni
ile katılamayacağım"
diyorlardı.
Kamuoyunda yeni isimlerin sosyal demokrat davayı üstlenecek kimseler olup
olmayacağı beklentisi vardı. Üçüncü olarak fazla inceleme ve ön görüşmeler
için zamanımız sınırlı idi. Yasaya göre veto edilen kurucular yerine beş
gün içinde yenilerini önermek, dosyalarını tamamlamak ve 27 Haziran
Pazartesi günü saat 17.00'ye kadar yeni listeyi düzenlememiz gerekiyordu.
Bir yandan hafta sonu, bir yandan da yeni başlayan yaz tatili nedeni ile
aranan kişilere ulaşmak, dosyalarını düzenlemek sorunumuz vardı.
Aslında enterasan bir uygulama olarak Konsey'in daha sonraki vetolar da
Cuma günleri mesai saatinin sonlarında bize duyurulmuştu. Bu, zaman yarışması
diğer vetolar nedeni ile de yaşandı.
Ben ve kurucu arkadaşlar bu ortamda yoğun bir çalışma sürdürdük. Seçici
kurul olan dört kişilik grup isimler üzerinde tek tek duruyor, kararları
oybirliği ile alıyorduk. Aksi halde kuruluşta hizipleşme başlangıcı olabileceğini
düşünmüştük.
Bunu bir kural saymış ve daha sonraki kurucu belirlemesinde de uygulamıştık.
Pek doğal olarak bu kural bazı isimler için haksız ve olumsuz kararlara
da neden olmuştu.
Nitekim, sosyal demokrat görüşlerinde ve onurlu kişiliklerinde en ufak
bir kuşkum olmayan Ayhan Açıkalın ve Yavuz Soysal gibi isimlere, daha önce
kurucu olan meslektaşlarının olumsuz görüş bildirmeleri nedeni ile bu arkadaşlar
istekli olmalarına karşın kurucu olamadılar. Elbette kırıldılar. Fakat
bu özel örneklere karşın kurucuların oybirliği ile belirlenmesi ilk günlerde
ortak işbirliği anlayışı ve güvenin doğmasına da neden olmuştu.
27 Haziran Pazartesi günü, 21 yeni kurucu listesini Ahmet Durakoğlu ile
birlikte Cumhuriyet Başsavcısı Firuz Çilingiroğlu'na sunduk. Böylece yeni
kurucularla yeniden kurucu sayımız 36'yı bulmuştu. (Saim Kendir istifa
etmişti.)
Tabii sorun burada bitmiyordu. Esasen partide bir yandan yeni kurucular
belirlenirken, daha yoğun bir şekilde kim Genel Başkan olacak sorusu gündemde
idi.
Benim durumum özellik taşıyordu. 12 Eylül sonrası CHP Kayyımlığı'na seçilmiş,
iyi ilişkiler içinde bu görevi yürütmüştüm.
Daha sonra CHP il başkanları ve belediye başkanlarının oluşturduğu Demokratik
Güç Birliği benim de bulunduğum beş kişiyi kurucu olarak belirlemişler
ve bize Vedat Dolakoy'ın evinde bu öneriyi bildirmişlerdi.
SODEP'in kuruluşu için yapılan ön çalışmalar sonunda da oluşturulan beşkişilik
çekirdek kadroda ben vardım. Vetolar sonrası bu beş kişiden üçü ayrılmış,
Rafet Tüzün ile ben kalmıştım.
İdare mesleğimdeki 40 yıllık görev süremde Atatürk ilkelerini savunmamdaki
çok açık tavırlarımla tanınmış bir geçmişim vardı. Kaymakamlık, Mülkiye
Müfettişliği ve 20 yıla varan Valilik yıllarımda ülkeyi, halkımızın sorunlarını
tanıma olanağı bulmuş ve çare arama uygulamalarında bulunmuştum.
Bütün bu nedenlerle, çok büyük sıkıntılarla kurduğumuz SODEP'in zor günlerinde
göreve aday olmak benim sorumluluk anlayışımın da bir gereği idi. Ben olaya
böyle bakıyordum. Ancak bu düşüncemin partide tartışmaya neden olmamasının
gereğine de inanıyordum. Genel Başkanlık için İsmail Hakkı Birler'in de
- CHP'deki politik deneyimi ve parti kuruluşu öncesi yaptığı siyasal çalışmalar
nedeni ile - aday olmayı düşündüğü biliniyordu.
Ben önce Ahmet Durakoğlu ile konuyu görüştüm ve "Açık konuşalım, siz
genel başkanlık için ne düşünüyorsunuz? Aday olmayı istiyor musunuz?" diye
sordum.
Durakoğlu, "Ben genel başkanlığa aday değilim. Genel Sekreterlikte kalmak
isterim. Sizin ve İsmail Hakkı Birler'in genel başkanlığı söz konusudur.
Siz Genel Başkan olur ve benimle çalışmak isterseniz. Bu görevde kalmak
isterim"
yanıtını verdi.
26 Haziran günü, Erdal İnönü'yü İstanbul'a yolcu ediyorduk.
İnönü, Atilla Sav ve ben, birlikte havaalanına gittik. Gidişte konu açılmadı.
Dönüşte Atilla ile beraberdik. Sav konuyu açtı.
"Şimdi partinin Genel Başkan seçimi çok önemli, ne düşünüyorsunuz?" dedi.
Ben de kendisine yanıt vermek yerine, aynı soruyu yönelttim.
Sav, "Benim görüşüm sizin Genel Başkan olmanız doğrultusundaır. Sayın İnönü'nün
de bu düşüncede olduğunu zannediyorum" cevabını verdi.
İsmail Hakkı Birler'in kurucular toplantısında, vetolar okunduktan sonra
yaptığı konuşma kırıcı sayılmış, kendisini sevmeyen bazı kişiler tarafından
da konuşmasının bir cümlesi Cumhuriyet Gazetesi'ne duyurulmuş ve gazetede
Birler'in konuşmasında bir cümlenin sonu kesilerek;
"Efendim, biraz gerçekçi olmak gerek, siz veto edildiniz. Sizin işiniz
bitti. Hatta bu toplantıda bile bulunmanız doğru değil..." kısmı yayınlanmıştı.
Bu da yeniden gündeme getirilmiş olmalıdır.
Durakoğlu ve Oktay Ekşi, aday olmadıkları gibi partide etkinlikleri nedeni
ile sorunun çözümüne yakın ilgi gösteriyorlardı. Benimle konuyu görüşmek
istediklerini İsmail Hakkı Birler'in de görüşmede bulunacağını söylediler.
Dörtlü toplantıda Durakoğlu söz aldı.
"Biliyorsunuz partinin önemli bir genel başkanlık sorunu var. Sizin ve
Sayın Birler'in adaylığı söz konusu. Bu konunun herhangi bir kırgınlığa
neden olmadan çözümünde büyük yarar var. Ne düşünüyorsunuz" dedi.
Ben, Durakoğlu ve Ekşi'nin daha önce Birler ile görüştüklerini biliyordum.
Esas mesele onun önerisinin birlikte konuşulması idi.
Kısa bir yanıt verdim. "Ben adayım. Sayın Birler de aday ise demokratik
bir şekilde oylamaya gideriz, sonucu saygı ile karşılarım"
Birler söz aldı.
"Açıklamanıza teşekkür ederim. Ancak şöyle bir önerim var. İkimiz seçime
gidelim. Siz kazanırsanız ben genel başkan yardımcısı olayım. Ben kazanırsam
siz genel başkan yardımcısı olunuz. Benim önerim budur" dedi.
Tekrar söz aldım.
"Ben kendimi böyle ön anlaşmaya bağlayamam. Oylamaya gireriz. Siz kazanırsanız
başarı dilerim. Fakat genel başkan yardımcılığını kabul etmem" yanıtını
verdim. Görüşme soğuk bir esinti ile bitti.
27 Haziran günü Ahmet Durakoğlu ile yeni kurucular listesini Cumhuriyet
Başsavcılığı'na verdikten sonra Genel Merkez'e döndük. Parti binası 4.
katında tüm kurucular benim başkanlığımda toplandı. Toplantıda, aramıza
yeni katılan arkadaşlarımıza başarı dileklerimi belirttikten sonra genel
başkan seçimine geçileceğini açıkladım. Derin bir sessizlik oldu.
Vecdi Çapa söz aldı.
"Partimizin bu zor günlerinden başarı ile çıkabilmesi için hepimizi kendi
etrafında toplayabilecek ve Sosyal Demokrasi Partisi'ni zafere ulaştıracak
bir genel başkana sahip olmamız lazımdır. Bu düşünce ile ben Sayın Cezmi
Kartay'ı aday gösteriyorum" dedi.
Süleyman Sarıalioğlu yaptığı konuşmada bu görüşlere katıldığını söyledikten
sonra, "Ben de Sayın Cezmi Kartay'ı aday olarak gösteriyorum" dedi. Başka
aday gösterilmedi. İsmail Hakkı Birler de adaylığını açıklamadı.
Toplantıya bütün kurucular katılmıştı. Oylama sonucu 36 kurucu üyeden 35'i
Cezmi Kartay adına oy kullanmış, bir oy boş çıkmıştı.
Arkadaşlara gösterdikleri güven için teşekkürlerimle bu güvene layık olmak
için her türlü çabayı göseterceğimi içeren konuşmayı yaptım.
Merkez Yönetim Kurulu seçimlerine geçildi. Daha sonra ben, Genel Başkan
Yardımcılıklarına; Rafet Tüzün, Oktay Ekşi, Mehmet Kıcıman, Kemal Sarısoy'un,
Genel Sekreterliğe, Ahmet Durakoğlu'nun getirildiğini açıkladım.
Genel Saymanlığa Uğur Batmaz seçildi.
Genel Sekreter'in önerisi ile Genel Sekreter Yardımcılıklarına, Ertuğrul
Ünlüer, Selahattin Canbay ve Vahit Yılmaz getirildiler. Böylece SODEP çalışmalarına
geçildi.
Bu bölümde vetoların sonuna kadar izlenebilmesi ve değerlendirilebilmesi
için, partinin sorunları ve çalışmalarına yer vermeden, birbirini izleyen
vetolara değinmek istiyorum.
İkinci Veto
İkinci vetolarla ilgili anıyı Oktay Ekşi'den dinleyelim:
"O gün 8 Temmuz Cuma idi. Sabah saat 10.00'da Başkanlık Divanı toplanmış
idi. Gerçi partinin parasal ve yönetsel çözüm bekleyen birçok sorunları
vardı. Ama laf dönüyor, dolaşıyor hele şu Konsey kararını tebellüğ edelim.
Kaç arkadaşımızın veto edildiğini öğrenelim de ona göre bir yol çizelim
hükmünde düğümleniyordu.
Saat 11.30'da Genel Başkan Sekreteri Hadiye Nugay odaya girerek;
"Bir tebligat varmış, görevli bir kişi geldi. Kime vereyim diye soruyor
efendim" dedi. Ahmet Durakoğlu hemen yerinden fırladı. "Anlaşıldı bugün
tebliğ ediyorlar" diyerek çıktı. Az sonra odaya giren Durakoğlu'nun sevinci
görülmeye değerdi. Tebligat mektubu ve zarfını elinde sallıyor, büyük bir
tebessüm içinde;
"Beyler kurtardık" diyordu. Heyecanımız son haddinde idi, o bekletmedi.
"Altı kişiyi veto etmişler" dedi. Hemen çevresine toplandık. O sırada Genel
Başkan Yardımcısı olan Kemal Sarısoy, "Ahmet Bey, benden bu akşam size
bir yemek ziyafeti" dedi. Gerçekten hepimiz, herkese ziyafet çekecek kadar
coşmuştuk. Çünkü 6 kişinin veto edilmesi demek, SODEP'in bir anda hem 31
sayılı bildirinin daha bir gün önce yürürlüğe giren yasaklarının dışına
çıkabilmesi demekti.. Böylece örgütlenmeye bütün gücümüzle yönelebilecek,
hem de seçime giriş sorununu kesinleştirmiş olacaktık.
Ancak sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü tebliğ için gönderilen yazıda 6 değil,
tam 13 arkadaşımızın ismi vardı.
Milli Güvenlik Konseyi'nin 8 Temmuz 1983 gün ve 83 sayılı Kararı ile önerdiğimiz
21 Kurucu üyeden veto edilenler:
Dr. Akbulut ALATAN
Selahattin CAMBAY
Ferruh GÜVEN
Doğan KÖNEL
Üstün KÜSEFOĞLU
Dr. Ziya TİNEL
Yaşar ALIÇLI
Nail GÜRELİ
İsmail İNAN
Baki KURU
Çetin SOYAK
Vahit YILMAZ
ve Orhan ASENA idi.
Ahmet Durakoğlu acele ile sadece ilk sütundaki isimleri saymış, sağdaki
ikinci sütuna dikkat etmemişti. Doğrusu veto edilen arkadaşlarımızın niçin
veto edildiklerini izahta yeniden acze düşmüştük.
Arkadaşlarımızın hepsi de namus, ahlâk ve memleket sevgisi, dürüstlük,
insanseverlik gibi meziyetler açısından mükemmel insanlardı. Dönüp, dönüp
herbirine bir kusur yakıştırmaya çalışıyorduk.
Örneğin Dr. Akbulut Alatan'ın CHP'ye olan inancını bahane sayıyor. Üstün
Küsefoğlu'nun da Samsun'dan 1977-1979 seçimlerinde CHP adayı olmak için
çalıştığını söylüyorduk.
Nail Güreli sendikacı sayılmış olmalı idi. Çünkü Çetin Soyak ve İsmail
İnan da veto edilmişlerdi. Demek aramızda daha fazla sendikacı olmasını
istemiyorlardı.
Peki ya Orhan Asena? (Ya Kuzgun Leşe, ya Devlet Başa) isimli tiyatro senaryosu
ile yakın geçmişte Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi
Üyleri tarafından tebrik edildiği gazetelerde yayınlanmamış mı idi?
Hele Prof. Baki Kuru, çalışkan, namuslu, dürüst bir kimse olarak tanınan
hayatı boyunca politika ile hiçbir zaman ilgilenmemiş, öğrenci yetiştirmek,
bilimsel eser yazmak dışında bir uğraşı olmadığı bilinen bu insan neden
veto edilmişti?
Diğer arkadaşlar hakkında da onları tanıyanlar bu tür görüşlerini açıklıyorlar,
"Böyle şey olamaz?" diyorlardı.
Aslında kişilerde kusur veya veto edilmelerini açıklayacak bir gerekçe
aramamız boşuna idi. Görünen apaçık ortadaydı. Tanrılar SODEP'e olan
kızgınlıklarını sürdürmekteydiler.
Evet, onlar belirli bir kararlılıkla SODEP'e, vuruyorlardı. Ama öte yandan
veto edilen insanları derinden ama ta derinden yaralıyorlardı. Bir kısmı
bunu bir onur meselesi yapmaktan kendini alıkoyamıyordu. Nitekim Üstün
Küsefoğlu, derin bir üzüntü içinde; "Bu karardan sonra ben Samsun'a nasıl
dönerim" diyordu. İmkân olsa veto edilenler adalete başvuracaklardı. Ancak
daha önce veto edilenlerden Atilla Sav bu konuyu incelemiş, sonuç alınamayacağı
görüşüne varmıştı.
Bu düşünceler içinde aramızdan ayrılacak arkadaşlarımızı uğurlamak gerekiyordu.
Onurları ile oynanmış arkadaşlarımıza bizim için herkesten onurlu olduklarını
göstermek borcumuzdu.
Toplantı düzenlendi. Açıştan sonra İsmail İnan "Arkadaşlarım adına birkaç
cümle ifade edebilir miyim?" diye Başkan Cezmi Kartay'dan söz aldı.
Sosyal Demokrasi Partisi'ni yolundan alıkoymanın mümkün olmadığını, ifade
ettikten sonra "Bizler bu partinin kuruluşunda bu aşamada aldığımız görevi
kendimiz için en büyük şeref saymaktayız. Bize yapılan bu muamele zahiren
bizi yaralamış gibi görünse de aslında namusundan, şerefinden, onurundan
şüphesi olmayan bizlere bir tesir icra etmeyecektir. Tam tersine Türkiye'nin
bugünkü şartları değiştiği ve herşeyin konuşulabildiği bir ortamda olduğumuzda,
bu işlemin kimleri yaraladığı apaçık görülecektir.
Bizim şimdi sizden istirhamımız, aranızda bulunduğumuz günler boyunca bu
partinin yaşaması için bizlere verdiğiniz görevlerden daha ağırını yapmak
üzere bizi çağırmakta tereddüt etmemenizdir.
Bilmenizi istiyoruz ki, sadece inançları uğruna mücadele vermek üzere bu
partinin çatısı altında toplanmış insanları yollarından alıkoymaya hiç
kimsenin gücünün yetmediği çok zaman geçmeden ortaya çıkacaktır.
Biz, aranızdan ayrılan arkadaşlarınız olarak, geride kalan sizlerin bu
azme sahip olduğunuzu biliyoruz. O nedenle gözümüz arkada kalmadan sizlere
veda ediyor, partimizin emrinde olduğumuzu tekrarlıyoruz".
İnan'ın bu heyecanlı konuşması bittikten sonra başta Genel Başkan Cezmi
Kartay olmak üzere Başkanlık Kurulu üyeleri toplantı salonu kapısında sıraya
dizildik. Arkadaşlarımız tek tek veda edip ayrıldılar. Ve hüzün veren bir
tören daha böyle sona erdi".
Oktay Ekşi iyi bir gazeteci olarak önemli konuşmaları yanında bulundurduğu
teybe kaydetmekte idi. Bu bölümü ayrıntılı olarak anımsamamıza yardımcı
oldu.
Bu teyp kaydı ile o gün aramızdan veto nedeni ile ayrılanların duygularını
yıllar sonrasına ulaştırdığı için kendisine sonsuz teşekkürler..
Üçüncü Veto
Acımasız ve gönül kıran hukuk dışı vetolara karşın, inancımızı sürdürüyorduk.
Zamanla yarış içinde idik. Üçüncü Kurucular önerimiz olarak 13 isim bildirdik.
Kurucular Kurulu'nun 11 Temmuz 1983 günlü toplantısında;
Turgut Atalay, Nuri Aslantaş, Mustafa Balcı, Hüsnü Rıza Çimen, Adil Esmer,
Taner Gücüyener, Aslan Kaya, Birgen Keleş, Refik Oral, Kemalettin Ungan,
Şerafettin Uzuner, Tolga Yarman, Özkal Yici isimleri belirlendi ve yeni
kurucular olarak sunuldu.
Milli Güvenlik Konseyi'nin 29 Temmuz 1983 gün ve 103 sayılı kararı ile
bu isimlerden; Turgut Atalay, Mustafa Balcı, Hüsnü Rıza Çimen, Birgen Keleş,
Refik Oral, Kemalettin Ungan, Şerafettin Uzuner, Özkal Yici veto edildiler.
Bu durumda kurucu olmalarında sakınca gösterilmeyen üye sayımız 28 olmuştu.
İki kişinin onaylanması halinde veto duvarı aşılmış olacaktı. Umut sönmemişti.
Ayrıca partimize üçüncü vetonun gönderilişinden bir gün sonra 30 Temmuz
gecesi saat 21 sıralarında evime telefon edildi. Kendisini Milli Güvenlik
Konseyi'nde görevli Albay olarak tanıttıktan sonra;
"Konsey Başkan ve Üyeleri sizinle görüşmek istiyorlar. Bu görüşme çok gizlidir.
Hiç kimseye bilgi verilmemesini, hatta eşinize bile söylenmemisini rica
ediyorlar. Görüşme 1 Ağustos Pazartesi günü saat 13.00'te olacak. Biz sizi
o gün evinizden saat 12.45'te alacağız. Sivil bir binbaşı siyah bir
Renault araba ile gelecek" dedi.
Pek doğal olarak bu mesaj merak uyandıracak nitelikte idi. Gerçekten uyarıya
uyarak, eşime dahi bilgi vermedim. Randevu saatinden önce partiden eve
geldim. Söylenen saatte evin önüne gelen oto ile Köşk'e Konsey üyelerinin
bulunduğu salona götürüldüm.
1 Ağustos 1983 Görüşmesi
1 Ağustos 1983 günlü, bu görüşme SODEP'in siyasal günlüğü ve 12 Eylül sonrası
demokrasiye geçişteki uygulamalar açısından çok özel bir anıdır.
Ben bu görüşmeyi o gün siyasal sorumluluğu paylaştığım Ahmet Durakoğlu
ve Oktay Ekşi'ye, söz verdiğim gizliliğin korunmasına uyacaklarını bilerek,
aktardım.
Benim kararım ve yanıtlarımı takdirle onayladılar. Ve gizlilik siyasal
haklar üzerindeki kısıtlamaların halk oyuna sunulması günlerine kadar korundu.
Halk oylaması öncesi demokrasimize, ihlal edilmiş demokratik hakların iadesine
katkısı olacağına inanarak, 25.7.1987 günü bu görüşmeyi açıklamayı görev
saydım.
"REFERANDUMA EVET Mİ, HAYIR MI?
SODEP eski Genel Başkanı Cezmi Kartay'ın 12 Eylül sonrası uygulanan vetolar
ve 6 Eylül Referandumu hakkında basına açıklaması:
İnsan hakları, demokrasi ve bu kavramlar içinde siyasal yasaklarla ilgili
referandum oylaması şu günlerde toplumumuzun gündeminde ve öncelikli sırada
yer almaktadır.
Bu konuda bir değerlendirmede bulunmak ve düşüncelerimi açıklamak istiyorum.
Konuya açıklık getirebilmek için, 12 Eylül sonrası siyasi partilerin kuruluşu
ve 6 Kasım seçimlerine katılmalarına yönelik vetolarla ilgili Çankaya'da
yapılan bir görüşmeyi bugün açıklamayı, insan haklarına ve demokrasiye
bağlılığım nedeniyle, görev sayıyorum.
Dört yıl önce, 1 Ağustos 1983 günü, SODEP Genel Başkanı olarak Çankaya'ya
davet edildim. Görüşmede Devlet Başkanı Sayın Kenan Evren ve Konsey Üyeleri
vardı.
Görüşme, Sayın Kenan Evren ile aramızda "sorular ve yanıtlar" şeklinde
sürdü. Deniz Kuvvetleri Komutanı Sayın Nejat Tümer'in kısa notlar aldığını
gördüm. Bu görüşmenin kesin olarak gizli kalması istenmişti.
Bugüne kadar, bu gizlilik, her türlü olumsuz değerlendirmelere rağmen,
korundu.
Ancak, şimdi, demokrasimiz ve siyasal tarihimiz için, bugün bulunduğumuz
ortam ve yarınların siyasal değerlendirmelerine ışık tutması için, bu görüşmeyi
açıklıyorum.
Çünkü, 6 Eylül Referandumu bir kez daha, haklarında yargı kararı olmadan
siyasal hakları kısıtlanmış bulunanların, bu doğal haklarının verilmesi
veya verilmemesi gibi hukuk dışı bir tartışmayı gündemimize getirmiş bulunmaktadır.
Şimdi görüşmeye geçiyorum.
İlk iki konu:
Partimize aşırı solcuların ve bölücülerin alındığı ve bundan kaygı duyulduğu
hususu idi.
Ben, Partimizin Atatürk ilkelerine yürekten inandığını, gerek bu ilkeleri
savunmayı, gerekse özgürlükçü çoğulcu demokrasiyi gerçekleştirmeyi amaçladığını
açıkladım.
Bu arada, geçmiş yıllarda CHP'nin yazgısı olmuş aşırı solculuk iddialarının,
haksız olarak, şimdi aynı ilkeleri benimseyen SODEP'e yöneltilmesinden
üzüntü duyduğumuzu belirttim.
Yüce Atatürk'e "Bolşevik" diyenlerin, İsmet İnönü'ye "Ortanın solu Moskova'nın
yolu" diyenlerin, Sayın Bülent Ecevit'e "komünist" diyenlerin şimdi partimize
yöneldiklerinin kanıtlandığını, oysa sosyal demokrat siyasi partilerin
gerek Marksizme ve gerekse komünizme karşı siyasal güvence olduğunu, SODEP'in
de tüzük ve programı ile, inançlı, erdemli kadroları ile ulusumuza bu güvenceyi
vermeyi amaçladığını vurguladım.
Bölücülük iddialarının da tamamen asılsız olduğunu, parti üst yönetim kadrosunun
Doğu illeri halkının sorunlarını çok yakından bildiklerini, benim doğu
illerinde dört yıl kaymakamlık, sekiz yıl valilik görevinde bulunduğumu
belirttim. Başkanlık Divanında bulunan arkadaşların, ayrı ayrı isimleri
ve görevleri üzerinde durarak, her birinin güvence olduğunu belirttim.
Esasen Doğu illerindeki halkımızın da bölücülük eylemlerine karşı olduğunu,
parti örgütümüzün Misak-ı Milli sınırlarından bir karış toprağın dahi bölünmesine
izin veremiyecek milliyetçi ve gerçek Atatürkçülerden oluştuğunu söyledim.
Bu iki konu üzerinde görüşmeler sanırım inandırıcı ve yeterli oldu.
Üçüncü konu:
Parti kurucularından veto edilmiş bulunan, Genel Başkanımız Sayın
Erdal İnönü başta olmak üzere, veto edilmiş diğer kurucu arkadaşlarımızın
ilk yapılacak genel seçimlerde milletvekili adayı gösterilmemeleri önerisi
idi.
Partimizin 6 Kasım seçimleri dışında bırakılması kararı ile, görüşmelerin
esas gündeminin, vetoluların siyasi haklarının bizim tarafımızdan engellenmesi
olduğu anlaşıldı.
Bu isteğe karşı, vetoların nedeni ve hukuki dayanağı hakkında bilgi sahibi
olmadığımız gibi, bu kararlara katılmaya demokrasi, insan hakları ve hukuk
anlayışımız açısından kesinlikle karşı olduğumuzu belirttim.
O anda, bu açıklama ile, büyük bir sorumluluğu da üstlendiğimin bilincinde
idim.
Konuyu MKYK'na götürmem istendi. İnanmadığım bir öneriyi, Genel Başkan
olarak görüşme gündemine almamın olanaksız olduğunu, kaldı ki, yönetimdeki
arkadaşlarımın da benim gibi düşüneceklerinden kuşkum olmadığını belirttim.
Kısa süre sonra görüşme sona erdi. Ben, ayrılmadan önce Sayın Devlet Başkanı'na,
partimizin seçimlere katılmak için bütün yasal koşulları yerine getirmiş
olduğunu söyledim. "Demokrasi için, Atatürk ilkelerini yürekten ve eylem
içinde savunmak için bunu istiyoruz" dedim. Buna hiçbir yanıt alamadan
ayrıldım.
Partiye döndüğümde, Genel Sekreter Sayın Ahmet Durakoğlu ve Genel Başkan
Yardımcısı Sayın Oktay Ekşi çalışmalarını sürdürüyorlardı. O gün kurucu
üyelik için son listelerin sunulması gerekiyordu.
Burada, ölümü ile yeri doldurulamayan bir boşluk bırakan Sayın Ahmet Durakoğlu'nu
rahmetle anmak istiyorum. O, ölümünden çok kısa bir süre önce partimizin
Bolu ilindeki bölge toplantısında yaptığı konuşmada "Yüce ulusumuzun mutluluğunun
her makamın ötesinde amaç olduğunu, yalnız Türk Ulusu için değil,
bütün dünya insanlarının barış ve özgürlük içinde mutlu olacaklarına olan
inancını", son atışlarını sürdüren kalbinin sesi olarak dile getirmişti.
Çankaya görüşmesinin gizliliği hakkındaki uyarıyı da bildirerek, bütün
ayrıntıları ile konuşmaları aktardım, ve bu görüşmenin gizliliği bugüne
kadar sürdü.
Her ikisi de takdir ve tebriklerini bildirdiler.
Aynı gün, kurucu öneri listesini karara bağlayıp gönderdik.
Artık bizim için bekleme dönemi başlamıştı.
Bu bekleyiş 24 Ağustos 1983 günü saat 17.00'ye kadar sürdü.
O saatte, son olarak kurucu olmasını önerdiğimiz, Atatürk'ün uzun yıllar
Yaverliğini yapmış olan Sayın Cevdet Tolga, Anayasa Mahkemesi Başkanlığını
yürütmüş bulunan Sayın Ömer Lütfi Ömerbaş dahil, partimizin ilkelerini
benimseyen sekiz onurlu kişinin sekizi de veto edildi.
Vetosuz üyelerimizin sayısı böylece, 28'de bırakıldı ve Yüksek Seçim Kurulu
tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeksizin, partimizin demokratik haklarını
kullanması ve seçimlere katılması engellendi.
Böylece, 6 Kasım seçimleri Konsey'ce istenen kişiler ve istenen partiler
arasında yapıldı.
Şimdi bir vatandaş olarak sormak istiyorum. Bütün bu yasaklar ve engellemeler
ne için yapıldı? Milyonların siyasal haklarının yok sayılması ile elde
edilen sonucun savunulacak yönü kaldı mı?
Bu uygulama ile, bütün yasal koşulları yerine getirmiş bulunan bir kısım
siyasal partiler için demokratik haklar kısıtlandı. 6 Kasım seçimlerine
bu hukuk dışı kararlar ile gidildi.
Belki ben ve o gün yönetimde bulunan arkadaşlarım, veto edilen kurucu üyelerin
aday gösterilmemesine ilişkin haksız isteğe boyun eğmiş olsaydık, seçime
katılma yolumuz açık tutulabilir, bizler de seçilebilirdik, partimiz büyük
bir çoğunlukla parlamentoya girme olanağı bulabilirdi.
Ancak kesinlikle inanıyorum ki, o günkü arkadaşlarım da beraber yola
çıktıkları dava arkadaşlarını ve inançlarını çiğneyerek yapılacak bir yolculuğun
yolcusu olmayacak yüce onura sahiptiler.
Şimdi 6 Eylül'de, ulusumuz bir kez daha sandık başına çağrıldı. O gün kişiler
için değil insan haklarından yana olup olmadığımıza, kişiler hakkında yargı
kararı olmadan siyasal haklarının yok sayılıp sayılamıyacağına karar vereceğiz.
12 Eylül sonrası yaşanan siyasal olaylar karşısında, 6 Kasım seçimlerinde
başkalarının siyasal haklarının kısıtlanmasından yararlanarak iktidarı
ele geçirenlerden 6 Eylül Referandumunda "Evet" oyu beklemek yanlıştır.
6 Eylül demokrasimiz için yeni bir sınav günüdür. Bu sınavdaki başarıda
SHP'nin büyük payı olacağına inanmaktayım.
Gerçek demokrasi için yeni özveriler gerekebilir, yeni bedeller ödenebilir.
Ancak, bilinmelidir ki, siyasal hakları çiğneyenlerin de bir gün ödeyecekleri
bedeller vardır. 25. 7.1987
Saygılarımla.
SODEP
Eski Genel Başkanı
Cezmi KARTAY
(İmza)"
Bu açıklamam tüm basında yer aldı. Kamuyonda yankı uyandıran bu görüşme
için bir cümlesine karşı bile bir yanıt verilemedi.
Köşe yazarlarının değerlendirmeleri yayınlandı.
Bu değerlendirmelerden Nail Güreli'nin 27.7.1987 günkü Milliyet Gazetesi'ndeki
"Demokrasi mi?" başlıklı yazısını aynen alıyorum.
"DEMOKRASİ Mİ?
Aslında tartışmanın şu ilk sorunun yanıtıyla sona ermesi gerek;
"İhtilal geldi, yargılamadan birtakım insanların hakkını elinden aldı.
Bu bir ihtilal kanunuydu, kimsenin sesi çıkmadı. Şimdi o ihtilalin kanunu,
demokrasinin bir gereğiymiş gibi gösterilerek halka onaylatılmak isteniyor.
İhtilal kanununu demokrasi yasası gibi kabullenme doğru mu,değil mi?"
Doğru değil, diyorsanız bundan gerisini tartışmaya gerek kalmıyor.
Bırakın bağımsızını, herhangi bir mahkemede dahi yargılanmadan insanların
en doğal haklarından bir bölümünü elinden almak doğru mu? Böyle bir yasasız
yargılamasız ceza insan haklarıyla bağdaşır mı?
Bırakınız Süleyman Bey'i, Bülent Bey'i, herhangi bir insanı, ihtilalin
arenasında kıstırıp "oh olsun" diye, intikam duygularıyla haklarından yoksun
bırakmak, bırakınız demokrasiyi, insan haklarına sığar mı?
Bir AP'li Kemal Doğan'a, Turgut Yücel'e, ya da İhsan Aytekin'e, bir CHP'li
İsmet Atalay'a, Erol Tuncer'e ya da İmadettin Elmas'a hıncınız nedir ki,
ya da neden korkuyorsunuz ki ihtilalin silahlı gücünü bugün demokrasi gücüyle
özdeşleştirip, bu insanların siyasal hakkını elinden almayı onaylayasınız?
Bu saydıklarımızın çoğunu tanımayız, hiçbiriyle alıp veremeyeceğimiz bir
şey yok; bu bakımdan izinlerini almadan adlarını andığımız için kendilerinden
özür dileriz. Ama sorun, kişisel bir sorun değil, bir ilke sorunudur.
Bir kişinin de olsa siyasal hakkını yargılamadan elinden almak, insan haklarıyla,
hukukla bağdaşır mı? Halkı çeşitli yollarla, birtakım aldatmacalarla, dolaylı
baskılarla bu haksızlığa aracı kılmak ise, en azından ayıptır.
Düşünün ki, 5 yıl siyasal yasaklı 488 kişinin yasağı da halkoylamasından
iki ay sonra zaten kendiliğinden sona erecekti.
"İhtilal vurmuş, bir de ben vurayım" öfkesi içindeyseniz o başka.. Tanrı'dan
sizi böyle cezasız ve yargısız bir suçtan ötürü haklarınızdan yoksun kalmakla
karşılaştırmamasını dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.
Bugün çeşitli sayılar ortalıkta dolaşıyorsa aslında fiilen sayısı altmışı
geçmeyen insanın siyasal hak yasağının 5 yıl daha sürüp sürmemesini yanlış
ortamlarda tartışanlar, insan haklarının ve demokrasinin geçirdiği tehlikelerin
gerçek kaynağını ve boyutlarını gözardı etmemelidir. Bu boyutlar, geçenlerde,
1983 genel seçimlerine katılma hakkı benzer yöntemlerle elinden alınan
SODEP'in (Sosyal Demokrasi Partisi) eski Genel Başkanı Sayın Cezmi Kartay'ın
tarihsel açıklamasıyla su yüzüne çıktı. Tüyleri diken diken etmesi gereken
bu açıklamanın üzerinde nedense "demokrasi savunucularımız" pek durmadılar.
Sayın Kartay o açıklamasında, 1 Ağustos 1983 günü Çankaya'ya çağrıldığını,
Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren ve Konsey üyelerinin bulunduğu görüşmede,
kendisinden "Parti kurucularından veto edilmiş bulunanların ilk yapılacak
genel seçimlerde milletvekili adayı gösterilmemesinin istendiğini" söylüyordu.
Temmuz'un 25'inde yapılan bu açıklamaya bugüne dek herhangi bir düzeltme
gelmedi.
Kartay: "Bu isteğe karşı, vetoların nedeni ve hukuki dayanağı hakkında
bilgi sahibi olmadığımız gibi, bu kararlara katılmaya demokrasi, insan
hakları ve hukuk açısından kesinlikle karşı olduğumuzu belirttim" diyor
ve ekliyor: "Böylece, partimizin seçime katılması ve demokratik hakkını
kullanması engellendi".
Bugün demokrasi savaşımı vermek gereğine inananlar demokrasimiz hangi
kısıtlamalardan geçtiğini, neleri yitirdiğimizi bilip ona göre karar vermelidir.
Çöp ile samanı, 133 kişi için yapılacak halkoylamasıyla genel seçimi birbirinden
ayırmak gerek."
Kenan Evren de anılarında bu görüşmeye yer vermişti.
Ancak görüşmenin özü ve erdemi saptırılmış olduğu için anıların yayınlandığı
Milliyet Gazetesi'ne 3.5.1991 gününde gönderdiğim bir açıklama yazısı ile
konunun siyasal tarihimize yanlış geçmemesi için düzeltme isteğimi bildirdim.
Bu da yayımlandı. Düzeltme isteğim ve gerekçesini de belirtmek isterim.
"SAYIN DOĞAN HEPER
MİLLİYET GAZETESİ GENEL YAYIN MÜDÜRÜ
İSTANBUL
Sayın Kenan Evren'in anıları gazetenizde yayınlanmıştır.
19-20 Nisan günleri yayınlanan, "SODEP'i seçim dışı bıraktık" başlıklı
bölümde, SODEP Genel Başkanı olarak benimle yapılan görüşmeyede yer verilmiştir.
Bugün için tartışılmasında yarar görmediğim bu açıklamanın siyasal tarihimiz
için yanlış değerlendirmelere neden olabileceği düşüncesi ile sözü edilen
görüşmeye yönelik özet bir açıklamayı ekte sunuyorum. Kamuoyuna duyurulmasında
yardımlarınızı rica eder saygılar sunarım.
Cezmi KARTAY"
Bu yazı ekinde 25. 7.1987 günlü açıklamam da yer aldı. Aksi görüş hiçbir
kimse tarafından ifade edilemedi.
Dördüncü Veto
1 Ağustos 1983 günü Konsey'le yaptığım görüşmeden sonra partiye dönüşümde
esasen Cumartesi-Pazar günleri yapılmış ön çalışmalarla yeni kurucular
listesi düzenlenmiş olduğu için kurul toplantısında görüşüldükten sonra
aynı gün yeni listenin sunulması kararlaştırıldı. Şu isimler önerildi.
Dr. Necmettin Erkan, Hatice Demet Işık, Ömer Lütfi Ömerbaş, Mehmet Yaşar
Özal, Mehmet Saracoğlu, Cevdet Tolgay, Enis Tütüncü, Ömer Faruk Marşan.
Bu liste de gönderildi. Yeni bir bekleme süreci başladı. Bu kez 1 Ağustos
görüşmesi vardı. Ancak bu konuyu o günlerde bilen ben ve Durakoğlu ile
Oktay Ekşi sonucu, verilecek kararı net bir şekilde yorumlayamıyorduk.
Konsey'in son kurucu listesi önerimiz karşısında nasıl bir karar vereceklerini
merak ediyorduk.
Önerdiğimiz isimleri nasıl veto edebilirlerdi? Aralarında Atatürk'ün
yaveri Cevdet Tolga, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ömer Lütfi Ömerbaş, Merkez
Valiliği'nden emeklililiğini isteyerek kurucu olmak isteyen Mehmet Saracoğlu,
Tahsin Şahinkaya ile yakınlığı olan ve Askeri Yargıtay Üyeliğinden çekilme
kararı öncesi kurucu üye olmak için kararını Şahinkaya'ya açıklamış ve
olumsuz bir işaret almamış Ömer Faruk Marşan vardı.
Karar öncesi söylentiler ve yorumlar yine yoğunlaşmıştı. 18 Ağustos günü
bir Albay beni aradı:
"Kendisi benim Tekirdağ Valililiği görevinde bulunduğum yıllarda (1971-1975)
Tümen Bando Komutanı olduğunu, Cumhuriyetin 50. yılında yapılan Cumhuriyeti
ve Atatürk'ü Tanıtma programlarında beni tanıdığını, daha sonraki
yıllarda da beni izlediğini, halen Ege Ordusu Bando Komutanı olduğunu,
SODEP için çok önemli ve olumlu bilgi sahibi olduğunu, ertesi gün beni
ziyaret etmek istediğini" bildirdi.
Ertesi gün partiye geldiğinde, "SODEP dosyasının görüşüleceğini ve olumlu
karar verileceğini beklediğini, bundan büyük mutluluk duyacağını" söyledi.
Ayrılırken, "Ben Konsey'e çok yakın bir kaynaktan bilgi alacağım, olumlu
sonucu size telefonda müjdeleyeceğim. tabii açık mesaj yanlış olabilir.
(Şekerli kahvenizi içmeye geleceğim) diye telefon edersem karar olumludur"
dedi.
Heyecanlı bekleyiş içinde idik. öğleden sonra ilk telefon saat 14.00'de
geldi.
"Dosya görücülere gitti. herhalde şekerli kahvenizi içmeye geleceğim. Tekrar
telefon ederim" dedi.
İkinci bir telefonda yine olumlu mesaj geldi, fakat yine kesin değildi.
O gün son haber Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan geldi.
"Vetolarla ilgili zarfı bir görevli ile gönderiyorum"demişti Firuz Çilingiroğlu..
Kahverengi zarf açıldı. Önerdiğimiz 8 onurlu kişinin hiçbirisinin kurucu
olmaları uygun sayılmamıştı.
O gün yaşanan umutlar ve güzellikler bir anda karamsarlığa dönüşmüştü.
Böylece partimizin Konsey onayından geçmiş kurucu üye sayısı 28'de kalmıştı.
Bu durumda önce Milli Güvenlik Konseyi'nin 26 Temmuz 1983 gün ve 99 sayılı
kararını hukuksal açıdan değerlendirmemiz gerekiyordu. 99 sayılı karar
aslında dereyi geçerken alınmıştı. Önce kararı aynen alıyorum.
"Karar No: 99
26 Temmuz 1983
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 8 nci maddesi, siyasi partilerin
milletvekili seçilme yeterliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından
kurulacağını öngörmüş geçici 4 üncü maddesi ise Milli Güvenlik Konseyi'ne
parti kurucuları üzerinde incelemede bulunmak yetkisini tanımıştır.
Diğer taraftan aynı kanunun geçici 5 inci maddesinde, bu Kanunun yürürlüğe
girmesini müteakip ilk genel seçimler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi
toplanıp, Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde kurulan
siyasi partilerin, genel başkan, merkez karar ve yönetim kurulu ile merkez
disiplin kurulu üyelerinin, ayrıca çeşitli parti kademelerinin kongreleri
yapılıncaya kadar, geçici il ve ilçe teşkilatına ait zorunlu organlarının,
kurucular kurulu tarafından seçilerek oluşturulacağı hükme bağlanmıştır.
Bundan ayrı olarak Kanunun geçici 6 ıncı maddesi de, bu Kanunun yürürlüğe
girmesini müteakip, yapılacak ilk Milletvekili genel seçimleri için önseçim
yapılmayacağı, Milletvekili adayalrının doğrudan kurucular kurulu üyelerinin
enaz üçte iki çoğunluğu tarafından tesbit edileceği belirlenmiştir. Bu
durum karşısında, seçim döneminin başlangıç tarihi olan 24 Ağustos 1983
günü saat 17.00'ye kadar Milli Güvenlik konseyi'nin incelemeleri sonunda
enaz otuz kurucu üyesi uygun görülerek kuruluşları kesinleşmiş bulunan
siyasi partilerin tüzel kişilikleri devam etmesine rağmen, ilk milletvekili
genel seçimleri için aday tesbit edemeyeceklerine ve seçimlere katılamayacaklarına
karar verilmiştir.
Kenan EVREN
Cumhurbaşkanı
Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Üyeleri
Nurettin ERSİN
Tahsin ŞAHİNKAYA
Orgeneral
Orgeneral
Nejat TÜMER
Sedat CELASUN
Oramiral
Orgeneral
Anılan bu karar uyarınca, kuruculuğu onaylanması gereken 30 üye sınırını
aşamadığımız için Partimizin Genel Seçimlere katılması ihtimali azalmıştı.
İhtimallerin azalmasına rağmen Kurucular Kurulumuz 22 Ağustos 1983 günü
toplantısında (8) üyenin yeniden önerilmesini kararlaştırdı. Önerilen üyeler
şunlardı.
H.Basri Kurtoğlu, Rüstem Kaptan, Mustafa Günaydın, Olcay Mis, Nevin Dağlı,
Ali Emiroğlu, Özgen Karayeğen ve Mehmet Güneş Topsal.
Partimizce onaya sunulan bu son 8 üye ile ilgili inceleme, Milli Güvenlik
Konseyi'nce 24 Ağustos 1983 gününe kadar tamamlanmadı. Yanıt verilmedi.
Bunun üzerine durumu kamuoyuna açıklama kararı alındı. Açıklamayı aynen
alıyorum.
"SODEP, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk'ün ilkeleri esas alınarak
kurulmuş ve ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak isteyenlerin inançları
ve dinamizminden güç almıştır. Bu ilkelere gönülden bağlı ve bu ilkeler
etrafında bütünleşmiş üyeleriyle yurt düzeyinde çok kısa sürede 66 il ve
448 ilçede örgütlenmiştir.
Amacımız toplumumuzun layık olduğu hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmasına,
Anayasa ve yasalarla amaçlanan özgürlükçü demokrasinin kurulmasına ve sağlıklı
bir biçimde işlemesine hizmet etmektir.
Bu nitelikleriyle SODEP, artık Türk siyasal yaşamının vazgeçilmez bir unsuru
ve sosyal demokrasi anlayışının güvencesi olmuştur. SODEP'in varlığı, anayasal
bir hak olmaktan öte toplumun özlemlerinden kaynaklanan bir olgudur. Bu
nedenle SODEP, yasalar çerçevesinde şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle
de görevini etkili bir biçimde sürdürmeye azimli ve kararlıdır.
SODEP, Ulusumuza malolan tarihi sorumluluğun gereklerini inançlı örgütümüz
ve halkımızla birlikte yerine getirecektir.
Yürürlükte bulunan yasal kurallara göre Partimiz, 6 Kasım Seçimlerine katılma
olanağını sağlamak amacıyla 22 Ağustos 1983 Pazartesi günü yeniden seçilen
8 Kurucu üyenin adını ilgili Makamlara bildirmiştir.
Yapılacak incelemenin , siyasi partilerin seçime katılma koşullarını belirleyen
Milli Güvenlik Konseyi'nin kararları çerçevesinde 24 Ağustos 1983 günü
saat 17.00'ye kadar, sonucunu beklemekteyiz.
Amacımızı tekrar vurgulamak isteriz ki, bizim bu beklentimiz,kişilere yönelik
olmayıp Türk toplumunun layık olduğu özgürlükçü demokrasiye ulaşmasına
yardımcı olmak azim ve kararımızdan kaynaklanmaktadır.
Bu inanç ve düşüncelerle SODEP Kurucular kurulu, tüm Türk ulusuna saygılar
sunar."
Bu açıklama ve gayretlerimiz de sonuç vermemiş;
Yüksek Seçim Kurulu'nun 25 Ağustos 1983 gün ve 265 sayılı Kararı ile, 24
Ağustos 1983 akşamına kadar seçime girme hakkı kazanan partilerin adları
açıklanmıştır. Bu kararla SODEP 6 Kasım 1983 seçimlerine katılmaktan alıkonulmuştur.
Bu hukuk dışı durum karşısında susmamak ve yargıya başvuruda bulunmak kararı
alındı. Merhum Ahmet Durakoğlu taraından kaleme alınan bu başvuru
ile alınan yanıtları hukuk devleti kavramına inananlar tarafından bir kez
daha değerlendirilmek üzere aynen alıyorum.
"YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞI'NA
ANKARA
BAŞVURUDA
BULUNAN
: Sosyal Demokrasi Partisi adına Genel Başkan Cezmi KARTAY, Konur Sokak
No: 32 ANKARA
BAŞVURU KONUSU
: Yüksek Seçim Kurulu'nun 25.8.1983 gün ve 265 sayılı olup 25.8.1983
gününde açıklanan kararı.
OLAY
: Yüksek Seçim Kurulu 25.8.1983 gün ve 265 sayılı kararıyla 24 Ağustos
1983 günü
akşamına kadar seçime girme hakkını elde etmiş siyasi partileri açıklamıştır.
Partimiz
bu açıklamada sayılan partiler arasında gösterilmemiştir. Oysa Sosyal Demokrasi
Partisi
ilişikte sunulan Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dilekçemize verdiği 25.8.1983
gün ve SP - 5 -
445 sayılı yanıttan da anlaşılacağı gibi 24.8.1983 günü akşamına kadar
65 il ve 465
ilçede yasal bir biçimde örgütünü tamamlamıştır.Yüksek Seçim Kurulu Partiler
Yasasına
açık bir biçimde aykırı karara varmış ve Partimizi anılan kararı ile seçime
katılmaktan
yoksun bırakmıştır. Bu karara karşı aşağıda açıklanan hukuksal ve yasal
nedenlerle 298
sayılı yasanın 131. maddesine dayanılarak Yüksek Seçim Kurulu'na başvurma
zorunluluğu doğmuştur.
I. ANAYASAL AÇIDAN AYKIRILIK NEDENLERİ:
Anayasanın 68.maddesinin 3. fıkrası (Siyasi Partiler önceden izin almadan
kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.)
hükmünü taşımaktadır. Bu hüküm Anayasanın 177. maddesinin (B) bendi
uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunlarının
yayınlanmasıyla yürürlüğe girmiş bulunmaktadır.
Anılan Anayasa hükmüne göre partilerin kurulması izne bağlanamayacağı gibi
faaliyetlerini Anayasa ve yasaların hükümleri içinde sürdürmeleri zorunluluğu
getirilmiştir. Bu ilkenin doğal sonucu, siyasi parti faaliyetlerinin Anayasa
ve yasa hükümleri dışında başka kurallarla sınırlandırılmasının mümkün
olamıyacağıdır.
Nitekim Anayasanın 177. maddesinin (B) bendi Siyasi Partiler Kanuunu ile
Seçim Kanununun Anayasa hükümlerine dayalı olarak hazırlanacağını emretmiş
ve her iki yasa Anayasanın ilgili hükümleri gözönünde tutularak düzenlenmiştir.
Öte yandan Anayasanın 11. maddesi Anayasa hükümlerinin yasama yürütme ve
yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan
temel hukuk kuralları olduğunu belirtmektedir. Hiç bir kurum, kuruluş ve
organ 9 Kasım1982 gününde yürürlüğe giren bu hükmün kapsamı dışında değildir.
Kaldı ki Anayasanın 6. maddesi (hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir devlet yetkisi kullanamaz) demektedir.
Özetlemek gerekirse Siyasi Partiler ve Milletvekili Seçim Kanunlarının
yürürlüğü için gerekli olan şart gerçekleşmiş ve Anayasa'nın 68. maddesi
yürürlüğe girmiştir. Ayrıca Anayasa'nın 177. maddesinde sayılan istisnalar
dışında bulunan 6. ve 11. maddeleri de yayınlandığı tarihten bu yana yürürlüğünü
ve geçerliliğini korumaktadır.
Yasalar hiyerarşisinde en üst sırada bulunan Anayasa'nın koyduğu bu temel
hukuk kuralları Yüksek Kurulunuzu da öncelikle bağlayan kurallardır. Bu
nedenle anılan kurallar ihmal edilemez ve bunlara öncelik tanınmadan hüküm
verilemez.
II. ANAYASA DÜZENİ HAKKINDA KANUN İLE KURUCU MECLİS
HAKKINDA KANUN AÇISINDAN AYKIRILIK NEDENLERİ:
Konuyu, 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun ve 2485 sayılı Kurucu
Meclis Hakkında Kanun hükümleri açısından incelemekte özellikle yarar bulunmaktadır.
A - 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında kanun 28 Ekim 1980 gününde yayınlanmış
ve 12 Eylül 1980'den geçerli olmak üzere yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın
6. maddesinde açıklandığı gibi Milli Güvenlik Konseyi'nin bildiri ve kararlarıyla
1961 Anayasa'sını ve yürürlükteki kanunları değiştirebileceği esası kabul
edilmiştir.
Bu yetkinin 1982 Anayasası için de geçerli olduğunu kabul etmek anılan
maddenin sözüne ve özüne ters düşen ve amacını aşan bir sonuç doğurur.
Zira 6. madde açıkca Milli Güvenlik Konseyi'nin bildiri ve kararlarıyla
334 sayılı 1961 Anayasası'nın değiştirileceğini hükme bağlamıştır.
Halk oylamasından geçerek kabul edilmiş 1982 Anayasası için de aynı yetkinin
kullanılacağı öngörülmüş olsaydı, en azından siyasi partilerle ilgili Anayasa
hükümlerinin yürürlüğe girmesi, 177.madde uyarınca Siyasi Partiler Kanunu'nun
yayınlanması şartına bağlı kalmazdı. Nitekim anılan Anayasa hükmü, çıkarılan
yasalar gereği yürürlüğe girerek siyasi partilerin kuruluşuna geçmek olanağı
bu nedenle doğmuştur.
Bu duruma göre 2324 sayılı yasanın 6. maddesindeki yetkinin 1982 Anayasasının
yürürlükte bulunan maddelerine dönük olarak kullanılamıyacağı açıklık kazanmaktadır.
B - 2324 sayılı yasanın 6. maddesindeki Milli Güvenlik Konseyi Bildiri
ve Kararlarının yürürlükteki yasalarda değişiklik sonucunu doğuracağı yolundaki
hüküm, Siyasi Partiler ve Milletvekili Seçim Kanunları açısından son derece
önemli farklılık arzetmektedir.
2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanun 1.maddesinde Kurucu Meclisin Milli
Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisi'nde, oluşacağını belirtmiş, 2. maddesinde
ise Kurucu Meclisin görevlerini saymıştır. Buna göre başta Anayasayı hazırlamak,
daha sonra bu Anayasanın ilkelerine uygun Siyasi Partiler Kanunu ile Anayasa'nın
ve Siyasi Partiler Kanununun hükümlerini gözönünde tutarak Seçim Kanununu
hazırlamak Kurucu Meclisin görevleri arasındadır. Bu husus kanunun başlangıç
bölümünde de ayrıca belirtilmiştir.
2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanun bununla da yetinmeyerek 1.maddesinin
2. bendinde (BU KANUN HÜKÜMLERİ DIŞINDA KALAN HUSUSLARDA) Milli Güvenlik
Konseyi'nin 2324 sayılı kanun uyarınca tek başına yasama yetkisini kullanabileceğini
hükme bağlamıştır. Yasa, 1. maddesinin 2. fıkrasıyla Milli Güvenlik Konseyi'nin
Anayasa Düzeni Hakkında Kanun'un 6. maddesindeki yetkiye dayanarak Kurucu
Meclis görevleri içinde bulunan Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları konularında
tek başına bir tasarrufda bulunmayacağını hükme bağlamıştır.
Bu sonuç, Milli Güvenlik Konseyi'nin belli alanlarda Danışma Meclis ile
ortaklaşa kullanmak suretiyle görev ve yetkilerini açıkca sınırladığını
göstermektedir. Nitekim Milli Güvenlik Konseyi bu sınırlamaya Kurucu Meclis
Hakkında Kanun değişikliğinde bile uymuştur. Bilindiği gibi anılan kanunun
31. maddesi Kurucu Meclisin iki kanadı olan Danışma Meclisi ve Milli Güvenlik
Konseyince kabul edilen Siyasi Partiler Kanunu'nun Geçici 9. Maddesi'yle
değiştirilmiştir. Bu da göstermektedir ki görev yetkilerini kendi iradesi
ile sınırlayan Milli Güvenlik Konseyi bu yasayı da yine yasa çıkarmak yoluyla
değiştirmiş ve yasama yetkisini düzenleyen Kurucu Meclis Hakkında Kanun
hükümlerine uyarak yapmıştır. İzlenen bu yolun doğal sonucu Siyasi Partiler
ve Seçim Kanunları açısından yasalarda değişikliğin karar ya da bildiri
yoluyla değil ancak yasa yoluyla yapılabileceğidir. Zira Milli Güvenlik
Konseyi, TBMM yetkisini 2485 sayılı yasa hükümleri dışında kalan hususlarda
korumuştur.
Bu kabule göre, 1982 Anayasası üzerinde olduğu kadar Siyasi Partiler ve
Seçim kanunları üzerinde de ancak konulan kurallara uyularak Danışma Meclisi
ile ortaklaşa yetki içinde değişiklik yapmak söz konusudur. Aksini düşünmek
1982 Anayasasının da tüm kanunların da Milli Güvenlik Konseyince karar
veya bildiriyle değiştirilebileceği, kaldırılabileceği sonucunu doğurur
ki bu Milli Güvenlik Konseyi'nin de çıkardığı yasalarla belirlenmiş amacına
uygun düşmeyen bir durum yaratır.
III. SİYASİ PARTİLER KANUNU AÇISINDAN
AYKIRILIK NEDENLERİ:
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu 8. maddesi siyasi partilerin milletvekili
seçilme yeterliğine sahip en az (30) otuz Türk vatandaşı tarafından kurulacağını
ve gerekli bildiri ve belgeleri İçişleri Bakanlığı'na verilmesiyle tüzel
kişilik kazanacağını hükme bağlamıştır.
Aynı kanunun 4. maddesi, siyasi parti kurucuları üzerinde Milli Güvenlik
Konseyi'ne inceleme yetkisi vermiştir. Bu maddenin 3. fıkrası ise bu inceleme
işleminin, partinin kuruluş bildirisinin İçişleri Bakanlığı'na verilmesiyle
birlikte tüzel kişilik kazanması hakkını önleyemiyeceği ve geciktiremiyeceği
kuralını getirmiştir.
Milli Güvenlik Konseyince yapılan inceleme kanunun açıkca belirttiği gibi
parti kurucuları üzerindedir. Partinin yapısı, programı, tüzüğü ve tüzel
kişiliği ile ilgili değildir. Nitekim yasa İçişleri Bakanlığına verilen
kuruluş bildirisi ve eklerinin birer örneğinin yirmi dört saat içinde Milli
Güvenlik Konseyi Başkanlığı'na ulaştırılacağını hükme bağlarken, bu ekler
arasında bulunan parti program ve tüzüğünü hariç tutmuştur. Açıkca görülmektedir
ki, Milli Güvenlik Konseyinin kurucular üzerindeki inceleme yetkisi partinin
tüzel kişilik kazanmasını önlemediği ve geciktirmediği gibi, partinin tüzel
kişilik kazanmasıyla beraber, yasalara göre sahip olduğu haklarını ve yetkilerini
kullanmasını, görevlerinin yerine getirilmesini önlememektedir.
Tam tersini düşünmek, Anayasa'nın 68. maddesinde yer alan partilerin önceden
izin almadan kurulacağına dair yürürlükte bulunan temel ilke ile bağdaşamaz.
Bilindiği gibi seçme, seçilme, siyasi faaliyette bulunma, siyasi parti
kurma, partilere girme gibi siyasal haklar, Anayasa'da açıklanan temel
hak ve özgürlükler arasındadır. Bu temel hak ve özgürlükler Anayasa'da
(Madde 13) yer alan genel ve özel sebeplerle sınırlanabilir. Ve ancak yasayla
sınırlanabilir.
Yasaların, Anayasa'ya uygun olarak tanıdığı temel hak ve özgürlüklerin
Anayasa'nın yürürlükteki hükümleri karşısında sınırlaması ve yasal olmayan
tasarruflarla ortadan kaldırılması, yetkilerini sürekli olarak yasal bir
temele oturtmayı güden yönetimin düşüneceği konu olmaktan da uzaktır. Çünkü
gerek anayasa ve gerekse 2485 sayılı yasa temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında
belli kurallar koymuştur. Milli Güvenlik Konseyi'nin koyduğu kurallara
uymaması ve bunlarla kendisini bağlı görmemesi düşünülemez.
IV. MİLLETVEKİLİ SEÇİMİ KANUNU AÇISINDAN
AYKIRILIK NEDENLERİ:
2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun geçici 2. maddesinde, Siyasi
Partiler Kanununun 36. maddesine paralel olarak ilk milletvekili seçiminde
siyasi partilerin seçime katılabilmelerinin tek şartı açıklanmıştır. Bu
şart, seçim döneminin başlangıç tarihine kadar illerin enaz yarısında teşkilat
kurmuş olmalarından ibarettir. Başka bir koşul aranmamaktadır.
Bilindiği gibi Siyasal Partiler Kanunu ve Seçim Kanunları biçimsel nitelikte
hükümler taşıyan kamu hukuku düzenlemeleridir. Bu özellikleri nedeniyle
uygulamada konulmuş hükümler çerçevesinde karar verme zorunluluğunu taşırlar.
Bu açıdan özel hukuk yasalarının uygulanmasında izlenen yollardan ve özelliklerden
bütünü ile ayrılırlar. Bu nedenle açık hükümlere yasalar dışında eklemeler
yapmak olanağı da kesinlikle bulunmamaktadır.
SONUÇ VE İSTEM: Yukarda açıklanan nedenlerle:
1- Sosyal Demokrasi Partisinin, Siyasi Partiler ve Milletvekili Seçimi
Kanunlarının seçime katılacak partilerde aradığı nitelikleri, 24 Ağustos
1983 günü saat 17.00'ye kadar kazanmış bulunduğu ilişikte sunulan Cumhuriyet
Başsavcılığı'nın 25 Ağustos 1983 günü ve SP - 5 - 445 sayılı yazısından
anlaşılmaktadır.
2- Gerek Siyasi Partiler Kanunu ve gerekse Milletvekili Seçimi Kanunu
bir partinin seçime katılabilmesi için başkaca şart aramamaktadır.
3- 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında
Kanununa göre Yüksek Kurulunuzun aldığı 25.8.1983 gün ve 265 sayılı karar,
yukarda açıklandığı gibi başta Anayasa olmak üzere 2324, 2485, 2820 ve
2839 sayılı yasalara aykırı düşmektedir.
Konunun, Yüksek Kurulunuzca yeniden incelenerek yasaların öngördüğü seçime
katılma şartlarını bütünüyle kazanmış olan Sosyal Demokrasi Partisi'nin
de seçimlere katılacak partiler arasında yer aldığının tesbit ve ilânına
karar verilmesini saygı ile arz ederim.
26.8.1983
Sosyal Demokrasi Partisi
Genel Başkanı
Cezmi KARTAY
T.C.
YÜKSEK SEÇİM KURULU
Karar No: 2710
KARAR
İtiraz No:
Sosyal Demokrasi Partisi 26 Ağustos 1983 günlü dilekçesinde, Yüksek Seçim
Kurulu'nun milletvekili seçimine katılma hakkını elde etmiş siyasi partileri
25.8.1983 günlü ve 265 sayılı kararı ile açıkladığını, partilerinin bu
kararla sayılanlar arasında gösterilmeyerek seçime katılmaktan yoksun bırakıldığını;
oysa Anayasanın yürürlükte bulunan 68 inci maddesinin üçüncü fıkrası hükmüne
göre siyasi parti faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümleri dışında başka
kurallarla sınırlandırılmasının mümkün olmadığını, Anayasanın 11 inci maddesine
göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayan temel
hukuk kuralları olduğundan Yüksek Seçim Kurulunca anılan kuralların ihmal
edilemiyeceğini ve bunlara öncelik tanınmadan hüküm verilemiyeceğini; Anayasa
Düzeni Hakkında Kanunun 6. maddesinin Milli Güvenlik Konseyine tanıdığı
"bildiri ve kararları ile 1961 Anayasasının ve yürürlükteki kanunları değiştirme
yetkisinin" 1982 Anayasasının yürürlükte bulunan maddelerine dönük olarak
kullanılamıyacağını; 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunun 1
inci maddesinde Kurucu Meclisin Milli Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisinden
oluşacağı, 2. maddesinde Siyasi Partiler Kanunu ile Seçim Kanunu'nu hazırlamanın
Kurucu Meclisin görevleri arasında bulunduğu ve Milli Güvenlik Konseyi'nin
"bu kanun hükümleri dışında kalan hususlarda" 2324 sayılı kanun uyarınca
görevli olduğu açıklandığına göre Milli Güvenlik Konseyi'nin Siyasi Partiler
ve Seçim Kanunları konularında tek başına tasarrufta bulunamıyacağını,
bu kanunlarda bildiri veya karar yoluyla değişiklik yapamıyacağını; 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanununun 8 inci maddesi siyasi partilerin, milletvekili
seçilme yeterliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulacağını,
gerekli bildiri ve belgelerin İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik
kazanacağını açıklamış olduğuna ve aynı kanunun geçici 4. maddesi uyarınca
Milli Güvenlik Konseyi'nce yapılan inceleme yetkisi partinin yapısı, programı,
tüzüğü ve tüzel kişiliği ile ilgili olmayıp kurucular üzerinde yürütüldüğüne
göre bu yetkinin partinin tüzel kişilik kazanmasını, yasal hak ve yetkilerini
kullanmasını önlemiyeceğini ve geciktirmeyeceğini, temel hak ve özgürlükler
arasında yer alan siyasal hakların Anayasanın 13.maddesine göre ancak yasalarla
sınırlanabileceğini; 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun Geçici
2. Maddes'ine göre ilk milletvekili seçiminde siyasi partilerin seçime
katılabilmeleri için seçim döneminin başlangıç tarihine kadar illerin en
az yarısında teşkilat kurmuş olmalarının yeterli olduğunu, başka bir şart
aranmadığını, partilerin seçim döneminin başlangıç tarihi olan 24 Ağustos
1983 günü saat 17.00'ye kadar 65 il ve 465 ilçede yasal bir biçimde örgütlenerek
bu şartı yerine getirdiğini; açıklanan nedenlerle Milli Güvenlik Konseyinin
99 sayılı kararına dayanan Yüksek Seçim Kurulunun yukarıda belirtilen kararının
Anayasa, Seçim Yasaları ve Siyasi Partiler Yasasına açık bir biçimde aykırı
olduğunu ileri sürerek Sosyal Demokrasi Partisi'nin de seçime katılacak
partiler arasında yer aldığının tesbit ve ilânına karar verilmesini istemektedir.
Sosyal Demokrasi Partisi'nin adı geçen dilekçesinin 298 sayılı Seçimlerin
Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'un 131. Maddesi kapsamında
bulunduğuna oy çokluğu ile karar verildikten sonra konu esastan incelendi,
gereği düşünüldü:
6 Kasım 1983 günü yapılacak milletvekili seçimine katılacak siyasipartilerin
tesbit ve ilânından,2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6., 11.,
13., 68. ve 171., 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun'un 6., 2485
sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanun'un 1. ve 2., 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 8., 36. ve Geçici 4., 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun
Geçici 2. maddelerinin incelenmesiyle ortaya çıkan hukuki durumla birlikte,
ülke
yönetiminin gerekleri ve özellikleri karşısında uyulması zorunla
olan ve düzenleyici nitelikte bulunan Milli Güvenlik Konseyi'nin 99 sayılı
kararının da gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Sosyal Demokrasi
Partisi'nin, adı geçen 99 sayılı kararda Milletvekili seçimine katılmak
için öngörülen "24 Ağustos 1983 günü, saat 17.00'ye kadar Milli Güvenlik
Konseyi'nin incelemeleri sonunda en az otuz kurucu üyesi uygun görülmek"
koşulunu yerine getiremediği Cumhuriyet Başsavcılığının ve İçişleri Bakanlığı'nın
yazılarından anlaşılmış olduğundan talebin reddine, karar örneğinin adı
geçen siyasi parti Genel Başkanlığına tebliğine, 26.8.1983 gününde hüküm
fıkrasında oybirliği, gerekçede oy çokluğu ile karar verildi.
Aslı gibidir.
T.C.
YÜKSEK SEÇİM KURULU
Karar No:
İtiraz No:
26.8.1983 gün ve 270 sayılı Karar'ın karşı oy yazısı
1- Sosyal Demokrasi Partisi'nin başvurusu, nitelikçe bir "şikayet"tir.
297 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun
ise, 131. maddesinde, .... Yüksek Seçim Kurulunun ittihaz eylediği veya
ittihaz yolu ile verdiği kararlar dışında kalan işlemleri, tedbirleri ve
sair muamelelerinden dolayı Yüksek Seçim Kuruluna şikayet olunabilir" emredici
hükmünü getirmiştir.Kurulumuzun bir çok kararında belirtildiği ve özellikle
1963/928 sayılı kararında da kesinlikle vurgulandığı üzere şikayet ancak,
Yüksek Seçim Kurulunun maddi hata bulunan kararları ile yönetim kararlarına
veya danışma yoluyla verdiği kararlara karşı ileri sürülebilir. Oysa Partinin
şikayeti 265 sayılı kararda düşülen her hangi bir maddi hataya değil, bu
kararın dayandığı gerekçenin hukukiliğine yöneliktir. 298 sayılı Kanunun
131. maddesinin açık hükmü karşısında ise, bu tür kararlara karşı bu tür
gerekçelerle şikayet yoluna gitmek mümkün değildir. İşin esasına girmeden,
istemin bu sebeple reddi gerektiği görüşündeyim.
2- İşin esasına gelince; 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 8 ve geçici
4. maddelerine göre bir siyasi partinin kurulmuş sayılması ve dolayısiyle
ilk seçimlere katılabilmesi kurucu üyelerinden en az otuzunun Milli Güvenlik
Konseyi'nce "uygun görülmüş" bulunmasına bağlıdır. Bu yasal koşulun tereddütle
karşılanması ve tartışılması mümkün değildir.
Sözü edilen geçici 3. madde, Milli Güvenlik Konseyi'nce yapılacak inceleme
sonunda parti kurucusu olabileceklerin belirlenmesinde, kararlaştırılmasında
ve açıklanmasında, kendine özgü bir yöntem getirmiştir. Bu yönteme göre
uygun görülenlerin kimler olduğunun belirlenip kesinlik kazanabilmesi için,
verilen kurucular listesindeki "uygun görülmeyenlerin" Konsey'ce tesbit
olunup parti faaliyetlerine katılmaktan kısıtlılıklarına karar verilmesi
gerekmektedir. Değişik bir ifade ile, "uygunluk kararı", uygun olmayanların
listeden çıkartılması, yani (veto) edilmesi kararından doğan ve sıkı sıkıya
ona bağlı olan bir "sonuç" teşkil etmektedir. Hal böyle iken kurucular
listesinin Milli Güvenlik Konseyine ulaşmasından itibaren yirmi günlük
yasal süre geçmeden ya da bu süre içinde" uygun görülmeyenler" Konseyce
belirlenip ilgili partiye bildirilmeden listede bulunanların "uygun görüldükleri"
düşüncesi, geçici 4. maddenin sözüne özüne ve Kanun Koyucunun amacına ters
düşer.
Seçim döneminin başlangıcı olan 24 Ağustos 1983 Çarşamba günü saat 17.00
itibariyle şikayetçi partinin verdiği kurucular listesinin yasal inceleme
süresi dolmadığına ve bu süre içinde Milli Güvenlik Konseyi henüz "uygun
görülmeyenleri" belirleyip karara bağlamadığına göre, bu siyasi partinin
2820 sayılı Kanunun geçici 4. maddesi hükmü karşısında ilk seçimlere iştirakine
esasen imkan yoktur. Milli Güvenlik Konseyinin 99 sayılı Kararı, bu yasa
hükmünü sadece doğrulamış, ona açıklık ve yorum getirmiştir. Söz konusu
karar alınmamış olsa idi dahi kanımızca sonuç değişmiyecekti.
Bu sebeple, şikayetçi partiden gelen istemin reddini, tek başına 99 sayılı
Konsey kararına dayandıran sayın çoğunluk gerekçesini eksik buluyorum.
Üye
Ruhi Öznarı
SOSYAL DEMOKRASİ PARTİSİ
GENEL BAŞKANLIĞI
Özel Kalem
2 Eylül 1983
Sayı: 6
YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞI'NA
ANKARA
İlgi: 30.8.1983 gün ve 3293 sayılı yazı.
İlgi yazınız ekinde gönderilen Yüksek Seçim Kurulu 26.8.1983 gün ve 270
sayılı karar örneğinde bu karara katılan sayın üyelerin isimleri yoktur.
Ulusumuzun Demokrasiye yeniden geçiş döneminin çok önemli tarihi belgesi
niteliğinde bulunan bu karar uzun yıllar partimiz arşivinde saklanacaktır.
Bu nedenle karar imzalı örneğinin veya katılan Sayın üyeler isimlerinin
bildirilmesini saygı ile arz ve rica ederim.
Cezmi KARTAY
Sosyal Demokrasi Partisi
Genel Başkanı
T.C.
YÜKSEK SEÇİM KURULU
Karar No: 292
İtiraz No:
KARAR
Sosyal Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı'ndan alınan 2.9.1983 günlü ve
6 sayılı yazı ile;
Yüksek Seçim Kurulu'nun Partilerine gönderilen 26.8.1983 gün ve 270 sayılı
karar örneğinde karara katılan üyelerin isimlerinin bulunmadığı,
Demokrasiye geçiş döneminin çok önemli tarihi belgesi niteliğinde bulunan
bu kararın uzun yıllar parti arşivinde saklanacağından bahsile, imzalı
karar örneğinin veya karara katılan üyelerin isimlerinin bildirilmesi istenmiş
olmakla;
Gereği görüşülüp düşünüldü:
Yüksek Seçim Kurulu'nun kuruluşundan beri Kurulca alınan ve tebliği gereken
kararlara iştirak eden üyelerin isimlerinin tebilğ edilen onaylı karar
suretinde açıklanması şeklinde bir uygulamaya gidilmemiştir. Kurulumuzu,
aksine bir uygulamaya zorlayan yasal ve usuli bir zaruret de bulunmamaktadır.
Bu nedenle, Sosyal Demokrasi Partisi'nin isteği uygulamaya uymadığından
reddi gerektiği düşünülmüştür.
SONUÇ:
1- Sosyal Demokrasi Partisi'nin; 26.8.1983 gün ve 270 sayılı Kurulumuz
kararının imzalı örneği veya bu karara katılan üyelerin isimlerinin bildirilmesi
hususundaki isteğinin reddine,
2- Karar örneğinin ilgili partiye tebliğine,
10.9.1983 günü oybirliğiyle karar verildi.
ASLI GİBİDİR
Burada iki noktaya değinmek istiyorum. Önce kararın gerekçesinde yer alan
"Ülke
yönetiminin gerekleri ve özellikleri karşısında uyulması zorunlu olan ve
düzenleyici bulunan Milli Güvenlik Konseyi kararının da gözönünde bulundurulması"
ifadesi her türlü yasal koşulu yerine getirmiş bir partinin siyasal haklarının
tanınmaması için ne derece hukuksal değer taşımaktadır?
İkincisi ise, böyle bir karara katılanların isim ve soyadlarının açıklanmasına,
kararda yazılmasına neden karşı çıkıldığı, bunun ne derece doğru olduğudur?
O gün gizlenmesinde büyük ısrar gösterilen Yüksek Seçim Kurulu Başkan ve
Üyelerinin isimlerini bilmek inanıyorum ki kamuoyunun hakkıdır.
Şimdi ben açıklıyorum:
Başkan
Başkan Yardımcısı
Üye
İsmet YANIKÖMEROĞLU
Süleyman TÜRKOĞLU Burhanettin EKİZ
Üye
Üye
Üye
Cahit ERSEN Hüsamettin
ÖZBİLGİN
Orhan KARAYALÇIN
Üye
Üye
Üye
H.Basri GÜLTEKİN
Teoman PAMİR
Nuri ALAN
Üye
Üye
Cahit KESKİN
Ruhi ÖZÜANI
Son Veto:
Son vetoya ilişkin Milli Güvenlik Konseyi'nin 8 Eylül 1983 gün ve 151 sayılı
kararı, İçişleri Bakanılğı'nın aynı gün ve 1483 sayılı yazılarıyla Genel
Başkanlığımıza tebliğ edildi. Konsey'in bu kararı, önerilen (8) kurucu
üyeden (3)'nün Kuruculuğunun uygun görülmediğine ilişkindi.
Beşinci ve son vetodan sonra Partimizin (33) Kurucu üyesi kesinleşti. Konseyin
bu konudaki kararı şöyle:
MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ KARARI
KARAR NO: 151
8 Eylül 1983
Sosyal Demokrasi Partisi'nin 22 Ağustos 1983 günü İçişleri Bakanlığı'na
vermiş olduğu bildirisinde belirlenen yeni parti kurucuları üzerinde, 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun Geçici Madde 4 hükümlerine göre incelemede
bulunan Milli Güvenlik Konseyi; bunlardan aşağıda isimleri yazılı (ÜÇ)
kişinin, parti kurucusu olmalarının uygun görülmediğine karar vermiştir.
Kenan Evren
Nurettin Ersin
Nejat Tümer
Orgeneral
Orgenaral
Oramiral
Genelkurmay Başkanı
Kara Kuvvetleri K. Deniz Kuvvetleri K.
Tahsin Şahinkaya
Sedat Celasun
Orgeneral
Orgenaral
Hava Kuvvetleri K.
Jandarma Genel K."
UYGUN GÖRÜLMEYEN KİŞİLER:
1. Mustafa GÜNAYDIN
2. Hasan Basri KURDOĞLU
3. Mehmet Güneş TOPSAL
Böylece SODEP 8 Eylül 1983 gününde 99 sayılı karara görede otuz kurucu
üyesi onaylanmış, Siyasi Partiler Yasası'nın öngördüğü il ve ilçe örgütlerini
fazlası ile oluşturmuş, fakat seçim dışı kalmıştı.
Kenan Evren de anılar yayınında;
"Bugün 8 Eylül Perşembe,
Sosyal Demokrasi Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin kurucu üye sayılarının
30'a tamamlanmadığından seçimlere katılamadıklarını daha evvel yazmıştım.
Noksan üyelerin yerine bildirdikleri adaylar arasından 30 üyeyi tamamlayacak
kadar olanları bugün onayladık, bildirdik. Böylece SODEP ile DYP
veto barajını aşmış oldular. Ancak kanun gereği seçimlere katılmaları mümkün
değil" (*) diyor.
İyi de önce kanunu çıkaran sonra ona uymamak için 99 sayılı kararı çıkaran
da kendileri değil mi?
Türk demokrasi tarihinde vetolar hukuk dışı niteliği ile artık yerini almıştır.
Savunmada bu kararı alanların da rahatsızlığı görülmektedir. Nitekim Kenan
Evren, Anıları'nda çelişkili açıklamaları ile bunu kanıtlamaktadır.
"30 Temmuz Cumartesi,
Sosyal Demokrasi Partisi SODEP ile Doğru Yol Partisi daha evvel veto ettiğimiz
kurucu üyelerinin yerine yenilerini bildirmişti. Bugün (SODEP)'ten 8 ve
DYP'den 15 üyeyi veto ettik. Daha evvel de belirttiğim gibi; MDP, ANAP
ve HP'den başka kurulan bütün partileri seçimlere sokmamaya kararlı olduğumuzdan,
son güne kadar vetolarımız devam edecek"(**) diyor.
Ancak kendisi de sıkıntıda. Bir yerde Necdet Calp'ın SODEP hakkında yaptığı
suçalamaları, gerçek dışı iddiaları gerekçe göstermeye çalışıyor.
"HP'NİN KURULUŞ HAZIRLIKLARI HAKKINDA
CALP'İN VERDİĞİ BİLGİLER
Bugün de gece geç saatlerde Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp'i Genelkurmay
Başkanlığı lojmanında kabul edip, onun çalışmaları hakkında bilgi aldık.
Görüşmelerimizde bundan evvel olduğu gibi Milli Güvenlik Konseyi üyesi
arkadaşlarımızda bulundular.
Diğer parti liderlerine sorduğum "Partiniz ne durumda, çalışmalarınız nasıl
gidiyor" sorusunu Necdet Calp'e de sordum. Şunları söyledi:
"SODEP tarafından çok tehdit ediliyoruz. Bunlarla mücadelemizi sürdürüyoruz.
40 vilayette teşkilatımızı kurduk. 15 Ağustos'a kadar il ve ilçe teşkilatımızı
kanuna göre kurmuş olacak ve seçimlere gireceğiz. SODEP ile de kesinlikle
birleşmeyeceğiz. Bu partinin altı çok karışıktır. Seçimlere girseler
de girmeseler de komünistlerin partisi mutlaka bu parti olacaktır.
Partiyi şimdi kuranlar birer maşadırlar. İleride hepsini mutlaka değiştireceklerdir.
Doğu illerimizde Kürt komünistleri partiye alıyorlar. Adana da öyle. Bildiğimiz
eski CHP'liler bizim partiye geliyorlar.
Erdal İnönü çok hata yaptı. Aldığımız bilgiye
göre;
S..........................,
M..................,
M...............................,
S.............................., A...............................,
D.......................... İnönü'yü parti başkanlığına getirelim 1-2 yıl
sonra uzaklaştırırız demişler.
Bir aralık 5 yıllık yasaklı olanlardan bir grup bana gelip, 100 milyon
lira teklif ederek birleşme teklif ettiler, bunlara hayır dedim.
SODEP'e, şahsi hırsları olanlar bilinçli olarak giriyorlar.
Bizim parti teşkilatımız sağlıklı kuruldu, gittikçe güçleniyoruz. Bu yüzden
bana çok kızıyorlar.
Biz yüzde 20-25 oy alabiliriz. Ayrıca yüzen oyları çekmeye çalışıyoruz.
AP'den, CHP'lilerden, Güven Partililerden partimize alabiliriz diye düşünüyoruz.Hesabımızı
böyle yapıyoruz. Para, eski milletvekilleri SODEP'te. Basın da onları destekliyor.Bize
ait haberleri vermiyorlar. Yani basın bizi tutmuyor. Ama ileride bu durum
değişecektir diye düşünüyoruz" (*).
Necdet Calp'ın o günlerde çaresizlik ve bunalım içinde olduğu anlaşılıyor.
Nitekim Hasan Cemal ile yaptığı görüşmede bu yargıya neden olacak nitelikte.
"Öğleye doğru HP Genel Başkanı Necdet Calp'e gittim.
Calp'a göre Ulusu sonunda askeri hiyerarşiye uyarak ve Evren'in talimatı
ile MDP'ye girecekti. Özal'ın ANAP'ı seçime sokulmayacaktı. Hatta kapatılacaktı.
B.B.P gibi Erdal İnönü'nün veto edilişi gibi Özal'ın da icabına bakılacaktı.
Hayretle dinliyordum.
Calp, SODEP'i seçime sokmayacaklarını, çünkü bu partiye aşırı solun sızdığını
söylüyordu. Aşırı solun HP örgütlenmesini de Anadolu'da kimi zaman zor
kullanarak engelleme çabasında idi. Fakat başaramayacaklardı.
Calp (Cezmi Kartay) kendini Genel Başkan sanıyor, halbuki 6 Kasım sonrası
ilk kongrede parti aşırı unsurların eline geceçek diyordu.
Calp yorgun görünüyordu. Sol gözü sık sık seyriyordu (**).
Bir başka yerde ise;
Mehmet Barlas'ın sağda iki partiye izin verildiğine göre, solda da HP yanında
SODEP'in de seçime katılmasının uygun olacağı yazısına yer verdikten sonra.
"Milliyet Gazetesi'nde Mehmet Barlas da bu konu ile ilgili makalesinde,
Ulusu'nun MDP'den aday olmasını tenkit etmiyor. Sağda iki partiye müsaade
edildiğine göre, solda da HP'nin yanında SODEP'in de seçime katılmasının
uygun olacağına işaret ediyor ve bu gerçekleşirse, Batıda da olumlu karşılanacağını
söyleyerek makalesini şöyle bitiriyor:
"İnancımız odur ki, eğer istikrarı koruyarak demokratik uzlaşmaları aramaya
başlarsak, önümüzdeki yıllarda, geçmişte karşılaşılan problemlerden çoğu
yeniden gündeme gelmez.
Bu geleneğin yaşatılması, içinde bulunduğumuz dönemde, biz sivil kesimlerin
birbirimize karşı hırçın olmayan tutumlara sahip olduğumuz oranda mümkün
kılınacaktır. Kavgadan çok uzlaşmayı, geçmişten çok geleceğe dönük arayışları
ön plana getirebilirsek, rejim daha kolay sivilleşecektir. Kanımızca bu,
en öncelikli hedeftir."
SODEP'in
seçimlere katılmasına müsaade edip etmeme hususunda çok düşünmüşümdür.
Hatta
ben de Barlas gibi, sağda iki partiye müsaade ettik, solda da iki partiye
müsaade edelim diye kendi kendime düşünmüş ve Konsey üyesi arkadaşlarla
konuyu görüşmüşüzdür. Bütün Türkiye sathında teşkilatlanmasını tamamlamıştı.
Halkçı Parti ise teşkilatını tamamlamakta ve aday bulmakta çok zorluklar
içerisinde idi. Ancak bizi menfi düşünceye sevkeden unsurların başında,
12 Eylül öncesinin illegal sol örgütlerinin hepsinin bu partide yer almaları
ve Doğu Berlin'de faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisinin sesi olan
radyo istasyonunun yaptığı yayınlarda ve dağıttığı bildirilerde taraftarlarını
SODEP'de toplanmaya ve bu partiyi desteklemeye çağırmasıydı.
Ayrıca Halkçı Partinin Genel Başkanı Necdet Calp, partiyi kurduktan bir
müddet sonra SODEP ortaya çıkınca bana gelmiş ve, "Eğer SODEP'in seçimlere
katılmasına müsaade edecek olursanız, ben bu işi bırakırım." demişti. Böyle
olunca, SODEP'e müsaade etsek de yine solda bir parti seçimlere katılabilecek
demekti. Hem de bütün aşırı sol fraksiyonların yer aldığı bir parti..
İşte bu sebeplerle SODEP'e müsaade etmemeyi daha uygun bulduk.." diyor
(*).
Burada Metin Toker'in 14 Ağustos 1983 günü Milliyet Gazetesi'ndeki uyarısına
da yer vermek istiyorum. Kenan Evren'in Anıları kitabından:
"14 Ağustos tarihli Milliyet gazetesinde Metin Toker, seçimlere iştirak
ettirilmeyeceği anlaşılan SODEP ile DYP'nin kurucu üyelerinin mütemadiyen
veto edilmesi ve 30 üyeyi bir türlü tamamlayamamaları karşısında, çok da
ağır olmayan bir makale yazmıştı. Ben pek üzerinde durmadım. Ama arkadaşlar
bu yazıyı ağır bulmuşlar ve içeriğinde biraz da hakaret olduğunu kabul
etmiş olacaklar ki, bugün bana gelerek Milliyet Gazetesi'nin kısa bir süre
de olsa kapatılması gerektiğini söylediler. Ben de "Peki, İstanbul Sırkıyönetim
Komutanı ile görüşürüm" dedim.
Makalenin kapatmaya sebep olan kısmı şöyle:
"Bugünden 24 Ağustos'a, yani yeni Türk demokrasisinin kuruluş tablosunun
kesin şeklini almasına sadece 10 gün kaldı. Bu, 12 Eylül döneminin en önemli
on günüdür. Çünkü onun tarih önündeki yerini o tayin edecektir.
Yüksek kudret sahiplerine yeni Türk demokrasisi için bir senaryo önerenler
var. Anavatan Partisi Genel Başkanı Turgut Özal'ın açıkladığı gibi bir
senaryo kudret sahiplerinden gelmiyor. Telkin edilmek isteniliyor. Teşvik
olunuyor.
Parti kurucularını veto etmek hakkı bulunuyor ya... 24 Ağustos'ta en az
30 kurucu üyesi tasdikten geçmemiş siyasi partiler de önümüzdeki seçime
katılamayacakar. Veto hakkı öyle kulanılır ki yeni hiç bir partiye bu imkan
verilmez. O zaman seçim yarışında ancak üç parti kalır. Bunlardan bir tanesine
zaten bu kadar kısa zamanda bu kadar boy atacağı düşünülmediğinden müsaade
edilmiştir. Bu arada onun başına da bir şey getirilirse iki partili mükemmel
bir sistem oluşturulur. Bunlardan bir tanesi, Anayasal ortanın sağını,
öteki solunu temsil ettiği için sistem fevkalade demokratiktir de... Seçmenin
sandık başındaki tamamiyle serbest iradesine göre biri 'Majestenin iktidarı'
diğeri 'Majestenin muhalefeti' olur.
Ondan sonra sen sağ, ben selamet"
Görüldüğü gibi, aslında yazıda suç unsuru olacak bir taraf pek yok. Yalnız
sondaki "majestenin iktidarı ve majestenin muhalefeti" cümleleri belki
suç olabilir.Zira bizi krala benzetmiş oluyor.
Böylece yarın kapatılacak olan Milliyet gazetesiyle, büyük gazetelerden
kapatılmamış olanı kalmamış oluyor"(*)
Evet Metin Toker'in Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan makalesinde veto kararı
alanları kral olarak tanımlaması gazetenin kapatılmasının tartışılmasına
neden olduğu anlaşılıyor. Ne var ki, 6 Haziran'da yasal olarak kurulan
SODEP kurucuları beş kez veto edilmiş, seçim dışı bırakılmak
suretiyle parti de veto edilmiş oldu. Bunun sonucu 92 kurucu hiçbir
yasal neden olmadan en doğal demokratik haklarını kullanmaktan men
edilmiş oldular. Sormak istiyorum. Acaba kral olsalar başka ne yapacaklardı?
Erdal İnönü de "Anılar ve Düşünceler" adlı kitabında kurucular ve vetolara
yer veriyor.
" Kurucu arkadaşlarıma gelince, onların, eşi dünyada az bulunan, kendilerine
özgün bir grup meydana getirdiklerini ne kadar anlatsam yetmez. Aralarında
yüksek yargı elemanları emekli Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeleri,
baro başkanları, emekli generaller, valiler, savcılar, müfettişler, eski
siyasetçiler vardı. Emekliliklerine daha çok zaman olan genç, ya da orta
yaşlı üniversite üyeleri, eski rektörler, eğitimciler, plancılar vardı.
Deneyimli sendika başkanları ile birlikte sosyal adalete inanmış başarılı
işadamları vardı. O güne kadar siyasetle ilgilenmemiş, ama birçok sosyal
etkinlikte bulunmuş ev kadınları vardı. Çok okunan bir gazetede her gün
yazan bir gazeteci vardı. Atatürk'ün ve babamın yaverliğini yapmış bir
eski asker vardı. Bizim kuşağın en ünlü şairlerinden biri vardı. Bütün
bu insanları evlerinden ya da işlerinden ayırıp yeni bir parti kurma macerasında
bir araya getiren amaç, geçmişte verilmiş bu kadar uğraştan sonra yeniden
tehlikeye düşmüş görünen demokratik rejimi ve Atatürk Cumhuriyeti'ni korumaktı.
Bu amaca varılabilecek miydi, ya da ne zaman varılacaktı? Bu soruların
yanıtları o günlerde belli değildi. Her hareketlerinin arkasından belirli
bir çıkar sağlamayı düşünen insanlar bu gibi soruların yanıtları belli
olmadan yola çıkmazlar. SODEP kurucuları hiç tereddüt etmeden, gözlerini
kırpmadan yola çıktılar. O zamanki askeri yönetim SODEP'in seçimlere katılmasını
arzu etmiyordu. İlk kırk iki kurucunun beşi yeni yayınlanan bir Güvenlik
Konseyi bildirisi yüzünden ayrılmak zorunda kaldılar. Arkadan yirmi bir
kurucu üye veto edildi. Yasaya göre beş gün içinde yeni kurucular bulunması
gerekiyordu. Bulundular, onların da on üçü veto edildi. Üçüncü grup olarak
önerilen onüç yeni kurucunun sekizi veto edildi. Dördüncü grupta sekiz
yeni kurucu vardı. Hepsi veto edildi. Beşinci gruptaki sekiz üyenin üçü
veto edildi ve böylece ancak beşinci vetonun arkasından, seçime katılmak
için başvuru zamanı geçtikten sonra otuz üç kurucunun M.G.K. tarafından
onaylanması ile partinin kurulması kesinleşmiş oldu. Bu cesaret yarışında
toplam doksan iki kurucu görev almış oldular. İşte bu cesur insanların
kararlı, inançlı davranışları ile rejim yavaş yavaş yerine oturdu, eski
siyasetçilerin yasakları kalktı ve normal siyasal yaşama dönüldü. Gelişmeler,
kurucularımızı bu defa parti içindeki demokratik yarışta güç durumda bıraktı.
Kurultaylardaki seçimler onları parti yönetimlerinden uzaklaştırdı. Bütün
bunları kendi amaçladıkları demokratik gelişmenin olağan sonuçları olarak
kabul ettiler, partilerine bağlılıklarını büyük bir asaletle sürdürdüler.
Doksan iki kurucumuzdan yalnız beşi sonunda milletvekili olabildiler. Bu
sonuç parti yönetiminin ve genel başkan olarak benim hatamız şeklinde yorumlanırsa
ona bir şey diyemem. Burada SODEP kurucusu arkadaşlarımın yüksek vatanseverliklerine,
Atatürk ilkelerine ve çağdaş demokrasiye bağlılıklarına, halkçı ve sosyal
adaletçi davranışlarına, eşsiz medeni cesaretlerine hayranlığımı birkez
daha ifade ediyorum. Hepsine teşekkür ediyorum hizmetlerini saygıyla anıyorum"(*).
Vetolar bölümüne son verirken; bazı soruların hâlâ cevapsız kaldığını görmekteyim.
Her türlü yasayı çıkarma gücünü ellerinde bulunduran hatta çıkardıkları
yasayı beğenmeyip değiştiren, yeni uygulamalar getirebilen, eski siyasi
partileri yargı kararı olmadan kapatabilen, yeni kurulmuş ve genel başkanlığını
silah arkadaşları emekli bir orgeneralin üstlendiği bir siyasi partiyi
de kapatan, insanları gece yarısı evlerinden alıp Zincirbozan'a sürgün
edebilen beş generalin gücü o dönemde kimlere parti kurdurmayı düşünüyorsa,
doğrudan bunu açıklaması yetmez mi idi?
İnsanların onurlarını kırıcı vetoları uygulamaya neden gerek duydular?
Bu haksız siyasal uygulamaların demokrasimize getirdiği sorunlara ve bugün
içinde yaşanan siyasal partiler çekişmelerindeki olumsuzluklara neden olmanın
gereği ne idi?
Bu bölümü bitirirken, Nail Güreli'nin vetolarla ilgili ve "oğluna bırakacağı
miras olarak değerlendirdiği" mektuba burada yer veriyorum.
Bilmem başka söylenecek var mı?
"Babiâli'deki tam 30 yıllık "Haysiyetli" meslek hayatının sonunda karşılaştığı
bu "Veto" olayı Güreli'yi düşündürecek, "Otokritik" yaptıracaktı.
Gazeteci-yazar Güreli, 15 Temmuz 1983 günü MGK Başkanı Evren'e bir mektup
yazıp, "Hak iadesi istemiyorum, ama oğluma miras olarak bırakmak için aklanma
belgesi istiyorum" diyecekti. Güreli'nin mektubu aynen şöyleydi:
"15.7.1983, İstanbul
Sayın Kenan Evren
Cumhurbaşkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
Ankara
Ben Nail Güreli'yim. Sosyal Demokrasi Partisi kurucu üyeliğimin Milli Güvenlik
Konseyi tarafından uygun görülmeyişi nedeniyle bu mektubu yazıyorum.
Ellibir yaşındayım. Otuzyılı aşkın süre gazetecilik mesleğinde, yirmi yılı
aşkın süredir de mesleğimle birlikte Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın
çeşitli kademelerinde görevler yaparak, bu topluma onurumla ve yurt severliğimle
inandığım hizmetler sundum. Bu inancımın çok değerli bir kanıtı saydığım
biçimde, meslektaşlarımın büyük güveniyle 19 Mart 1983'den bu yana TGS
Genel Başkanlığı görevinde bulunuyorum.
Yirmi yılı aşan toplumsal görevlerim, arasında hiçbir zan ve şaibe altında
kalmaksızın açık alınla görev yaptım. Atatürk'ün belirlediği demokratik,
özgürlükçü, laik ve milliyetçi Cumhuriyet yolunda ülkemizin gelişip ilerlemesi
için kendi çapımda çaba harcadım. Bu arada pek doğal olarak, bazı kişilere
göre değişik düşüncelere sahip oldum, farklı görüşleri açıkça ve yasal
yollar içinde savundum. Demokrasiye inanan hiç kimse bu görüşlerimden ötürü
beni suçlamadı, hizmet haklarımı sınırlamadı.
Siz ki, gerek Anayasa'nın tanıtımı sırasında, gerek daha sonraki bazı konuşmalarınızda,
herkesin aynı düşüncede olamıyacağını, değişik düşüncelerde olanların da
hoşgörüyle karşılanması gerektiğini söylüyordunuz. Ve yine siz, politikaya
yeni kişilerin atılması gereğini ısrarla vurguluyordunuz.
Geniş kesimlerin politikaya ve demokrasiye katkısını sınırlayan yasal düzenlemelere
de uyarak, TGS Genel Başkanlığı'ndan ayrılıp, Sosyal Demokrasi Partisi'nin
kurucu üyeliği görevini üstlendim. Ancak tarafımdan ve kamuoyunca da bilinmeyen
nedenlerle kurucu üyeliğim Milli Güvenlik Konseyi tarafından uygun görülmedi.
Eski bir partinin il, ilçe belediye başkanı ve milletvekili, hatta üyesi
olmadığım gibi, hakkımda herhangi bir yargılama ve soruşturma bulunmadığı
için, hakkımdaki kararı, bilinen bu somut kıstaslara bağlamak olanağı yoktu.
Bir sendikada görevli olmanın, ya da yasal bir derneğin üyesi bulunmamın
ise, parti kurucu üyeliğine engel sayılıp sayılmayacağını bilemiyorum.
Hakkımdaki kararın, gerekçesi açıklanmadığı için, kamuyonda değişik yorumlara,
değerlendirmelere ve her türlü spekülasyona açık olduğu ortadadır. Bu ise,
kişilik haklarımı, onurumu zedeleyici sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Herhangi bir suçlamaya, soruşturmaya, yargılamaya muhatap olmadığım halde,
böyle bir kısıtlama ile karşılaşmam, özellikle gerekçesinin açıklanmaması
nedeniyle, bana bir haksızlık gibi gelmektedir. Hakkımda alınan bu kararın
hiç değilse gerekçesini öğrenmeyi istememin hakkım bulunduğunu düşünmekte
haklı olduğumu teslim edeceğinizi umuyorum. Ben, Milli Güvenlik Konseyi'nin
bana ilişkin kararının tartışılmaksızın kabul edilmesi sorumluluğunu
biliyorum. Parti kurucu üyeliği görevini üstlenirken de böyle bir sonucu
ve sorumluluğunu göze almıştım. Ancak bu sorumluluğun gereği olarak, sözkonusu
kararın gerekçesinin hakkında hüküm verilen kişiye bildirilmesi gerektiği
kanısındayım.
Ülkeme hizmet verme şevkinin kırılmamasına özen gösterdiğim 13 yaşındaki
tek oğluma onurla bırakacağım adımı; üzerinde gizli, açıklığa kavuşmamış
herhangi bir hüküm kalmamasının, namus ve dürüstlüğümün gereği saydığımı
lütfen kabul buyurunuz. Parti kurucu üyesi olma hakkımın kullandırılmayışı
kararının gerekçesini öğrenme isteğimi haklı bulacağınızı umuyorum. Gerekçesi
açıklanmadan bir vatandaşın hakkının kısıtlanması, onda her halde haksızlığa
uğradığı düşüncesini uyandırabilir. Siz ki, son konuşmalarınızın birinde,
albayken uğradığınız bir haksızlığın üzerinizde bıraktığı etkiye değinerek
haksızlık yapmamaya dikkat ettiğinizi belirttiniz.
Parti kurucusu olmamın uygun görülmeyişinin gerekçeleri ne olursa olsun,
bunun bilinmemesi her halde çok daha ağır bir cezadır. Gerekçe ne olursa
olsun, bunun tarafıma açıklanmasına emir buyurmanızı, bir başka özel kişilik
hakkım olarak arz ediyorum.
Bu, parti kurucu üyesi olma hakkımın iadesini isteme yolum değildir.
Sonucu elbet olduğu gibi kabul ediyorum ve bundan yakınmıyorum.
Denilebilir ki, elde edilen bilgiler sizin parti kurucu üyesi olmanıza
engel sayılacak nitelikteydi ve bunların açıklanması uygun görülmemektedir.
Eğer bunlar bir suç ise, hesabının benden yargı önünde sorulmasını arz
ederim. Yasalara göre suç değilse, özel değerlendirme gerekçeleri açıklanarak,
benim kamuoyu önünde, niteliği belirsiz olduğu ölçüde manevi ağırlığı artan
adi suçlamalar altında kalmam önlenmelidir.
Hakkımdaki kararın gerekçesi açıklanmadığı taktirde, bu yazımın oğluma
bir aklanma belgesi olarak kalacağını düşünüyorum. Bana "Peki niçin nedenini
sormadın?" diyemeyecek.
Konu üzerinde düşüneceğinizi umarak, ilginizi esirgememenizi arz ederim.
Saygılarımla.
Nail Güreli"
Son söz!
Umarım ki yüce ulusumuzun yarınki kuşakları bizlerin acılarını unutamadığı
böyle VETOLU siyasal günleri bir daha yaşamaz. |