Gece yarısına doğru
telgraf telleri hâlâ sayıyordu
savaş alanındaki ölüleri.
Sonra dost düşman bütün insanlar birden sustu.
Yalnız analar ağladı
dünyanın iki ucunda.
Bertolt Brecht (çev:A.Kadit,A.Bezirci)
HÜZÜN ÖNERİLERİ
gözlerine otağ kurmuş
yalnızlık acının
zangocusun-bunalım eğirirsin geceleri sızım sızım kapanmaz
bir yara gibi geçmişin kilitlerin anahtarsız kendinin
hücresisin 'keşke' dediğin yerde yarım
kalmış şiirlerin kederi -gecikmiş
nice pişmanlık- içinde sabaha dek dört
nala uzaklaşan bir atın dönüşsüz
ayak sesleri... her türkü kan
göleti söze dökülmeyen habis
duygular kahredici
ve derin birer kesik damar gibi deneyemediklerin... anlıların senin sokak çocukların cami kapılarına bıraktıkların dönüp
dönüp sarıldıklarım anlıların ki her biri baş belan illetin yüzsüzün bir deprem sonrasıdır yalnızlıktan yıkılır kent anlarsın biraz da pişmanlıklardır
hüzün... oysa kepir yüreklere can
akıtmışsın kaç gülşen büyütmüşsün
çoraklarında yeşermesi olmayacak
ağaç
gibiyken insan
eli değmemiş sancılı gecelerden çiçek
salgınlarıyla ulaşmışsın sabaha yakılmış bayrakları asılmış şarkıları çiçekleri çiğnenmiş yağmalanmış alanları kentler geçmiş içinden unutulmuş bir yerlerde birileri görüşmemek
üzere her mevsim yaprak döken ve yeniden çiçeklenen
ağaçlar gibi nice yol ayrımlarında
kalmış nice
insan yüzleri ne zaman ki dağdelen
coşkularla sürüklenmişsen yüreğini gül diye sunduğun
eller bozguna uğratmış tomurcuk
şiirlerini acı çalmış baharını
yüzünün gülüşün kırılmış sebiller
gibi sırları dökülmüş bir günün
aynasında birden
bire görürsün biraz
da dinmiş
coşkulardır hüzün... ağladın hep ağladın kumdan evler kurmayı deneyemediğin
için ağladın için için kurduğun kumdan evleri gelip
yıkınca deniz ağladın derya
içre balık gibi deryadan
habersiz bir zamanlar duruydun arınmış sevgilere gebeydi
toprakların için yırtıldı-dağlandın ve kirlendi gözlerin yüz ifaden kavlandı fason sözcüklerle
konuşmağa başladın buğulandı aynaların içindeki bataklıkta
boğuldun kendi kendine sürgün kirli bir suydun yine cellatlar dolaşıyordu türküleri talanlanmış
alanlarda madalyonlarının arkasına
saklanmış vampirler
kan sarhoşu sayısız yargısız infaz faili
meçhul yaşı bilinmeyen bunamış
firavunlar sürdürsün
diye saltanatını sokaklar dolusu yalaka çanak
yalayıcı kul... yine de birileri hep oldu anlaşılmaz ölçüde hain(!) çelikten onurları parçalanmış
yüzleriyle güya ibret-i alem için
sergilenirken parçalarken bir tekmede zulüm esnafının
tezgahlarını
-sen ki bütün aynaları
buğulu akvaryumuna
aşık
tedirgin su... gül(üş)ün açmasını
insanlık suçu sayıp ağaçlar
yargısız sökülürken hastane kapılarında ölüm
kuyruklarla caddeler hınca hınç hınç tüm bunların arasında azat et kendini içindeki
kafesten cellatların uluştuğu bir
dünyada artık
sırça saraylar kurma o
saraylar dolusu mutluluklar kurma eğer ki yüreğinin haykıracak
gücü yoksa dağ başlarına tırman yorgun
bir kartal gibi mağaralarda yaşa yüzünü içindeki dipsiz dehlize
dön ve haykır gözkapaklarının içinde
saklanmış onca hüznü ki yeniden coşkuyla
tutuşsun türkün unutma biraz da susmaktır
hüzün...- arınıp yeniden insan
olmaksa derdin en mutsuz zamanında
sokaklara çık çaresizliklerden acılar
devşir kimsesiz
çocukların bakışlarından umut var kana nehir nehir bırak onca
yıl içinde biriken zehir aksın unutma yaşadıkça
aldanacaksın içinde yük olan ne varsa
at kırılmış kanatlarını
sağalt pencereler aç ki
zındanlarına gözlerin ışık açsın dalların
umut kaldır sınırları yüreğine çağlayanlar
dökülsün unutma biraz da başlamamış
coşkulardır hüzün... |
ÇENGİLİ MEYHANELER SOKAĞI
karanlıkta çınlayan
kahkahaları alabilesiye şuh fevkalâde
haşarı birbirine düşerdi onun
yüzünden Ege’nin en namlı
korsanları dağlardan eşkıya indirir midillili
eleni güneş
sarısı saçları sevdası insanı bitirir sanki buz mavisi teni ve bütün bunlara ağlıyor
şimdi yaşlı bir yosma gibi
unutulmuş eli kolu inmeli-mecal
vermez ayağı- kanar suskunluğuna
derbeder çengili meyhaneler sokağı... hani o akşamlar coşkuyla açardı yıldızlı
perdesini cıvıl cıvıl yosmalar zil
ve kadeh sesleri havada kadın
kumar kavga
kokusu hani uzak adaların
denizcileri koç
boynuzu bıyıklı zeybekler. silinmiş esamisi bir
daha dönmez zamanda kurumuş toz olmuş gülün
yaprağı terkedilmiş aşıkların
gözleri kadar ıssız zamandan
habersiz boşuna bekler çengili meyhaneler
sokağı... gülüşünden çıngılar
saçılırdı geceye çingeneler gül
satardı-yalın ayaklı-güleç gözlerinde zühre yıldızı
yanardı sazendeler meşk vurur eleni
göbek atardı her gece mutlaka cıngar
çıkardı bir gecelik aşklardan yıllarca
kaçak gezer hapis
yatardı adı dokuza çıkardı intizar alırdı-umursamazdı böylesine yıkılışı ah
tutmasından gayri tek söz söyleyemez
dudağı elbizli kirpikleri hüzne
saplanmış çengili meyhaneler
sokağı... iki parçaya böldüler denize çıkan yanına barlar
dizildi kalanına gar sokağı
dediler şirketler-matbaalar-ve
sair iş yerleri başka gözlü adamlar ve
kadınlar yalnızca arada bir eski
ehl-i keyifler geçip gider utanır gibi
sessiz yıkılır her soluk anlamsız
bir boşluğa sahipsiz mazilerin son
durağı ölür öldüğünden habersiz çengili meyhaneler
sokağı...- 20.7.l995-Heybeli
Kaplıcaları |
SÖYLENECEK NE VAR ŞİMDİ...
YERLE BİR OLMUŞ KENTLERDEN UZAK OTOBÜS
YOLCULUKLARINDAN BAŞ BELÂSI GECELERDEN ARANMA İLANLARINDAN-KORSAN
GÖSTERİLERDEN İYİ
İNSANLARDAN-BAŞLANGIÇLARDAN SÖYLENECEK
NE VAR ŞİMDİ... ÖMRÜMÜZ TUTULMUŞ BİR
ACI ÇETELESİ UNUTULMUŞ YÜZLERİN BİR
IŞIK KALMIŞ GÖZLERİNDEN VE TÜM SAYFALARIMIZDA AYRILIKLARDAN
KALAN KAN
İZLERİ YALNIZCA ‘ŞU
AN’ VARDIR DEDİLER
YAŞAMDA GERÇEK OLAN OYSA NE VAR SÖYLENECEK İÇİMİZDE
KANAYAN YİTİK
ZAMANLARDAN KALAN ANLARDAN
BAŞKA BİZİ
TANIMLAYACAK... 95. İzmir |
ZAFER...
-hayır bir ceza infazında değil benzeri görülmemiş bir zafer
törenindeydiler. Ama Yarabbi ne korkunç bir zaferdi bu böyle... Ben de Halimce
Bedreddinim R. Fiş cellat çivisini çaktı
avucunun ortasına taş
ürperdi
sürü baktı soluksuz taştan
kör demirden
sağır duvardan
dilsiz tek tek kırarken
parmaklarını celladın
kerpeteni bir ateş gördüler
gözlerinde yalnızca yalımları dalga dalga
büyüdü dokundu
ellerine ayaklarına yanmadılar o güldü bir yangın nasıl gülerse
zifiri karanlıkta baktılar utanmadılar ölebilirdi/yakalanmak yerine elinde
kırılmış kılıcıyla devam
ederek dövüşmeye şimdi anlaşılıyordu neden
sağ ele geçtiği bir kez daha kanıtlıyordu
işte yenilmezliğini zalimin öldüremediği bir
destan olarak kaldı gülüşü cellat
kemendini çektikten yüzyıllar sonra...
l6.4.96. İzmir |
ÇINAR
yaşayacağım dedi rüzgâra
yaşlı çınar nasıl unuturum şu yüz yıldır yeşermeyen
dalımda yurtseverleri
astılar sevgililerinin adını
yazarlardı bağrıma kurşuna
dizilen delikanlılar onlar ki zulümdü alıcı kuşlar çekirgeler gibi geldiler yağmalaya yağmalaya
kaldılar bebeleri bile boğazladılar acısından yeşermeyi unuttu
toprak kuşlar ötmedi
yasından kurşuna dizildi delişmen
yağmur durmadan kanar yaşayacağım inadına dedi
rüzgâra çınar sonunu görmeliyim celladın masallar anlatmak için
bebeciklere indi miydi gözlerine
yıldızlar duldamda
sevgililer hayaller
kurana kadar... l7.ll.95. İzmir |
DİLÂRA
önce zulüm uludu ve duman pelteleri cellatlar kudurdu sokaklar ölüm
sirenleri azrailin ayakları paletli potinler potinler potin selleri. yarım kalmış şarkılar kar pankartları kovalayan
rüzgâr yatağı ölüm uyku ağıt çığlığı sokaklar seslerinde kan selleri... caddeler ürkek-kaderci yılgınlık serpişmiş yüzü yalvaran can selleri. karanfiller aşk açardı bir
zaman öksüz anaların
avuçlarından oylum oylum karanfiller mezarlıklara kanar... tahliye bir başka zından işsizlik sokakları-kirli
takipler zincirli dünyada
dostluklara ödenen hiç
hesapta yoktu bazı bedeller eski yandaşlar ki yavşamış
gülüşleri pek
çoğu tanımazlıktan gelen bir senin özlemindi
yoldaşım hücreler dolusu-voltalar
boyu boy verirdin duvarlardan
dışarı sevdiğim direnç çiçeğim şimdi hâlâ ayaktayken kalkmış
bir yumruk gibi yüreğim beni koyup ıssızlıklar
tarlasına beni koyup isyanların tam
ortasına bir bomba gibi beni koyup gittin işte sen de gittin dilâra
9.ll.95. İzmir |
İŞGAL
bakışım sonsuz bir tan
sökümüydü bombalanmış
coşkuları bilmeden önce yürürken kaldırımlar
çiçek açardı ayak izlerime kan dolmadan
önce insanlar gülüşümü güneş
sanırdı keder bulutları silmeden
önce zulümler ansızdan geldi
küçüğüm göğü ziftle
kapladılar yeri
tuzakla- suyun aynası çatladı kan
karıştı şarkısına kuşlarımız bombalandı
bahar dallarında kuşlarımız milyonlarca sanki ayak değildi çelik
postallarının içinde yere basan ve metal ellerinin
devamıydı silahları yürekleri yoktu sanki anaları yoktu yollarına
bakan ne bir sevgilileri ne damarlarında kan ne de sesleri insan... sevda yağmaladılar kan içtiler zulüm kaleleri zından
diktiler köşe başlarında korku
nöbette ve tren raylarında
katloldu zaman oysa ürperir ihtişamla süt
mavi karanlıkta yıldızlar
küçüğüm tıpkı
gözlerin gibi zulmün gücü yetmese de
bülbülün türküsüne katledilmiş insanlar
bakamaz gökyüzüne... anaların ninnisini yaktılar aşıkların düşlerini vay yüreklerin kapıları
kapandı ışıklar korku yandı unutuldu gecede bir başına
ay derler ki -o iyi insanlar o güzel atlara binip gitti... gencecik cesetler yatar
yüreklerinde yürekleri ki yaralı tek
sığınaklarıdır ve
tek silahları cehennem
alanlarından kalan şarkılarını
toplamışlar ve yalnızlık oturur
terkilerinde derler ki o iyi insanların başka yerlerde her biri bir büyük şarkının
kıyısında yaşarlar dilleri rüzgârın dilinden kaşları çatılmış silahlar
gibi bir sevda bekler gibi
tetikte yürekleri derler ki insanlığın yarasıdır
yaramız haksızlığa uğrayanın öz
kardeşiyiz okulda-sokakta-fabrikada
tarlada özgürlük kuşlar gibi
şakımadıkça ahd ettik ölmeyeceğiz senin
gülüşlerin gibi çiçekler açmadıkça dünya mutlu olmaya yetmez
küçüğüm sevgiler
bizim için umutlar bekleyecek dağlar
denizler kadar ve kelle vereceğiz eksilmesin diye coşkular çalınmasın diye avuçlarımızdan
rüzgâr... l4.l2.l994
- Balçova |
YOLCUNUN TÜRKÜSÜ
yol tekinsiz-hava kar dağlarda ulur kurtlar- kar altında gül
kalmış kül altında kor kanar yeğin atım çatladı bitti mataramda su hangi adımda mayın hangi sapakta pusu karanlıkta savrulan kirli yüzlerden geçtim rüzgârı iğrendirir çürük insan kokusu belki bir düş ömrümüz herkes göçer sonunda ya kavgada olmalı ya da yarin koynunda dizeler söylüyorum yüreklere su veren birer ölümsüz ateş yakılmış şairlerden benim de yarim vardı kanlı eylüller aldı ne giyotin ne kement onuru kurşunlandı o çelik kararlılık bedenimde dipdiri direncimi ürpertmez ne hain ne zemheri yar yanağı bilirdim meğer muhbir imiş ay gizlenerek yürüyen bulutlar arasından yol tekinsiz-hava kar dağlarda ulur kurtlar kar altında gül kalmış kül altında kor yanar... Eylül-Ekim 94. İzmir |
ATEŞ ŞARKISI
dizeler dile dökmez oğulları öldürülmüş
anaların yasını cellat çizmeleri altında şafak
gül gibi sökmez ay paklamaz zulümden
gecenin karasını ırzına geçilen çocukların yakılmış
cesetlerin yüzüne akşam
düş gibi çökmez hangi söz anlatabilir kolları kopmuş askerin yürek
yarasını ve tam vardiya ölüm
fabrikaları silah simsarları haykırdı -insan hakları! hayvan
hakları ! vay anasını be ! vay anasını !. . ey Bosna yaşamın anlamı kalmayan
zaman zaman zaman zaman yalnızca ölüm
anlamlı olan Bosna boğazlandın
bir dağ gibi dünyanın tam ortasında ve barış tellalları
-uygarlık vampirleri bu insan kıyımına
utançsızca baktı da görmedi be ! görmedi be ! görmedi! akşamların coşkuyla
karşılandığı evleri
yaktılar evlerin ne suçu vardı kahvaltı masalarını duvardaki resimleri oyuncak
bebekleri yaktılar oyuncak bebeklerin ne suçu
vardı anaları çocuklarına hasret genç kızları düşlerinde
yaktılar onların da anaları yok
muydu bebekleri yok muydu
-bağırlarına basıp adına
mutluluk dedikleri ve ağıtlar yükseldi tüm
yoksul sokaklarından yer yüzünün ruhuna kadar sömürülmüş
milyonlar su ve ekmek sundular
gözyaşlarından -Bosna
yaşasın -diye bağdaki üzümü gözleyen toprakta petrolü izleyen
uydular ne ayyuka çıkan ceset
kokularını ne dünyayı sarsan kıyım
çığlıklarını bir
onlar duymadı be! duymadı be! duymadı!.. Mostar Köprüsünün üstünde aşklar dolaşırdı akşamları gök lacivert bir şarkıydı bir peri masalında ay
akardı tüller
içinde masmavi bir coşkuydu aşk yıldızlar bir pembe-bir
sarı akardı Mostar Suyu güller
içinde Mostar Köprüsünün üstünde kaçıncı yakılışıdır
Roma’nın Kudüs’ün kaçıncı
işgali kaçıncı cehennemdir
Srebrenica sen kaçıncı hitlersin Slobodan
Miloseviç insan kasabı. piç oğlu piç!.. orada ırzına geçildi gözyaşlarının bile yeniden çarmıhlandı
spartaküs Nesimi’nin derisini
yüzdüler Bedreddin’im bir
ağaca asıldı kaçıncı kez kirlendi barış
simsarlarının kof
sözleri orada. . . masallardaki iyiler yıldızlı göğün sırları yorulmuş yaşamların
çiçeklenen kırları yamaçlarda dinlenen eski
zaman yatırları katledildi
orada... annelerin parçalanmış
memelerinden sütleri toprağa damlıyor öldürülmüş
çocukların oyulmuş
gözlerinden anneleri
kanıyor artık ellerimi tutamazsın
anne ellerim
yok. bir daha sevinci koşamam
sokaklarda bacaklarım
kopuk sokaklar yıkık bir sesim vardı gülüşüme şarapneller
düştüğü anda bütün
çocuk sesleriyle birlikte insanlığın
suratına haykırdı misketime benziyordu
öldüğüm kurşun yağarken
gökyüzünden yanık et-kopuk bacak insanlık kördü anne insanlık sağırdı bir çığlığım kaldı benden tarihin vicdanında
yankılanacak gayri gözyaşlarını
biriktirsin dünyanın dört yanında
yalnızca ağlayanlar sonra
da oturup içsin senin yazdığın yaldızlı
dizeler öfkeye-kınamaya-yasa
dair artık durdurmaya yetmez bitmiş bir soykırımı ey
şair isyana kesmedikçe kederin kalemin yüreğine saplanıp ateşle yazılmadıkça
dizelerin daha
çok vampirler
sokaklarda uluyacak başka
Bosnalar kanayacak insanlık
zulüm soluyacak çocuklar soracak ey
insanlık çocuklar sizden soracak sevinçler ne kadar az azrail ne kadar çok artık ellerimi tutamazsın
anne ellerim yok !..
l995- Balçova |
KURYE
Bin
yıllar öncesinden bir kilim gibi
söylenmesi yasak acılar
dokunmuş yüzü kırçıl sakallarında
kıvıldar durur zaman böcekleridir güneş
kırıntıları İri ellerinde yas
sessizliği bir meşe seli gibi
çağlar avuçlarında direniş
destanlarının ateş cevheri Bütün yitirmelerden
parmakları yorulmuş sanki unutulmuşlukların
kısır dalları Duyarak gökyüzünde
dönmeyecek olanların sesini söküldüğü toprağı
okşarcasına Okşar- emektar kafesini ve o zaman yıkılır-
yüreğinin setleri yüzündeki çizgisiz tek
yeri gözlerinde ürperir titrek bir kandil
alevi gibi yeşermeğe hazır dalın
bedeni hep böylesi anlarda
yeniden cana gelir ekin biçtikleri tarlanın
sınırında engereğin başını ezen
babasının ayakları dam dibinde anasının
bit kıran tırnakları... Yaslamış sırtını kedere ulu gövdesinde kocca
bir ülke zonklar Sıhhiye pazarının
bir kıyısında tarihi yara yara gelmiş eski bir isyancının
heykeli ve daha çok ileriye
taşıyacağı yüzü derin gizemlerin mahyası yüzü hüzünler
aynası... ne ölüm-ne zulüm-ne rüzgar durduramaz taşıdığı haberi maviş çocuk gözleri bir
çift deniz feneri kanlı fırtınalarda
yüzyıllara göz kırpar... çökermiş sıhhiye pazarının
yanına ateş serüvencileri kuryesi binlerce ceset taşır yaslı
bağrında ve yapışmış yüreğine
binlerce gencecik göz ağlamaz-kanar iki oğul vermiş dalyan
gibi iki gürbüz can parçası seksen öncesinde
koca ihtiyar... Aktı kendi dünyasında
kör-sağır-dilsiz ırmak sevinç-hüzün-telaş-karmaşa-yalnızlık
aktı kalabalık o baktı uzak ve yürüdü sancılar
sakladığı derinlerine uykular kırbaç
artığı-umuda yargısız infaz-düşler çarmıhta sirenler yüreğini göz göz
sızlatır hala sirenler ne zaman çalsa iki dağ gibi oğul oğul oğul kanar bağrında o gün bu gün kimi zaman küfesinde yasak
yayınılar kimi zaman
bildiriler-haberler taşıdı yıllar önce mahpusta
dinlediği Kuvayı Milliyedeki
Nazım'ın kağnılarını düşünerek her gün pay ayırdı
nafakasından zındanlar dolusu çocuğuna sonunu bilmediği
yolcululara çıktı tanımadığı insanlarla
buluştu karanlıklarda Hayır hüzün değildi şimdi
yüzünde ışıyan bulut ayaklar altında linç
edilmiş bir hüzün olur muydu biliyordu gülmeğe kapıları
çoktan kapanmış yüzünde gayri ağlayacak tek
bir yer yoktu... Doğruldu kanayışını bastırıp
derinlerine Cebeci'ye doğru yola
koyuldu... Ansızın bakışları yıldız
yıldız çoğaldı yüzü yarık yarık bir
göz tarlası ve kendi yüreğine hançer
saplarcasına ta içinde kanadı köşedeki
dilenci kara-kirli dudaklarında
mecalsiz kıpırtılar bir şeyler
fısıldıyor sağır kalabalığa yüzü çoktan yıkılmış
kerpiçten köhne bir ev tüm sahipleri ölmüş duldasız düşsüz artık açılan bir kapısı
olmayacak bir daha ışıklar
yanmayacak penceresinde boynunda o kahreden
büküklük sanki sonsuza dek
doğrulmayacak kirli mendilinde nikel bir
para bir vicdan
rahatlatma fiyatı taş olmuş bir
damla göz yaşı tomurcuğu
dokunsan parçalanacak... Eski bir zemheri esti
bedeninden teri buz kesti kuryenin geçti bir şimşek hızıyla
gözlerinden kanlı bir ezgi gibi kırk
yıl öncesi yoksulluktan kovgun düşüp
umutlarla gelmişler öğür olup omuzdaşlık
etmişler azmışlar karmaşasında koca
kent ormanının birbirini yitirmişler... şimdi karşı köşede dilenen
baht yoldaşı kıtlığın-kıranın
yıkamadığı bileğini kimselerin
bükemediği el açmış da yalvarıyor
türküsü-onur yarası sökülüp yüreğinden
kahredilmiş can parçası bakışları yıldız
yıldız çoğaldı yüzü kasırgalı bir
göz deryası yine boğazına o yanardağ
tıkandı bağrındaki mezarlıkta
yıldırımlar parçalandı düştü sırtındaki ekmek
teknesi semeri yuvarlandı geçti yara yara
kalabalığı sanki ardı sıra iki şahanı kısır gök birden bire
kıraç kıraç çatladı ateş magmaları boşaldı
yere bedeninde depremsi bir
titreme dizlerinin bağı
çözülüverdi çökerdi bağrı boydan boya yarıldı savruldu yüreği
kaldırımlara ölecek bir yaralıyı
kucaklarcasına dilenciye sıkı sıkı
sarıldı ve yitik bir çocuk gibi
bağıra bağıra bütün köprüleri setleri
yıka yıka isyanları kan
köpürdü-çağladı bir zaman kuryesi
ağladı... ve aktı kalabalık başıboş
karmaşasında kör-sağır-dilsiz bir ırmak
gibi sürüklenerek Acı/suların
söndüremediği ateşti kirli mendilin üzerindeki
para yanan bir kentin akşamında sönen güneşti...
Ağustos-Eylül '93 |