BÖLÜM
- 1 -
11 EYLÜL 1980 ÜLKEMİZDE SİYASAL DURUM
12 EYLÜL'E GİDİŞ
Yine sağ ve sol çatışmaları sürüyor, yine anarşi ve terör doruğa tırmanıyor.
Güvenlik güçleri etkinliklerini yitirmiş; İstanbul, İzmir, Adana ve Antalya
gibi büyük şehirlerimizde kurtarılmış bölge adı ile Devlet otoritesinin
olmadığı, en azından tartışıldığı yöreler oluşmuş.
Polis örgütü POLDER ve POLBİR derneklerine yazılmış. Biri solcuları,
diğeri sağcıları tutuyor. Kendi aralarında bile güven kalmamış.
Okullarda öğretmenler de TÖBDER ve ÜLKÜBİR diye ikiye ayrılmış; okullar
da sağcı veya solcu öğrencilere göre bölünmüş.
Öğrenciler okula gidiş ve gelişlerinde gruplar halinde çatışıyorlar, birçoğu
okuluna ulaşamıyor. Yarası hafif olanlar evlerine, ağır yaralı olanlar
ise en yakın sağlık kuruluşlarına götürülüyor. Bir kısmının ise bu yolda
hayatı sona eriyor.
Öğrenci velileri, analar eğitim günlerinin akşamlarını büyük kaygılarla
bekliyorlar, ancak çocuklarının eve döndüklerini gördüklerinde o geceyi
rahat geçirebiliyorlar.
27 Mayıs ile 12 Mart olayları ve sonuçları sanki yaşanmamış; veya tamamen
unutulmuş gibi...
Olayın bir başka düşündürücü yönü ise, siyasi partilerin genel başkanları
ve birçok üst düzey yöneticilerinin - 27 Mayıs ve 12 Mart dönemlerinde
siyasetin içinde bulunmamış, sorumluluk üstlenmemiş gibi - olaylara
çözüm arayışı ve uzlaşma yerine ısrarla ve ağır bir dille birbirlerini
eleştiriyor ve suçluyor olmalarıdır. Anamuhalefet Partisi Genel Başkanı
Süleyman Demirel, 2 Temmuz 1979 günü yaptığı bir açıklamada:
-" Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. Her şey beceriksiz ve devlet
idaresini bilmeyen bir hükümet tarafından çok kötü bir hale getirilmiştir.
Bu hükümete omuz verenler her gün birçok vatandaşımızın hayatına
mal olan anarşiye, her gün ardı arkası kesilmeyen soygunlara, her gün hayatı
çekilmez hale getiren pahalılığa, işsizliğe zulum haline gelen partizanlığa
omuz vermektedirler. İşlenen bunca soygunun failleri meçhuldur. Kim ne
yaparsa yapsın kâr kalıyor. İktidar hırsı, bugünkü Halk Partisi yöneticilerini
- Benden sonra tufan - politikasına itmiş, her ne pahasına olursa olsun
hükümette kalabilmek için öğrenciyi bölmüşlerdir. Öğretmeni bölmüşlerdir.
İşçiyi bölmüşlerdir. Polisi bölmüşlerdir. Rejim düşmanlarına, devlet düşmanlarına
arka olmuşlardır. Onları masum, devleti suçlu saymışlardır"(*) diyor.
Bu beyanatı veren Süleyman Demirel, 1979 Senato Ara Seçimleri sonrasında
Bülent Ecevit'in Başbakanlıktan çekilmesiyle hükümeti devralıyor.
Ne var ki, yine faili meçhul cinayetler, yine öğrencilerde, öğretmenlerde,
güvenlik güçlerinde bölünmüşlükler daha belirgin boyutlarda sürüp gidiyor.
Çorum olaylarında Milliyetçi Hareket Partili bir grubun başlattığı gösteri
yürüyüşü, Alevi ve sol görüşlü olduğu bilinen kişilerin işyerlerinin tahrip
ve yağma edilmelerine dönüşmüş, gece iki polis memuru öldürülmüştü. Kahramanmaraş
olaylarından sonra Başbakan Bülent Ecevit'i çok ağır bir dille eleştiren,
kesinlikle istifa etmesi gerektiğini söyleyen Süleyman Demirel kendisinin
Başbakanlığı döneminde cereyan eden bu olaylardan sonra, istifa etmek bir
yana, sağcılardan kaynaklanan öldürme ve diğer toplumsal suçlar karşısında,
"Bana
sağcıların suç işlediğini söyletemezsiniz"(**) diyordu.
Bu ortamdan en çok yasa dışı örgütler yararlanıyor.
Mart 1980 ayında Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) yayımladığı bir
bildiride:
"Ülkemizin Kürt-Türk ulusu ve azınlık milliyetlerinden devrimcilerine,
işçilerine, yoksul köylülerine ve tüm emekçilerine;
TDKP kuruldu. İşçi sınıfımızın ve emekçi halkımızın özlemi gerçekleşti.
Komünistler, işçi sınıfına ve halkımıza verdiği sözü yerine getirdiler.
İşçilere köylülere, yurttaşlara, yoksul köylülere, şehir ve kırların tüm
ezilenlerine, gençlere,kadınlara, ezilen Kürt ulusuna ve tüm azınlık milliyetlerine,
askerlere, erlere hitap ediyor ve siz erler, sizler vatan görevi demagojisi
ile sırtına üniforma giydirilip emparyalistleri, kompradorları ve toprak
ağalarının muhafızlığına itilmiş işçi ve köylülerisiniz. Kürdistan'da,
TARİŞ'te, Ceylanpınar'da grevler, sokak gösterileri ve direnişlerde faşist
generaller tarafından üzerine sürüldüğünüz analarımız, bacılarımızdır.
Kürt ve Kürdistan'da ve çeşitli milliyetlerden, işçiler, köylüler ve tüm
emekçiler devriminin güçlü dalgasının hızlı bir şekilde yükseldiği kitlelerin
grevler, çeşitli direnişler, sokak gösterileri, boykotlar, toprak işgalleri
için yığınlar halinde sınıf mücadelesinin barikatlarının kurulduğu
şanlı mücadele günlerini yaşıyoruz.
Bu mücadelede daha güçlü olmak için TDKP'nin yükselen bayrağı altında birleşin"(*)
deniyordu.
Bir yandan ülkemizin bütünlüğüne karşı olanların eylemleri ve sürekli kışkırtmaları
yanında uzun yıllardan bu yana Lozan'ı içlerine sindiremeyenlerin ve Ortadoğu'da
güçlü demokratik, laik bir Türkiye'nin varlığını kendi siyasal çıkarlarına
uygun görmeyenlerin her türlü destek ve yardımları ile Güneydoğu illerimizde
bir Kürt devleti kurma taraftarlarının bu ortamı, kazanılmış fırsat saydıkları
ve girişimlerini çok açık bir şekilde yoğunlaştırdıkları görülmektedir.
Güneydoğu'daki okulların bir kısmında, özellikle köy okullarında eğitim
çoğunlukla Kürtçe yürütülüyor. İstiklâl Marşı gündemden çıkmış. Resmi tatil
ve bayramlarda Türk bayrağı asılmıyor. 1979 yılı Ekim ayında Gaziantep
Valiliği görevinde bulunduğum günlerden birinde; rotasyonla Siirt iline
gitmiş olan İç Hastalıkları Uzmanı bir doktorun dönüşte anlattıklarına
yer vermek istiyorum.
"Doktor İrfan Balkan, Mersin Devlet Hastanesi'nden rotasyon nedeniyle Siirt
iline gönderilmiş; dönüşte Diyarbakır'da otobüs yolculuğuna ara verdiğinde
bir kasetçiye girmiş ve yeni çıkan müzik kasetlerinden almak istediğini
söylemiş; kasetçi bir Kürtçe kaset koymuş, doktor arkadaşım şarkıyı anlamamış,
bir başka kaset dinlemek istediğini söylemiş, gene Kürtçe...
Doktor düştüğü durumu fark ettiği için, 'Peki ben biraz dolaşayım gelirim'
diye kendini dükkândan dışarı zor atmış. Kaset satan seslenmiş, kaçma,
kaçma bir dahaki gelişinde zaten pasaportunu da soracağız" demiş.
Burada 12 Eylül öncesinde, Mart 1978 ile Ocak 1980 arasında görevli bulunduğum
Gaziantep Valiliği anılarımdan birkaçına özet olarak değinmek istiyorum.
1978 Şubat ayında Bülent Ecevit Hükümeti kurulduğunda ben Merkez Valiliği'nde
idim.
1975 yılında Süleyman Demirel Başbakanlığında Birinci Milliyetçi Cephe
(MC) Hükümeti kurulup güvenoyu aldığında;
İçişleri Bakanlığı'na gönderdiğim şifreli başvuruda, ilk düzenlenecek kararname
ile Merkez Valiliği'ne atanmamı istemiştim.
Göreve devam etmem hususunda o kabinedeki İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk
ve Tekirdağ Milletvekili (Gümrük ve Tekel Bakanı) Orhan Öztırak'ın pek
samimi ve ısrarlı isteklerine rağmen kararımdan vazgeçmemiştim.
Çünkü kurulan hükümet kendini Milliyetçi Cephe adı ile tanıtıyor ve sağ
partilerden oluşuyordu.
Tüm ulusumuza eşit hizmet vermesi gereken Cumhuriyet Hükümeti'nin bir cephe
oluşturması ve böyle bir tanıtmanın ülkede esasen her gün artış gösteren
sağ, sol bölünmelerine ve bunun sonucu olumsuz olaylara neden olacağını
düşünmüştüm.
27 Mayıs öncesinin Vatan Cephesi siyasal eylemlerini ve demokrasimizin
gelişmesine getirdiği olumsuz sonuçları ve üzücü olayları yaşamış; Atatürk
milliyetçiliğine gönül vermiş bir idareci olarak siyasi partilerden,
yalnızca sağ partileri milliyetçi sayan bir cephe hükümetinin sorumlu temsilcisi
olmayı kabul edemezdim.
İşte bu nedenle Merkez Valiliği'nde bulunuyordum.
1978 Şubat ayında Ecevit Hükümeti kurulmuştu.
Mart ayı içinde İçişleri Bakanı E. Hv. Orgeneral İrfan Özaydınlı beni makamına
davet etti.
-"Gaziantep'te çok vahim toplumsal olaylar olduğunu, benim Gaziantep Valiliği'ne
atanmamın düşünüldüğünü" açıkladı. O gün atanma kararım çıktı. Hemen
hareketim istendi. Ertesi gün Gaziantep'te idim.
Gerçekten çok üzücü bir görünümün karşısında kaldım. Hükümet
Konağı kurşunlanmış; binada birçok kurşun izi var. İl Jandarma Komutanlığı
ve Emniyet Müdürlüğü'nün camları kırılmış, çarşıdaki dağınıklık ortada.
Bir kısım iş yeri kepenklerini açmamış.
İki gün önceki çatışmada ölenlerin ve bunlar arasında bulunanlardan
iki öğretmenin cenazeleri kaldırılamamış.
İlk toplantıyı Emniyet Müdürü ve İl Jandarma Komutanı ile yaptım. Bir gün
sonra yapılacak cenaze töreni için yürüyüş yollarını ve önlemleri saptadık.
Emniyet ve Jandarma kadrolarının sayısal yetersizlikleri yanında moralleri
çok düşük. Özellikle polis örgütü, kendi içindeki bölünmüşlüğün olumsuzluğu
içinde.
Nitekim toplantıda gerekli kararlar alındıktan biraz sonra Özel Kalem'den
benimle bir memurun görüşmek istediğini bildirdiler, memur içeri alındı.
Çete kılıklı, saçı sakalına karışmış, bir elinde telsiz bir elinde Akrep
adı verilen silahıyla bir adam içeri girdi.
Polis memuru kendisinin Birinci Şube'de görevli olduğunu, CHP'li olduğunu,
POLDER üyesi olduğunu, bana özel hizmet vermeye hazır olduğunu bildirdi.
Durumun vahameti bu kısa görüşmede ortaya çıkmıştı. Kendisine söylenecek
bir şey kalmamıştı. Önce kılık ve kıyafetini bir polis memuruna uyacak
şekle dönüştürmesini söylemekle yetindim.
Emniyet Müdürü'ne telefon ederek bu memurun görevle ilişkisinin hemen kesilmesi
ve il dışına atanma önerisinin yazılması emrini verdim.
Gaziantep'te askeri birlik olarak bir Zırhlı Tugay, bir de Jandarma Tugay
Komutanlığı vardı.
Aynı gün Valilik makamına gelen her iki komutan ile durumu değerlendikten
sonra;
"Olaylar karşısında alınacak önlemler için açık bir görüş ve uygulama beraberliğine
kesin karar vermemiz gereğini açıkladım. Ve daha önceki deneyimlerim ile
İller İdaresi Kanunu'nun 11. Maddesi uyarınca yapılacak askeri kuvvet yardımlarının,
olayların nitelik ve büyüklüğüne uygun olarak katılımı ve olayların muhtemel
gelişmelerinin değerlendirilmesine göre en kısa sürede müdahale edebilecek
yerlerde hazır bulunmaları ve kolluk kuvvetleri ile başlangıçta birlikte
hareket etmeleri gerektiğine inandığımı" söyledim.
Her iki general "Yaşanan olayların üzüntüsü içinde olduklarını,
Valilik Makamı ile kesinlikle tüm toplumsal sorunlarda tam bir işbirliği
içinde olacaklarını" bildirdiler.
Nitekim ertesi gün iki öğretmen için düzenlenen cenaze töreninde on bini
aşkın katılımın olmasına karşın cenaze yürüyüşü, alınan önlemler nedeniyle
büyük bir disiplin içinde tamamlanmış, kamuoyunda büyük güven kazanılmış,
genel huzur ve güvenlik elde edilmişti.
İkinci kararlı tutum 1 Mayıs'ta ortaya konulmuştur.
1 Mayıs 1978 gününde bazı dernek ve işçi kuruluşları gösteri yürüyüşü yapma
girişiminde bulundular. Kendilerine yasalara kesinlikle uymaları koşulu
ile izin verildi. Tüm güvenlik güçleri ve askeri birlikler için ortak önlemler
planı düzenlendi. Yürüyüş, kışkırtıcı grupların beklentilerine karşın,
olaysız sona erdi. Ancak yürüyüşçülerin en önündeki bir grubun orak-çekiçli
ve kızıl yıldızlı bayrakları taşıdıkları, göstericilerden ikisinin bu bayrakları
vücutlarına sardıkları saptandı.
Çekilen resimlerden, ikisi bayan beş kişilik grubun okulda derslerini bırakıp
yürüyüşe katılan öğretmen oldukları da saptandı. Bu beş öğretmeni aynı
gün İller İdaresi Yasası'ndaki yetkimi kullanarak görevden aldım.
Ertesi gün TÖBDER Yönetim Kurulu görüşmek için randevu istedi.
Valilik Makamına geldiklerinde konuyu açmak istedikleri belli idi. Ben
öncelik alarak işten men edilen öğretmenlerin resimlerini gösterdim. "Ben
bir öğretmen çocuğuyum. Türk öğretmeni Türk bayrağını taşır ona ve Türkiye
Cumhuriyeti'ne bağlılık ve saygıyı hem göstermek, hem de öğrencilerine,
ayrıca çevresine bu duygularda öncülük etmekle görevlidir. Herhalde sizler
de bu görüştesinizdir" dediğimde geldiklerine pişman oldular.
Heyettekiler "Yalnız bu yürüyüşe bir gün önce 60 kadar öğretmenin katılmasının
konuşulduğunu, böyle bir durumda ne yapacağımı" sordular.
Ben de hiç tereddüt etmeden "Beş yerine 60 öğretmeni işten men kararı alırdım"
dedim. Böylece okullarda odaklaşmış sağ ve sol grupların yasadışı davranışlarının
hangi gruptan gelirse gelsin aynı kararlarla karşılaşacaklarını vurgulamış
oldum. Öğretmenler eğitimlerine dönme yoluna girdiler.
Böyle bir başlangıç sayesinde o yıllarda çok hassas bir il olan Gaziantep'te
- iki yıl süren görevim sırasında - devlet ve güvenlik güçlerinin
etkinliğine karşı hiçbir eylem olmamıştır.
Kahramanmaraş olayları sırasında siyasi partilerde ve çarşı esnafında bir
tedirginlik görülmüş ise de; Valilik Makamı olarak verilen güvence yeterli
sayılarak olası bir panik ve sonuçları önlenebilmiştir.
Gaziantep Valilik görevim sırasındaki toplumsal olaylar ve uygulamalardan
bir iki örneğe özet olarak burada değinmekteki amacım kişisel bir değerlendirme
değildir. 12 Eylül'e giden yollarda yurdumuzun hassas bölgelerinden biri
olan bu ildeki olaylardan ve uygulamalardan sonuç çıkarılmasına katkıda
bulunmakta yararı olacağını düşündüğüm için bu örnekleri verdim.
Nisan 1980 ayından sonra olaylarda hızlı bir tırmanış görülüyor. Gündeme
gelen Cumhurbaşkanlığı seçimindeki kararsızlıklar, cezaevlerinden kaçışlar
gün geçtikçe kaygıları ve gerginlikleri artırıyor.
19 Temmuz günü, 12 Mart döneminde Başbakanlık yapmış ve siyasetten
uzakta özel yaşantısını sürdürmekte olan Prof. Dr. Nihat Erim terörist
bir grup tarafından öldürülüyor. Artık her grup kendi etkinliğini kanıtlamak
ve kamuoyunu yönlendirmek için kanlı girişimlerini daha da acımasızca uygulamaya
koyuyorlar.
Ağustos 1980'de Türkiye'de öldürme ve yaralama olayları tırmanışa geçiyor.
Bu ay içindeki anarşik olaylar sonunda 358 ölü ve 468 yaralı sayısına yükselmişti.
Sokak çatışmaları sürüp gidiyordu.
Ben, 1980 Ocak ayında Süleyman Demirel'in II. MC Hükümeti kuruluşundan
sonra yeniden Merkez Valiliği'ne alınmış ve 1980 Mart ayında emekliliğimi
isteyerek görevden ayrılmış idim.
Emekli olarak Ankara Ticaret Borsası Genel Sekreterlik görevini üstlenmiştim.
O günlerde Çankaya Sedat Simavi Sokak MESA Sitesi'ndeki bir dairede oturuyordum.
Bu sitenin arka yönü Yukarı Dikmen Deresi'ne bakıyordu. Karşı yamaçtan
birçok akşam, gün karardığında sağ-sol grupların silahlı çatışmalarını
bir kovboy filmi gibi balkondan izlediğimi, hem hayret ettiğimi hem de
bir idareci olarak, yurdunu seven bir insan olarak çok üzüldüğümü hâlâ
unutamıyorum.
Çatışma yeri Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin Başkenti ve Çankaya'nın merkezi..
Bu kavgalar ve çatışmalar, ancak taraflardan birinde yaralama olduğunda
veya mermileri bittiğinde sona eriyor. Ortada polis yok, önlem yok.
Cumhurbaşkanlığı seçimi
Nisan 1980 ayında siyasal gündeme yeni bir seçim gelmişti. Cumhurbaşkanı
Fahri Korutürk'ün görev süresi Anayasal olarak 6 Nisan'da sona eriyordu.
Bunun için 15 gün öncesinden seçim yapılması gerekiyordu.
Ne var ki Cumhurbaşkanı seçimi için Anayasa'nın öngördüğü üçte iki çoğunluk
oyunun sağlanması için CHP ve Adalet Partisi'nin bir aday üzerinde anlaşması
gerekiyordu.
Cumhurbaşkanı 6 Nisan'da ayrıldıktan sonra, Anayasa gereği Senato Başkanı
Cumhurbaşkanı'na vekâlet edecekti. Bu durumda Adalet Partili Senato Başkanı
İhsan Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkanı Vekili olacak idi. Bu nedenle
Süleyman Demirel'in işi ağırdan aldığı, Bülent Ecevit'in kamuoyuna yaptığı
açık anlaşma çağırısına cevaben 19 Mart günü basına yaptığı açıklamadan
anlaşılıyordu.
Süleyman Demirel bu açıklamasında:
-"Hay hay ama ne konuşalım, hazırlıksız yapılacak bir görüşme hadiseyi
çabuklaştırmaz. Soruna yarar değil, zarar verir" diyordu.
Nihayet Adalet Partisi Sadettin Bilgiç'i, Cumhuriyet Halk Partisi Emekli
Hava Orgeneral Muhsin Batur'u aday gösterdiler. 14 Nisan günü yapılan oylamada
Muhsin Batur 265, Sadettin Bilgiç ise 209 oy alabilmişlerdi. Bu durumda
Süleyman Demirel'in Sadettin Bilgiç'i, Bülent Ecevit'in de Muhsin Batur'u
gönülden desteklemedikleri görüşü ağırlık kazandı.
Öneriler, turlar uzuyor, sonuç alınamıyordu. Bu çözümsüzlük yanında basında
yer alan Türkan Şoray'a, Zeki Müren'e oy çıktığı yolundaki (doğruluk derecesi
saptanmamış) haberler kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara yol açıyordu. Türkiye
Büyük Millet Meclisi Cumhurbaşkanı'nı seçemiyordu. O dönemdeki Anayasa'nın
hükümleri de çözümü ve sonuç almayı açık bir şekilde belirlememişti.
Nitekim bu deneyim, 1982 Anayasası'nda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
kesin sonuç alınma kurallarının belirlenmesine neden olmuştur.
Silahlı Kuvvetler'deki Gelişmeler
Ağustos 1979 ayında Silahlı Kuvvetlerin Kurmay Kadro Tatbikatı Gaziantep'te
planlanmıştı.
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları (12 Eylül'ün beş
general kadrosu) ile üç gün protokol gereği beraber olmuştuk.
Bu sırada Silahlı Kuvvetlerin; ülke bütünlüğüne yönelik ve Güneydoğu'da
bir Kürt devleti kurulması girişimlerini, sağ ve sol çatışmaları, laik
cumhuriyete karşı aşırı sağ davranışları, güvenlik güçleri ve öğretmenler
arasındaki bölünmüşlüğü, devlet otoritesine karşı toplu gösterileri büyük
bir kaygı ve tedirginlik içinde izlediklerini, bir çözüm arayışı içinde
olduklarını özel görüşmelerimizde saptamış idim.
O dönemde birçok ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, Silahlı Kuvvetler
sivil hizmetlerde de sorumluluk üstlenmişlerdi.
Daha sonra yapılan Sıkıyönetim Eşgüdüm Toplantıları tutanaklarından birçoğu
Kenan Evren'in anılarında yer aldı.
Bu toplantılarda ülkemizin içinde bulunduğu anarşi ortamından çıkış
yolu, demokrasinin daha sağlıklı işleyişi, yargı ve idari düzenlemeler
gündem konusu olmakta.
1980 yılına girerken yeni güvenoyu almış Süleyman Demirel Başkanlığı'nda
4 Aralık günü yapılan Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı'nda okunan raporun
Sonuç ve Öneriler Bölümü'ne aynen yer vermek istiyorum.
"SONUÇ VE ÖNERİLER
Sayın Başbakanım,
İç ve dış kaynaklardan tahrik, teşvik ve finanse edildiğine şüphe bulunmayan
anarşinin, alınan tüm tedbirlere rağmen bir türlü kesin olarak durdurulamadığı
malumlarıdır. Bu meyanda ele geçirilen ve yurt dışındaki bazı yerlerden
gönderildiği anlaşılan dokümanlar, yurdumuzdaki eylemci kesimlerle ilişkili
olan yabancı kaynaklı merkezlerin de varlığını doğrulamaktadır. Yasadışı
şiddet olaylarının önlenebilmesi bakımından bugüne kadar Sıkıyönetim Komutanlıkları
gerek raporlarda, gerekse Sıkıyönetim Koordinasyon toplantılarında önerilerde
bulunmuşlar, Genelkurmay Başkanlığı'nca da muhtelif vesilelerle konuya
ilişkin görüş ve öneriler ilgili makamlara bildirilmiştir. Bir bölümü ele
alınan söz konusu bu önerilerin büyük bir kısımı henüz sonuçlandırılamamıştır.
Müsaadelerinizle şimdi de bu önerilerin durumu hakkında özet bilgiler arz
edeceğim.
A. YASAL KONULAR:
(1) Anarşinin olağanüstü boyutlara ulaşması nedeniyle mevcut yasalar ile
idari tedbirlerin kifayet etmediği anlaşılmaktadır. Anarşinin önlenebilmesi
maksadıyla kesin önlemleri kapsayacak şekilde ele alınan fakat henüz yasalaştırılamayan
Olağanüstü Hal Kanunu ivedilikle çıkarılmalıdır.
(2) Adli Kolluk Teşkilatı bulunmaması nedeniyle suçluların takip ve yakalanması
güçleşmekte, Cumhuriyet Savcılarının da dosyaları yeterli düzeyde geliştirebilmeleri
mümkün olamamaktadır. Bu konuda Genel Zabıtanın bir birimi olarak ilk aşamada
25 ilde uygulamaya geçilmiş olup, söz konusu teşkilatın kurulmasını sağlayacak
yasa çalışmaları henüz tamamlanamamıştır.
(3) Cezaevlerinin dış korunması görevi aslen Adalet Bakanlı'ğının olmasına
rağmen, geçici olarak bu görev jandarmaya verilmiş, ancak bu görevle ilgili
olarak bir örgütün kurulması yolundaki çalışmalar sürdürülmekle beraber
henüz bir sonuç alınamamıştır. Jandarmanın bu şekildeki görevlere bağlanması
sonucu anarşik olayları takip konusunda etkinliği azalmaktadır. Cezaevlerinin
emniyetle korunması için yasal ve maddi tedbirlerin ele alınmasında zaruret
vardır.
(4) Sadece İstanbul'da bulunan bankalar ile öğrenci tesisleri korunması
için 1.400 yerde jandarma komando erleri nöbet tutmaktadırlar. Vurucu güç
olarak kullanılması gereken bu birliklerin bu şekilde dağıtılmış vaziyette
kullanılması nedeniyle etkinliği azalmaktadır. Bankalar ile önemli tesis
ve kişilerin korunmaları konusunda hazırlanan tasarının yasalaşması
çalışmalarına hız verilmesi gerekmektedir.
(5) Anarşi konusunda yanlı ve hatta hedef gösterir mahiyetteki yayınların
önlenebilmesi maksadıyla gerekli yasal tedbirler alınmalıdır.
(6) Anarşik olaylara karışmış kişiler için af çıkacağı söylentilerinin
önünün alınması, her ne sebeple olursa olsun af çıkarılmamasının yararlı
olacağı düşünülmektedir.
(7) Ceza ve Usul Yasalarımız klasik suç tiplerine göre düzenlemeler getirmiştir.
Örgütsel ve illegal suçlar kavramı yeni doğmuş olduğundan klasik suç kavramları
ve usul hükümleri ile bu suçlarla mücadelede kifayetsiz kalınmaktadır.
Bu itibarla yeni suç tiplerine uygun, cezaevi ve usule ilişkin yeni düzenlemelere
gitmek zorunluluğu vardır. Davaların müşterek ve genel gaye içinde görülmesi
halinde yetki ve görev yönünden de yeni hükümlere ihtiyaç vardır.
(8) T.C.K.'nun 125'inci maddesi ile ülke bütünlüğü ihlal edildiği takdirde
pek ağır cezalar söz konusu edildiği halde, bunun propagandası 142'inci
maddede caydırıcılıktan uzak hafif bir ceza tehdidine bağlanmıştır. 125'inci
maddeye yönelik propagandanın bu suçun ağırlığı ile orantılı olarak arttırılması
zorunludur.
(9) Güvenlik kuvvetlerinin silah kullanma konusunda olayın dehşet ve korkusu
ile zaruretin sınırını tecavüz etmeleri halinde T.C.K.'nun 50'nci maddesindeki
ceza tehdidi kaldırılarak silah kullanma yetkisi genişletilmelidir.
(10) Seçim kanununda yapılan son tadille Yüksek Seçim Kurulu'na, Radyo
ve TV'de yapılacak konuşmaların Anayasaya uygunluğu denetleme görevi verilmiştir.
Ancak Anayasaya aykırı konuşma metinlerinin saptanması halinde Yüksek Seçim
Kurulu'nun yetkileri hususunda açık bir düzenleme yoktur. Televizyon ve
Radyodaki Anayasaya aykırı konuşmaların yayına sokulmaması hususunda açık
bir hüküm getirilmesi gereklidir. Keza yazılı metin vermekten kaçınan
veya yazılı metin dışına çıkan parti temsilcileri hakkında önlem ve cezai
sorumluluklar getirilmelidir.
(11) Halkın, gözü önünde cereyan eden olaylar hakkında pasif bir tavır
takınarak tanıklıktan çekindiği izlenmektedir. Tanıklık için can ve mal
güvenliği sağlayacak, tanıklığı bir yük olmaktan çıkaracak yasal tedbirler
alınarak halkın aktif katkısının sağlanması zorunludur.
(12) 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu İle İlgili Hususlar
(a) Şiddet olaylarının gelişmesine büyük katkısı olan silah kaçakçılığı
henüz kesin olarak önlenememiştir. 1402 sayılı yasanın 15'inci maddesinde
gösterilen suçların Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde görülebilmesi
için, suçun sıkıyönetim ilanına veya faaliyetine ilişkin olması kuralı
aranmaktadır. Gösterilen suçlar arasında, asayişi geniş ölçüde haleldar
etmesine rağmen ticaret amaçlı silah satışı veya kaçakçılığı sıkıyönetim
ilan ve faaliyetlerine ilişkin bulunmamakta ve bu yüzden Sıkıyönetim Mahkemelerinin
söz konusu suçlara bakamaması sonucu doğmaktadır. Askeri Yargıtay'ın göreve
ilişkin içtihatları da bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Madde değişinceye
kadar sıkıyönetim bölgelerindeki bu çeşit suçların Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin
görevine girmesini sağlayabilmek için idari önlemlerin de alınabileceği
düşünülmektedir.
(b) Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin, sıkıyönetim sona ermesi halinde
henüz sonuçlandırılamayan davalar bitirilinceye kadar görevlerine devamını
sağlayacak ve halen T.B.M.M'de bulunan tasarının yasalaştırılması zorunludur.
(c) Siyasi amaçla adam öldürme aynı amaçla takibi şikayete bağlı olmayan
müessir fiilde bulunma ve T.C.K.'nun 516 ve 517'nci maddelerinde gösterilen
mala karşı kasten verilen zarar (Nası İzrar) suçları ile T.C.K.'nun 536'ncı
maddesinin 1402 sayılı yasa kapsamına alınması gerekmektedir.
(d) Sıkıyönetim Kanunu'nun 26'ncı maddesinde öngörülen Sıkıyönetim Hizmet
Tazminatı'nı günün koşullarına göre düzenleyen tasarı yasalaştırılmalıdır.
(e) Sıkıyönetim görevlilerinin kazandan iaşesini sağlayacak yasal önlemler
alınmalıdır.
(f) 1402 sayılı yasanın 16'ncı maddesindeki cezanın asgari haddinin T.C.K.'nun
526'ncı maddesinde olduğu gibi 3 aydan başlatılması uygun olacaktır.
B. İDARİ SORUNLAR:
(1) Birçok ilçede kaymakam olmayışı nedeniyle devlet otoritesinin zaafiyeti
söz konusu olmaktadır.
(2) Başta Emniyet ve Milli Eğitim olmak üzere bazı kamu kuruluşlarında
yanlı hareket edenler, hatta olaylara karışanlar olduğu gibi, bazı sendika
ve derneklerin de amaçları dışında faaliyet gösterdikleri müşahade edilmektedir.
Yanlı hareket eden söz konusu görevliler ile amaçları dışında faaliyette
bulunan sendika ve dernekler hakkında tedbirler alınması, bilhassa Emniyet
ve Milli Eğitim görevlilerinin dernek kurmamalarını sağlayacak düzenlemenin
yapılması zorunlu görülmektedir.
(3) Özellikle büyük kentlerimizde gecekondu bölgelerinin süratle mahalle,
köy muhtarlığı veya belediye teşkilatı halinde organize edilmesi, arsa,
bina mülkiyeti ve iskan sorunlarının halledilmesi gerekmektedir.
(4) Kaçakçılığın önlenebilmesi için yasal tedbirlerin yanında ekonomik
önlemlerin de alınması zorunludur.
(5) Güvenlik kuvvetlerinin bütün gayretlerine rağmen gereği gibi önlenemeyen
anarşi konusunda herkes herşeyi sıkıyönetimden beklemektedir. Halkın, kamu
yönetici ve görevlilerinin bu konuda kendilerine düşen görevi yapmaları
ve aktif katkılarını sağlayacak tedbirlerin uygulanması zorunlu görülmektedir.
(6) Anarşik olaylarda kullanılan patlayıcı maddelerin eylemcilerin eline
geçmemesi için merkezi üretim yerleri ve depoları ile inşaat, taş ocağı
ve benzeri yerlerde kontrol sağlanmalıdır.
(7) Sıkıyönetim uygulamaları nedeniyle yetkilerini kullanan Sıkıyönetim
Komutanları ve sıkıyönetim görevlileri hakkında bu uygulamaları nedeni
ile bazı kesimlerce tazminat davaları açıldığı ve kamuoyu önünde müşkül
duruma düşürülmeye çalışıldığı görülmektedir. Görevlerini büyük bir titizlikle
yerine getirmeye çalışan söz konusu görevlilerin gerek hukuken savunulmaları
ve gerekse söz konusu psikolojik baskıdan ayrı tutulabilmeleri için gerekli
teminat sağlanmalıdır.
Sayın Başbakanım,
Sonuç olarak öncelik sırasıyla;
- Mevcut anarşik ortamın süratle ortadan kaldırılması konusunda artık,
devlet çapında ve sıkıyönetime paralel olarak bir strateji tespit edilerek,
bütün anayasal kuruluşlarca teröre ve bölücülüğe karşı kesin ve ortak bir
tavır takınılmasını,
- Aşırı uçlar tarafından eylemlerin yoğun olduğu bölgelerden başlanarak
süratle terörün ve bölücülüğün üzerine gidilmekle beraber, arz edilen kamu,
emniyet ve istihbarat örgütleri ile ilgili yasal ve idari hususların ivedilikle
ele alınmasını,
- Terörün hakiki amaçları, güvenlik kuvvetlerinin tarafsızlığı ve etkinliği,
tanıklığın insanlık ve vatan görevi olduğu yolunda yayın organları vasıtasıyla
kamuoyu oluşturulmasını,
- İşsizlik, pahalılık, işçi ve öğrenci sorunları ile benzeri konularda
süratle ve asgari olarak istismar edilemeyecek düzeyde tedbirler alınmasını,
- Bölücülük olaylarının önlenebilmesi maksadıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da
kısa vadede alınacak yasal ve idari önlemlerle birlikte, uzun vadede de
sosyo-ekonomik ve eğitsel tedbirlerin süratle saptanıp, ısrarla uygulanmasını,
tensiplerinize arz ederim."(*)
Görülüyor ki Silahlı Kuvvetler, başlarında Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Kenan Evren, kuvvet ve birlik komutanları, bando eşliğinde uygun adımla
12 Eylül yürüyüşüne geçmişler.
Hükümet, siyasi partiler, bu yürüyüşe, "Tören geçidi"nde olduğu gibi seyirciler,
hatta ayakta alkışlıyorlar. Nitekim bu toplantı sonunda Başbakan Süleyman
Demirel aşağıdaki konuşmayı yapıyor.
"9 saate yakın bir süredir sıkıyönetim uygulamaları ile görüşmeler devam
etti; şimdi ben bir özet yapacağım. Ama konuşmaların hepsini değil, bir
kısmını ele alacağım. Evvela şunu ifade edeyim ki bundan önceki toplantılarda
Sıkıyönetim Komutanlarının neleri talep ettiklerini bilmiyorum. Bunların
hepsini Sayın Cambazoğlu'ndan isteyeceğim. Ve neler yapılıp neler yapılmadığını
ortaya çıkaracağım. Bir gerçek var ortada hepinizin olayları ne kadar büyük
bir feryat içinde dile getirdiğinizi gördüm. Bunlar benim için yabancı
değildir. 11 aydır devam eden sıkıyönetim ile idare devresinde genel bir
ayaklanma ve kalkış önlenmiştir. Bu bir gerçektir. Bunda Sıkıyönetim Komutanlıklarında
görev yapan bütün subay, astsubay, erbaş ve erlerin büyük gayret ve çalışması
var. Hepsine şükran borçluyum.
11 ay sonra geriye baktığımızda hâlâ bıçağın sırtında durduğumuzu, hiçbir
örgütün köküne inemediğimizi ve cinayetleri işleyenlerin %
40, hatta % 60'ını bildiğimizi görüyor fakat maalesef bir sonuç
alamıyoruz. Bütün bunlar yapanın yanına kalıyor. Biz kusur aramıyoruz.
Bu toplantıdan çare çıkaracağız. Hadiseler ortaya kondu. Hedefte sanıyorum
ihtilaf yoktur. Burada değil, millette de böyledir. Türkiye'nin bütünlüğünü
muhafaza Türkiye'nin bir numaralı meselesidir. Bir milli meseledir. Gayri
siyasidir. Siyasilik vasfını yitirmiştir. Bu memlekette bugüne kadar katiller
masum muamelesi gördü. Görev yapanlar ise suçlu ve faşist ilan edildi.
Artık bugün görev yapılmasını herkes gönülden istemektedir.
Komünistlerin yaptığı hareketlerin Türk Silahlı Kuvvetleri içinde olduğu
söylenen kontr-gerillanın yaptığı ifade edildi. Ancak bugün bu mücadelede
ben bunu bir avantaj sanıyorum. Sıcak harp, evet sınırlarımızdadır. Ama
içimiz her şeyden önemlidir. Evvela kendi içimizi derleyip toparlamak mecburiyetindeyiz.
Bugünün harpleri zaten içten çökertmeyi esas alır. Bölücülük, siyasi sürtüşmeler
ve komünizm iç içedir. Bugün benim vatandaşımı birbirine düşüren gizli
bir güç vardır. Kars'ı dışa açılan pencere haline getirmek istiyorlar.
Rize-Adana hattında olay çıkarılarak bir Kürt, bir Ermeni devleti kurmaya
çalışıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Devletine sahip çıkmayanlar haindir.
Bizim kavgamız bunlarladır. Türkiye'yi sevenlerin bu mücadeleye devam etmesi
gerekir.
Benim sizlerden ricam şudur; şunu yazdık, bunu istedik diye işin peşini
bırakmayın, Bakanlara ve gerekirse bana direkt telefon açarak işlerinizi
takip ediniz.
Sizleri bu yokluklar karşısında yılgınlığa düşmemiş olarak göreve devam
etmenizden dolayı takdirle karşılıyorum. Tebrik ve takdir ediyorum. Bunu
milletime de bizzat söyleyeceğim. Milletimiz ve hükümetimizin sizlere güveni
sonsuzdur. Vazifelerinizi gönül huzuru ve azizliği içinde yapın.
Tekrar tebrik ve takdirlerimi sunuyorum"(*)
4 Aralık toplantısında sunulan raporun "Sonuç ve Öneriler" bölümü artık
Silahlı Kuvvetlerin sivil yönetime ne kadar kararlı bir şekilde el koyma
hazırlığı içinde olduklarını ve 12 Eylül'ün gelişini çok açık olarak göstermektedir.
Bu konuşmalar ve Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ'un daha ayrıntılı
konuşması gizli değildir. Süleyman Demirel'in Başbakan sıfatı ile Başkanlık
ettiği toplantıda söylenenlerdir.
Görülüyor ki, 12 Eylül kararı tüm siyasi partilerin gözü önünde, başbakanın
bulunduğu toplantıda alınmakta. Bu gidişe "dur" diyen bulunmamakta. Silahlı
Kuvvetlerde 12 Eylül yürüyüşü adım adım ilerlemektedir.
Nitekim, Aralık ayında üst düzeyde çeşitli toplantıların sürdürüldüğü
ve bir uyarı mektubunun hazırlanmasının kararlaştırıldığı anlaşılıyor.
O günlerde, Kasım ayında adresini bulamayan mektup şeklinde değerlendirilen
bir uyarı mektubunu Kenan Evren'in anılarından alıntı yaparak aktarmak
istiyorum
"Ankara 27.12.1979
Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda devletimizin bekası, milli birliğinin
sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi terör ve
bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde Anayasal kuruluşların
ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken
tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.
Milli Güvenlik Kurulu'nun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların
muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden
olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malumlarıdır.
Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu
Komutanı seviyesindeki General ve Amirallerle görüşmelerimde, milli birlik
ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, süratle bir sonuca
ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tesbiti amacı ile, tüm
Anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün
Komutanlarca müştereken dile getirildi.
Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik
Kurulu Başkanı olarak Zat-ı âlilerine sunuyorum.
Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.
Saygılarımla
Kenan Evren
Orgeneral
Genelkurmay Başkanı" (*).
Bu mektuba ilişik Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşünü aksettiren mektup
ise şöyleydi:
"Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal
ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe
karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için, Türk Silahlı Kuvvetleri,
ülke yönetiminde etkili ve sorumlu Anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi
partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kahramanmaraş olaylarının yıldönümünde, henüz ilk ve ortaöğretim çağındaki
evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik
olaylar ibretle müşahade edilmektedir.
Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak, İstiklal Marşımız
yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine,
demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye,
yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.
İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri
doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin
ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce
yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların
şekillenmesine, himayesine, polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşun birbirine
düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına
bir çözüm getiremeyen,anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden
boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı gruplara tavizler veren
ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarını sürdüren siyasi
partileri uyarmaya karar vermiştir.
Bölgemizdeki gelişmeler Orta Doğu'da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek
durumdadır. İşte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın
provalarını yapmaktadır.
Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle
sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin yüce meclislerimizde
en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem
taşımaktadır.
Diğer yandan meclislerin açılışından bir buçuk ay sonra komisyonların ancak
teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konularını müzakere
için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektedir.
Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde,
kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ilkeler
etrafında toplamanın, iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu
apacık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel
kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası ve kendisine verilen görev ve
sorumluluğunun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında
siyasi partilerimizin, bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak,
Anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle biraraya gelerek
anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere
karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer Anayasal kuruluşların
da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.
Kenan Evren
Nurettin Ersin
Bülend Ulusu
Orgeneral
Orgenaral
Oramiral
Genelkurmay Başkanı
Kara Kuvvetleri K. Deniz Kuvvetleri K.
Tahsin Şahinkaya
Sedat Celasun
Orgeneral
Orgenaral
Hava Kuvvetleri K.
Jandarma Genel K."
Olaylarda bir düzelme bir iyileştirme görülmüyor. Genel huzurlukluk artıyor.
Artık herkes özel toplantılarda bir araya gelenler kendi görüşleri açısından
değerlendirmeler yapıyorlar. "Ne olacak bu memleketin hali" diye söze başlıyorlar,
ayrılırken yine aynı soru:
"Ne olacak bu memleketin hali?"
Silahlı Kuvvetlerde müdahalenin tek çare olarak görüldüğü anlaşılıyor.
"ATATÜRK'E YUH ÇEKİLİYOR
15 Mayıs günü İstanbul'da çok çirkin bir olay cereyan etti. O gün Regaip
Kandili olduğundan camilerden birisinde mevlüt okunuyor ve mevlüt televizyondan
naklen veriliyordu. Mevlüdun sonunda duası yapılırken Atatürk'ün ismi hoca
tarafından söylenince bir grup tarafından yuh çekildi ve lânet olsun diye
bağırıldı.
Bu olay yurt çapında büyük yankı yaptı. Tabii aşırı solun ekmeğine de yağ
sürülmüş oldu.
18 Mayıs Pazar olmasına rağmen Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı
ve İkinci Başkanın katıldığı bir toplantı yaptık.
MÜDAHALEDEN BAŞKA ÇIKAR YOL YOK
Memleketin içinde bulunduğu durumu tekrar gözden geçirdik. Bu arada parti
başkanlarına yapılması düşünülen ikinci bir ikaz mektubu konusunu da görüştük.
Bunun bir fayda sağlamayacağına, müdahaleden başka çıkar yol olmadığına
karar verdik. Ancak ben, Ordu Komutanları ile Kolordu seviyesindeki komutanların
da bu konudaki fikirlerinin alınması gerektiğini öne sürünce hepsi tarafından
tasvip gördü. Buna göre de, bütün hazırlıkların Temmuz'un ilk haftasına
kadar bitirilmesine karar verildi" (*)
Kenan Evren, "Olayları ve bu gelişmeyi izledikten sonra Mayıs ayında
Brüksel'e askeri tatbikat için gidişi öncesi Genelkurmay İkinci Başkanı'na
7 Mayıs günü Askeri Komite ve SHAPEX tatbikatına gideceğim. Dönünceye kadar
bütün hazırlıklar tamamlansın. Radyo ve televizyona verilecek tebligler,
beyanatlar hazırlansın. Bu partilerin memleketi felakete sürüklemesine
daha fazla seyirci kalamayız. Brüksel'den dönüşte artık bu işi
halledelim"
diyor.
Her geçen gün olaylara bir çözüm getirilemiyor. Silahlı Kuvveler adım adım
yönetime el koyma yürüyüşüne devam ediyor. Toplantılar süreklilik kazanıyor.
Bu toplantılarda yönetime el koyma günü, daha sonra sivil yönetimde yapılacak
uygulamalar
tartışılıyor.
Hatta yeni Anayasa taslağı çalışmaları yapılıyor. Coşkun Kırca ve Adnan
Başer Kafaoğlu'na bir ön çalışma yaptırılıyor.
Önce 11 Temmuz günü harekâtın uygulanmasına karar veriliyor. Daha sonra
11-12 Eylül günleri uygun görülüyor.
3 Temmuz günü özel kuryelerle bu emrin dağıtımına geçiliyor. 6 Eylül günü
Milli Selamet Partisi'nin Konya'da düzenlediği mitingde İstiklâl Marşı
protesto ediliyor, yobaz kılıklı birçok kişi yerlere oturuyor. Başta
Necmettin Erbakan olmak üzere yürüyüşe katılanların oluşturduğu kortejde
şeriat özlemi içeren pankartlar, yeşil bayrak yer alıyor. Televizyon yayınlarında
yer alan görüntüler karşısında "Nereye gidiyoruz? demekten kendimizi alamıyoruz.
Aynı gün Bülent Ecevit Petrol-İş Sendikası'nın Genel Kurul toplantısında:
"Türkiye'de sanki bir maç oynanıyor. Bu maçta sahada siyasi partiler ve
siyaset adamları vardır. Toplumun büyük kesiminde tribünlerde seyirci durumda
olduğu" demiş.
Sahada oynanan maç kavga ve dövüşe dönüşmüştür. Tribündekilerin, işçilerin
buna seyirci kalmaması gerektiğini, toplumun işçileri demokrasiye sahip
çıkmaları için çağrıya geldiğini, böyle giderse, birisi düdüğü çalar, demokrasi
biter"(**) diye sesleniyor.
Bütün bu olaylar ve gelişlmeler ülkemizi 12 Eylül'e adım adım götürüyordu.
12 Eylül saat 03, düdük çalmış ve Bayrak Harekâtı'nın uygulanmasına geçilmişti.
04.00. Milli Güvenlik Konseyi'nin ilk bildirisi yayımlandı.
"Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk'ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda izlediğimiz gibi dış ve iç düşmanların
tahrikiyle, varlığına rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki
haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organları ile işlemez duruma getirilmiş, Anayasal kuruluşlar
tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz
tutumları ile devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar
ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar
faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği
tehlikeye düşmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek,
sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim
kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi
kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki
yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin
eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk Milleti;
İşte bu ortam içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği
Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini Yüce Türk Milleti adına
emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve
ülke yönetimine bütünü ile el koymuştur.
Girişilen Harekâtın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği
sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini
ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani
olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı
kaldırılmıştır.
Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.
Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05.00'den
itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
Bu kollama ve koruma harekâtı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat
13.00'teki Türkiye Radyoları ve Televizyonunun haber bülteninde tarafımdan
yapılacaktır. Vatandaşların sükûnet içinde radyo ve televizyonları başında,
yayımlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından
çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim"(*).
Aynı gün saat 13.00'te Radyo ve Televizyondan Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
Kenan Evren tarafından geniş bir açıklama yapıldı. Bu tarihi belgeyi de
Kenan Evren'in Anıları kitabından aynen alıyorum.
"Yüce Türk Milleti,
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap
etmek imkanını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde mümkün olduğu
kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu ile anarşik
ve bölücü eylemleri; alınması gereken tedbirleri çok kısa olarak izah etmeye
çalışmıştım. Yine çok iyi hatılayacaksınız ki, iki yıldır her fırsattan
istifade ile muhtelif defalar verdiğim beyanat ve radyo-televizyon konuşmalarında
da bu hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.
Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım kabul edeceklerdir
ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi haiz siyasi, ekonomik
ve sosyal sorunlar, devlete ve milletimizin bekâsını tehdit eder boyutlara
ulaşmış ve bu hal devletimizi, Cumhuriyet tarihinin en ağır buhranına sürüklemiştir.
Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında
vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan
Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak
suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden
akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.
Atatürk ilkelerini esas alarak kurulan Cumhuriyetimizin bu duruma düşürülebileceğini,
bundan 10 sene evvel tasavvur dahi etmek mümkün değildi.
Bugüne kadar iktidara gelen çeşitli hükümetlerin, her yıl artan bir hız
ile yaygınlaşan ve dünya tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin
sızma ve çökertme harekâtına karşı iç güvenliği sağlayacak kararları ve
tedbirleri birinci öncelikle alacaklarını vadetmelerine rağmen; sonuç olarak
teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları, kaprisler,
hayaller, gerçekdışı talepler ve Türk Devletinin niteliklerine ters düşen
gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir.
Düşmanın amaç ve yöntemleri, anarşi, terör ve bölücülüğün ulaştığı düzey;
özel hukuki tedbirlere, idarî düzenlemelere, sosyal koşulların geliştirilmesine,
milli eğitim ve iş hayatının düzenlenmesine ihtiyaç göstermekteyken; milletin
vekâletini taşıyan milletvekilleri ve senatörler Meclislerde aylardan beri,
hiçbir sorumluluk duymadan, yalnız parti menfaat ve disiplini uğruna bu
olaylara seyirci kalabilmişlerdir. İktidarların başarı ümit ederek aldıkları
her tedbir, muhalefetler tarafından kınanarak ve hatta memleket yararına
da olsa baltalanmıştır. Milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz
dönemlerde bile kutuplaşmalar ve bölünmeler adeta teşvik edilmiş; yangını
beraberce söndürmek yerine, üzerine benzin dökülerek memleket bilerek ve
siyasi çıkarlar uğruna, sırf iktidara gelebilmek pahasına bir yangın yerine
çevrilmek istenmiştir.
Ağızlarından düşürmedikleri hukuk devleti kavramı, bir kısım anayasal kuruluşlarca,
devletin parçalanması pahasına da olsa yalnız kişilerin müdafaası olarak
yorumlanmış, devletin ve milletin savunulması ise sahipsiz kalmıştır.
Anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesinin birlikte getirdiği sorumluluk,
uygulamada kuvvetler çatışmasına dönüştürülmüştür.
Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç
kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne
hazindir ki; bir kısmı gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden
başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk
savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yokolup
gideceklerinin idraki içinde olamadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı
hakikatları görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti
bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olalamamıştır.
(Bir kısım kıymetli Türk basınının bu konuda zaman zaman yaptıkları uyarıları
burada şükranla belirtmek isterim.)
Siyasi partiler, bu kritik dönemde milletini özlemle beklediği önlemleri
almak yerine; iç gerilimi devamlı olarak arttırarak, yıkıcı ve bölücü mihrakları
büsbütün kışkırtarak, onlara cüret ve cesaret verecek beyan ve eylemleri
ile adeta yarışırcasına seçim yatırımları için zemin yaratma yollarını
tercih etmişlerdir.
İktidara gelen siyasi partiler, devlet teşkilâtının bütün kademelerini
kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin
ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale
getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine
ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine
düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlardan
vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini
parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmaya,
vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine,
devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeye mahkûm olmuş ve dolayısıyla ülkemizde
tam otorite boşluğu teşekkül etmiştir.
Bir kısım bedbahtlar Türk Milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini
temsil eden İstiklâl Marşımıza, koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla
protesto maksadıyla oturarak veya İstiklâl Marşı yerine Enternasyonali
söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna doğrudan sorumlu
kişiler tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir.
Uzun zamandan beri bu fevkalâde üzücü olayları yakından takip eden Türk
Silahlı Kuvvetleri hatırlayacağınız gibi; milletin kendisine verdiği yetkileri
kullanamayan ve bu korkunç gidişi acz içinde seyreden anayasal kuruluşların
tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak, alınması gereken tedbirlere
de yer vermek suretiyle büyük Türk Milletine karşı yüklendiği sorumluluğu
dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içerisinde yaptığımız sayısız
uyarmalara rağmen hemen hemen bu tedbirlerin hiçbirine yasama ve yürütme
organları ile diğer anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış
ve bu konuda müspet faaliyetleri de izlenmemiştir. Bu uyarı mektubundan
sonra bir kısım yasaları etkisiz hale getirerek çıkaran Meclislerimiz 22
Mart 1980 tarihinden beri siyasi çıkar hesapları ile çıkmaza sürüklenen
Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı içinde bulunduğumuz buhran ile mücadelede
en kıymetli unsur olan zamanı fütursuzca harcamışlardır. Dünyanın
hiçbir ülkesinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçimi bu kadar hafife alınmamış
ve bu kadar zaman boşa harcanmamıştır.
Asayiş ve ekonomik bunalıma çareler getirmesi ve kanunlar yapması beklenen
yasama organlarımız, memleket üzerine çöken bu kâbusa karşı kayıtsız kalmışlardır.
Anayasamız, Türk vatandaşlarının dini inançlarından ötürü kınanamayacağını
açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz,
yüce Atatürk'ün Cumhuriyeti döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta
faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde
siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden
olmuşlardır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendini Türk vatandaşı
kabul eden herkesin tek bir vücut halinde Türk Milletini oluşturduğu unutulmuş
ve değişik mezheplere bağlı vatandaşlarımızın tam bir kardeşlik bağı ile
kaynaşmalarını
engellemek isteyen kışkırtıcılar siyasi destek görmüşlerdir.
Bir kısım anayasal kuruluşlar muhtelif etkiler altında anarşi, terör ve
bölücülük karşısında tarafsız, adil ve ortak bir yol izlemek yerine, bizzat
Anayasanın ihlali karşısında dahi sessiz kalmayı tercih etmişlerdir.
Bütün bu şartlara rağmen; hukuk devletinin temel ilkelerini savunmakla
görevli anayasal kuruluşlarımız, devletin en üst kademesindeki anarşizmin
yarattığı tehlikenin büyüklüğünü idrak edemediklerinden veya terör odaklarının
tehdidinden çekindiklerinden,devletin temellerine konan dinamitle her an
parçalanma tehlikesi karşısında olduğunu gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır.
Devlet çökertildiği zaman Anayasanın kanatları altına sığınan tüm hukuk
kurumları ile özerk, bilim ve müessese ve derneklerinin bu enkaz altında
yok olacağı unutulmuştur.
Son iki yıllık süre içinde terör 5.241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına
veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklâl Harbinde, Sakarya Savaşındaki
şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480'dir. Bu basit mukayese dahi
Türkiye'de hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulandığını
açıkça ortaya koymaktadır.
Sevgili Vatandaşlarım,
İşte bütün bunlar ve buna benzer sayılabilecek ve hepiniz tarafından yakınen
bilinen daha birçok sebeplerden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin
ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can
ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu
sağlamak, kanun ve nizam hâkimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini
tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle devlet yönetimine
el koymak zorunda kalmıştır. Bugünden itibaren yeni hükümet ve yasama organı
kuruluncaya kadar muvakkat bir zaman için yasama ve yürütme yetkileri benim
başkanlığımda, Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel
Komutanından oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılacaktır.
Büyük Atatürk'ün deyimiyle "Ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin
üstüne çıkarmak yurdumuzu dünyanın en mamur ve en uygar araç ve kaynaklarına
sahip kılmak" hedefine yönelik hızlı bir kalkınma döneminin en kısa zamanda
gerçekleştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Bu inancımızın gerçekleşmesi
için yüce ulusumuzun, bağrından çıkardığı ve yurdumuzdaki kutuplaşmada
hiçbir tarafı tutmayan, sadece Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyen Türk
Silahlı Kuvvetleri yönetimine güveneceğinden kuşkumuz yoktur. İçinde bulunduğumuz
buhrandan çıkmamız için ulusça, arzu edildiğine inandığımız, disiplinli
ve her türlü tasarrufa ağırlık veren bir yaşam ve dayanışma ortamına girilmesini
ve milletçe gücümüzün tümünü ortaya koyacak bir çalışma hızını bekliyor
ve yüce Türk Milletine güveniyoruz.
Vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde milli
şuur ve ülküler etrafında birleştirmenin iç barış ve huzurun sağlanmasında
vazgeçilmez faktör olduğu düşüncesiyle, Atatürk Milliyetçiliğinden hız
ve ilham almanın, politikada "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı
kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine Atatürk ilke ve devrimlerine
olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik
tehditlerin ulusca göğüsleneceğine inanıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak,
başta komşularımız olmak üzere bütün ülkelere karşılıklı bağımsızlık ve
saygı esasına dayalı, birbirirlerinin iç içişlerine karışmamak kaydıyla
eşit şartlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirme
kararındadır.
Uluslararası sorunların barışçı yollarla çözümlenmesinden yana bir dış
politika izlenmesine devam edilecektir.
Birçok tutum ve davranışlarıyla demokratik özgürlükçü parlamenter sisteme
inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda
Bakanlar Kurulu'nu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu kurula bırakacak ve
hür demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine
ve tıkanmasına mani olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa ve Seçim
Kanunu ile Partiler Kanununu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri
yapmayı müteakip insan hak ve hürriyhetlerine saygılı, milli dayanışmayı
ön plana alan, sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur,
güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, lâik ve sosyal hukuk
kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir.
Sayılan bu hazırlıklar tamamlanıncaya kadar yurdumuzda her türlü siyasi
faaliyetler her kademede durdurulmuştur. Zorunlu olarak faaliyetleri durdurulan
siyasi partilerin yeniden hazırlanacak Anayasa'daki düzenlemelere ve yeni
Seçim ve Partiler Kanunu'na göre zamanı, koşulları ilan edilecek seçimlerden
yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edilecektir.
Parlamento üyeleri, siyasi faaliyetlerden dolayı suçlanmayacak ve yeni
yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları
sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır.
Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan
parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır. Adalet Partisi,
Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partilerinin
parti başkanları şimdilik can güvenliklerinin sağlanması amacı ile Silahlı
Kuvvetlerin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikâmete tabi tutulmuşlardır.
Durum müsait olunca serbest bırakılacaklardır.
Memlekette idarenin tam bir tarafsızlık içinde vatandaşın hizmetine koşması
sağlanacaktır. Devlet hizmetinde bulunanların siyasi etkiler dışında çalışmaları
kanun hâkimiyeti altına alınacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime
el koyduğu şu anda devletin yanında tarafsız ve adil hizmet görecek yöneticiler,
eski zamanın siyasi davranışlarına yönelmedikçe hizmet ve görevlerine devam
edeceklerdir.
Kanun ve nizam hâkimiyetini sağlamada tecrübeli ve yetenekli kişilerden
oluşan mahkemelerin süratle ve doğru kararlar verebilmelerini ve bunları
korkusuzca uygulayabilmelerini sağlayacak yasal ve idari tedbirler alınacaktır.
Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda
elden gelen gayret sarfedilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin
mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır.
Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideloojik görüşleri istikâmetinde
kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine
kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla
müsaade edilmeyecektir.
Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan
üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı
olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.
Köylünün, milletin efendisi olduğu inancını, kuvveden fiile çıkarmak için
tarım alanında üretimi artıracak bir tarım seferberliği ve fiyat politikası
ile gerekli diğer önlemlerin alınmasına, bilhassa önem verilecektir. Türk
köylüsünün tarlasından ayrılıp şehirlere göç etmesini zorlayan ekonomik
ve sosyal nedenlere çare aranacaktır.
Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine
kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır.
Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle
yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır.
Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der'li,
Bir'li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her
düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş
ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır.
En kıdemsiz erinden, en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin
tüm personeli, bu amaçlara ulaşmada devletin iç ve dış tehditlere karşı
kollayıcı ve koruyucu gücü olarak siyasetin dışında kalacaktır.
Aziz Yurttaşlarım;
Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı
olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi
azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak,
kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak,
kaybolan Devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak
zorunda kalmıştır.
Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve milletinrefah
ve mutluluğu uğruna herşeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda
etmeye hazırız. Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda
çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek,
bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir.
Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır.
Kıymetli Vatandaşlarım;
Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk milletinin emrinde olan Türk Silahlı
Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri
ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.
Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın
sükûnet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini
ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim.
Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını sevgi
içinde kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde
aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak
yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanseverlik ve asil karakterlerinden
bekler, mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim"(*).
İşte böylece 11 Eylül geride kaldı. Ülkemizde 12 Eylül dönemi başladı.
13-14 Eylül günleri basında değerlendirmeler birinci sayfalarda yer almakta
idi. Bu değerlendirmelerin ortak yönü 12 Eylül'ün kaçınılmaz bir sonuç
olduğu idi.
Uğur Mumcu'nun "Cumhuriyet" gazetesinde yayımlanan yorumu genel bir değerlendirme
niteliğindeydi. Bu yorumu aynen almakla yetiniyorum.
"Silahlı Kuvvetlerin, emir-komuta zinciri içinde yönetime tümüyle el koyması,
yağmurun yağması gibi, doğal bir olaydır! Kuraldır, belli nedenler, belli
sonuçları doğurur. Devlet, devlet olmaktan çıkar, parlamento, on beş gün
içinde seçilmesi gereken Cumhurbaşkanını seçmez ve ülke baştan başa örtülü
bir iç savaşın kanlı arenasına dönüşürse, Silahlı Kuvvetlerin yönetime
el koymasından doğal ne olabilir ki? Sonuç şaşırtıcı değildir.
Çok partili yaşama adımımızı attığımız günden bu yana tam otuz yıl geçmiştir.
Bu otuz yılın ilk onuncu yılında 27 Mayıs İhtilali yaşandı. 2 7 Mayıs İhtilalini
on bir yıl sonra 12 Mart Muhtırası izledi; 12 Mart Muhtırası'ndan dokuz
yıl sonra da 12 Eylül 1980 günü Silahlı Kuvvetler, hiyerarşik bütün içinde
yönetime el koydu. Arada 22 Şubat ve 21 Mayıs gibi ihtilal girişimlerine
de tanık olundu.
1950 yılından bu yana, 12 Eylül tarihi ile birlikte, tam dokuz kez sıkıyönteim
ilan edilmiş bulunuyor. Otuz yıllık çok partili yaşamımız, her iki yılına
karşılık bir sıkıyönetimli yıl ile ilginç bir siyasal grafik çizdi.
Bu gerçekleri alt alta koyarsanız, sonuç kendiliğinden belirir: Biz, çok
partili yaşamı, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi, Anayasal düzeni yaşatamadık,
Hukuk devletini kan gölünde boğduk, demokrasinin ne olduğunu, daha önemlisi,
ne olmadığını bir türül anlayamadık!
Bu bir iflastır. Bu sonuç, otuz yıldır bizleri yöneten, yönettiklerini
sanan kadroların ve bunların siyasal düşüncelerinin tam bir iflası demektir...
Evet, kimsenin söyleyeceği bir söz yok: Bu sonuç sürpriz değildi, bekleniyordu.
Bu çalkantıda bu kan gölünde başka ne olabilirdi, ne beklenirdi? Bir parlamento
on beş gün içinde seçilmesi gereken Cumhurbaşkanını, akıl almaz vurdumduymazlıklarla
altı aydır seçemezse, kim kime ne söyleyebilir? Günde ortalama yirmi yurttaşımızın
can verdiği bir ortamda kim hukuk devletinden, Anayasadan, demokrasiden
söz edebilirdi? Bu enflasyonlu, devalüasyonlu düzen, bu kan gölü, elbette
bir yerde noktalanacaktı. Ve noktalandı.
1960 İhtilalini hep beraber yaşadık. 60 Mayısı'nda yönetime el koyan Silahlı
Kuvvetler, bu ihtilâlin lideri Orgeneral Cemal Gürsel'in deyişi ile "Duvarları
küfürlerle kirlenmemiş bir parlamentoyu" sivil yönetime armağan etti; sivil
yönetim, bu armağanın değerini hiç anlamadı. 12 Mart kargaşasından sonra
yönetimde ağırlığını duyuran askeri yönetim isteseydi sürekli kalıcı bir
askeri yönetime dönüşebilirdi, ama 12 Mart yönetimi de sivil yönetime kapılarını
açtı. Genelkurmay Başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Evren'in
yaptığı ilk açıklamada "Ferdin ve toplumun huzur ve refahına önem veren
özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetim"
kurma amacını taşıdıklarını söylemesi, Silahlı Kuvvetlerimizde sivil yönetime
dönme yolundaki sağlıklı geleneğin canlı tutulduğunu göstermektedir.
Buradan da bir başka sonuç çıkmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, çok partili
yaşama adımımızı attığımız günden bu yana oluşagelen olaylar karşısında
hiçbir zaman sürekli ve kalıcı bir askeri yönetim kurmayı düşünmemiştir.
Bu tutum, değeri çok sonra anlaşılacak bir büyük güvencedir.
Bu gibi büyük olaylar, yaşadığımız bunalımların temelindeki nedenleri anlamaya
katkıda bulunmalıdır. Bugüne kadar, kalıcı ve sürekli bir "Sivil yönetim"
kuramadık, yaşadığımız deneylerden de yararlanarak, bundan sonra, "Özgürlükçü,
demokratik, lâik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı" yönetimi nasıl kuracağız,
hep birlikte bu konuyu düşünelim".
|