KUMDAN EVLER

 

(Kumdan evler kurduk

Kumdan evlerimizde mutluluklar kurduk

sonra deniz geldi

kumdan evlerimizi yıktı

ve biz ağladık

kumdan evlerin yıkılışına değil

kumdan evlerin olamayacağına ağladık...)

1992-lzmir

 

 

Pörsümüş bulutlar

hiç bir anlam bırakmadan dağılıp gitti

şu akşam kızıllığında demlenip giden boşluğa

mavi mi diyorlardı bir zaman

karanlık indi kentin sokaklarına

beton ormanların üstünde gök bitti

çekildi sesler-çekildi telaşlar-sevinçler-kcder...

san ışıklar yalnızlığa düştü kaldırımlarda

Netleşti yüreğimi dalayan zehir

akan kan

Netleşti karanlık gecede

            bîr daha dönmeyecek olan.

 

 Sonra geceler oldu

sonra nice geceler

karanlık duvarlı

taşlarla örülmüş

Önce tüm boşlukları doldururken

daralan

bir avuç kalan

arasında sıkışıp kaldığım

geceler oldu

yine geceler

 

Birden bire ta içimde yanmaya başladın

 kıvır kıvır saclarını alevler sardı ellerin

güzelim parmakların tutuşup kömür oldu

 Bütün mezarlık örümcekleri çürümüş kafataslarından fırladı

ve bütün engerekler yuvalarından

 küllerin yeniden tutuştu zehirleriyle

 

Zaman yıkar

eğer aşklar kumdan evler gibiyse

Zaman yıkar

yaşananlar çölde ılgam gibiyse

yeşil yaprak yere düşer toz olur

ilkyaz gcçer-yaz tükcnir-güz olur...

 

Gittin işte

yetmedi gidişine benim insan güzelliklerim

Taa iç imden-derinlerden gelen coşkular aciz kaldı

öpüşlerim aciz kaldı

boşalmış ırmak yataklarına döndüm bir anda

kurudum iliklerime kadar

Yokluğunun taş bağrına

mıh gibi çakılıp kaldı çığlığım...

 

Senin derin akışlı sulardı sesin

Ellerin gönlümün gülüydü

Kara haber rengi bir boşluk karanlığın

Aah yaşaran gözlerim oldun işte

Düşümdün düşsüz kaldım

dipsiz uçurumlarda...

 

Unuttum aynlalı kaç devran döndü

 ay şavkıdı-gün kanadı-yaşam aşındı

içimde bir hışım magmaya kesti hasret

 ahım yangınlar soluğu...

 Can dediğin bir uçar kuş anladım

 Acı çığlıklar besledim

devasız yokluğunun karabasanlarına.!

Sesim yakar boğazımı ağlasam...

* Türküm bir yaralı göçmen kuş oldu

gider gider gelmez geri

sesim kanar ağıt ağıt

sesim yalnız sesim sessiz

gözlerim dar gelir ağlayışıma

Ölürüm ılgıt ılgıt..,

 

Sonra bir gün daha devrilir gider

koşuşturan telaşlar diner gece yansı

 yalnız sen kalırsın bendeki ıssızlıkta

yüreğimi parçalayan hasret sancısı...

 

Dipsiz uçurumlarda bulduğum yürek

kocaman bir gül olup açtı

Boşaltmak istedi hasretini gözyaşlannda

Ah nasıl da susamıştı kıraçtı...

Gitti insanım kör karanlıklara gitti

bitti

Sevdaydı -coşkuydu- ümitti...

Soldu gül -dindi coşku- düştü düş

bir kabusa dönüştü düşlerden güzel gerçek

O artık hiç gelmeyecek

Ah o artık gelmeyecek...

 

1992-93-İzmir

(Kumdan evler kuramadık

kumdan evlerimizde mutluluklar kuramadık

sonra deniz gelmedi

kumdan evlerimizi yıkamadı...

Ve biz ağladık

kumdan evlerimizin yikilamayis.ma-yikilis.ma değil

kumdan evlerin olmayacağına değil

deneyemeyişimize ağladık...

2.12.1992-Izmir)

gecelerin ortasında yapayalnız kalmasam

dışarıda böylesine yürükten yağarken yağmur

Suskunlukta ölürken bu duyarsız kent

 kalmasam gecelerin ortasında sensizlikler içinde

coşkularımda bent....

 

Ezgim

karlı bozkır gecesinin iniltisi olmasa

tipilerde sığınaksız kalmasam

 içimdeki yaraların ateşiyle

bıkmasam usanmasam

 

ya rüzgar kovalamanın ustalığı hep bana kaldı

 ya savrulan yaprak olmak rüzgarda

 kimi zaman bir saman çöpü gibi okyanus ortasında

bazan tükenip gitmek

su bilmemiş bozkırda

bir bana kaldı...

32

 

Bende bir avuç deniz bıraktın

 küçük bir kavanoza sıkışmış

içinde deniz kabukları

hep durur masamın üzerinde

 köpüksüz- ışıksız -fırtmasız

 içimin yıldızlarım öldürmeseydin

gümüşselvilerim olurdu benim de

yakamozlarım parlardı...

Ormanlarım yanmasaydı

rüzgarlarım eserdi fırtınalar koparırdım...

 Şimdi bir avuç su ölüsü

sıkışmış bir kavanoza...

 Bir de kahve fincanın var

 bekler durur elllerini

neye yarar...

 

Senden sonra kim girmişse sınırlarıma

çarptı senin demir duvarlarına

felç geçirmiş bir coşkunun

çaresiz bakışları kaldı benden onlarda

Kesip atmak bıraktığın ne varsa

ve boğmak yüreğimi kendi avuçlarımda

bir çözüm getirmedi gonlümdeki inmeye...

Ben bilmezdim türküsünü sınırsız mavilerin

boğuldum kavanoz dolusu su Ölülerinde

kahverengi denizler büyütmüştüm göz bebeklerimde sana

kupkuru çöl matlığı saplandı bakışlarıma

Talan oldum yüreğimde hüzünlerime kadar Ey yar

Beni bir yerlerde sonsuza dek seviyor olman

Neye yarar...

 

Ölümler içinde ölüm beğendiğimsin

kanayışını -eldesizliğim- çaresizliğim...

deli sağnaklar iner doruklarıma durmadan

bilirim bir yerlerde varsın

coşkuyla donatırken dünyayı bahar

varılmazlıklardasın 

sular ışıl ışıl ebrulanırken

gökyüzü şiir şiir savrulurken

gelinmez uzaklarda belki de sen ağlarsın...

Şimdi elimde boyalar

geçmişin kökleri renk renk kanayan

geçmişin yürekleri...

ölmüş denizlerimiz tuvallerde dalgalanan

eskinin atlan bu çizdiklerim

dön nal koşarken ansızın kapaklanan

Yüreğimi kuşu y omm-param parça rengarenk

Bu benim isyanım olsun sana

Sevdiğim

anık dönme bana!..

 

1992-93-lzmir

 BEKLEYiŞ

En yüce dağların, en engin denizlerle buluştuğu yerde, yeşiller-maviler içinde bir kale vardı. Dağların ve denizlerin yorgun serüvenlerine her zaman açıktı kapılan. Çalışkan, onurlu, dürüst, sevgi dolu insanlar yaşardı; duvarları arasında... Geceleri, dağların ve denizlerin dilini bilen insanların hülyalı türküleri, yıldızlara ulaşmak istercesine göklere yükselirdi...

Denize bakan burcuna yapılmış iki mazgalı vardı. Oradan, denizlerin tüm mavileri; dalgalann, martıların, balıkların ve deniz kızlarının tüm şarkıları dolardı yüreğine. Dolardı da, bir güzel düş olurdu; renkli, mis kokulu...

Günler geceler, böylece akıp giderdi işte.

Bir şafak vakti, daha serçe kuşları uyanmadan, kale halkı, büyük bir ivedilik ve sessizlik içinde, kayıklanna binip, tüm kıpırtılarını yitirmiş olan denize açıldı. Sular, yeşilden sanya doğru aydınlanmağa başladığında, ufukta tek bir iz bile kalmamıştı onlardan... Neden gittiler? Bir göç müydü bu? Olur a, bir başkan için mi gitmişlerdi yoksa? korkulan vardı da, ondan mı kaçıyorlardı acaba? Bu sorulann yanıtını, ne dağlar, ne denizler, ne de kale, hiç mi hiç bilemiyordu. Yanıtsız binlerce soru, yanıt arayanlann kafalannda dolaştı, dolaştı; sonra da her biri birer ok olup, geldi kalenin beynine saplandı...

Bir zamanlar cansuyu gibi akıp, cana can katan zaman, şimdi akılalmaz bir biçimde, onlardan kalan her şeyi yok ederek geçip gidiyordu. Sonunda kalenin boş burçlarında, hayaletler dolaşmağa başladı. Yosunlar ve yabanıl bitkiler kuşattı, sabır taşından örülmüş duvarlarımı... Gitgide iyice lanetlendi. Önceleri sık sık uğrayan haydutlar, hırsızlar, katiller; ve hatta her şeyi hiçe saydığı söylenen mecnunlar bile, yanından yöresinden geçemez oldu... Her şey, herkes tümüyle yalnızlığa terk etti onu.

Gün, sayısız doğdu, sayısız battı... Yeni insanlar doğdu, büyüdü..

Herkes gibi. ev-mal sahibi olmak için; borç ödemek; güzel kadınlarla, yakışıklı erkeklerle evlenebilmek için. onlar da, çırpınıp çabaladı. Ve istedikleri şeylerin çoğunu yapamadan vakitli-vakitsiz öldüler. Herkes gibi onları da unuttu kalanlar. Ama kale için uydurulan lânetli öyküler, asla unutulmadı... Aradan yüzyıllar geçtikçe, zamanın bağışlamaz yıkıcılığına direnip ayakta kalmayı başaran kale, durmadan büyüyen bir korku anıtı olmaktan kurtulamadı. Tüm yaşamı içerisinde, yaşadığı güzellikler, o denli az yer kaplamasına rağmen, onlara inandı; ta içinde bir yerlerde yaşattı onları...

Bu yaşlı kale. denize bakan burcunda bulunan, kırışıklıklarla dolu, korkunç-karanlık iki oyuğa dönüşmüş mazgallarını bir an bile kırpmadan, maviliklere bakar hâlâ... Başkalarının tüm yargılarını asla umursamadan; akılalmaz bir sabırla, hâlû bekler gidenlerini... Böyle bir kale var mı yeryüzünde, bilmiyorum...

 

Ama gözlerim

denize bakan burçtaki

o iki oyuktur şimdi...

 

UŞŞAK-I DiL FlGAR*

ince sızılar halinde

taa içimden usul usul bir sancı akıp gider

kanlı yapraklar gihi hışımla geçti günler

Dün muydun sen...

yoksa çok öncelerden bir gülüş muydun?

Şimdi hangi mevsimi kulaçlar dünya

Ve aldan mora çalan o masmavi gecede

kocaman bir gül gibi Öpüp kakladığım başın

göğsüme bastırdığım ellerin gerçek değil miydi

sen gerçek değil miydin

O ıssız adadaki yosunlu deniz fenerinin

korkunç fırtınalarda tükenen en güzel düşü muydun

şimdi yalan ve gerçek her şeyden

geriye susmayan bir ah-u zar kaldı

ve sanki çok eski bir gramafonda çalan

kanayan bir uşşak-ı dil figar kaldı...

Eskimiş bir sarıda döncnir durur saatler

saniyeler bir ileri bir geri

Bir demet menekşe mi- bir hain öpücük müydü

uçurumlar aşarak peşinden delice koştuğum sonsuz

üzerime kilitlendi umudunun kapılan

ve kırkıncı odaların sende kaldı anahtarı...

 

Anladım sonsuza dek tutsağım bu sancıya

Seni bir dalın görmeme iznin yok-anladım

Ve deli rüzgarlarla san yapraklar uçup giderken Ömrümüz.den

ahunla yanarım ben-küskünlüğüm kanar-sitemimi kusarım

gecenin uğultusunda sesim kan seli

sen duyamazsın...

 

Ömrüm ki

kapıları kilitli-perdelcri Örtük-mumlan öldürülmüş

bilmediğin uzaklarda faili olduğun ömrüm

yanar gider için için tükenir

Sen bilemezsin

Oysa bu kahpe Istanbuldan sormak isterdim

 Senin adın ne?

-belki adın da yalandı

 belki de hiç yoktun-tezgahlanmış bir düştün

Gerçeksen -yaşıyorsan bir yerlerde

 Artık kapılarımı açma-kapalı kalsın camlarım

 anahtarını fırlat zindanımın bulunmazlıklara

 benim onurlu ömrümden kalan bir avuç kül

sevdalara maya olur gün gelir

 sen göremezsin...

 

Gün olur unutulur giderim bu ince sızılarda

 ömrümden geriye kanayan coşkular kalır

sararmış sayfalarda yırtılır gözyaşlarım

 Ne yüreğimdeki hançer ne kanayan rüzgar

bensiz de çalmaya devam eder gramofonlar

 boşluğumda hazin bir uşşak-ı dil figar kalır.

19.12.1992-îzmir

* Uşak-ı dil figar: Sözcük anlamı: gönlü yaralı aşıklar... Ayrıca, Müzikte bir makam adı