KARINCANIN AYAK iZLERi

 

 

bir toz zerresiyim

             akılalmaz sonsuzda

dizeler

arayışım gizleri

 çaresiz çırpınışım

             sözcükler.,

 yaralı bir karıncanın

 beyaz kağıtlardaki

 kanlı ayak izleri...

 

 

 

Eleştirerek katkıda bulunan tüm dostlara ve en az on kez yazıp-diz.cn Nevin'e teşekkür yetmez....

1990-Mart 1994 izmir

 

 

- Öğrencilerime

 

 

TAN YELLERİNİN FİSKELERİNE,

 ŞAFAK AYAZLARININ

                 BURUK ÖPÜŞLERİNE

 VE ÇiĞ TANELERİNİN

ISLAK DARBELERİNE

                  DAYANAMAYAN GÜLLER,

 FIRTINALARA

KASIRGALARA NASIL DAYANSIN...

1982- Ankara

    

 

 

 

Ey kafeslerin çıkmazında ağlayan bülbül,

sen sonsuz gökyüzünde gidecek yersiz, kalmayı bilir misin.

1992 - îzmir

 

 

 

SÜRGÜN

 

Bir kentin kıy ısındayım

Akşam

Kanlı bir gül saçlarımda

Bütün yüzlerde o bildik taşralık

Bir soluk öncesi ayrılık

Bir soluk sonrası karanlık

Yitik zamanların mültecisiyim

gece firarlarının faili

 elim yüzüm tedirginlik

 Bir adım gerisi deprem

Bir adım sonrası uçurum.,.

Alanlarımı tanklar çiğnedi

kalabalıklar telaş içinde

gülüşlerde polisler dolaşıyor

bakımlarda zincir sesleri

her evin karşısında bir muhbir oturuyor

sevdalarda keynesçi ekonomi politika

mübadele mübadele dostluklar

arkadaşlık-markadaş!ık

has-zeamet-timar

hüzünler dileniyor eski gramofonlarda

şehitliklerde içki meclisleri

meclislerde muhterem cemaat-i kiram

bir yanda genelevlere düşmek helal

bir yanda başını açmak haram...

taşa kesti ağaçlar kale kale

Evler mahpus damı

yıllardır yaşadığım bu kentle yabancıyım

üstüme üstüme gelir karanlık

bir aşksız.lık ormanında yitiğim

bıçaklar saplı sırtımda

bıçakların sunuda yol almaktayım

bir yanım muhbir sağnağı

bir yanım ?aptiye deryası

 

Kalsın sevdiceğim çok uzaklarda

bu kenti terk ettiğimi asla bilmesin

bilmediğim bir evde-yabancı bir sokakta

saksılarını sulasın-içkisini yudumlasın

içimde bir çatlak da ondan kalsın

ve her kentten ayrılırken tazelenip kanasın

Ardımdan dostlukların iskelet parmakları sallanır

Parmağımda kelebeklerden kalan ışıksı bir toz

savrulur...

gülüşler yırtılır peşim sıra

nefretler akar

bir çift hasret kandili gözlerim ıssızlarda

bütün yol boylarında umuda yanar

Mülteci bir akşam-sürgün bir rüzgar

bir adım öncesi taşra kentler

bir adım sonrası taşra insanlar

Önüm sıra kovgunlara vatan olmuş sonsuzlar

Zaten bir ayrılık mültecisini

ancak sürgünler anlar

11.6.93

 

ÇÖL ISSIZDA GÜL KOKUSU

 

Hadi yüreğinin en dibindeki yaraları göster bana

bana en derin kıvrımlarını

belki istediğin yanıtı veremem sorularına

belki sözcükleri m de ki gizem

teselli olmaya yetmez acılarına

ama paylaşmanın tadını yaşarız birlikte

sevincin parmak uçlarında kalan tozunu

acıyı paylaşmanın tuz, tadını...

Acının bile ladini almak

ve bazûn bir kavgada Ölümüne savaşmak

yaşamaktır

bilirsin bunu...

Yıldızsız yalnızlıklarınla yaslan

çöl ıssız yalnızlıklarımın hasırına

birbirimizin yüzlerini okuyalım

 yürek çizgilerimizi çözelim susarak

bilgece sözler isteme benden

beni duyumsa...

Evet acıyım-yaralıyım-kan içindeyim

sevinçleri-umu t lan korumak için

 direnmenin bedeli değil mi senin de acın

 sevdayı ve yaşamı

sürekli keşfetmenin ataklığı değil mi

 valnizlıSın senin de...

 

Kimi zaman bilinmeyen bir dinin

görülmemiş dervişinin akılalmaz sabrını

bir biz taşıdık...

kimi zaman tüm dinler kovdu bizi

sorguladık durmaksızın ne varsa

dünyayı sonsuzda

zamanı bir anda

.samı ölümlerde

sevdada kavgayı sorguladık

kendisiyle bizim sadar hesaplaşan

başka bir sorgucu olmadı...

Kuşkusuz

yarın başka bir ayrılıktır bu günden

an andan ayrılıktır

soluk soluktan

yarın başka bir rüzgar sav ürür seni

beni başka bir rüzgar

derler ki: tüm maceralar

ayrılıklarla başlar

Gel

ayrılıklardan söz edelim bu akşam

Susalım

Bizim ayrılıklarımızı sözcükler tanımlamaz

sözcükler anlatamaz özlemimizi

topkı bir dua gibi

Suskun geceler gibi susalım

Susarak konuşmayı biz kadar

başka kim bilebilir...

10

Bakışlarımızda

Kavgalar -yenilgiler

yangın yerleri

fırtınalar

batan gemiler

Yüzümüzde Çizgi Çizgi

însanlık tarihince yazılan onca keder.

Zulanda giz edip gizle yüzümü

 acını coşkularla bastırmak isteyince

 açıp açıp oku bakışlarımı

 tıpkı benim yapacağım gibi

 

Kimi zaman işkencede buluştuk

 kimi zaman zindanda-daragacında

elbet gene buluşuruz

belki kavga-belki sevda

 ama mutlaka coşkuda

 yasamın anlamı coşkuda...

30.3.1992

YILLAR SONRA KENTE DÖNDÜĞÜN ZAMAN

Kar üstüne düşen kınalı keklik

 kardelen dedikleri kanındır belki

kursağında kalmış bahara sevdan

 çevrilmiş yıldızlara boncuk gözlerin

sonsuzlardan hesap sormakta sanki..

 

Yedi dağ üstüne damlar kurdular

talan oldu kuş yuvası-gül dalı

sevda pavyonlara-barlara düştü

dilim eğri hançer oldu ağzımda

konuşmam suç sayıldı.

 

içki bardaklarının kulpuna dikildi.

kurtuluş bayrakları

Sarhoşlara meze oldu devrimci marşlar

 dürüstlük;

"seksen öncesine dönmek" sayıldı

 işkenceden yeni çıkmış kızlara

barlarda bardak bardak epiktir

ve kirli yataklarda meme-bacak freut

terapiler çekildi

kucak  kucak dolaştı sığınaksız kalanlar...

 

Ey kocakent

su berrağı-gün aydını coşkular büyüttüm

puşt acılı karanlıklarda sana

pusulu-pusatlı-puslu

nice dağ haşindi düşüp düş oldum

gökkuşağı türküler çağladı cehennem yüreğimden

 Ölümü parka yaptım kocakent .

Ve türküm

tükenmiş yüreklerde alkolle karılıp

 Kız, tavlama malzemesi yapıldı.

 

Vakitsiz biten aşklar bilirim

tomurcukta kopan güller gibidir

kuş kanadı kalem olsa

den izler mürekkep

gökyüzü kağıt

ayrılığın acısını yazamaz...

Yaşlı dalları kesilmiş gün

Kanlı  yapraklar dökerken

bir başka ayrılıktır akşam

bir başka kavuşmadır

yıllar sonra kente döndüğüm zaman...

 

"Bu kentte en güzel antlar

bir anı oldukça öldürür beni.."*

diyen bir arkadaş vardı

vuruldu okul yolunda

son bakışı bende kaldı

bende kaldı inci mercan gözyaşı

her yağmurda ağlayan o hüzün gözlü kızın

şimdi her adımda cana gelir anılar

yaşanır yeni baştan tüm ayrılıklar

o anılar ki nerede olursan ol

kapaklanan deli taylar

damarları kesilmiş ırmaklar gibi kanar...

Yeşil parkalı gülüşlerle aydınlanan

alanlar-bulvarlar-varoşlar cana gelir

en güneşli gülüşlerin kurşunlandığı yerde

onurlan n satıldığı mezatlar

entel barlar

ve getolar yükselir...

Ey sevdayı pavyonlara düşüren

Ölümü parka yaptığım kent

ayrılık dedikleri sana dönmekmiş meğer

ve titreyen ellerinin

"güneşin battığı yere

dört nal giden atların..."

bayrak gibi dalgalanan yelelerine

 

* Mehmet Gemici (1955-1983...

 

sımsıkı yapışacak dermanı kalmamış gayri

Dilerim utancın yeşertsin seni

çiçekler patlasın yaralarından

Hasretimin yetim kalmış çocuğu

kuru memelerinde yeniden dirim bulsun

çözülsün onurunun boynundaki kördüğüm

Beni sevdalara çağır kocakent

gayri bitsin hasretlik

bitsin şu sürgünlüğüm...

 

9.7.1992

 

SiVAS 93

Karanlık kararlar alıyor

kara hırkalı adamlar

dağlarda serilmiş kara...

Parkalara sarınmış şarkılar kasırgalarda

gece baskınlarında ışıklar kararır

şaşı işklar dolaşır kaldırımlarda

sağır kalabalıklarda birden bire silahlar patlar

korelmiş duyarlıkların yüzüne taze kan sıçrar

körpe can sıçrar

vurulmuş düş sıçrar

bir cam gibi tuz-buz olmuş gülüş sıçrar

Taş düşer-su yarılır

ve bir an tükenir suda

müthiş kıpırtısı taşın

su yeniden uyur

düşman uyumaz... Sivas’ta..

 

Kanla kirlenir tarih

 karanlık yangınlarda...

Bu kaçıncı Pir Sultan

 bu kaçıncı Şarkışla...

FISILTILARLA DA OLSA SÖYLE TÜRKÜNÜ

Gülüşleri buz sarkılı

dürüstlükleri cilalanmış

kör ıssız dostluklar artığısın

sirenler gözelenir göğsünün çatalında

kuduz. köpekler uluşur

yalınkat sevdalar bıkkınısın

tarazlanmış yanılgılar bezgini

kırılmış düşler ezginisin...

karanlığının altından

korkak sular akarzçağıltısız

sen yalancı aynalarda bir hayal

işin başkalarını yaşamak gün boyu

belki de hiç olmadın-ne gerçek ne de masal

 

Ve her akşam

doğarsın sancılı yalnızlıklara yeniden

gözlerin bir çift ölü balık keder denizlerinde

bütün bastırılmış isyanların

sabır taşlarına keser

param parça gecelerde...

 

yüzlerce yıl çağıltıyla beslenen çatal göğsün

karanlık kuyularda diken büyütür şimdi

 seni irinli sevdaların sokaklarında

 kör düğüm kör düğüm kavrandıran yalnızlık

köreltir kırk gözeli pınarlarını

 sığlaşır gidersin kristal aynalarda

 geride bir hayal kalır senden

 kanar ılgıt ılgıt

 en derin uykularda...

 

Gün gelir bir başkası olduğunu sanarsın

oysa bu sokaklar

pas bağlamış namusların mezarı

karanlığın kaleleri korkuyu korur

işkenceler

duvarları çatlamış adaletler

beyninde örümcek besleyen yetkililer

harman yanar gibi katledilenler

tüm bu irinli yaralar içinde

ağlamasını yeniden öğren

gerekirse isyan isyan gözyaşlarınla diren

ve sancılar içinde bir hayal olmamak için

kristal aynaları kırmayı

öfkeyle bağırmayı öğren...

sözüm şu sana gözüm

soyun yılgınlığın kanlı kürkünü

Nerede ve ne zaman olursa olsun

Zulmü saltanat kılanın tukur yüküne

Fısıltılarla da olsa söyle türkünü

AYRILDIKTAN SONRA ANLAYACAKSIN NASIL SEVDİĞİNİ

 

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

 öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil

 çünkü ayrılık da sevdaya dâhil

çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

 

Attilâ ilhan

 

ATEŞ KUŞU

Saat gece iki

Ateşe verilmiş haziran

Dili koparılmış cumartesi

Saatleri Ökçelerle ezilmiş kent

benim lanetim

Günahkar çocuğu Arşpel'in

utancını saklamış gecelere

kanayan akışımın tanığı gecelere

Şarkım

Orman yangınlarından arta kalan

ateş çığlığı

Bir yel eser seni düşündüğümde

 bir sevda kuryesi soluğu serin

savrulur küllerim kanar giderim...

Engerek ağusu değil yüreğimden gövdeme yayılan

akrep ağusu değil

acın senin-eldesizliğin dayanılmaz yokluğun

birikir de ciğerimi parçalar

için için yanarım...

  

Yaşamı yemyeşil gülen yapraklar

dökülmüş toprağa gazele dönmüş

 Susmuş derin akışlı sularda çağlayan coşku

 yitirmiş sonsuzunu maviler

 Yokluğuna ölüm demem

acının dişleri geçmez ölüme

Sana giden yolları kan bürümüşse

uçurumlar kesmişse bütün gelişlerini

 neye yarar aşktır demek yaşamanın anlamı

 

Saat gece iki buçuk

şimdi umutsuzluğun dünyanın tüm çölleri

yüreğim yokluğunun kum saati z.amanda

ve her kum tanesi eldesizliğin

Boşluğunda çırpınan sözcükler neye yarar

Karanlıkta uyuyan acımın tanığı kent

varsın yıkılsın utancından...

 

Kavgalar yaşadım-nice kavgalar

 demiri hamur eden ateşleri dağladım

 akkor oldu yüreğim ayrılığın örsünde

 dudağımda yalanlanan türküler yarım kaldı

yarım kaldı yaşadığım onca kent

Katliam alanlarında kurbanlık koyun gibi

vurulan arkadaşların acısına dayandım

Kanla yarım kalmış sevdalardan sonra

bilek damarlarımı kesecek kadar

korkak biri değilim...

 

Kanlı bir çeteleye dönse de yürek

çekmedim fitilini coşkusuz, kavgalarda

fırtınasız sevdalara hiç inancım olmadı

ondandır yangınlarda aradım seni ateş kuşu

seni okyanus kasırgalarında

ve bulduğum zaman kanlar içinde

yaralı bir kayıktın çırpınan dalgalarda

umut umut türküler yoldaş ettim yalnızlığına

Ve yemden doğmanın ömrebedelligini

tam yaşıyoruz derken

 yarım kaldı dudağımda öpüşün

 ellerin yarım kaldı avuçlarımda...

Güneşin türküsünü karaya boyadılar

yüce dağın sümbülünü yoldular

zulüm dendi adına

Yağan kar-buz tutun su

gün gelir de erir gider sel olur

yüreğe çarpan buz dağları

erimek bilmez

bu da zulüm değil mi...

 

Coşkulara vatan olan bir yürek

nasıl dağı kesilir acının

Küllenmeyen ateşlerin cchennmeden geldiğini

 kim inkar edebilir!.

 

Ey sert kayanın bağrına

zamanı çizen rüzgar

türküm

yanmış ormanlardan kalan

küllerin çığlığı

Savur sevdamı kanatlarınla ona

yaralarına bassın beni

ateşimle acısını dağlasın

Ve ona sevdamı anlatsın acı çığlığım

anlasın sevdiğim

hep onu sevdiğimi

ve artık ağlamasın

ve artık ağlamasın...

 

17.10.1993