Gece yarısına doğru

telgraf telleri hâlâ sayıyordu

savaş alanındaki ölüleri.

Sonra dost düşman bütün insanlar birden sustu.

 

Yalnız analar ağladı

dünyanın iki ucunda.

                          Bertolt Brecht (çev:A.Kadit,A.Bezirci)

ATEŞ ŞARKISI

HÜZÜN  ÖNERİLERİ

gözlerine otağ kurmuş yalnızlık

acının zangocusun-bunalım  eğirirsin

geceleri sızım sızım

kapanmaz bir yara gibi geçmişin

kilitlerin anahtarsız

kendinin hücresisin

'keşke' dediğin yerde

yarım kalmış şiirlerin kederi

-gecikmiş nice pişmanlık-

içinde sabaha dek

dört nala uzaklaşan bir atın

dönüşsüz ayak sesleri...

her türkü

kan göleti

söze dökülmeyen habis duygular

kahredici ve derin

birer kesik damar gibi

deneyemediklerin...

anlıların senin

sokak çocukların

cami kapılarına bıraktıkların

dönüp dönüp sarıldıklarım

anlıların ki her biri

baş belan

illetin

yüzsüzün

 

bir deprem sonrasıdır

yalnızlıktan yıkılır kent

anlarsın

biraz da pişmanlıklardır hüzün...

 

oysa kepir yüreklere can akıtmışsın

kaç gülşen büyütmüşsün çoraklarında

yeşermesi olmayacak ağaç         gibiyken     

insan eli değmemiş sancılı gecelerden

çiçek salgınlarıyla ulaşmışsın sabaha

 

yakılmış bayrakları

asılmış şarkıları

çiçekleri çiğnenmiş

yağmalanmış alanları

kentler geçmiş içinden

 

 


unutulmuş bir yerlerde

birileri

görüşmemek üzere

her mevsim yaprak döken

ve yeniden çiçeklenen ağaçlar gibi

nice yol ayrımlarında kalmış

nice insan yüzleri

 

ne zaman ki dağdelen coşkularla

sürüklenmişsen

yüreğini gül diye sunduğun eller

bozguna uğratmış tomurcuk şiirlerini

acı çalmış baharını yüzünün

gülüşün kırılmış sebiller gibi

sırları dökülmüş bir günün aynasında

birden bire görürsün

biraz da

dinmiş coşkulardır hüzün...

 

ağladın

hep ağladın

kumdan evler kurmayı

deneyemediğin için

 

ağladın için için

kurduğun kumdan evleri

gelip yıkınca deniz

ağladın

derya içre balık gibi

deryadan habersiz

 


bir zamanlar duruydun

arınmış sevgilere gebeydi toprakların

için yırtıldı-dağlandın

ve kirlendi gözlerin

yüz ifaden kavlandı

fason sözcüklerle konuşmağa başladın

buğulandı aynaların

içindeki bataklıkta boğuldun

kendi kendine sürgün

kirli bir suydun

 

yine cellatlar dolaşıyordu

türküleri talanlanmış alanlarda

madalyonlarının arkasına saklanmış

vampirler kan sarhoşu

sayısız yargısız infaz

faili meçhul

yaşı bilinmeyen bunamış firavunlar

sürdürsün diye saltanatını

sokaklar dolusu yalaka

çanak yalayıcı

kul...

 

yine de birileri hep oldu

anlaşılmaz ölçüde hain(!)

çelikten onurları

parçalanmış yüzleriyle

güya ibret-i alem için sergilenirken

parçalarken bir tekmede

zulüm esnafının tezgahlarını            

-sen ki bütün aynaları buğulu

akvaryumuna aşık                 

tedirgin su...

 


gül(üş)ün açmasını insanlık suçu sayıp

ağaçlar yargısız sökülürken

hastane kapılarında

ölüm kuyruklarla

caddeler hınca hınç

hınç

tüm bunların arasında

azat et kendini içindeki kafesten

cellatların uluştuğu bir dünyada

artık sırça saraylar kurma

o saraylar dolusu mutluluklar kurma

eğer ki yüreğinin

haykıracak gücü yoksa

dağ başlarına tırman

yorgun bir kartal gibi mağaralarda yaşa

yüzünü içindeki dipsiz dehlize dön

ve haykır

gözkapaklarının içinde saklanmış onca hüznü

ki yeniden coşkuyla tutuşsun türkün

unutma

biraz da susmaktır hüzün...-

 

arınıp yeniden insan olmaksa derdin

en mutsuz zamanında sokaklara çık

çaresizliklerden acılar devşir

kimsesiz çocukların bakışlarından umut

var kana nehir nehir

bırak

onca yıl içinde biriken zehir

aksın

unutma

yaşadıkça aldanacaksın

içinde yük olan ne varsa at

kırılmış kanatlarını sağalt

pencereler aç ki zındanlarına

gözlerin ışık açsın

dalların umut

kaldır sınırları

yüreğine çağlayanlar dökülsün

unutma

biraz da

başlamamış coşkulardır hüzün...

ÇENGİLİ MEYHANELER SOKAĞI

karanlıkta çınlayan kahkahaları

alabilesiye şuh

fevkalâde haşarı

birbirine düşerdi onun yüzünden

Ege’nin en namlı korsanları

dağlardan eşkıya indirir

midillili eleni

güneş sarısı saçları

sevdası insanı bitirir

sanki buz mavisi teni

ve bütün bunlara ağlıyor şimdi

yaşlı bir yosma gibi unutulmuş

eli kolu inmeli-mecal vermez ayağı-

kanar suskunluğuna derbeder

çengili meyhaneler sokağı...

 


hani o akşamlar

coşkuyla açardı yıldızlı perdesini

cıvıl cıvıl yosmalar

zil ve kadeh sesleri

havada

kadın              

kumar

kavga kokusu

hani uzak adaların denizcileri

koç boynuzu bıyıklı zeybekler.

silinmiş esamisi

bir daha dönmez zamanda

kurumuş toz olmuş gülün yaprağı

terkedilmiş aşıkların gözleri kadar ıssız

zamandan habersiz boşuna bekler

çengili meyhaneler sokağı...

 

gülüşünden çıngılar saçılırdı geceye

çingeneler gül satardı-yalın ayaklı-güleç

gözlerinde zühre yıldızı yanardı

sazendeler meşk vurur

eleni göbek atardı

her gece mutlaka cıngar çıkardı

bir gecelik aşklardan

yıllarca kaçak gezer

hapis yatardı

adı dokuza çıkardı

intizar alırdı-umursamazdı

böylesine yıkılışı ah tutmasından

gayri tek söz söyleyemez dudağı

elbizli kirpikleri hüzne saplanmış

çengili meyhaneler  sokağı...

 


iki parçaya böldüler

denize çıkan yanına barlar dizildi

kalanına gar sokağı dediler

şirketler-matbaalar-ve sair iş yerleri 

başka gözlü adamlar ve kadınlar

yalnızca arada bir

eski ehl-i keyifler

geçip gider utanır gibi sessiz

yıkılır her soluk anlamsız bir boşluğa

sahipsiz mazilerin son durağı

ölür öldüğünden habersiz

çengili meyhaneler sokağı...-

20.7.l995-Heybeli Kaplıcaları   

 

SÖYLENECEK NE  VAR  ŞİMDİ...

YERLE BİR OLMUŞ KENTLERDEN

UZAK OTOBÜS YOLCULUKLARINDAN

BAŞ BELÂSI GECELERDEN

ARANMA İLANLARINDAN-KORSAN GÖSTERİLERDEN

İYİ İNSANLARDAN-BAŞLANGIÇLARDAN

SÖYLENECEK NE VAR ŞİMDİ...

 

ÖMRÜMÜZ TUTULMUŞ

BİR ACI ÇETELESİ

UNUTULMUŞ YÜZLERİN

BİR IŞIK KALMIŞ GÖZLERİNDEN

VE TÜM SAYFALARIMIZDA

AYRILIKLARDAN KALAN

KAN İZLERİ

 

YALNIZCA ‘ŞU AN’ VARDIR DEDİLER

       YAŞAMDA GERÇEK OLAN

OYSA NE VAR SÖYLENECEK

İÇİMİZDE KANAYAN

YİTİK ZAMANLARDAN KALAN

ANLARDAN BAŞKA

BİZİ TANIMLAYACAK...

95. İzmir

ZAFER...

-hayır bir ceza infazında değil benzeri görülmemiş bir zafer törenindeydiler. Ama Yarabbi ne korkunç bir zaferdi bu böyle...

Ben de Halimce Bedreddinim 

R. Fiş

 

cellat çivisini çaktı avucunun ortasına

taş ürperdi               

sürü baktı soluksuz

taştan kör

demirden sağır

duvardan dilsiz

tek tek kırarken parmaklarını

celladın kerpeteni

bir ateş gördüler gözlerinde yalnızca

yalımları dalga dalga büyüdü

dokundu ellerine ayaklarına

yanmadılar

 

o güldü

bir yangın nasıl gülerse zifiri karanlıkta

baktılar

utanmadılar

 

ölebilirdi/yakalanmak yerine

elinde kırılmış kılıcıyla

devam ederek dövüşmeye

şimdi anlaşılıyordu

neden sağ ele geçtiği

bir kez daha kanıtlıyordu işte yenilmezliğini

 

zalimin öldüremediği

bir destan olarak kaldı gülüşü

cellat kemendini çektikten yüzyıllar sonra...

           l6.4.96. İzmir

ÇINAR

yaşayacağım

dedi

rüzgâra yaşlı çınar

nasıl unuturum

şu yüz yıldır yeşermeyen dalımda

yurtseverleri astılar

sevgililerinin adını yazarlardı bağrıma

kurşuna dizilen delikanlılar

 

onlar ki zulümdü

alıcı kuşlar

çekirgeler gibi geldiler

yağmalaya yağmalaya kaldılar

bebeleri bile boğazladılar

 


acısından yeşermeyi unuttu toprak

kuşlar  ötmedi yasından

kurşuna dizildi delişmen yağmur

durmadan kanar

 

yaşayacağım inadına

dedi rüzgâra çınar

sonunu görmeliyim celladın

masallar anlatmak için bebeciklere

indi miydi gözlerine yıldızlar

duldamda sevgililer

hayaller kurana kadar...

l7.ll.95. İzmir

 

 

DİLÂRA

önce zulüm uludu

ve duman pelteleri

cellatlar kudurdu

sokaklar

ölüm sirenleri

azrailin ayakları paletli

potinler

potinler

potin selleri.

 

yarım kalmış şarkılar kar

pankartları kovalayan rüzgâr

yatağı ölüm uyku

ağıt çığlığı sokaklar

seslerinde kan selleri...

 

caddeler ürkek-kaderci

yılgınlık serpişmiş yüzü

yalvaran can selleri.

 

karanfiller aşk açardı bir zaman

öksüz anaların avuçlarından

oylum oylum karanfiller

mezarlıklara kanar...

tahliye bir başka zından

işsizlik sokakları-kirli takipler

zincirli dünyada dostluklara ödenen

hiç hesapta yoktu bazı bedeller

eski yandaşlar ki yavşamış gülüşleri

pek çoğu tanımazlıktan gelen

 

bir senin özlemindi yoldaşım

hücreler dolusu-voltalar boyu

boy verirdin duvarlardan dışarı

sevdiğim

direnç çiçeğim

şimdi hâlâ ayaktayken

kalkmış bir yumruk gibi yüreğim

beni koyup ıssızlıklar tarlasına

beni koyup isyanların tam ortasına

bir bomba gibi

beni koyup

gittin işte

sen de gittin dilâra 

9.ll.95. İzmir

İŞGAL

bakışım sonsuz bir tan sökümüydü

bombalanmış  coşkuları bilmeden önce

yürürken  kaldırımlar çiçek açardı

ayak izlerime kan dolmadan önce

insanlar gülüşümü güneş sanırdı

keder bulutları silmeden önce

 

zulümler ansızdan geldi küçüğüm

göğü ziftle  kapladılar

yeri tuzakla-

suyun aynası çatladı

kan karıştı şarkısına

kuşlarımız bombalandı bahar dallarında

kuşlarımız

milyonlarca

 

sanki ayak değildi

çelik postallarının içinde yere basan

ve metal ellerinin devamıydı silahları

yürekleri yoktu sanki

anaları yoktu yollarına bakan

ne bir sevgilileri

ne damarlarında kan

ne de sesleri insan...

sevda yağmaladılar

kan içtiler

zulüm kaleleri

zından diktiler

köşe başlarında korku nöbette

ve tren raylarında katloldu zaman

 

oysa ürperir ihtişamla

süt mavi karanlıkta

yıldızlar küçüğüm

tıpkı gözlerin gibi

 

zulmün gücü yetmese de bülbülün türküsüne

katledilmiş insanlar bakamaz gökyüzüne...

 

anaların ninnisini yaktılar

aşıkların düşlerini vay

yüreklerin kapıları kapandı

ışıklar korku yandı

 

unutuldu gecede bir başına ay

 

derler ki

-o iyi insanlar

o güzel atlara

binip  gitti...

gencecik cesetler yatar yüreklerinde

yürekleri ki yaralı

tek sığınaklarıdır

ve tek silahları

cehennem  alanlarından kalan

şarkılarını toplamışlar

ve yalnızlık oturur terkilerinde

 


derler ki

o  iyi insanların

başka yerlerde her biri

bir büyük şarkının kıyısında yaşarlar

dilleri rüzgârın dilinden

kaşları çatılmış silahlar gibi

bir sevda bekler gibi tetikte yürekleri

 

derler ki

insanlığın yarasıdır yaramız

haksızlığa uğrayanın öz kardeşiyiz

okulda-sokakta-fabrikada tarlada

özgürlük kuşlar gibi şakımadıkça

ahd ettik

ölmeyeceğiz

 

senin gülüşlerin   gibi

çiçekler açmadıkça dünya

mutlu olmaya yetmez küçüğüm

sevgiler bizim için

umutlar bekleyecek

dağlar denizler kadar

ve kelle vereceğiz

eksilmesin diye coşkular

çalınmasın diye

avuçlarımızdan rüzgâr...

   l4.l2.l994 - Balçova

YOLCUNUN TÜRKÜSÜ

yol tekinsiz-hava kar

dağlarda ulur kurtlar-

kar altında gül kalmış   

kül altında kor kanar

 

yeğin atım çatladı

bitti mataramda su

hangi adımda mayın

hangi sapakta pusu

 

karanlıkta savrulan

kirli yüzlerden geçtim

rüzgârı iğrendirir

çürük insan kokusu

 

belki bir düş ömrümüz

herkes göçer sonunda

ya kavgada olmalı

ya da yarin koynunda

 

 

 

 

dizeler söylüyorum

yüreklere su veren

birer ölümsüz ateş

yakılmış şairlerden

 

benim de yarim vardı

kanlı eylüller aldı

ne giyotin ne kement

onuru kurşunlandı

 

o çelik kararlılık

bedenimde dipdiri

direncimi ürpertmez

ne hain ne zemheri

 

yar yanağı bilirdim

meğer muhbir imiş ay

gizlenerek yürüyen

bulutlar arasından

 

yol tekinsiz-hava kar

dağlarda ulur kurtlar

kar altında gül kalmış

kül altında kor yanar...

Eylül-Ekim 94. İzmir

ATEŞ  ŞARKISI

dizeler dile dökmez

oğulları öldürülmüş anaların yasını

cellat çizmeleri altında

şafak gül gibi sökmez

ay paklamaz zulümden gecenin karasını

ırzına geçilen çocukların

yakılmış cesetlerin yüzüne

akşam düş gibi çökmez

hangi söz anlatabilir

kolları kopmuş askerin

yürek yarasını

 

ve tam vardiya ölüm fabrikaları

silah simsarları haykırdı

-insan hakları! hayvan hakları !

vay anasını be !

vay anasını !. .

 


ey Bosna

yaşamın anlamı kalmayan zaman zaman

zaman zaman

yalnızca  ölüm anlamlı olan Bosna

boğazlandın   bir dağ gibi

dünyanın tam ortasında

ve barış  tellalları -uygarlık vampirleri

bu insan kıyımına utançsızca baktı da

görmedi be !

görmedi be !

görmedi!

 

akşamların coşkuyla karşılandığı

evleri yaktılar

evlerin ne suçu vardı

kahvaltı masalarını

duvardaki resimleri

oyuncak bebekleri yaktılar

oyuncak bebeklerin ne suçu vardı

anaları çocuklarına hasret

genç kızları düşlerinde yaktılar

 

onların da anaları yok muydu

bebekleri yok muydu -bağırlarına basıp

adına mutluluk dedikleri

 

ve ağıtlar yükseldi

tüm yoksul sokaklarından yer yüzünün

ruhuna kadar sömürülmüş milyonlar

su ve ekmek sundular gözyaşlarından

-Bosna yaşasın -diye

 

bağdaki üzümü gözleyen

toprakta petrolü izleyen uydular

ne ayyuka çıkan ceset kokularını

ne dünyayı sarsan kıyım çığlıklarını

bir onlar

duymadı be!

duymadı be!

duymadı!..

 

Mostar Köprüsünün üstünde

aşklar dolaşırdı akşamları

gök lacivert bir şarkıydı

bir peri masalında ay akardı

tüller içinde

masmavi bir coşkuydu aşk

yıldızlar bir pembe-bir sarı

akardı Mostar Suyu güller içinde

 

Mostar Köprüsünün üstünde

kaçıncı yakılışıdır Roma’nın

Kudüs’ün kaçıncı işgali

kaçıncı cehennemdir Srebrenica

sen kaçıncı hitlersin

Slobodan Miloseviç

insan kasabı.

piç oğlu piç!..

 

orada ırzına geçildi

gözyaşlarının bile

yeniden çarmıhlandı spartaküs

Nesimi’nin derisini yüzdüler

Bedreddin’im bir ağaca asıldı

kaçıncı kez kirlendi

barış simsarlarının

kof sözleri orada. . .

 

masallardaki iyiler

yıldızlı göğün sırları

yorulmuş yaşamların çiçeklenen kırları

yamaçlarda dinlenen

eski zaman yatırları

katledildi orada...

 

annelerin parçalanmış memelerinden

sütleri toprağa damlıyor

öldürülmüş  çocukların

oyulmuş gözlerinden

anneleri kanıyor

artık ellerimi tutamazsın anne

ellerim yok.

bir daha sevinci koşamam sokaklarda

bacaklarım   kopuk

sokaklar yıkık

 

bir sesim vardı

gülüşüme şarapneller düştüğü anda

bütün çocuk sesleriyle birlikte

insanlığın suratına haykırdı

misketime benziyordu öldüğüm kurşun

yağarken   gökyüzünden yanık et-kopuk bacak

insanlık kördü anne

insanlık sağırdı

bir çığlığım kaldı benden

tarihin vicdanında yankılanacak

 

gayri gözyaşlarını biriktirsin

dünyanın dört yanında yalnızca ağlayanlar

sonra da oturup içsin

senin yazdığın yaldızlı dizeler

öfkeye-kınamaya-yasa dair

artık durdurmaya yetmez

bitmiş bir soykırımı ey şair

isyana kesmedikçe kederin

kalemin yüreğine saplanıp

ateşle yazılmadıkça dizelerin

daha çok

vampirler sokaklarda uluyacak

başka Bosnalar kanayacak

insanlık zulüm soluyacak

çocuklar soracak ey insanlık

çocuklar sizden soracak

sevinçler ne kadar az

azrail ne kadar çok

artık ellerimi tutamazsın anne

ellerim yok !..

        l995- Balçova

KURYE

 Bin yıllar öncesinden bir kilim gibi

söylenmesi yasak acılar dokunmuş yüzü

kırçıl sakallarında kıvıldar durur

zaman böcekleridir güneş kırıntıları

İri ellerinde yas sessizliği

bir meşe seli  gibi çağlar avuçlarında

direniş destanlarının  ateş cevheri

Bütün yitirmelerden parmakları yorulmuş

sanki unutulmuşlukların kısır dalları

Duyarak gökyüzünde dönmeyecek olanların sesini

söküldüğü toprağı okşarcasına

Okşar- emektar kafesini

ve o zaman yıkılır- yüreğinin setleri

yüzündeki çizgisiz tek yeri gözlerinde

ürperir titrek bir kandil alevi gibi

yeşermeğe hazır dalın bedeni

hep böylesi anlarda yeniden cana gelir

ekin biçtikleri tarlanın sınırında

engereğin başını ezen babasının ayakları

 dam dibinde anasının bit kıran tırnakları...

 

Yaslamış sırtını kedere

ulu  gövdesinde kocca bir ülke zonklar

 Sıhhiye pazarının bir kıyısında

 

 

 

tarihi yara yara gelmiş

eski bir isyancının heykeli

ve daha çok ileriye taşıyacağı yüzü

derin gizemlerin mahyası

 yüzü hüzünler aynası...

ne ölüm-ne zulüm-ne rüzgar

durduramaz taşıdığı haberi

maviş çocuk gözleri bir çift deniz feneri

 kanlı fırtınalarda yüzyıllara göz kırpar...

çökermiş sıhhiye pazarının yanına

ateş serüvencileri kuryesi

binlerce ceset taşır yaslı bağrında

ve yapışmış yüreğine binlerce gencecik göz

ağlamaz-kanar

iki oğul vermiş dalyan gibi

iki gürbüz can parçası

seksen öncesinde  koca ihtiyar...

 

Aktı kendi dünyasında kör-sağır-dilsiz ırmak

sevinç-hüzün-telaş-karmaşa-yalnızlık

aktı kalabalık

o baktı uzak

ve yürüdü sancılar sakladığı derinlerine

uykular kırbaç artığı-umuda yargısız infaz-düşler çarmıhta

sirenler yüreğini göz göz sızlatır hala

sirenler ne zaman çalsa

iki dağ gibi oğul

oğul oğul kanar bağrında

 

o gün bu gün

kimi zaman küfesinde yasak yayınılar   

 kimi zaman bildiriler-haberler

 

taşıdı

yıllar önce mahpusta dinlediği

Kuvayı Milliyedeki Nazım'ın kağnılarını düşünerek

her gün pay ayırdı nafakasından

zındanlar dolusu çocuğuna

sonunu bilmediği yolcululara çıktı

tanımadığı insanlarla buluştu karanlıklarda

 

Hayır hüzün değildi şimdi yüzünde ışıyan bulut

ayaklar altında linç edilmiş bir hüzün olur muydu

 biliyordu

gülmeğe  kapıları çoktan kapanmış yüzünde

 gayri ağlayacak tek bir yer yoktu...

 

 

Doğruldu

kanayışını bastırıp derinlerine

Cebeci'ye doğru yola koyuldu...

 

Ansızın bakışları yıldız yıldız çoğaldı

 yüzü yarık yarık bir göz tarlası

ve kendi yüreğine hançer saplarcasına

ta içinde kanadı köşedeki dilenci

kara-kirli dudaklarında mecalsiz kıpırtılar

 bir şeyler fısıldıyor sağır kalabalığa

yüzü çoktan yıkılmış kerpiçten köhne bir ev

tüm sahipleri ölmüş

duldasız

düşsüz

artık açılan bir kapısı olmayacak

bir daha ışıklar yanmayacak penceresinde

boynunda o kahreden büküklük

sanki sonsuza dek doğrulmayacak

kirli mendilinde nikel bir para

   bir vicdan rahatlatma fiyatı

   taş olmuş bir damla göz yaşı tomurcuğu

       dokunsan parçalanacak...

 

Eski bir zemheri esti bedeninden

teri buz kesti kuryenin

geçti bir şimşek hızıyla gözlerinden

kanlı bir ezgi gibi kırk yıl öncesi

yoksulluktan kovgun düşüp umutlarla gelmişler

öğür olup omuzdaşlık etmişler

azmışlar karmaşasında koca kent ormanının

 birbirini yitirmişler...

şimdi karşı köşede dilenen baht yoldaşı

 kıtlığın-kıranın  yıkamadığı

 bileğini kimselerin bükemediği

el açmış da yalvarıyor türküsü-onur yarası

 sökülüp yüreğinden kahredilmiş can parçası

 bakışları yıldız yıldız çoğaldı

 yüzü kasırgalı bir göz deryası

yine boğazına o yanardağ tıkandı

bağrındaki mezarlıkta yıldırımlar parçalandı

düştü sırtındaki ekmek teknesi

semeri yuvarlandı

geçti yara yara  kalabalığı

sanki ardı sıra iki şahanı

kısır gök birden bire kıraç kıraç çatladı

ateş magmaları boşaldı yere

bedeninde depremsi bir titreme

dizlerinin bağı çözülüverdi

çökerdi

bağrı boydan boya yarıldı

savruldu yüreği kaldırımlara

 

ölecek bir yaralıyı kucaklarcasına

dilenciye sıkı sıkı sarıldı

ve yitik bir çocuk gibi bağıra bağıra

bütün köprüleri setleri yıka yıka

 isyanları kan köpürdü-çağladı

bir zaman kuryesi ağladı...

 

ve aktı kalabalık başıboş karmaşasında

kör-sağır-dilsiz bir ırmak gibi sürüklenerek

 Acı/suların söndüremediği ateşti

kirli mendilin üzerindeki para

yanan bir kentin akşamında

sönen güneşti...

 

       Ağustos-Eylül '93