İLM KESBİYLE RÜTBE-İ RİF'AT
ARZÛ-YI MUHÂL İMİŞ ANCAK
Aşk imiş her ne vÂr ise Âlemde,
İlim bir kıl-Ü kaAl imiş ancak..
Fuzûlî
|
SENİN GÜZELLİĞİN KıZıM ESKİ BİR SÖYLENCEDE ANLATıLıRDı HAVA GÜL SARHOşu KESER YÜRÜDÜN MÜYDÜ DağLı YÜREK TAŞTAN TAşA ÇALAR KENDİNİ AŞKıN Kİ şAKİ EDER İNSANı DİNDEN İMANDAN ÇıKARıR DaĞA
DÜşÜRÜR . BİR GÜLÜŞÜN NİCESİNİN DİRİMİ BİR BAKIŞIN NİCESİNİN ÖLÜMÜ KAN TUTMAZ KORKU TUTMAZ UYKU TUTMAZ GÖZLERİN TUTAR... SENİN GÜZELLİĞİN GÜLÜM ESKİ BİR SÖYLENCEDE ANLATıLıRDı... |
Dik gözlerini kalbin
olsun gözlerin M. Celaleddin Rumi aşktan evler
yel savurur-dalga çalar kumdan evler kurmayalım yıkılmayan yapı mı var
taştan evler kurmayalım gel kadınım aşktan
evler kuralım ufkunda gülüşün açsın her
sabah lacivert gecelerde ay
doğsun bakışların duvarı dünya olsun tavanı
gökyüzü her an : patlayan
bir tomurcuk aşkın dalında ne dün- ne yarın... nerede olursak olalım yürekten bağlı kalalım gül diye büyüttükçe
yürekte hüznümüzü hükmü yok ayrılıkların... |
bakışın
bana işte öyle bakışın var
ya kahverengi kahverengi
akışın kendini gözlerinle sunuşun öpüşün var ya hani öpüş susuşun sevişin var ya öyle sınırsız teslim oluşun bakıp bakıp gözlerimde
ölüşün bilmezsin nasıl
yolunur nasır
tutmuş yüreğim neyim varsa bırakırım fırtınana talan
olur bu kentin yasemen
akşamlarında kendini bir ince
sızı bırakıp beni alır beni alır gidersin kalırım çaresiz/ıssızlığında öyle kolları kopuk öyle yaralı... bana işte öyle bakışın var
ya her şeyin silindiği gözlerinle beni öyle
sarışın gövdeme kendini giydirişin seni soluyuşum senin
içinde yağmalanıp tükenişim
derinlerinde yitişim... yitişim koskoca bir kentin sana
dönüştüğünde sokakların orta yerinde
sensiz öyle kolları kopuk öyle yaralı... sendendir bu lacivert
gecelerde denizin masmavi dile
gelmesi yıldızların sağnak sağnak
inivermesi dilim lâ'l kesilir
gözlerinde. susar
ellerim bana kendini giydirip sonra
da böyle öksüz bırakma yalım mavim nazlı yarim yanışım bir
tür çiçek açıştı gözlerinde sürüklenir sürüklenir
giderim yavri yavri bu kadar insafsız akma... |
küçük yıldız
KUMDAN EVLER KURMAYALIM BİRLİKTE DÜŞLER KURMAYALIM DENEYEMEDİK, DİYE AĞLAMAYALIM HÜZÜNLÜ KÜÇÜK YILDIZIM HEP ORADA KAL SEN GİZEMLİ
MASMAVİ SONSUZLUKTA BEN BURADA ISSIZLIKTA BİR SEVGİMİZ
OLSUN DALGALAR YIKAMASIN YELLEr SAVURAMASIN VARSIN İÇİMİZDE KALSIN..
1995 İzmir |
kıyamet
biz nerede ayrılırsak kıyamet
orada başlar mavidir senin hüznün coşkun bir yürek çatırdar oradan başlar/yarım kalan
bir bedenin kendini
sonsuzlukla tamamlaması ve susar kellesi kopartılmış çarpınan
bir ceset gibi
rüzgâr biz nerede ayrılırsak kıyamet
orada başlar sen gidersin ey
gönül büyücüm ben kalırım bir de son öptüğün yerde gözlerindeki
esrar bırakırım geri kalan nem
varsa kıyasıya
yağmalar canlanır orada nice geçmiş
ayrılık eski bir plakta kırgın
bir müzeyyen senar sessizliğin sinesinde mavi
bir sezen aksu kanar nereye gidiyorsun kadınım büyücüm küçüğüm söyle
bana beni böyle akşamların
ortasında yaralı parçalanmış bir yürekle
koyup böyle nereye ömrünün en küheylan
çağıyla talan edip içimdeki
cenneti çaylar gibi aka aka nereye zamanı parçalayıp
bakışlarınla cehennem ateşleri koyup
döşüme nereye gidiyorsun kadınım yumuşak
kirpim kahverengi
denizim beni nerde bırakırsan kıyamet
orada başlar kalakalırız orada başı
kopartılmış rüzgâr buz
tutmuş hüzün kuruduğu
tüm kıyılar kahverengi
bir denizin tam senin yanıbaşında ey güngörmüş yaşlı çınar söyle bana büyük
aşklar büyük ayrılıklarla
mı tanımlanırlar biz nerede ayrılırsak kıyamet orada kopar... |
tanık
gelip geçtiler binyılların
yokuşlarından nice sevgililer el ele
-omuz omuza kelebekler-martılar-uğur
böcekleri gibi geldiler gittiler yanıbaşında durdular
çoğunu yaşlı palmiyeler
bile anımsar nasıl da unuttu saçlarından esen ölümsüz
kokuyu rüzgâr nice öpüşlerin
tanığısın ey yaşlı çınar ki söyle kaç öpüş var dehşetinden
yer sarsılır gök
çatırdar. . unutma sana
değen o
çocuk parmakları yaşam ile ölüm onlarda
kesişirdi o gözler ki sonsuzluğa
uzanan sevgiye susamış kurak
topraklardılar kadın çocuk dişi deli tayın taştan
taşa sekişiydiler rahmiydiler içimdeki ateşin sonsuz hasretimin
kalesiydiler sen tanıksın yüreğime yapıştılar teslim oldular teslim aldılar artık sonsuza dek oradan
bakacaklar |
haritamın yırtıldığı yer
ansızın gideceğim bu
kentten kimse
farkına varmadan beni sapkın ilan etmenin
tam sırasıdır şimdi çünkü fırlattım denize okuduğum
tüm kitapları sonra dalgaların peşine
düştüm baktım ki asıl sevdiğim şu
gökyüzü attım kendimi sonsuza mavi kesildim tepeden
tırnağa inkâr ettim kitapların
söylediği ne varsa denizlere fırlattım
yüreğimi de gayri martılar dinlensin
üstünde bana yeter kelebeğin
kanadında coşan ürperti kuralla-yasayla-teraziyle-tartıyla kim
varsa sevdiğim terkettim
tümünü de özgürlüğü öğrendim yalnızlığın
kollarında haritamın yırtılıp kanadığı
noktada orada öğrendim aşkı da bütün aşklarımın
sahtekarlığını öğrendiğim
an sevgilim bana dedi ki ‘nasıl da
ısırıyor süt
gelmezse anasının
memesini dişi
yeni çıkmış çocuklar’ sonsuzlar ortasında o
an kırık bir çöptüm dalgalar
tanıktır buna gözümde bir damla su deniz
deryaya kesti arı oldum gül öptüm |
yalnızca siz
yüreği yüreğimde yırtılan bir göğün
gürlemesiydi dudağı dudağımda gül
goncası can
yongası aşk
huzmesiydi oysa nice kumdan evler
kurmuştum yellerde
savruldu aldı
dalgalar gün oldu unuttu
bakışlarımı ardımdan
ağlayanlar başka hesaplarla başka
adamlarla zamanda
kayboldular tanıksın yaşlı çınar dudağı dudağımda ay
aylasıydı öpüşü toprağımda su
damlasıydı büyüdü patladı ve orada aşk çatladı kıyamet
başladı bu kentin sokakları benim
yokluğumun farkında olmayacak ardımdan hüzün kusacak
deniz ey gökyüzü kardeşim-ey
yaşlı çınar ansızın yanınızdan bir
kelebek olarak geçtiğimde hayrete
düşeceksiniz gözlerinizin önünde kendimi
ateşe attığım zaman yanışın o
müthiş güzelliğini yalnızca
siz göreceksiniz... 2l-5-l997- İzmir |
tarlakuşuydu jülyet
sevgilim bana dedi ki -ikimizi koparan bütün
engeller kalksa yürek ferahlığıyla el ele
versek aşkımıza dost düşman tanık
olsa başımızın üstüne el koyup
yemin etsek sevişmeler de tavsar
aslanım yitirir büyüsünü en derin
bakışlar da dönüşüverir jülyet basit
bir tarla kuşuna sen öpüşmeye doymuş
dudaklarınla dersin ki -sevgilim kaldır
şu güzelim poponu da yemek yap yiyelim çamaşır-bulaşık
yıka aşklar da tarazlanır aslanım tükenir en fazla beş yıl
sonra akşamdı ve sahili boynuzluyordu
deniz yukarda gök yıldız
bahçesi havada esrik bir rüzgâr jülyet şişman bir kadın
olarak geçti yanımızdan romeo bunamış bir ihtiyar dedim ki insan yalnız
da olsa ihtiyarlar bir yaşam hasretle
kanamaktansa bir gün tükense de aşklar birlikte yürümeli insan gittiği
yere kadar kuşlar bile kanatları birbirine
bağlıyken uçamazlar yürekten yüreğe kelepçe
vurmayanlar aşkı
bir onlar yaşar aşk ki sonsuz gökyüzüyse kuşlar
yanyana uçar |
keşke
keşke bu aşk bahçesine hiç
gelmeseydim güneş delirmeseydi bu haziran güzeli yağmur beni
böyle ince ince damla
damla öpmeseydi soluğun imbat kokmasaydı saçların esmeseydi ben bu güzel kenti hiç
görmeseydim... ne olur öteki kadınlara
benzeseydin otuz beş yaşlarında
olsaydın bacaklarına ağda sürüp sakallarını
cımbızla alsaydın beyaz atlı prensini
bekleseydin gözünü aynalardan
ayırmasaydın aslında beni sevmeseydin seviyor gibi yapsaydın çok sürmese seni
terketseydim bir gün
ayrılacağımızı başından bilseydim onun sen olduğunu
bilmeseydim seni hoyratça sevseydim |
bir mavi an
anımsa deniz rıhtıma çıkmıştı
coşkudan deliydi saçlarında fırtına
esen rüzgâr öpücük tufanıydı boşanan
sağnak aylardan nisandı-
günlerden pazar yalı kahvesinde yüreğin
bir tuhaf ıslak unufak etmeğe yeterdi
kenti yaralı bir hayvan gibi
gözlerindeki esrar buralarda bahar ansızın
gider akşamları sokaklarda çiçek
açar insanlar açılsam maviliğe gönlümü en ıssız koylara
demirlesem kaçış yok dalgalar
hep senin sesin adı bilinmedik
sokaklardan geçsem bilirim bütün kavşaklarda
beklersin ... nasıl da isterdin o
çocuk ellerinin öylece
kalmasını avuçlarımda ve gözbebeklerinde yitip
yitip gitmeyi çıkarmağa gücü mü yetmedi
aşkımızın. sen
gelmeden önce giyindiğim geceyi hani demiştin ya- insan
aşkını sonunu düşünmeden kuralsız
yaşamalı hesapsız-kitapsız-utançsız-arsız şimdi bilmiyorum ben mi
korkağım yoksa bu nasırlı yürek mi
tutarsız demiştin ya yıkmadan tüm
kuralları deli sağnaklar gibi yar
sarılamaz mı çiğneyip geçmeden birinin
gözyaşını gerçek sevgilere varılamaz
mı anımsa akşamın leylağında öpüşmek
rengiydi bahar ne zaman o geceyi yaşasam avuçlarım ellerinin
sıcaklığını duyar işte o demiştim akşamları batıdan doğan en
parlağı yıldızların karanlık gecelerde yol
göstereni serüvencilerin
ve hırsızların şairlerin yüreklerine
dökülen esin işte o demiştim Venüs
yıldızı aşkın tanrıçası sensin anımsa nazlı bir kızdı mayıs hava su berrak billurunda
yalnızlığım nemlenir yıldızları indirdim Karşıyaka’ya ötesinde lacivert dokuyan
dağlar soldu gün ömrümüzün
dalında imge yakamozlayan şu
denize ne denir gümüşselviler uzuyor tüm
kıyılarda karşıda bir yerlerde sanki
Attila İlhan maviden
maviden mısra demlenir güneşin battığı yerde
öpüştü renkler geride yumşacık bir yeşil
dinlenir rüzgâr okşar dallarını
palmiyelerin otobüsler ışıklar
içinde insan yüzleri dingin neon lambaları rengarenk zaman ellerde yüzlerde mavi
mavi dökülüyor bir kız kelebekler gibi telefon
ediyor sevgilisine mavi masmavi gülüyor... akşamdı gelmesen büyü
bozulacaktı eski bir plakta yine hicran
yine hicran çalacaktı gelmesen mavi kan
içinde kalacaktı bilmezsin uzak dağ başlarında
karanlık geceleri üç haneli köylerde ağır
ağır tükenmeyi hiçlikten ne gece kuşları -ne
rüzgârın uğultusu hiç bir şey tutamaz
insanının yerini kendinle buluşup boğuşman
boş silemezsin unutuluş sisini bilemezsin
korkunçtur yaşarken
ölmek duygusu gecen ölümlerden ıssız yüreğin
delik deşik ışığın
loş yararsız bütün
saatleri kırsan çıldırsan hırsından
bin parçaya ayrılsan en güzel an da düşer ömrümüzün
dalından kimseler tutamaz
çetelesini oysa uzak bir sonradan oturup
geriye baktığın zaman belki parmak uçlarında
tozu bile kalmayan gizi gülümseyişin taç
yaprağında saklanan belirli
anlar vardır insanı
tanımlayan... geceydi nazlı bir kızdı mayıs yıldızlar yağmıştı karşı
sahile geldin elin yüzün ben geldin sanki gerçek değildin ama gerçekten geldin gözlerin tüm bakışların
bahçesi hey palyaçom gecemi çıldırtan ay masalımın
prensesi hoş
geldin ellerini ellerime gül diye
bırak halin halimle tamam bir şiir okuyayım yüreğime
bakarak ölümsüz
olsun şu an ki ben bu müthiş anı bir
daha yakalayamam. |
yağmayan gök sancısı
omzunda ağır yüküyle geceyi
bekleyen acı suskunluk düşlerinde sarar diri
gövdeni yağmayan gök
sancısı . gözlerimde
gördüğün bilmezsin bu benim
ağlamam uzaklık dediğin aşılır yol tepilir dağ yıkılır tamam yüreğin ne kusuru var
sevme faslında sen beyaz duruşuna hayran
olduğum kuğu ben çöl kartalı bazan sevmek ayrılmaktır
aslında nereye düş eksek orda
kuraklık kural koyucular peşimiz
sıra ayak
izlerimiz kan nar çiçeği gülüşlüm var
git yoluna yüreğim bulur seni ne
zaman beni ansan ah bilmez miyim oysa o dişi aklığın teslim olur
deli sularıma uzansam gül olur tomurcuğun çöl
demez toprağıma yangınıma kanat
vurur yüreğin cansuyum olursun canıma
aksan aşılır tüm engeller şu firavunlar sultası sokaklar dolusu lağım
faresi hatta yalnızlıklar bile yıkılır sınır surları sevmeyi
biliyorsan yağmayan gök sancısı gözlerimde
gördüğün bilmezsin bu
benim
ağlamam aramızda bir şey var ki
aşılmaz bir
ona yetmez gücüm zaman... |
aşk ermişi
yüzün hüzün değil bir çocuğun o muzip
gülümseyişi kadın insan çiçek dişi
insanlar geçiyor
mimiklerinden yüzünün sahnesinde sayısız
figüran tıpa tıp kaç kişi gülüşün ceylanın
taştan taşa sekişi susuşun mehtabın
suya inişi küsüşün ayçiçeğin
boyun eğişi gelişin yüreğimin
gül kesilişi gözlerinde gördüm
bakışlarımı dedin -bırak
öpsün gözüm
gözünü ki
sensin aşk ermişi... |
oysa beni al isterdim
bir hazan sessizlik kaldı
gözlerinden akşamın sinesi kanadı
gidişinle gülüşün sustu su berrağı sesinden geriye o
vesveseli yalnızlık ki rüzgârların
dilinde yine hicran makamından şarkılar
söylemekte saçlarına takayım diye ellerimi
uzatsam kopartırım diyordum gittin ki yıldızlar denizin
yüzüne döküldü dalgın bakışlarının
kaldığı mavilikte hepsi
de bir bir öldü gittin yerle bir oldu her şey yüreğimde patlayan bu
kıyameti başından
biliyordum... oysa beni al isterdim deli
sokuluşlarınla günüm denizine batsın ayım yitsin bulutunda nar çiçeklerinin dalında
rüzgâr toprağının sinesinde nisan
yağmurun olayım beni alsın dalgaların beni
sarsın kayalara çarpa çarpa parçalasın
isterdim nabzına damarlarına kanına karışayım gecene taşınırım şimdi tüm
trenlerle sonsuz çöllerine-sana en
uzak yere şimdi yıldızsız yokluğunda karanlığı kanatmak var
şiirlerle anlatılmaz sancılara
boğmak var ben duramam buralarda
giderim gayri belki ardımsıra gelir
gözlerin bir de saçlarına sevdalı
rüzgâr... uzak kıyılarda öpücüklerle kurmayı düşlediğim kumdan
evler kaldı yıldızlar inecekti
saçaklarına deli dalgalar aldı söylenmemiş bir masal
vardı sana-bana
ilişkin sen deliliğe vurdun ben sürgünlüğe çevirdim
yolumu o uzak kıyılar boğazlanan düşlerle
debelendi birlikte seçtik biz bu
kıyameti ayrılık tam öptüğüm
noktada yakaladı sevdamız hançerle
ertelendi... ayrılık seni
ilk tanıdığım gün gözlerindeydi gülüşünün kıvrımına
saklanmıştı dalgın dalgın duruşuna usul usul gelişine bundandır her
buluşmamızda yarın gidiverecek bir
yolcu gibi sarıldın
bana bin yıldır yollarıma
bakıp da umudu
doğmadan ölen kadınım
baktım oysa beni al isterdim aktın öylesine
hasretlerle aktın hep hazin bir biçimde
kanattın aklığını tutsam ellerimdeydin her
defasında su yaşam aşktın
çöl kaldım sana cansuyum kollarımdayken uzaktın... ayrılık kirpiklerinde
titreyen vesveseydi bakışının ardındaki
dünyanın girişindeydi kanayan yaraydı gülüşünün
kıyısında beni gözlerinle
sarışındaydı gönlüme gövdeni
giydirişinde gözümün bebeklerinde
ölüşündeydi yavri yavri bilemedim ayrılık kıyametler
koparan bir
damla öpüşündeydi oysa beni al isterdim... |